Marksizm’in Güncelliği Sempozyumu



Yüklə 186.58 Kb.
səhifə1/3
tarix29.10.2017
ölçüsü186.58 Kb.
  1   2   3

Marksizm’in Güncelliği Sempozyumu” Vesilesiyle Marksizm’in Sorunları Üzerine


Marksizmle Karşılaşabilmenin Sorunları
Marksizm, Diğer adıyla “Tarihsel Maddecilik” veya “Tarihin Maddeci Anlayışı” konusu ve içeriğiyle toplumu ve onun değişim yasalarını anlamaya çalışan bir bilimdir. Yani Toplum Bilimidir. Diğer bir deyişle: “Sosyoloji”dir.

Bu gün Sosyoloji başlığı altında toplanan çeşitli tarih ve toplum teorileri ise, özünde, Tarihsel Maddecilik adlı Toplum Bilimine karşı, gerçeğin özünü gizlemeye yarayan bilim kaftanı giymiş İdeolojilerdir.

Tarihsel Maddecilik”, içeriği ve konusu bakımından gerçek Toplum Bilimi olduğu halde, onun adının yanlış olduğu; zarf ile mazruf arasında bir uyum bulunmadığı ve hatta bu durumun kendisi için bir handikap oluşturduğu görülür.

Toplum Bilime (Sosyolojiye) verilen bu “Tarihin Maddeci Anlayışı” veya “Tarihsel Maddecilik” adlandırması, yani insanların varlıklarını bilinçlerinin değil, varlıklarının bilinçlerini belirlediği önermesini temel alan bu adlandırma, varlık ve bilinç arasındaki bu ilişkinin, yine bizzat bu teorinin kurucularınca sürekli vurgulanmış ve fiilen uygulanmış olan, diyalektik niteliğine gereken vurguyu yapmaz. Yani, son duruşmada, var oluş tarafından belirlenmiş bilincin, bir kere ortaya çıktıktan sonra kendi bağımız evrimine ve var oluşu etkileyip değiştirmesine; yani ilişkinin diyalektik karakterine gereken vurguyu yapmaz.

Bu bakımdan, “Tarihsel” ve “Maddecilik” kavramları ile karşılanan tarihin ve toplumun bu bilimine, eğer yönteminin en temel özelliklerini içeren bir adlandırma yapmak gerekirse, “Maddeci ve Diyalektik Tarih ve Toplum Bilimi” demek gerekir, diğer bir ifadeyle “Maddeci ve Diyalektik Sosyoloji”.

Ya da tersinden bir akıl yürütmeyle, Toplumun Bilimi (Sosyoloji), bir ideoloji değil bir bilim ise, zaten diyalektik ve maddeci olması gerektiğinden, sadece “Toplum Bilimi” ya da “Sosyoloji” demek yeterlidir.

Sosyoloji diye bilinenler, yani Sosyoloji diye ortaya çıkmış onlarca Toplum ve Tarih teorisi ise; son duruşmada, maddeci ve diyalektik olmayan yöntemsel çarpıklıklar içindedirler, dolayısıyla ideolojilerdirler.

Böylece yaygın ve alışılmış biçimiyle adlandırmada, gerçeğin tam zıttı bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Toplumu kavramak için biricik yöntemsel temele sahip olan teori Toplum Bilimi veya Sosyoloji adıyla anılmamakta, adeta sadece toplumun maddi hayatına mekanik ve tek taraflı bir vurgu yapan bir isimle anılmakta, hatta o kendisine bu ismi yakıştırmakta; buna karşılık, onun karşısındaki bütün sosyoloji ekolleri olarak tanımlanan ideolojiler, Sosyoloji genel başlığı altında, sanki bir bilimin uzak sınırlarındaki farklı teorik açıklama denemeleriymiş gibi kavranılmaktadır. Yani gerçekte sosyoloji olan bir ideoloji olarak, ideolojiler ise sosyoloji olarak adlandırılmakta ve kavranılmaktadır.

Elbette sosyolojinin adının bile olmadığı çağda, bu bilimin kurucuları için ismin büyük bir önemi yoktu ve öğretilerini o zamanın temel tartışmalarının atmosferi içinde yönteminin temelinin sadece bir yönüne vurgu yapan bir biçimde adlandırmak; yani “zarf ile mazruf” arasındaki bu uyumsuzluk, “ismiyle müsemma” olmamanın yarattığı bu uyumsuzluk, bilindiği sürece bir problem oluşturmuyordu. Bu gün bile doğa bilimlerinde adlandırmaların Yunan mitolojisine göre yapıldığı bir bilimsel gelenek içinde, adlar ile onların karşılıkları arasında doğrudan bir uyum aramak gerekmeyebilirdi.

Ama bu gün, metafizik ve mekanik sosyolojilerin ya da diğer deyişle toplumu açıklama iddialı ideolojilerin, temsil ettikleri ve çıkarlarını savundukları egemen sınıfların maddi zaferlerinin tadını çıkarıp, büyük bir gurur ve küçümsemeyle Tarihsel Maddeciliğe bir ölü köpek muamelesi yaptıkları; bu egemen sınıfların bu tarihsel ve toplumsal zaferini, kendilerinin teorik ve entelektüel bir zaferi gibi göstermek istedikleri çağda, sadece adlandırmanın yarattığı yanlış yargı ve izlenimler bile çok ciddi engeller oluşturmaktadır genç kuşakların bu biricik bilimsel toplum ve tarih öğretisiyle bir kontak kurabilmeleri için.

Adlandırmadaki problem sadece bu kadar da değil. Bu Diyalektik ve Maddeci Tarih ve Toplum Teorisi ya da kısaca Sosyoloji’nin “göbek adı” veya “kod adı” veay “lakabı” da, onu, antik uygarlıkların zirvesinde ilk kez keşfetmiş ve Batı için bilinmez kalmış, İbni Haldun’dan ve birbirinden bağımsızca ikinci defa keşfetmiş ve sonra bir araya gelmiş ilk iki kurucusundan birinin adına izafeten Marksizm’dir. Çoğu kez uzun uzun “Tarihsel Maddecilik”, ya da “Tarihin ve Toplumun Maddeci ve Diyalektik Teorisi” gibi sözleri sıralamak yerine kısaca “Marksizm” denmektedir. Bu ise karışıklığı iyice arttırmaktadır. Çünkü Marksizm büyük ölçüde ve aynı zamanda siyasi ve felsefi anlamlarda kullanılmaktadır. yani epistemolojik ya da politik strateji, taktik ve örgütlere ilişkin bir doktrin anlamlarında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Ayrıca bundan da öte, bu burucuk sosyolojinin lakabının bir fani kişinin adı (Marx) ile adlandırılmış olması ve sonundaki “izm” eki de bu sosyolojinin bir bilim değil bir ideoloji, hatta bir din olduğu kanısını pekiştirmektedir. Kolaylıkla Marks adına bakılarak işte bir kişi putlaştırması ve onu yüceltme; “izm” de dogmatizmin ta kendisi diye düşünülebilir ve düşünülmektedir de. Buradan da kolaylıkla Marks’ın bir peygamber ve Marksizmin de bir din olduğu çıkarsamasına geçilebilir ve geçilmektedir de.

Ama sorunlar burada bitmemektedir, ortada Tarihsel Maddecilik veya Marksizm diye bilinenlere baktığımızda, Tarihsel Maddeciliğin bir ideoloji olduğu izleniminin tamamen haksız olmadığı da görülür. Çeşitli sınıf ve tabakalar, özellikle işçi aristokrasisi ve bürokrasisi ile köylülük ve küçük burjuvazi ya da deklase olmuş burjuvazi Marksizm’in ya da Tarihsel Maddeciliğin gerek on dokuzuncu yüzyıldaki teorik ve entelektüel zaferlerinin; gerek bu teoriyi bayrak edinmiş işçi hareketinin yirminci yüzyılın başındaki toplumsal zaferlerinin etkisiyle, çıkarlarını ve eğilimlerini onun deyimleriyle savunmanın yolunu aramışlardır.

Yani bizzat mekanik ve metafizik sosyolojiler, Diyalektik Sosyolojinin, yani Tarihin ve Toplumun Diyalektik ve Maddeci teorisinin terminolojisini kullanarak, ama onun yönteminin ve kavramlarının içeriğini boşaltarak ortaya çıkmışlardır.

Ve daha korkuncu, bu Tarihsel Maddecilik ya da Marksizm’e dayandığını iddia eden ideolojiler, hem bürokratik işçi devletlerinin ve partilerinin; hem işçi bürokrasisiyle konumu ve çıkarı tencere ve kapak gibi birbirine denk düşen deklase burjuva zümrelerin; hem de köylülüğe dayanan devrimlerin ve partilerin muazzam maddi gücüne dayandıklarından, ortalıkta Marksizm diye bilinen veya Tarihsel Maddecilik diye öğretilen de sadece neredeyse bunlar olduğundan, bu görünüş apaçık bir gerçekmiş gibidir ve neredeyse gerçeğin özünün değişik olabileceği yönünde en küçük bir şüpheyi ve sorgulamayı bile davet etmez.

Yani, sözde tarihin Maddeci ve Diyalektik anlayışına göre Tarih ve Toplumu açıkladığını iddia edenler de öyle değildir; onun terminolojisi kullanan metafizik sosyolojiler, ideolojiler, hatta skolastik tartışmalardan ötesine geçmeyen inanç sistemleridir.

Bu durumda şöyle bir manzara ortaya çıkmaktadır. Bir yanda üniversitelerin en azından biçimsel akademik kriterlerine uygun araştırmalar yapan sosyolojiler vardır; diğer yanda biçimsel akademik kriterlere bile uymayan, ya tamamen skolastik ya da belli çıkarları savunmak için oluşturulduğu en parmağım gözüne sözde teorilerden ibaret “Tarihsel Maddeci”likler ortalığı kaplamıştır. Böylece Tarihsel Maddeciliğin bir ideoloji buna karşılık sosyolojilerin bir bilim olduğu türünden bir yargının görünüşte hiç haksız olmadığı da görülür.

Sadece bu kadar da değil, bu gün bütün dünya üniversitelerinin sosyoloji bölümlerini doldurmuş sosyoloji teorileri ile Tarihsel Maddeci terminolojiyi kullanıp aynı işi daha ince yapan, aynı metodolojik hatalara sahip teoriler arasında, gerçek, eleştirel ve devrimci Diyalektik ve Maddeci Sosyolojiye karşı bir suç ve çıkar ortaklığı bulunmaktadır.

Nasıl, burjuvazi doğu Avrupa’nın bürokratik diktatörlüklerine sosyalizm diyor ve saldırıyor ve böylece oradaki bürokratik diktatörlükler de bu saldırıları kendi sosyalistliklerinin delili gibi sunuyor ve bürokratik diktatörlüklerin böyle sosyalist geçinmesi de, burjuvaziye bu kolay yemi sosyalizm olarak gösterme ve böylece insanlığın hayalinden sosyalizm düşüncesini sürme olanağı sağlıyorduysa öyle. Yani gerçekten Diyalektik ve Maddeci Tarih ve Toplum Teorisi karşısında, akademik “Sosyoloji”ler ile muhalif akımları kapsamış “Marksizm”ler, yani şu “Diyalektik ve Tarihsel Maddeci”likler bir suç ortaklığı ve susuş komplosu içindedirler.

Öte yandan Marksizmin gelişmesi ile işçi hareketinin ve diğer devrimci hareketlerin yükselişi arasında da gözden kaçmayacak bir ilişki bulurnduğundan; bu yükselişlerin öz suyuyla beslenmediği zamanlarda Marksizme bir ilgi ve yönelme pek mümkün olmadığından, Marksizme bir yönelişy ve onunla karşılaşma neredeyse bir mucizenin gerçekleşmesi gibidir.

Böyle bir dünyada kim Tarihsel Maddecilikle karşılaşabilir ki? Bütün bu engelleri ve susuş komplolarını aşıp karşılaşsa bile, bu karşılaşma, ya metafizik ve mekanik, akademik dünyayı kaplamış doğrudan burjuva sosyolojilerinin ya da Tarihsel Maddeci olduğunu söyleyen, politik olarak muhalif hareketleri kaplamış, metafizik ve mekanik sözde Tarihsel Maddeciliklerin prizmasında kırılmış; onların yarattığı ve beslediği yorum ve ön yargılarla dolu bir karşılaşma olacaktır.

Kaldı ki, ortada başka bir sorun, bizzat bu teordinin kendisinden gelen bir sorun daha vardır.

Bütün bu engeller aşılsa, mucize gerçekleşse bile, bu karşılaşma da hiçbir zaman dört başı mamur bir teori ile karşılaşma olmayacaktır. Geçmiş düşüncelerin kalıntılarının, birer kör bağırsak veya kuyruk sokumu gibi henüz var olmaya devam ettiği; içinde henüz adım atılmamış bakir alanlar bulunan; bazı alanlarda katkıları yapanların aynı zamanda başka alanlarda büyük körlükler içinde olduğu, bu “hatalı ürünlerin” ayıklamalarının bile yapılmadığı; henüz standart bir “Giriş” veya “El Kitabı” bile bulunmayan bir teorik inşaat alanıdır bulacak olan.

Ve bu inşaat alanı şu sıralar neredeyse bomboştur. Çalışanlar ölmüş ya da oradan ayrılmışlardır. Diyalektik ve Maddeci Sosyoloji, “Uzak Batı”nın terk edilmiş hayalet şehirlerini; rezervler tükendiği için terk edilmiş madenci kasabalarını andırmaktadır. Hala orada kalıp bir şeyler yapmaya direnenler ise aklını kaçırmış meczuplar gibi görülürler.

Hâsılı, ortadaki, kurucularınca sadece birkaç temel kazığı ve yol gösteren ipi çekilmiş; bu yapılırken bile, organik bütünlüğünün bir parçası olmamakla birlikte, burjuva uygarlığının kimi kalıntılarını içinde bir kör bağırsak gibi taşıyan; daha sonra gelenlerce, kimi alanlarda geliştirilmiş ama bu geliştirme de başka alanlardaki birçok yanlışlıkla bir arada bulunan; daha da ilginci, onu geliştirenlerin birbirlerinin katkılarını bilmedikleri; bütün bunlara ek olarak, bu katkıların tümünün neredeyse tarih öncesi şehirler gibi kat kat toprağın altında bulunduğu; arkeolojik kazılarla yeniden gün yüzüne çıkarılması gereken bir bilimdir.

Bu genel ifadeleri birkaç örnekle somutlamayı deneyelim.


Varolduğu Biçimiyle Teorinin Kendisinden Kaynaklanan Sorunlar
Kurucularınca “birkaç temel kazığı çakılmış ve yol gösteren ipi çekilmiş” derken, bir abartma yapılmamaktadır.

Marks ve Engels, Tarihsel Maddeciliği ilk kez formüle ettikleri eseri, yani Alman İdeolojisi’ni, önemli olan kendilerini aydınlatmayı sağladıkları için, yayınlamazlar bile. Kendi deyimleriyle “Farelerin kemirici eleştirisine” bırakırlar. Oradaki sonuçların uygulamasına geçerler. Daha sonraki eserlerinin ve davranışlarının tamamı bunun uygulamasıdır. Örneğin, Marks’ın hayatını verdiği Kapital, aslında, Tarihsel Maddeciliğin temel önermesine uygun olarak, düşünceyi belirleyen varlığın, yani üretim ilişkilerinin, tarihin çok küçük bir dönemindeki çok özel bir halinin, yani saf bir kapitalizmin analizi hedefine yöneliktir. Kapitalizm de bir metalar yığını olduğundan, Meta da iki ürün birbiriyle değiştirildiğinde ortaya çıktığından, değerin ortaya çıkışının ve sonrasının hareketini inceleyen Ekonomi Politiği ele alır.

Ekonomi Politiğin konusu, nasıl kendi benzerini üreten ilk molekül ortaya çıktığında biyolojinin konusu olan hareket biçimi ortaya çıkarsa; ve biyolojinin yasaları fiziğin bir alt bölümünü oluşturmaz ondan apayrı bir hareket bsiçimi ve yasalar manzumesiyse; benzer şekilde iki ürün birbiriyle değiştirildiğinde ortaya çıkan Ekonomi Politiğin konusu da Tarih ve Sosyolojinin bir alt bölümünü oluşturmaz, ondan apayrı bir hareket biçimi ve yasalar manzumesidir.

Yani Marks’ın en temel eseri aslında bir Sosyoloji ve Tarih kitabı değildir. Jeoloji için biyoloji ne ise; sosyoloji için de Ekonomi Politik odur. Canlıların doğuşu ve evrimi bilinmeden yeryüzünün yapısı anlaşılamaz. Elbet yeryüzünün yapısına bakılmadan da canlıların evrimi anlaşılamaz. Ama yeryüzünde canlılar olmasaydı, jeolojinin konusu pek ala var olmaya devam edebilirdi de. Benzer şekilde, kapitalizm ve öncesindeki meta ilişkileri olmadan da bir Toplum ve Tarih var olabilirdi. Ve son beş altı bin yıla kadar dünya böyleydi. Bu bakımdan, Tarih bilinmeden ekonomi politiğin konusunun ortaya çıkışı ve evrimi anlaşılamaz ve Ekonomi politiğin konusu olan değer yasası bilinmeden de özellikle son beş bin ve beş yüz yıllık tarih anlaşılamaz. Bütün bu bağımlılığa rağmen, bunlarn ayrı bilimler olmaya devam ederler.

Yani Marks’ın bu en temel eseri, aslında bir sosyoloji kitabı değildir; bu kitapta henüz, ne kapitalizm öncesi, ne kapitalist toplumun somut tarihsel hareketi ve ne de hukuk, politika, devlet, partiler, sınıflar, estetik, ahlak gibi “üstyapı”ları söz konusudur. Toplumsal gerçekliğin gerek zaman içinde gerek toplum denen gerçekliğin yapısının tümü içinde çok küçük bir bölümünün anlaşılması için ekonomi politiğin konusuna giren oldukça soyut bir analiz söz konusudur. Ve daha da kötüsü, bu soyut analizin bile çok küçük bir bölümü yazılabilmiştir. Yani Marks’ın bütün hayatını verdiği temel eserinin yazılmış bölümleri, tasarlananın çok küçük bir bölümüdür ve bu yazılan bölümler içinde de Marks’ın yayınlayabildiği Kapital’in birinci cildi de yazılanların çok küçük bir bölümüdür.

Hasılı ilk taslağa uygun olarak bütün plan tamamlansaydı bile, ortaya çıkacak olan sadece modern toplumun, o da Marks’ın yaşadığı dönemdeki üretim ilişkilerinin bir çözümlemesi olabilecekti. Ama o sınırlı tarihsel dönemin bile, üst yapıları, (devlet, sınıflar, partiler, hukuk, gelenekler, ahlak, estetik, sanat, felsefe vs. ) zaman zaman yeri geldikçe değinmeler içerse bile, kendi bağımsız evrimleri içinde, birbirleriyle ve üretim ilişkileri temeliyle karşılıklı etkileriyle ele alınmış olmayacaktı. Çünkü plan henüz bunları bile içermiyordu.

Yani kurucular, gelecek kuşaklarca genişletilip derinleştirilmesi gereken muazzam bir işin sadece ilk birkaç temel kazığını çakıp, birkaç duvarcı sicimi gerebilmişlerdi. Herkesten daha fazla bunun bilincindeydiler.

Başka bir örnek verelim bu teorinin sosyolojik boyutunun da yeterince sistemleştirilememiş olmasına bir örnek olarak. “Tarihin sınıflar mücadelesinin tarihi” olduğu bu öğretinin temel önermelerinden biri olarak anlaşılmaktadır. (Aslında bu da yanlış bir yargıdır. Sınıfları ve sınıf mücadelesini Marks’ın bizzat kendisinin belirttiği gibi Burjuva tarihçiler daha önce sezmiş ve bulmuştur. Bu Marksizmin ayırıcı bir özelliği değildir.) Ama bu önermenin temel kavramı olan, Sınıf’ın bir tanımı ya da teorisi bile yoktur kurucuların eserlerinde. Marks, Kapital’in yarım kalmış son bölümünde, “Sınıflar” başlığını koyar, sadece genel giriş anlamında birkaç paragraf yazar. O kadar. Gerisi yoktur. Toplum Bilimin bu durumu, aşağı yukarı, hacim, kütle, hız, ivme gibi temel kavramlardan birini net olarak tanımlamamış bir fizikle kıyaslanabilir.

Elbette sınıf kavramın büyük harflerle bir teorisi ve açıklaması yoksa da bir uygulaması ve kullanımı vardır. Işığın ne olduğunu tanımlayamadan da herkes ışığın ne olduğu hakkında bir fikre sahip olabilir ve örneğin optik alanında belli ilerlemeler ve uygulamalar başarılabilir. Buradan hareketle bir ölçüde içeriği doldurulabilir. Aşağı yukarı böyle bir durum söz konusudur sınıf kavramı örneğinde.

Kaldı ki, büyük harflerle bir sınıflar teorisinin formüle edilmiş olmaması, onun uygulamalarında bunun fiili, örtük bir teorisi olmadığı anlamına da gelmez. Pek ala bu uygulamaların analiziyle de bu teori formüle edilebilir. Ama bu, uygulama ve kullanımdan hareketle, bunların analiziyle, kavramın faklı kullanımları ve içeriğinin daha dakik ve net olarak tanımlanması alanında da fazla bir şey yoktur. (Sınıflar teorisi alanında, daha sonra gelen Marksistlerden, Kıvılcımlı ve Troçki’nin, birbirinden bağımsızca ama birbiriyle ve Marks’ın öğretisiyle iç tutarlılık içinde yaptıkları katkılar vardır. Ama bu katkılar da ortalığı kaplamış Tarihsel Maddecilik adlı mekanik ve metafizik sosyolojiler nedeniyle bilinmez. )

Ya da teorinin kurucularınca da açıklamasının zorunlu yetersizlikleri noktasına dönersek. Alman İdeolojisi’nden sonra “Tarihin Maddeci Teorisi”nin yani “Maddeci ve Diyalektik Sosyolojinin” ya da kısaca “Sosyoloji”nin veya “Marksizm”in büyük harflerle bir teorisi, bir açıklaması denecek metinlere bakıldığında, korkunç bir yoksulluk görülür: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözü’ndeki birkaç sayfa, Marks ve Engels’in birkaç mektubundaki bazı bölümler. Aşağı yukarı hepsi bu kadar.

Lenin, Marks’ın bize büyük harflerle bir Diyalektik Mantık bırakmadığını ama “Kapital’in mantığını” bıraktığını yazıyordu bir aforizmasında. Benzer şekilde, Marks-Engels, bizlere büyük harflerle bir “Tarihsel Maddecilik Teorisi” bırakmadılar denilebilir. Bu teorinin uygulamalarını bıraktılar. Bu uygulama ise, tarihin ve toplumun çok sınırlı alanlarına çok sınırlı bilgilerle bir uygulamadır. Ve bu uygulamanın sistematik bir incelemesiyle bu uygulamalarda gizli bir varsayım olarak var olan bu teorinin büyük harflerle bir teorisi de yoktur ortada; sonradan gelenler bunu da yapmamışlardır.

Ama bu uygulama da saf değildir, içinde sadece olgulara ilişkin bilgilerden kaynaklanan sınırlılık ötesinde, Marksizm’in içinden çıktığı, burjuva uygarlığının, özellikle aydınlanmanın, birçok değer yüklü yargısını, onlar onun organik bir bileşeni olmasa bile, içinde taşır. Bu anlamda arıtılması gereken bir tüvenan, bir ham madde gibidir bu uygulamanın kendisi de. Bu kalıntılar onun içinde, tıpkı kör bağırsak veya kuyruk sokumu gibidirler. Onun gerçek niteliği hakkında bunlara bakılarak bir karar verilemez. Çünkü onlar onun organik bir bileşenini oluşturmazlar. Aksine, onların bu öğretiden soyutlanması gerekir. Yani, Marksizm’in, özellikle Aydınlanmanın etkilerinden, onun tasavvur ve değer yüklü yargılarından arınması gerekir. İlerleyen Bir Tarih anlayışının ağırlığından “Tarihsiz Halklar” kavramına kadar birçok örnek verilebilir bu kuyruk sokumlarına; bu arıtılması gereken pisliklere, kör bağırsaklara.

Ve işin ilginci, daha sonra Marksizm’i bayrak yapan metafizik ve skolastik öğretiler, hep bu kalıntılara, temizlenmesi gerekenlere dayanmışlardır. Daha sonra Marksizm’in tarihi bir bakıma, bu kalıntılardan arınmanın tarihidir. Çünkü Tarihsel Maddeciliğin kavramlarını kullanan metafizik ve idealist sosyolojiler, hep bu geçmişin kalıntılarına, örneğin düzgün birbirini izleyen aşamalarla ilerleyen bir tarih kavramına, dayanmışlardır. İlerleme kavramı büyük ölçüde evrimin yerine kullanılmıştır ya da evrime ilerleme anlamı verilmiştir. İlerleme ise, baştan aşağı değer yüklü, aydınlanmanın değerleriyle yüklü bir kavramdır. Dolayısıyla bunlara karşı teorik mücadele ister istemez bu kalıntıların temizlenmesi mücadelesi de olmuştur. Ama bu mücadeleyi yapanlar, yani Troçki, Kıvılcımlı, Walter Benjamin gibi sembolik isimleri sayarsak, Marksistler olarak bilinmemektedirler. Dolayısıyla Marksizm diye öğrenilenler de, en otantik kaynaklara gidilse bile, bir yığın kör bağırsakla birlikte öğrenilenlerdir.

Özetlersek, otantik kurucuların kaynakları bile göz önüne alındığında ortada gerçekten büyük zorluklar vardır. Büyük harflerle bir teorinin, birkaç kısa değinme dışında neredeyse, bulunmaması; fiili uygulamaların zaman ve alan olarak tarihin ve toplumun çok sınırlı bir bölümünü kapsaması; bu uygulamadan yola çıkarak, sonra da büyük harflerle bir teorinin çıkarılmadığı; bu uygulanan teoride geçmişin kalıntıları ve sınırlı verilerden gelen eksiklikler vs. gibi çok ciddi sorunlar bulunmaktadır.
Eleştirel ve Devrimci Marksizm’in Evrimi
Peki arada geçen dönemde hiçbir gelişme yok mu? Elbette var. Ama bu gelişme de çok parçalı ve karmaşık bir niteliğe sahip olduğu gibi, Marksizm olarak da bilinmemektedir. Bu gelişmeyi sağlayan üç damarı ele alalım. Sadece bunlara bakarak bile bu gelişmenin bu karmaşık, parçalı ve bilinmez niteliği gösterilebilir.

Kıvılcımlı, Troçki (Mandel) ve Benjamin’i (Frankfurt Okulu, Eleştirel Teori) ele alalım.

Bu üç sembolik isim de, bu gün dünyada kendini Marksist kabul edenlerce ve geniş çoğunluk tarafından bilinen Marksizm içinde yer almazlar. Kıvılcımlı Türkiye dışında zaten bilinmez. Türkiye’de bilindiği kadarıyla ise ekzantirik ama inançlı bir sosyalist olarak bilinir. Troçki küçük bir akımın kurucusu olarak bilinir. Walter Benjamin ise bir edebiyat eleştirmeni, Alman filozofu olarak. Şu an dünyada hiçbir örgüt ya da eğilim, Tarihsel Maddeciliği öğretirken, Marks, Engels, Lenin gibi klasiklerin yanı sıra Kıvılcımlı, Troçki, Benjamin’i okumayı tavsiye etmez. Tarihsel maddeciliğe bunların yaptığı katkılar bilinmeden, onun nispeten gelişmiş son durumu hakkında bir fikir sahibi olunamayacağını kimse söylemez.

Peki, bunların kimilerini bilenlerde durum farklı mı? Hayır. Öncelikle, bu sembolik isimlerin birbirinin varlığından pek bir haberi yoktur. Bunların devamcısı olduğunu iddia edenlere gelince durum daha da vahimdir.

Kıvılcımlı, kimi “doktorcular” denen sektlerce bilinir. Daha doğrusu bayrak yapılmıştır ama yöntemsel olarak bilinmez. Açın bakın bu sektlerin yazdıklarına, bu satırların yazarı dışında, Kıvılcımlı’nın teorik çalışmaları konusunda bir tek değerlendirme bulamazsınız. Bunlar için örneğin Troçki, Benjamin aşağı yukarı küfür veya şeytan gibi bir şeydir.

Troçkistler de farklı sayılmaz. Kimi bir takım formülleri tekrarlamaktan başka bir şey yoktur. Teoriye korkunç bir uzaklık vardır. Kıvılcımlı zaten bilinmez. Benjamin siyasi mücadele pratiğinden uzak bir sol entelektüel damgasını yemiştir kimse okumaz ve ciddiye almaz. (Bir tek Michael Löwy gibi, yazdıkları Troçkistler arasında da pek yankı bulmayanlar vardır. Yani Troçkistler arasında bizim bir benzerimiz gibidir, ya da biz onun “Doktorcu” paraleli olarak görülebiliriz. )

Peki, Frankfurt okulunun teorik mirasından haberdar olanlar için durum farklı mıdır? Hayır. Onların çoğu akademik Marksizm’in labirentlerinde yolunu yitirmişlerdir. Bu okulun bu günkü devamcısı sayılan Habermas, Alman ve Fransız burjuvazisinin ve reformizmin filozofuna dönüşmüştür.

Ama bu sembolik isimlerin katkıları ve sağladıkları gelişmeler de, içlerinde arındırılması gereken birçok unsuru barındırmaktadır. Kıvılcımlı politik olarak tipik bir Stalinist’tir. Teorik katkıları bununla çelişmesine rağmen böyledir. Dolayısıyla bu teorik katkılarda, o politik yaklaşımların etkileri de vardır. Troçki belki otantik Marksizm’e en yakındır ama onda da belli bir Avrupa Merkezcilik ve İlerleme düşüncesinin etkileri hemen görülür. Örneğin, Ekoloji hareketinin yaptığı katkılara dayanan bir eleştiri karşısında dayanacak durumda değildir Troçki’nin birçok yazdığı.

İlerleme anlayışıyla güçlü bir kopuş içermesine rağmen, Benjamin’in düşüncesi Avrupa’nın düşünsel geleneklerine ve tarihine fazlasıyla bağlıdır ve politik mücadeleyle ilişkisi oldukça örtüktür. Teorinin içeriğindeki radikallik politik bir suskunlukla sağlandığından, dolayısıyla felsefeye kaçışıyla Stalinizm’le belli bir uzlaşmayı yansıtır. Kıvılcımlı’da nasıl Tarih’e yönelmek Stalinizm’le zımni bir uzlaşma anlamı da taşırsa, Frankfurt Okulu’nda da Felsefeye yöneliş, politikadan uzaklaşma benzer sonuca yol açar. Teorik saflık ancak politikadan zorunlu veya bilinçsiz bir uzak kalışla bir arada mümkün olabilmişti, bütün işçi hareketine Stalinist partilerin egemen olduğu o dönemde. Ama bunların izleyicileri veya izleyicisi olduklarını söyleyenler, tam da onların bu esas aşılması ve terk edilmesi gereken yerlerine bağlı kalmışlar, esas katkılarını ise susuşa getirmişlerdir.

Yani Marksizm’in kurucularının başına gelen, bunların da başına gelir. Nasıl sosyal demokrat partiler ve reformizm, Marksizm içindeki aydınlanmanın kalıntılarına, onda kendi özüne ait olmayanlara dayanarak var oldu ve o urları geliştirdiyse, aynı süreç bu teorisyenlerin küçük izleyicileri içinde de tekrarlanır. Onlar da onların içindeki arındırılması gereken yanlara dayanırlar. Hem de daha korkunç bir biçimde. Marks-Engels sonrası dönemde yine de Marksizm muazzam bir işçi hareketiyle canlı ilişki içindeydi. Hâlbuki bu sembolik üç damar, bir yükselen işçi hareketi ve geniş aydınların sahiplenmesi gibi ona belli bir dinamizm kazandıracak güçlerden de yoksundur. Küçük grupların evrenindedirler. Dolayısıyla onların düşünce ve davranışlarının izleyicileri, bu mirasın içindeki en olumsuz öğelere dayanırken, tam anlamıyla bir skolastiğe giderler. Tam anlamıyla bir tımarhane görünümü ortaya çıkar. Doktorcular, onun devrimci ve eleştirel yanının değil, yönteminin değil; Stalinizminin, skolastik izleyicileri ya da daha doğrusu dinsel cemaati olurlar. Troçki’nin izleyicisi küçük gruplar onun katkılarının değil; eksiklerinin damgasını taşırlar. Benjamin’in veya Adorno’nun en eksik yanı, Stalinizmle belli bir uzlaşmanın ifadesi olan politik mücadeleden kopukluk, bu okulun izleyicilerinin temel karakteristiğidir.

Bunlar kısmen en saf katkıları yapanlar. Bir de Lukacs’tan, Blok’a, Gramsci’den Lefevbre’ye, daha birçok adlar eklenebilecek, Perry Anderson’un “Batı Marksizmi” çerçevesinde ele aldığı, Tarihsel Maddeciliğin pek el değmemiş alanlarına (estetik, günlük hayat, politika öğretisi) el atmış ama aynı zamanda politik mücadele ile de daha yakın bağ içinde bulunmuş, ama bu nedenle de teorileri Stalinizmle bu uzlaşmanın etkileri nedeniyle çok daha fazla yabancı madde içeren; tam bu nedenle de eserleri ve katkıları daha dikkatli bir arıtmaya tabi tutulması gerekenler var.

Şimdi sadece Türkiye’de değil, dünyada şöyle bir etrafınıza bakın, bırakalım saf, arındırılmış halini bir yana, şu arındırılması gereken haliyle bile hangi politize olan gence, hangi işçiye, hangi örgüt Tarihsel Maddeciliği öğrenmesi için, bu yukarıda saydığımız isimlerin hiç olmazsa temel önemdeki eserlerini öneriyor? Hiç kimse. Böyle bir örgüt, böyle bir çevre yok bu gün dünyada maalesef.

Hâlbuki Engels’in de dikkati çektiği gibi, ihtiyaçlar bilimlerin ilerlemesine yüzlerce üniversiteden daha büyük bir itilim verdiklerine göre, Tarihsel Maddecilik veya Sosyoloji, ancak toplumu değiştirme mücadelesinin yarattığı ihtiyaçlarla ilerleyebilir.

Ama Tarihsel Maddecilik toplumu değiştirmeye kalkanlarca bilinmez kalıyor; toplumu değiştirmeye kalkanlar Tarihsel Maddeciliği bilmiyor ve onunla buluşmaları neredeyse olanaksız. Toplumu değiştirmeye kalkan radikalleşen gençler veya işçiler ile Tarihsel Maddecilik arasındaki bu kopukluk, hem Tarihsel Maddeciliğin hem de bu mücadelenin tam anlamıyla kısırlaşması ve kendini bile üretememesine yol açmaktadır.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə