Margaret Weis ve Tracy Hickman Ölüm Kapısı Cilt1 Ejder Kanadı



Yüklə 1.98 Mb.
səhifə10/34
tarix12.08.2018
ölçüsü1.98 Mb.
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   34
"Teşekkür ederim, efendim. Korkanm çok beceriksizim. İşte, şimdi yapabilirim." Alfred, birden kötü niyetli bir biçimde canlanmış gibi görünen battaniyeyle mücadele etmeye başladı. Köşeler ellerinden kaydı. Bir ucunu katlarken, diğerini elinden kaçırdı. En sıradışı yerlerde kırışıklar ve yumrular belirdi. Sürmekte olan mücadele sırasında, sonunda kimin ayakta kalacağını anlamak mümkün değildi.
"Ekselanslarının söylediği doğru, efendim," diye devam etti Alfred, battaniyeyle gözü dönmüş bir biçimde güreşirken. Geçmişimiz bize tutunur, özellikle de üzerimizde etkisi olan insanlar. Ekselansları onlan görebilir."
Hugh işe karıştı, battaniyeyi boğup Alfred'i kurtardı. Alfred oturdu ve nefes nefese, yüksek kubbeli kafasını sildi.
"Eminim şarap kadehimden geleceğimi de okuyabilir," dedi Hugh, çocuğun duymaması için alçak sesle. "Bu tür bir yeteneği nasıl edinebilir ki? Yalnızca büyücülerin çocukları büyücü olabilir. Belki de Stepnen çocuğun babası değildir."
Hugh sözden okunu hedef gözetmeden fırlatmıştı, herhangi bir şeyi vurmasını beklemiyordu. Fakat oku hedefini buldu ve görünüşe göre iyice derinlere saplandı. Alfred'in yüzü hastalıklı bir yeşile döndü, gözlerinin akı, gri irislerin çevresinde iyice görülür oldu ve dudakları ses çıkarmadan kıpırdadı. Dehşete düşmüş Alfred, konuşamadan Hugh'ya bakakaldı.

İşte, diye düşündü Usta, iş şimdi mantıklı görünmeye başladı. En azından çocuğun garip ismini açıklıyor. Bane'e bir göz attı. Çocuk Alfred'in çantasını talan ediyordu.


"Yumuşak şekerlerimi getirdin mi? İşte!" Zaferle şekeri çı kardı. "Unutmayacağını biliyordum." < {
"Eşyalarınızı toplayın, Ekselansları," diye emretti Hugh, kürklü pelerinini omuzlarına alıp, kendi çantasını yüklenerek.
"Ben hallederim, Ekselansları." Alfred, yüzünü Hugh'nun yüzünden çevirmesini sağlayan, ellerini ve zihnini meşgul eden bir iş bulduğundan dolayı rahatlamış görünüyordu. Ze minde attığı üç adımdan yalnızca sonuncusunda tökezledi ve bu da onu dizlerinin üzerine çökertti. Zaten çökmesi gereki yordu, sonra büyük bir iyiniyetle Prens'in battaniyesiyle savaş maya koyuldu.
"Alfred, sen yolculuk yaparken çevreyi görebildin. Nerede olduğumuzu biliyor musun?"
"Evet, Sir Hugh." Buz gibi havada terlemekte olan kâhya oturdu. Gözlerini kaldırmaya cesaret edemiyordu, aksi halde battaniye onu gafil avlayabilirdi. "Zannediyorum bu köy Havza olarak biliniyor."
"Havza," diye tekrarladı Usta. "Uzaklaşmayın, Ekselansları," diye ekledi, Prens'in kapıdan çıkmak üzere olduğunu fark e-dince.
Çocuk geriye döndü. "Yalnızca dışarıya bakmak istiyorum. Uzağa gitmem ve dikkatli olurum."
Kâhya battaniyeyi katlamaya çalışmayı bırakmış, çantaya tı-kıştırmıştı. Çocuk kapıda kaybolunca Alfred Hugh'la yüzleşmek üzere döndü.
"Size eşlik etmeme izin vereceksiniz, değil mi, efendim? Sorun yaratmanı, yemin ederim."

Hugh dikkatle ona baktı.


"Artık saraya asla dönemeyeceğini anlıyorsun, değil mi?"
"Evet, efendim. Söyledikleri gibi, köprülerimi yaktım."
"Yalnızca yakmakla kalmadın. Aynı zamanda kıyıdan koparıp uçuruma attın."
Alfred titreyen eliyle kel kafasını sıvazladı ve yere baktı.
"Çocuğa bakman için götürüyorum seni. Onun da saraya dönmemesi gerektiğini anlamalısın. İz sürme konusunda çok iyiyimdir. Onu kaçırmak gibi aptalca bir şey yapamadan seni durdurmak benim görevim."
"Evet, efendim. Anlaşıldı." Alfred gözlerini kaldırıp doğrudan Hugh'nun gözlerine baktı. "Efendim, Kral'ın sizi niye aıt-tuğunu biliyoaım."
Hugh yana doğru bir bakış attı. Bane neşeyle bir ağaca taş atıyordu. Kolları ince, taşı fırlatışı beceriksizceydi. Devamlı hedefini şaşınyor, fakat sabırla ve neşeyle denemeye devam ediyordu.
"Prens'in yaşamına karşı yapılan planı biliyorsun, demek?" diye sordu Hugh önemsemezce, eli pelerininin altında kılıcına yönelirken.
"Sebebini biliyorum," diye tekrarladı Alfred. "işte bu yüzden buradayım. Yolunuza çıkmayacağım, efendim, size söz veririm."
Hugh şaşırmıştı. Tam örümcek ağının çözülmeye başladığını düşündüğü anda, daha beter dolanıyordu. Adam sebebi biliyoaım, demişti. Sanki gerçek sebepten bahsediyormuş gibiydi! Çocuk hakkındaki gerçeği, o da her neyse, biliyordu. Yardımcı olmaya mı, yoksa engel olmaya mı gelmişti? Yardım etmesi fikri gülünçtü. Bu kâhya yardım almadan giyinemezdi bile. Yine de, Hugh itiraf etmeliydi ki, kendilerini takıp etmek
konusunda oldukça iyi bir iş çıkarmıştı; büyülü bir bulutla daha da karanlık kılınan karanlık bir gecede pek de kolay bir şey değildi bu. Ve Kir manastınnda, yalnızca kendisini değil, ejderini de büyücünün altıncı hissinden saklamayı başarmıştı. İz sürme, gizlenme ve takip etme konusunda bu kadar becerikli olan kişi, boğazında hançeri hissedince bayılmıştı.
Alfred'in bir hizmetkâr olduğu konusunda kuşkusu yoktu -Prens'in onu tanıdığı ve hizmetkâr olarak muamele ettiği açıktı. Ama asıl hizmet ettiği kimdi? Usta bilmiyordu ama bulmaya kararlıydı. Bu arada, Alfred'in göründüğü kadar aptal ve kurnaz bir yalancı da olsa, işe yarayacağı konular vardı ve bunların en önemlisi de Ekselanslan'na göz kulak olmaktı.
"Pekâlâ. Yola çıkalım. Köyün çevresinden dolanıp, sekiz kilometre dışındaki yolu kullanacağız. Buralarda kimsenin Prens'i tanıması olasılığı yok, ama en azından somlardan kurtuluruz. Çocuğun pelerini var mı? Giydir ona. Ve çıkarmamasını sağla." Alfred'in satenli, ipekli giysilerine iğrenerek baktı. "Bir kilometre öteden saray kokuyorsun. Ama şu anda yapılacak bir şey yok. Muhtemelen seni bir şarlatan zannedecekler. İlk fırsatta giysilerini köylü giysileriyle değiştirmeliyiz."
"Peki, Sir Hugh," diye mırıldandı Alfred.
Hugh kapıdan çıktı. "Gidiyoruz, Ekselansları." 4;>°
Bane hevesle dansederek geldi ve Hugh'nun elini tuttu. "Ben hazırım. Ne zaman bir handa durup kahvaltı edeceğiz? Annem handa durabileceğimizi söyledi. Daha önce hiç handa kahvaltı etmemiştim."
Bir çatırtı ve bastırılmış bir inlemeyle sözü kesildi. Alfred kapıyla karşı karşıya gelmişti. Hugh elini çocuğun elinden kurtardı. Çocuğun yumuşak dokunuşu ona sanki acı veriyordu.
"Korkarım mümkün değil, Ekselansları. Henüz erkenken,

ısı
ISO



insanlar kalkıp dışarı çıkmadan bıı köyü terk etmek istiyorum."
Bane'in dudakları, hayal kırıklığı içinde sarktı.
. "Daha güvenli olur, Ekselansları." Kafasında büyük bir yumru oluşmakta olan Alfred ortaya çıktı. "Özellikle de size... eee... zarar vermeyi planlayanlar varsa." Bunu söylerken
Hugh'ya bir bakış fırlattı, katil yine Alfred'in ne olduğu konu sunda bir kuşku hissetti. :mrt' ?<
,, "Sanırım haklısın," dedi Prens iç çekerek. Ünlü olmanın ge tirdiği sorunlara alışık gibiydi.
"Ama bir ağacın altında piknik yapabiliriz," diye ekledi kâhya.
,,, "Yerde oturup mu yiyeceğiz?" Bane'in neşesi yerine geldi, sonra yine kaçtı. "Ama unutmuşum. Annem çimenlerin üzerine oturmama asla izin vermez. Üşütebilir, ya da giysilerimi kir-letebilirmişim."
"Bu sefer önemseyeceğini sanmıyoaım," diye yanıt verdi Alfred ciddi bir tavırla.
"Eminsen... " Prens başını bir yana eğip dikkatle Alfred'e baktı.
"Eminim."
"Yaşa!" Bane öne fırladı ve yol boyunca tasasızca zıplamaya başladı. Prens'in çantasını kapan Alfred arkasından şeyimi. Ayakları bedeniyle aynı yönde ilerlemeye ikna edilirse daha hızlı gidebilir, diye düşündü Hugh.
Katil onların arkasında yerini aldı ve kılıcı elinde, her ikisini dikkatle gözleyerek yürüdü. Alfred çocuğun kulağına fısıldayacak gibi eğilecek bile olsa, bu fısıltı son nefesi olacaktı.
Bir buçuk kilometre kadar yürüdüler. Alfred bütünüyle iki
ayağı üzerinde kalma işiyle meşguldü ve yolun rahatlatıcı rit mine ayak uyduran Huglı, muhafızlık görevini içgörüşüne bı rakmıştı. Özgür kalan zihni gezindi ve Prens'in görüntüsü ile çakışan, başka bir çocuğun yürüyen görüntüsü gözlerinin önüne geldi. Bu çocuk Prens kadar neşeli değildi ve yürüyü
şünde bir meydan okuma vardı; bedeninde, işte bu tavır yü zünden aldığı cezaların izlerini taşıyordu. Yanında kara keşiş ler yürüyordu. ,/>
..."Gel, çocuk. Başkeşiş seni istiyor."
Kir manastırında hava soğuktu. Duvarların dışında, dünya yaz sıcağı altında terleyip bunalıyordu. İçeride, ölüm soğukluğu kasvetli koridorlarda yürüyor, avluyu gölgelere boğuyordu.
Artık çocuk olmayan, erkekliğin eşiğinde duran çocuk, elindeki işi bıraktı ve keşişi sessiz koridorlar boyunca takip etti. Yakındaki bir köy elf saldırısına uğramıştı. Pek çok kişi ölmüştü ve keşişlerin çoğu bedenleri yakmaya ve etlerinin zindanından kaçmayı başaranlara saygılarını sunmaya gitmişti.
Hugh da onlarla gitmiş olmalıydı. Onun ve diğer çocukların işi, kömür kristalleri aramak ve cenazeleri yakmak için bunları yığmaktı. Keşişler bedenleri yıkıntılardan çeker, bükülmüş kol ve bacakları, faltaşı gibi açık gözleri yerli yerine koyar, düzeltir, yağa bulanmış yığınların üzerine yerleştirirdi. Keşişlerin yaşayanlar için söylenecek sözleri yoktu. Onların sesleri ölüler içindi ve şarkıları sokaklarda yankılanırdı. Şarkı, Uy-landia ve Volkaran'da herkesin duyunca ödünün koptuğu bir şarkı olmuştu.
Keşişlerin bir kısmı şarkının sözlerini söylerlerdi:
-her bebeğin doğumunda,

kalplerimizde ölürüz, r* n bize gösterilen, gerçek karanlık ölüm daima geri döner...


E**.
Diğer keşişler tekrar tekrar "ölüm" sözcüğünü söylerlerdi. "Döner" sözcüğünden sonra söylenen "ölüm" sözcüğü, şarkıyı karanlık bir devir haline'getirirdi.
Altı devir yaşından beri Hugh keşişlere eşlik etmişti, ama bu sefer kalması ve sabah işlerini tamamlaması söylenmişti. Söyleneni sorgulamadan yaptı; bunun aksi, dayağı davet etmek demekti ve dayak kötü niyet taşımadan, kişisel olmayan bir şekilde, ruhun iyiliği için atılacaktı. Sık sık, bu katı görevlerden birine çıkılırken geride bırakılmak için dua etmişti, ama bu sefer gitmek için dua ediyordu.
Kapılar, uğursuz bir gümbürtüyle kapandı; boşluk kalbinin üzerini, bir tabut kapağı gibi örttü. Hugh bir haftadır kaçışını planlıyordu. Bvından kimseye bahsetmemişti, burada kaldığı süre boyunca edindiği tek arkadaş ölmüştü ve Hugh bir daha kimseyle arkadaş olmamaya özen göstermişti. Bununla beraber, gizli planının alnına yazılı olduğu duygusuna kapılmıştı, çünkü ona bakan herkes, daha önce gösterdiklerinden daha büyük bir dikkatle tekrar bakıyormuş gibiydi.
Şimdi, diğerleri gitmiş, fakat kendisi burada kalmıştı. Şimdi başkeşişin -yalnızca törenler sırasında gördüğü, ama asla konuşmadığı ve asla kendisiyle konuşmayan bir adamın-huzuruna çağrılmıştı.
Güneş ışığını saçma ve geçici bir şeymiş gibi dışarıda tutan taştan bir odada, çocukluğundan beri dayak zoruyla kendisine öğretilen bir sabırla, masadaki adamın kendisini fark etmesini bekledi Hugh. Beklerken, bir haftadır içinde yaşadığı korku ve
endişe dondu, kumdu, uçtu gitti. Sanki soğuk hava içindeki tüm insani duygulan dondurmuştu. Birden, o odada ayakta dururken, asla sevmeyeceğini, asla acımayacağını, asla tutku hissetmeyeceğini anladı. O andan itibaren asla korku duymayacaktı.
Başkeşiş başını kaldırdı. Kara gözleri Hugh'nun ruhunun içine baktı.
"Altı devir yaşındayken alınmıştın buraya. Kayıtlarda, on devir daha geçtiğini görüyorum." Başkeşiş ona ismiyle hitap etmemişti. Kuşkusuz bilmiyordu bile. "On altı yaşındasın şimdi. Yemin edip aramıza katılmanın zamanı geldi."
Şaşkına dönen ve yalan söyleyemeyecek kadar gururlu olan Hugh, hiçbir şey söylemedi. Sessizliği gerçeği anlatıyordu.
"Her zaman isyankâr oldun. Yine de çalışkansın ve asla
şikâyet etmiyorsun. Cezayı ağlamadan kabul ediyorsun. Ve il kelerimizi kabul etmişsin -bunu açıkça görebiliyorum. Peki, neden bizi terk etmek istiyorsun?" • <" * " \ "..--*":"
Karanlık ve uykusuz gecelerde aynı soruyu kendisine sormuş olan Hugh'nun yanıtı hazırdı.
"Hiçbir insana hizmet etmeyeceğim." .*,"••'' • ..V.n
Çevresindeki taş duvarlar kadar katı ve sert olan başkeşişin yüzünde, ne öfke, ne de şaşkınlık görüldü. "Sen bizden birisin. Beğensen de, beğenmesen de, nereye gidersen git, bize olmasa bile bizi çağıran şeye hizmet edeceksin. Ölüm her zaman efendin olacak."
Bunun üzerine Hugh, başkeşişin huzurundan kovulmuştu. Bunu takip eden dayağın acısı, çocuğun ruhunu saran buzdan tabaka üzerinden kaydı, gitti. O gece, Hugh planlannı gerçekleştirdi. Keşişlerin kayıtlarını sakladıkları odaya girerek, yetim

çocuklar hakkındaki bilginin tutulduğu defteri buldu. Çalıntı bir mumun ışığında, Hugh kendi adını aradı ve buldu.


"Hugh Karadıken. Annesi: Lucy, soyadı bilinmiyor. Ölme den önce annesinin söylediğine göre, babası Djern Hereva kentindeki Karadiken malikânesinden Sir Perceval Karadiken." Bir hafta sonraki bir kayıt, şunu ekliyordu: "Sir Perceval çocuğu tanımayı reddediyor ve 'piçi ne yapmak istiyorsak, yapmamızı'söylüyor." Hr'w2 rr*v'Hugh deri kapaklı defterin bu sayfasını kopardı, paçavradan para kesesinin içine koydu, mumu üfledi ve gecenin karanlığına doğru süzüldü. Çocukluğunda bildiği her türlü sıcaklığı ve mutluluğu uzun zaman önce yok eden duvarların sert gölgelerine bakarken Hugh, başkeşişin sözlerini yalanladı.
"Ben ölümün efendisi olacağım."

ONALTINCI BÖLÜM

TERREL FEN BASAMAKLARI AŞAĞI ÂLEM

Limbeck kendine geldi ve durumunun beklediğinden daha iyi olduğunu, çaresiz bir durumdan, ölümcül tehlikeye terfi ettiğini gördü. Elbette, o kafası karışmış haliyle, durumunun tam olarak ne olduğunu hatırlaması bir süre aldı. Konuyu iyice bir düşündükten sonra, bileklerinden yatağa bağlı olmadığı kararına vardı. Kıvranarak ve başındaki ağrıdan dolayı homurdanarak, fırtınanın pusunda becerebildiğince çevresine bakındı ve kuşkusuz Yıksı-diksi'nin kazı-pençelerince açılmış olan dev bir çukura düşmüş olduğunu gördü.


Daha ayrıntılı bir inceleme, aslında çukura düşmemiş olduğunu, çukurun üstünde asılı durduğunu ortaya çıkardı -çuku" ' run tepesine takılmış olan dev kanatlar, onu ortada asılı bırakmıştı Başındaki acıdan, düşüş esnasında kanatların kafasına güzelce çarptığını anladı.
Limbeck tam, bu rahatsız ve münasebetsiz durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başlamıştı ki, yanıt keskin bir çatırtı biçiminde geldi. Geg'in asılı ağırlığı ahşap yapının kırılmasına sebep oluyordu. Kanatlar tekrar takılıp durana kadar Limbeck bir otuz santim kadar düştü Midesi fena halde buzuşmuştü, çünkü -karanlıktan ve gozlüksüz olmasından dolayı- Limbeck

çukurun derinliği hakkında herhangi bir fikir sahibi değildi. Çılgınca, kaçmanın bir yolunu bulmaya çalıştı. Yukarıda fırtına uğulduyor, çukurun yanlarından su akıyordu, bu yüzden duvarlar oldukça kaygandı. O anda yeni bir çatırtıyla kanatlar otuz santim daha sarktı.


Limbeck'in nefesi kesildi, gözlerini sıkıca kapattı ve baştan aşağı titremeye başladı. Kanatlar yine takıldı ve durdu, fakat pek de sağlam bir duruş değildi bu. Limbeck yavaşça kaymakta olduğunu hissedebiliyordu. Tek bir şansı vardı. Bir elini kurtarabilirse, çukurun duvarlarındaki mercankaya peteklerinden birine tutunabilirdi. Sağ elini büktü... .. ...ve kanat saklayarak koptu.
Çukurun dibine tüm ağırlığıyla ve acıyla düşene kadar, Limbeck'in ancak korkunç bir dehşet hissedebilecek zamanı oldu. Kanatlar da tepesine düşmüştü. İlk önce sarsıldı. Sonra, sarsılmanın durumu pek de iyileştirmediğine karar verdi ve kendini çevresindeki yığından kurtararak yukarı baktı. Çukurun yalnızca iki, iki buçuk metre yüksekliğinde olduğunu keşfetti. Kolayca dışarı tırmanabilirdi. Çukur mercankayadan yapıldığından, yağmur suyu geldiği gibi, gidiyordu. Limbeck memnun oldu. Çukur fırtınaya karşı bir koruma sağlıyordu. Tehlikede değildi.
Tabii kazı-pençeleri kazmaya gelene kadar. Tam Limbeck, yağmurdan korunmak için yırtık bir kanat kumaşının altına sığınmıştı ki, kazı-pençelerinin korkunç görüntüsü gözlerinin önüne geldi. Aceleyle ayağa fırladı ve yukarıya doğru baktı, ama muhtemelen fırtına bulutları olan kara lekelerle bulanık şimşeklerden başka bir şey görmedi. Yık-sı-diksi'ye hiç hizmet etmemiş olan Limbeck'in, kazı-pençelerinin fırtına sırasında çalışıp çalışmadığı konusunda hiçbir fik ri yoktu ve çalışmamaları için bir sebep göremiyordu. Bunun da pek bir yardımı olmuyordu.
Tekrar oturan -önce keskin tahta kıymıklarını çıkararak mercankayanın deliklerinden içeri atan- Limbeck, başındaki acıya rağmen sorunu elinden geldiğince düşündü. En azından çukur yağmura karşı koruma sağlıyordu. Ve, büyük ihtimalle
-büyük ve hantal şeyler olan- kazı-pençeleri, yolundan çeki lebilmesi için zaman bırakacak kadar yavaş hareket edecekler di. ""
Ve gerçekten de öyle oldu.
Limbeck çukurda otuz tık kadar oturmuştu ki, fırtına hafifleme işaretleri vermeye başladı. Pantolonunun cebine birkaç kurabiye atma öngörüsüne sahip olmuş olmayı dilemekte olan Limbeck, içinde oturduğu çukurun büyük bir gümlemeyle sallandığını hissetti.
Kazı-pençeleri, diye düşündü ve çukurun kenarlarına tırmanmaya başladı. Kolay işti. Mercankayada pek çok el ve ayak desteği buluyordu. Birkaç dakika içinde tepeye ulaştı. Gözlüklerini takmasının pek bir faydası yoktu -camların üzerinden akan yağmur suyu görmesini engellerdi. Zaten onlara ihtiyacı da yoktu. Kazı-pençesinin metali, biraz ötesinde, durmak bilmeyen şimşeklerin ışığıyla parlıyordu.
Bakışlarını yukarıya çeviren Limbeck, gökten başka pençelerin de inmekte olduğunu gördü. Yıksı-diksi'den alçaltılan uzun kablolara bağlıydılar. Dehşet verici bir manzaraydı ve Geg baş ağrısını unutmuş, ağzı bir karış açık, bakakaldı.
• Parlak metalden yapılmış, oymalarla süslenmiş ve büyük bir avcının pençesine benzeyecek şekilde biçimlendirilmiş olan kazı-pençeleri, sivri tırnaklarını mercankayaya daldırdılar. Kınk kayaların üzerine kapanarak, bir kuşun avını kavraması

IS9


gibi, kayaları yukarı taşıdılar. Drevlin'e dönünce kazı-pençele-ri Terrel Fen'den taşıdıkları kayaları büyük konteynerlere boşaltacaklar, burada Gegler mercankayayı ayıklayacak ve Yıksı-diksi'nin beslendiği ve -efsanelere göre- yokluğu halinde hayatta kalamayacağı gri cevheri çıkaracaklardı.
Büyülenen Limbeck kazı-pençelerinin çevresinde kayalara inmesini, mercankayayı ısırmasını, derinlere kadar kazıp, çı karmasını izledi. Geg -daha önce hiç görmemiş olduğu- bu iş lemle o kadar ilgiliydi ki, çok geç olana kadar ne yapması ge rektiğini hatırlamadı. Pençeler mercankayadan kurtulmaya ve tekrar yükselmeye başladığında Limbeck birisine işaret koya rak Jarre ve arkadaşlarına nerede olduğunu anlatması gerekti
ğini hatırladı. .'At*'"" ı
"î Yükselmekte olan pençelerden düşen kınk mercankaya parçalarını yazmak için kullanabilirdi. Bir parçayı kavrayan
Limbeck, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun içinde, taşlarla kaplı zeminde, biraz önce aşağı inen ve mercankayaya gömülmekte olan bir pençeye doğru tökezleyerek yürüdü.
Kazı-pençesine ulaşan Limbeck, birden yapması gereken işin büyüklüğü karşısında ürktü. Pençe çok kocamandı; hiç bu ka dar büyük ve güçlü bir şey hayal etmemişti. Elli Limbeck ra hatça pençelerden birine sığabilirdi. Pençe sarsıldı, saplandı, mercankayanın yüzeyini kavradı ve her tarafa keskin kaya parçalan fırlattı. Yaklaşmak mümkün değildi.
Ama Limbeck'in başka seçeneği yoktu. Yaklaşmak zorundaydı. Bir elinde mercankaya parçasını, öbüründe cesaretini kavrayarak ilerlemeye başlamıştı ki, bir yıldırım pençeye düştü ve metal yüzeyi üzerine danseden mavi alevler gönderdi. Aynı anda patlayan gökgürültüsü Lımbeck'i yere fırlattı. Sersemlemiş ve dehşete düşmüş Geg neredeyse dönüp çukuruna
koşacaktı -kısa ve mutsuz hayatının kalanını orada harcamaya karar vermişti. O anda pençe titreyerek durdu. Limbeck'in çevresindeki tüm pençeler durmuştu -bazıları yerin içinde, bazıları yükselirken havada, bazıları ise pençesi açılmış, inmeyi beklerken.
Belki yıldırım ona zarar vermişti. Belki de vardiya değişimi zamanıydı. Belki birşeyler yolunda gitmemişti. Limbeck bilemiyordu. Tannlara inanıyor olsaydı, onlara şükrederdi. Elinde mercankaya parçası, kayaların üzerine tırmandı ve en yakındaki pençeye dikkatle yaklaştı.
Pençenin mercankayaya girdiği yerde pek çok çizik gören
Limbeck, kendi işaretini kazı-pençesinin üst tarafına, yere bat mayan bir yere yapması gerektiğini fark etti. Bu da, yere gömülü duran bir pençe bulması gerektiği anlamına geliyor du. Ve bu da, her an pençenin harekete geçebileceği, Limbeck'i yere fırlatacağı ve Gegin tepesinden aşağı kaya boşal tabileceği anlamına geliyordu. "." ".iv'..Ilı! r • ,' ,ı •*
Limbeck büyük bir dikkatle kazı-pençesinin yan tarafına mercankayayla dokundu. Eli o kadar titriyordu ki, bir tıngırdama sesi çıkardı. Mercankaya parçası herhangi bir iz bırakmadı. Dişlerini sıkan Limbeck, çaresizliğin verdiği güçle, iyice bastırdı. Mercankayanın pençenin metal yüzeyi üzerinde çıkardığı gıcırtı, Limbeck'e başının çatlayacağını düşündürdü. Ama pençenin düz, kusursuz yüzeyinde uzun bir çizik yapmayı başardığını gördü tatminle.
Yine de, bu çiziğin kazayla oluştuğunu düşünebilirlerdi. Limbeck, pençenin üzerine, ilkine dik açı ile gelen bir çizik daha yaptı. Kazı-pençesi titredi ve sarsıldı. Limbeck korku içinde taşını düşürdü ve aşağı indi. Pençeler işe donmuştu Bir an duraklayan Limbeck, çıkardığı işe gururla baktı.

ı f>o


Fırtınalı gökyüzüne doğru yükselmekte olan bir kazı-pençesi, L harfi ile işaretlenmişti. "" > - . <,.Yağmur altında koşturan Limbeck, çukuruna döndü. Tepesine herhangi bir pençe inmeyecek gibiydi, en azından bu seferlik. Çukurun duvarlarına tutunarak aşağı indi ve zemine ulaşınca, olabildiğince rahat bir pozisyonda oturdu. Kumaşı kafasına çekerek, aklına yiyecek getirmemeye çalıştı.

ONYEDİNCİ BÖLÜM

TERREL FEN BASAMAKLARI AŞAĞI ÂLEM

Cevher taşıyan kazı-pençelerı yüklerini fırtına bulutlan arasında, Drevlin çöplüğüne taşıdı. Yükselmelerini izleyen Limbeck, mercankayayı boşaltıp geri dönmelerinin ne kadar süreceğini talimin etmeye çalıştı, işaretini fark etmeleri ne kadar sürecekti? işaretini fark edecekler miydi peki? işaretini fark e-derlerse, dostlarından biri mi olacaktı fark eden, yoksa bir papaz mı? Eğer bir papaz farkederse ne yapacaktı? Eğer dostsa, yardım-elini tutturmaları ne kadar sürerdi? Soğuktan veya açlıktan ölmeden gerçekleşir miydi bu?


Normalde pek endişeli biri olmayan Limbeck için bu tür karamsar düşünceler sıradışıydı. Neşeli ve iyimser bir yapısı vardı, insanların iyi yanlarını görmeye eğilimliydi. Yargı Tüyleri'ne bağlanıp ölüme yollanmasından dolayı kimseye karşı kötü niyet beslemiyordu. Başatusta ile başpapaz, halkları için en iyisi olduğunu düşündükleri şeyi yapmışlardı. Tann olduklarını iddia edenlere inanmalan onların suçu değildi. Başatusta ile takipçilerinin Limbeck'in hikâyesine inanmamalarına şaşmamak gerekirdi -Jarre de inanmamıştı çünkü.
Jarre'yi düşünmek Limbeck'i uzdu ve cesaretini kırdı. En azından onun, Welflerin tanrı olmadıklarını keşfettiğine inan masını beklemişti. Büzülen ve titreyen Limbeck, çukurun dibinde, Jarre'nin ona inanmadığı gerçeğini kabullenmekte zorlanıyordu. Bu gerçek, tüm infazı neredeyse mahvediyordu. Şimdi, ilk heyecan yok plduğuna, bekleyip her şeyin yolunda gitmesini ummaya ve yolunda gitmeyebilecek ne kadar çok şey olduğunu düşürmemeye çalışmaktan başka yapacak bir şey olmadığına göre, Limbeck oturup, kurtarıldığı zaman (kur-tanlırsa değil) neler olacağını düşünmeye koyulabilirdi.
"Yalan söylediğimi düşünüyorlarsa nasıl beni önderleri olarak kabul ederler?" diye sordu Limbeck, çukurun duvarından aşağı akmakta olan suya. "Neden geri dönmemi istesinler ki? Jarre ile ben hep dedik ki, gerçek en önemli erdemdir, gerçeği aramak en öncelikli hedefimiz olmalıdır. Ama o yalan söylediğimi düşünüyor, yine de Birlik'imizin önderliğini sürdürmemi beklediği açık.
"Peki geri döndüğümde ne olacak?" Limbeck ne olacağını açıkça gördü, yıllardır görebildiği herhangi bir şeyden daha açık bir şekilde. "Benimle alay edecekler. Hepsi. Beni Birlik'in başında tutacaklar -zaten Yenileyenler beni yargılamış ve yaşamama izin vermiş olacak. Ama bunun oyun olduğunu bilecekler. Daha da önemlisi, ben bunun oyun olduğunu bileceğim. Yenileyenlerin konuyla hiç alakaları yok. Beni geri döndüren Jarre'nin zekâsı olacak ve bunu o da, ben de biliyor olacağız. Yalan! Hepimiz yalan söylüyor olacağız!"
Limbeck giderek sinirleniyordu. "Ah, tabii, bir sürü yeni üyemiz olacak, ama bize yanlış sebeplerden dolayı geliyor olacaklar! Bir yalanın üzerine devrim kurabilir misin? Hayır!" Geg kalın, ıslak yumruğunu sıktı. "Çamuam üzerine ev kurmak gibi bir şey bu. Eninde sonunda ayağının altından kayıp gider. Belki de burada kalmalıyım1 Tamam işte! Geri dönme yeceğim!"


Dostları ilə paylaş:
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   34


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə