Margaret Weis ve Tracy Hickman Ölüm Kapısı Cilt1 Ejder Kanadı



Yüklə 1.98 Mb.
səhifə18/34
tarix12.08.2018
ölçüsü1.98 Mb.
1   ...   14   15   16   17   18   19   20   21   ...   34
Hugh Ekselanslarını gizlice dinlemeyi kesinlikle onaylıyordu, ama bu başka rahatsız edici somları beraberinde getiriyordu. Kâhya Gegceyi nerede -ve nasıl- öğrenmişti? Alfred Mont-bank kimdi -ya da neydi?
Fırtına tüm ölümcül öfkesiyle koptu. İnsanlarla Gegler kendilerini Rahm'e zor attılar Yağmur çevrelerinde gri bir duvar gibi dökülüyor, görüş alanlarını kısmen kapatıyordu. Ama
makinenin yaptığı gürültü öyle yüksekti ki, fırtınanın içinden duyabiliyor, titreşimlerini ayaklarının altında hissedebiliyor ve doğaı yönde ilerlediklerini anlayabiliyorlardı.
Geglerden oluşan bir kalabalık onları kapılardan birinde bekliyordu. Geldiklerinde hepsini makinenin içine aldılar. Fırtınaya ilişkin sesler duyulmaz oldu, ama makinenin sesleri yüksekti, yukarıda, aşağıda, çevrede ve her yerde gümbürde-yip duruyordu. Bir tür silahlı muhafıza benzeyen bir çok Geg, ayrıca bir elf lordunun hizmetkârı gibi giyinmiş bir Geg daha, endişeyle onları selamlamak üzere bekliyorlardı.
"Bane, neler oluyor?" diye sordu Hugh yüksek sesle, makinenin gürültüsünü bastırmaya çalışarak. "Bu adam kim? Ne istiyor?"
Bane Hugh'ya kendinden memnun bir sırıtışla karşılık verdi. Yeni edindiği güçten pek memnun olduğu görülebiliyordu. "Bu halkın kralı o!" diye bağırdı Bane.
"Ne?"
"Kral! Bizi bir tür yargı salonuna götürecek."
"Bizi daha sessiz bir yere götüremez mi?" Hugh'nun başı zonklamaya başlamıştı.
Bane dönüp krala sordu. Tüm Gegler dönüp ona dehşet içinde bakarak, başlarını sallayınca şaşırdı.
"Bunlara da ne oluyor?"
Prens kıkırdamaya başladı. •• • ;
"Ölecek bir yer istediğini sandılar!"
O sırada, ipek pantolon ve yıpranmış kadife bir ceket giymiş bir Geg, kral tarafından Bane ile tanıştırıldı.
"Senin ne olduğunu sanıyorlar, çocuk?" diye sordu Hugh.
"Bir tanrı," diye yanıt verdi Bane havalı bir şekilde. "Bekledikleri bir tanrı varmış anlaşılan. Onları yargılayacağım."

Gegler yeni buldukları tanrı ile Ralım sokaklarında yürüdüler -Yıksı-diksi'nin altından, üstünden ve dosdoğru içinden geçen sokaklarda. Usta Hugh hayatında öyle çok fazla şeye hayranlık duymamıştı -ölüm bile onu fazla etkilemezdi- ama bu makineye hayran kalmıştı. Şimşek gibi çakıyor, parıldıyor, kıvılcımlar çıkarıyordu. Gümbürdüyor, çınlıyor, tıslıyordu. Pompalıyor, dönüyor ve yakıcı buhar bulutları fışkırtıyordu. Cızırdayan mavi şimşeklerden yaylar yaratıyordu. Görebileceğinden çok daha yükseğe çıkıyor, hayal edebileceğinden çok daha derine iniyordu. Devasa dişliler birbirine geçiyor, devasa çarklar dönüyor, devasa kazanlar kaynıyordu. Kolları, elleri, bacakları, ayaklan vardı ve hepsi parlak metalden yapılmıştı. Hepsi, bulundukları yerden başka bir yere gitmekle meşguldüler. Kör edici bir ışık saçan gözleri, gıcırdayıp öten ağızları vardı. Gegler üzerine tırmanıyor, sürünüyor, aşağı iniyor, açıyor, dolduruyor, sevgi dolu bir özen ve adanmışhkla bakıyorlardı.


Bane de etkilenmişti. Faltaşı gibi açık gözlerle bakıyordu. Ağzı, pek de tanrısal olmayan bir şekilde, şaşkınlık içinde açılmıştı.
"Bu harika!" dedi çocuk nefes nefese. "Hiç böyle bir şey görmemiştim!"
"Görmediniz mi, Saygıdeğer Efendimiz?" diye haykırdı ba-şatusta, çocuk-tanrıya hayret içinde bakarafc. "Ama onu siz tanrılar yaptınız!"
"Alı, şey, evet," diye kekeledi Bane "Yani demek istediğim, sizin kadar özenle bakan kimseyi görmemiştim!" diye bitirdi aceleyle, sözcükleri bir rahatlama duygusuyla telaffuz ederek.

"Evet," dedi başpapaz vakarla, yüzü gururla parlıyordu. "Çok iyi bakıyoruz ona."


Prens dilini ısırdı. Bu harika makinenin ne yaptığını sormayı çok istiyordu, ama bu küçük kralın ondan her şeyi bilmesini beklediği açıktı -bir tann için pek de mantıksız bir varsayım sayılmazdı bu. Bane bu konuda da tek başınaydı, babası, Aşağı Âlem'deki bu makine hakkında tüm bildiklerini aktarmıştı. Bu tanrı olma meselesi başta göründüğü kadar kolay değildi ve Prens tanrılığı bu kadar çabuk kabul ettiğine pişman olmaya başlamıştı. Bir de şu yargı meselesi vardı. Kimi yargılayacaktı ve neden? Birilerini zindana mı göndermesi gerekiyordu? Öğrenmesi gerekiyordu, ama nasıl?
Bane, küçük kralın biraz fazla kurnaz olduğuna karar vermişti. Saygılı ve nazikti, ama oğlan, kendisi bakmazken, Ge-g'in onu keskin ve delici bakışlarla incelediğini görmüştü. Prens'in sağında yürüyen Geg ise, ona bir sefer sarayda gördüğü bir maymunu hatırlatıyordu. Duyduklarına bakarak bu şişinen, kadife kenarlı Geg'in, kendisini birden kumcusu olarak bulduğu dinle bir ilgisi olduğu sonucunu çıkarmıştı. Bu Geg o kadar da zeki görünmüyordu ve Bane sorulan için ona dönmeye karar verdi.
"Afedersiniz," dedi çocuk se^'mli bir gülümsemeyle başpapaza, "isminizi duyamadım."
"Wes Vidasıkıştıran, Saygıdeğer Efendimiz," dedi Geg, göbeğinin elverdiği kadar eğilerek ve neredeyse uzun sakalına basıp devrilerek. "Saygıdeğer Efendimiz'in başpapazı olrnak onuruna salıibim."
O da her neyse, diye mırıldandı Bane kendi kendine. Gülümseyerek, başını salladı ve bu pozisyon için Drevlin'de daha uygun birisini bulamazmış gibi baktı.

Başpapazın yanma iyice yanaşıp Geg'in elini tuttu -başpapazın korkutucu derecede şişinmesine ve bacanağına doğnı muhteşem bir tatmin ifadesiyle bakmasına sebep olan bir hareket oldu bu.


Darral dikkat etmiyordu. Onları görmek için caddelerin iki yanında dizilen kalabalık zaptedilmez olmak üzereydi. Aynasızların müdahale ettiğini görmekten memnundu. Şimdilik olay kontrol altında görünüyordu, ama her şeyi dikkatle izlemesi gerektiğini biliyordu. Yalnızca, çocuk-tanrının Geglerin neler haykırdığını anlamamasını umuyordu. Kahrolsun şu Limbeck!
Darral'ın şansına, çocuk-tann tamamen kendi soaınlarına dalmıştı.
"Belki bana yardımcı olabilirsiniz, Başpapaz," dedi Bane, utangaç utangaç ve son derece sevimli bir şekilde kızararak.
"Onur duyarım, Saygıdeğer Efendimiz1"
"Bizim -tanrılarınızın buraya en son gelişinden beri... epeyce zaman geçtiğini biliyorsunuz... Aa, ne diyordunuz bize?"
"Yenileyenler, Saygıdeğer Efendimiz. Kendinize böyle diyorsunuz, değil mi?"
"Evet, ah, evet! Yenileyenler. Şey, dediğim gibi, biz Yenileyenler uzun süredir uzaktaydık. ."
"Yüzyıllardır, Saygıdeğer Efendimiz," dedi başpapaz.
"Evet, yüzyıllardır ve en son gelişimizden bu yana birkaç şeyin değişmiş olduğunu gördüm." Bane derin bir nefes aldı. "Bu yüzden, bu yargı şeyinin de değişmesi gerektiğine karar verdim."
Başpapaz, memnuniyetinin yavaş yavaş söndüğünü hissetti. Huzursuzca başatustaya göz attı Eğer kendisi, başpapaz, Yargı gününü mahvederse, bu mahvettiği son şey olurdu

"Ne kastettiğinizi pek anlayamadım, Saygıdeğer Efendimiz."


"Modernleştirelim, çağa uyduralım," diye öneride bulundu Bane.
Başpapaz korkunç derecede şaşırmış göründü. Daha önce hiç olmamış bir şeyi nasıl değiştirebilirlerdi ki? Yine de, tanrıların bir planları olması gerektiğini düşündü. "Sanırım iyi olur..."
"Boşver. Fikirden pek hoşlanmadığını görüyorum," dedi Prens, başpapazın kadife kaplı kolunu okşayarak. "Başka bir önerim var. Bana nasıl yapmamı istediğini söyle, ben de öyle yapayım."
Başpapazın yüzü aydınlandı. "Bu anın benim için ne kadar harika olduğunu bilemezsiniz, Saygıdeğer Efendimiz! O kadar uzun süredir hayalini kuruyorum ki! Yargı her zaman hayal ettiğim gibi olacak..." Gözlerindeki yaşları sildi.
"Evet, evet," dedi Bane. Başatustanın onları kısılmış gözlerle izlediğini ve yavaş yavaş yaklaşmakta olduğunu görmüştü. Konuşmalanna çoktan müdahale ederdi, ama bir tanrının özel sohbetini bölmek çok ayıp kaçardı. "Devam et."
"Şey, tüm Geglerin -en azından oraya ne kadar Geg sığıyorsa o kadarının- en iyi giysilerini giyip, Fapprika'nın ortasında toplandığını hayal ederdim. Siz orada, Yenileyenin sandalyesinde oturacaktınız, elbette." "Elbette. Sonra?"
"Sonra ben orada, kalabalığın önünde, üzerimde, bu olay için özellikle yapılmış yeni başpapaz giysisiyle duracaktım. Beyaz uygun olurdu, sanınm, dizlerde siyah bağcıklarla, fazla abartılı değil. "
"Çok zevkli. Sonra?"

3li


"Başatusta da bizimle orada dururdu herhalde, değil mi, Saygıdeğer Efendimiz'" Yani, ona yapacak başka bir şey bulmazsak. Görüyorsunuz, Saygıdeğer Efendimiz, ona giymesi için uygun bir şey bulmak sorun olacak. Belki de bu, bahsettiğiniz modernleştirme sonucunda, ona ihtiyacımız kalmaz."
"Bunu düşünürüm." Bane tüy tılsımı kavradı ve sabırlı olmak için büyük çaba harcadı. "Devam et. Hepimiz kalabalığın önündeyiz. Ben ayağa kalkıyorum ve..." Beklentiyle başpapaza baktı.
"Şey, bizi yargılıyorsunuz, Saygıdeğer Efendimiz."
Prens, son derece tatmin edici bir hayalin içine daldı. Hayalinde dişlerini Geg'in kadife koluna geçiriyordu. Hayalini istemeye istemeye uzaklaştırdı ve derin bir nefes aldı. "Güzel. Sizi yargılıyorum. Sonra ne oluyor? Biliyorum! Tatil ilan ediyorum!"
"Bunun için zaman olacağını pek sanmıyorum, öyle değil mi, Saygıdeğer Efendimiz?" dedi Geg, Bane şaşkın bir ifadeyle bakarken. i "B-belki de hayır," diye kekeledi Prens. "Şeyi... unutmuşum... diğerini. Hepimiz birden..." Elini başpapazın elinden çekti ve alnındaki teri sildi. Makinenin içi oldukça sıcaktı. Sıcak ve gürültülü. Bağırmaktan boğazı acımaya başlamıştı. "Sizi yargıladıktan sonra hepimiz birden ne yapıyorduk?"
"Şey, bizi buna değer bulup bulmamanıza bağlı, Saygıdeğer Efendimiz."
"Diyelim ki sizi buna değer buldum," dedi Bane, dişlerini sıkarak. "Sonra?"
"Sonra ytıkseliyoaız, Saygıdeğer Efendimiz."
"Yükseliyor muyuz?" Prens, başının üstünde oraya buraya giden dar yollara baktı.

Bu bakışları yanlış anlayan başpapaz, mutlulukla içini çekti. Yüzıi parlayarak ellerini kaldırdı.


"Evet, Saygıdeğer Efendimiz. Doğaıca cennete yükseliyo-ruz!"
Bane ile ona tapınan Geglerin yanında yürürken, Hugh bir gözüyle çevresini, diğeriyle Bane'i izliyordu. Kısa süre sonra nerede olduklarını hatırlamaya çalışmaktan vazgeçti ve bu makinenin içinde tek başına yolunu bulamayacağını kabul etmek zorunda kaldı. Görünüşe göre, geldikleri haberi onlardan önce ulaşmıştı. Binlerce Geg makinenin koridorlarında sıralanmış, bakıyor, haykırıyor, işaret ediyordu. Çalışmakta olan Geg-ler başlarını çeviriyor, Hugh ile yoldaşlarına -onar farkında olmasalar da- işlerini birkaç saniyeliğine unutma onurunu bahşediyorlardı. Fakat Geglerin tepkisi farklı farklıydı. Bazıları hevesle tezahürat yapıyor, bazıları öfkeli görünüyordu.
Hugh, Bane'in yanındaki şişinen Geg'le ne konuştuğu konusuyla daha çok ilgileniyordu. Elflerin yamndayken Geg dilini öğrenmeye hiç zahmet etmemiş olmasına küfrederken, kolunun çekiştirildiğini hissetti ve dikkatini Alfred'e çevirdi.
"Efendim," dedi Alfred, "kalabalığın ne haykırdığını fark ettiniz mi?"
"Bana anlamsız sesler gibi geliyor. Ama sen anlıyorsun, değil mi, Alfred?"
Alfred kıpkırmızı kesildi. "Bilgimi sizden saklamak zorunda olduğum için üzgünüm, Sir Hugh. Ama bir başkasından da saklamanın önemli olduğunu düşündüm." Prens'e baktı. 'pıa-na bu soruyu daha önce sorduğunuzda, yanıtımı duyma ihtimali vardı ve benim de başka seçeneğim kalmadı.. "
Hugh eliyle, aldırış etmediğini gösteren bir hareket yaptı.

Alfred haklı olabilirdi. Hatalı olan Usta'ydı. Alfred'in amacını anlamalı ve sessiz kalmalıydı Ama, hayatında hiç bu kadar çaresiz hissettiği olmamıştı Hugh'nun! "Gegceyi nerede öğrendin?" li>J

"Gegler ile Aşağı Âlem'i incelemek benim hobimdir, efendim," diye yanıt verdi Alfred, gerçek bir amatörün utangaç, fakat gururlu bilinciyle. "Kültürleri hakkında yazılmış kitaplardan oluşan koleksiyonumun, Orta Âlem'deki en iyi koleksiyon olduğuna eminim. İlgilenirseniz, döndüğümüzde size göstermekten memnun olurum..."
"O kitapları sarayda bıraktıysan, onları unutabilirsin. Step-hen'dan, geri dönüp almak için izin istemediğin sürece yani." "Haklısınız, elbette, efendim. Ne aptalım." Alfred'in omuzlan düştü. "Tüm kitaplanm... onları bir daha göreceğimi sanmıyorum."
"Kalabalık hakkında bir şey söylüyordun." "Alı, evet." Kâhya tezahürat yapan, arada bir de yuhalayan f Geglere baktı. "Bazıları 'Kahrolsun başatustanın tanrısı!' ve 'Limbeck'in tannsını istiyoruz!' diyorlar." "Limbeck mi? Bu ne anlama geliyor?" "Bir Geg ismi sanınm, efendim. 'Damıtmak' veya 'suyunu çıkarmak' anlamına gelir. Bir öneride bulunabilir miyim? Bence..." İçgüdüsel olarak sesini alçalttı. Gürültü patırtı içinde Hugh, adamın ne dediğini duyamadı.
"Daha yüksek sesle konuş. Onlar bizi anlayamaz, değil mi?"
"Ah, sanırım anlayamazlar," dedi Alfred, kavrayışla. "Bu aklıma gelmemişti. Diyordum ki, burada bizim gibi başka bir insan olabilir"
"Ya da bir elf. Bu daha olası Buradan çıkmak için kul'•
lanabileceğimiz bir gemisi olmalı!" 1 1'(
"Evet, efendim. Ben de böyle olabileceğini düşünmüştüm "
"Bu Limbeck ile tanrısını, ya da her neyse işte, görmemiz gerek."
"Zor olacağını sanmıyorum, efendim. Bizim küçük 'tanrımız' buyurursa."
"Bizim küçük 'tanrımız' başını derde sokmuş görünüyor," dedi Hugh, bakışları Prens'in üzerinde. "Yüzüne bak."
"Eyvah," diye mırıldandı Alfred. "*
Bane başını çevirip yoldaşlarını aradı. Yanakları solgun, mavi gözleri faltaşı gibi açıktı. Dudağını ısırarak, yanına gel meleri için acele bir işaret yaptı.
Bir alay silahlı Geg, Prens'le aralanna girdi. Hugh başını salladı. Bane ona yalvanrcasına baktı. Anlayışla bakan Alfred, kalabalığa işaret etti. Bane bir prensti. Seyircinin ne beklediğini bilirdi. İçini çekerek döndü ve küçük elini hafifçe ve isteksizce sallamaya başladı.
"Ben de bundan korkuyordum," dedi Alfred. < <$'" i'
"Ne olduğunu düşünüyorsun?" '
"Çocuk, Geglerin onu, onları 'yargılamak' üzere gelen bir tanrı olduğunu sandıklarını söylemişti. Önemsiz bir şeymiş gibi söz etmişti, ama bu Gegler için çok ciddi bir olay. Ef sanelerine göre, makineyi yapanlar Yemleyenler'miş. Gegler
Yargı Günü'ne kadar makineye hizmet edecekler, sonra ödül lendirilerek yukandaki âlemlere taşınacaklarmış Bu adanın,
Gegin Umudu diye adlandırılmasının sebebi bu."
" Yenileyenler. Bu Yenileyenler kim?"
"Sananlar."
"Hay aksi şeytan!" diye küfretti Usta. "Çocuğun Sartanlar-dan bin olduğunu sandıklarını mı söylemek istiyorsun'"

"Öyle görünüyor, efendim"


"Babasının yardımıyla numara yapamaz mı?"
"Hayır, efendim. Babası gibi, yedinci evden bir gizemustası bile Sananların gücüyle karşılaştırılabilecek güce sahip değildir. Hem zaten," dedi Alfred, çevresini işaret ederek," bütün bunları onlar yaptılar."
Hugh bununla fazla ilgilenmiyordu o anda. "Harika! Gerçekten harika! Peki sahtekâr olduğumuzu anlayınca ne yapacaklar?"
"Bilemiyorum, efendim. Gegler normalde barışçı ve nazik bir halktır. Ama, belki de daha önce tanrı numarası yapan kişilerle karşılaşmamışlardır Aynca, bir tür kargaşa içindeymiş gibi görünüyorlar." Kalabalığın gittikçe daha saldırgan olduğunu gören Alfred, başını salladı. "Bana göre, efendim, oldukça kötü bir zamanda geldik."

OTUZİKİNCİ BÖLÜM

RAHM, DREVLEV AŞAĞI ÂLEM

Gegler "Tanrılarını" Fapprikaya götürdüler -Limbeck'in yargılandığı salona. Dışarıda biriken kalabalık yüzünden içeri girmeleri biraz zor oldu. Halkın iki ayrı ve oldukça gürültülü gruba ayrıldığı, ortalarında da karar veremiyormuş gibi görünen büyük bir grup olduğu açıkça görülse de, bağırışmaların-dan tek bir sözcük bile anlamıyordu Hugh. İki grup, inançları hakkında güçlü duygulara sahip gibiydiler, çünkü Hugh pek çok kavganın koptuğunu gördü. Alfred'in, normalde Geglerin barışçı ve nazik olduğuna ilişkin sözlerini hatırladı.


Kötü bir zamanda gelmiş olmahyız Kesinlikle. Bir tür devrimin ortasına düşmüş gibiydiler.
Aynasızlar kalabalığı geride tutarken, Prens'le yoldaşları şişman, gürbüz bedenlerin arasından sıyrılıp Fapprika'nın göreceli sessizliğine ulaştılar Sessizliğin göreceliliği, Yıksı-dik-si'nin fonda gümlemeyi sürdürmesinden ileri geliyordu.
İçeri girince, başatusta aynasızlarla telaşlı bir toplantı yaptı Küçük kralın yüzü ciddiydi ve Hugh pek çok kez başını salladığını gözledi Usta, Gegleri yarım fıçı su kadar dikkate değer bulmuyordu, ama politik ayaklanmanın tam ortasında bulunmanın, uzun ve sağlıklı bir yaşam için pek onerilmedığıni

3 H.


biliyordu.
"Afedersiniz." başatustaya yanaştı. Başatusta eğildi ve ona, söylediklerinin tek kelimesini bile anlamayan, fakat kaba davranmış olmamak için anlarmış gibi görünmeye çalışan birinin boş ve parlak gülümsemesiyle baktı. "Tanrınızla ufak bir sohbet etmemiz gerek."
Bane'i omzundan sıkıca yakalayıp, şikâyetlerini ve kıvranmasını gözardı ederek, onu Alfred'in, elinde göze benzeyen bir küre tutan pelerinli bir adamın heykeline baktığı yere götürdü.
"Benden ne yapmamı beklediklerini biliyor musun?" diye sordu Bane Alfred'e, yanına ulaşır ulaşmaz. "Benden onlan cennete götürmemi bekliyorlar!"
"Bir tanrı olduğunu iddia ederek bu durumu Ekselansları' nın yarattığını hatırlatmama izin verin."
Çocuğun başı eğildi. Alfred'e sokulup elini tuttu. Alt dudağı titrerken yumuşak bir sesle konuştu. "Üzgünüm, Alfred. Seni ve Sir Hugh'yu incitecekler diye korktum ve aklıma gelen > yalnız bu oldu."
Güçlü eller Bane'i çevirdi, kaba parmaklar omzuna gömüldü. Hugh çömeldi ve doğrudan çocuğun gözlerinin içine baktı. Bu gözlerde kurnazlık ve kötü niyet görmeyi bekliyordu, ama tek gördüğü korkmuş bir çocuğun bakışları oldu. Bu onu öfkelendirdi.
"Pekâlâ, Ekselansları, gidip, Gegleri istediğin kadar kandırabilirsin -bizi buradan çıkarmak için her şeyi yapabilirsin. Ama bizi artık birazcık bile kandıramadığını kabul edelim. O sahte gözyaşlarını kurutup beni dinlesen iyi olur -sen de, babacığın da." Konuşurken tüye baktı, çocuğun eli korumak istercesine tüyü kavradı. "Bu cüceleri göklere taşımak için bir
yol bilmiyorsan, yeni birşeyler düşünmeye başlasan iyi olur. Bu halkın sahtekârlığı pek hoş karşılayacaklarını sanmıyorum." f'ı'ı' ÎJl."'!,
"Sir Hugh," diye uyardı Alfred, "bizi izliyorlar."
Usta dönüp, gelişmeleri ilgiyle izlemekte olan başatustaya baktı. Çocuğu bırakıp omzunu okşayan Hugh, gülümsedi.
"Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun, Ekselansları?" diye mırıldandı alçak sesle.
Bane yutkundu. Neyse ki, seslerini alçaltmalarına gerek yoktu. Makinenin ritmik bam gümleri her sesi boğuyordu, düşüncelerin sesini bile.
"Onları yargıladığımı ve cennete yükseltmeye değer bulmadığımı söylemeye karar verdim."
Hugh Alfred'e baktı. Adam başını salladı. "Bu çok tehlike li olur, Ekselansları. Böyle bir şey söylerseniz, bu âlemi sarmış görünen kargaşa yüzünden Geglerin hepsi bize karşı birleşebilirler." * ;•;
Çocuk hızla gözlerini kırpıştırdı, bakışları süratle Alfred'den Hugh'ya, Hugh'dan Alfred'e kaydı. Korkusu açıkça görülebiliyordu. Tepeüstü düşmüştü ve batmakta olduğunu hissedebiliyordu. Daha da kötü olan, onu kurtarabilecek bu iki insanın, boğulmasına izin vermek için iyi sebepleri olduğunu bilmesiy-di.
"Şimdi ne yapıyoruz?"
Biz mi? Hugh, hayatta hiçbir şeyi, bu veledi fırtınaların sü-pürdüğü bu kaya parçasında bırakıp gitmek kadar istememişti. Ama bunu yapamayacağını biliyordu. Tılsım mı? Yoksa velet için üzüldüğünden mi? Hiçbiri, diye temin etti kendini, hâlâ çocuğu bir servet edinmek için kullanmayı düşünüyordu "Buralarda bir başka tanrının olduğundan bahsediyorlar.

'Limbeck'in tannsı'," dedi Alfred. u.H lir ' <"


"Bunu nereden biliyorsun?" diye parladı Bane. "Ne dediklerini anlamıyorsun ki?"
"Evet, anlayabiliyorum, Ekselansları. Biraz Gegce biliyorum..."
"Yalan söyledin1" Çocuk ona dehşet içinde baktı. "Nasıl yapabildin bunu, Alfred? Sana güveniyordum!"
Kâhya başını salladı. "Hiçbirimizin bir diğerine güvenmediğini şimdi açıklamak en iyisi olur kanımca."
"Beni kim suçlayabilir ki?" diye haykırdı Bane, parıldayan bir masumlukla. "Bu adam beni öldürmeye çalıştı ve tüm bildiğim, Alfred, senin de ona yardımcı olduğun!"
"Bu doğru değil, Ekselansları, yine de neden böyle düşündüğünüzü anlayabiliyorum. Ama ben birbirimizi suçlamayı kastetmemiştim. Sanırım, birbirimize güvenmediğimiz halde, yaşamlarımızın birbirimizin elinde olduğunu fark etmek en doğrusu olur. Düşünüyorum ki..."
** "...çok fazla düşünüyorsun!" diye sözünü kesti Hugh. "Çocuk anladı, değil mi Bane? Bırak şu ormanda kaybolmuş bebecik numarasını. İkimiz de senin kim ve ne olduğunu biliyoruz. Senin de buradan kurtulmayı istediğini tahmin ediyoaım. Gidip babacığını ziyaret edebilmek için. Bu kaya parçasından kurtulmamızın tek yolu bir gemi bulmak ve ben de senin elindeki tek pilotum. Alfred bu insanlar ve-nasıl düşündükleri hakkında birşeyler biliyor -en azından bildiğini söylüyor. Bu oyunda, sahip olduğumuz tek şansın birlik olmak olduğunu söylerken haklıydı, bu yüzden babacığının ve senin, güzel güzel oyunumuza katılmanı öneririm"
Bane Hugh'ya baktı. Artık gözler, hevesle dünyayı inceleyen bir çocuğun gözleri değildi, dünya hakkında her şeyi bi len bir çocuğun gözleriydi. Hugh bu gözlerde kendi yansımasını gördü, soğuk, sevgisiz bir çocukluk; yaşamın bütün güzel hediyelerini açmış ve hepsinin pislik dolu olduğunu keşfetmiş bir çocuk.
Benim gibi, diye düşündü Hugh, parlayan, renkli güzel şeylere inanmıyor. Altında ne yattığını biliyor.
"Bana çocuk gibi davranmıyorsun," dedi Bane, ihtiyatlı bir şekilde.
"Sen çocuk musun?" diye sordu Hugh kabaca. "Hayır." Bane konuşurken tüyü sıkıca kavramıştı, sonra daha yüksek sesle yineledi. "Hayır, değilim! Sizinle beraber çalışacağım. Söz veririm, bana ihanet etmediğiniz sürece. Bana ihanet ederseniz, herhangi biriniz bana ihanet ederse, pişman ederim sizi." Mavi gözleri hiç de çocuksu olmayan bir kurnazlıkla parlıyordu.
"Yeterince adil. Ben de her ikinize aynı sözü veriyorum. Alfred?"
Kâhya ikisine ümitsizlik içinde baktı ve içini çekti. "Böyle mi olmak zorunda? Yalnızca birbirimizin sırtına birer bıçak dayadığımız için mi?"
"Gegce konuşmak konusunda bana yalan söyledin. Çok geç olana kadar çocuk hakkındaki gerçeği gizledin. Başka hangi konularda yalan söyledin, Alfred?" diye sordu Hugh.
Kâhya bembeyaz kesildi. Ağzı kıpırdadı, ama yanıt veremedi. Sonunda, "Söz veriyorum," demeyi başardı.
"Tamam. Oldu işte. Şimdi bu diğer tann hakkında ne öğrenebileceğimize bakmamız lazım. Bu kaya parçasından kurtulmamız için bir yol olabilir bu. Muhtemelen bir elf gemisi fırtınaya yakalanmış ve inmek zorunda kalmıştır "
"Başatııstaya bu tanrıyı görmek istediğimi söyleyebilirim."

Bane olasılıkları hızla görüyor ve anlayabiliyordu. "Bu diğer 'tanrının' konu hakkında ne düşündüğünü öğrenmeden Geg-leri yargılayamayacağımı söylerim." Çocuk tatlı tatlı gülümsedi. "Kim bilir, belki de yanıtı bulmak günlerimizi alır! Ama bir elf bize yardım eder mi ki?"


"Eğer başı bizimki kadar dertteyse, eder. Gemim enkaz halinde. Muhtemelen onunki de öyle. Ama iki geminin parçalarım kullanarak yeni bir tane yapmayı başarabiliriz belki. Şşşt. Gelen var."
Başatusta aralarına katıldı. Başpapaz önemli biri pozunda arkasından geliyordu. "Saygıdeğer Efendimiz ne zaman yargılamaya başlamayı arzu ederler?"
Bane olabildiğince dik durup gücenmiş bir tavır takındı. "Halkınızın, ülkenizde başka bir tanrı olduğunu haykırdıklarını duydum. Neden bu bize bildirilmedi?"
"Çünkü, Saygıdeğer Efendimiz," dedi başatusta, başpapaza sitemkar bir bakış fırlatarak, "bu tanrı, tanrı olmadığını iddia ediyor. Hiçbirinizin tann olmadığını, bizi köle olarak kullanan ölümlüler olduğunuzu iddia ediyor."
Hugh anlayamadığı bu konuşma sırasında sabırla kendisine hakim oldu. Alfred, Geg'i büyük bir dikkatle dinliyordu. Usta gözlerini Alfred'in yüzünden ayırmadı. Söylenen şeyler üzerine yüzünde beliren dehşet ifadesini kaçırmadı. Dişlerini sıkan katil çıldıracak kadar hayal kırıklığına uğramıştı. Yaşamları bu on devirlik çocuğa bağlıydı ve şu an o da gözyaşlarına boğulacakmış gibi görünüyordu!
Fakat Prens Bane kendine hakim olmayı başardı. Çenesini havaya dikerek, ortalığı yatıştınnış görünen bir yanıt verdi, çünkü Hugh Alfred'in yüzünün rahatladığını gördü. Hatta kâhya hafifçe başını sallıyordu, fakat sonra kendini topladı,

, , , ,, EJDER. KfiHADl ( j, çünkü tepki vermemesi gerektiğini biliyordu.


Çocuk cesurdu ve hızlı düşünüyordu. Hugh sakalını büktü. Belki de büyülenmişimdir, diye hatırlattı kendi kendine.
"O tanrıyı bana getirin," dedi Bane, bir an için Kral Step-lıen'a benzemesine sebep olan azametli bir tavırla.
"Saygıdeğer Efendimiz onu görmek istiyorlarsa, o ve onu getiren Geg bu akşam bir toplantıda konuşacaklar, onlarla halkın önünde yüzleşebilirsiniz."


Dostları ilə paylaş:
1   ...   14   15   16   17   18   19   20   21   ...   34


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə