Merhem: Merhamet



Yüklə 19.81 Kb.
tarix29.10.2017
ölçüsü19.81 Kb.

Merhem: Merhamet

“Deneme mektuptan da yakındır. Yalnız kaldığımız bir saatta yanımıza sokulan, elini omzumuza koyup ‘Kardeşim, yaşamak denen macerayı deniyen kardeşim! senin gibi ben de yaşadım, ben de güldüm, ben de ağladım. Dinle benim geçirdiklerimi!’ diyen bir kimsenin sesidir.”1


Nurullah Ataç, Ölüm Üzerine

“Teach the gifted children, teach them to have mercy”


Lou Reed, Teach the Gifted Children

Merhamet... Sözlüklerin çağrısına karşı koymak zor: Arapça bir sözcük, “rhm” kökünden türemiş. Bu duygunun önemini kavramak için, aynı köke sahip iki kelimeyi hatırlamak yeterli: “Rahman” ve “rahim”, İslâm inancında Allah’ın sıfatları.

TDK’ya göre “Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma.” Kubbealtı Lugatı’nın tanımını tercih ediyorum ben: “Herhangi bir canlının acısını, kederini, mutsuzluğunu yüreğinde hissedip üzüntü duyma ve ona karşı yardım hisleriyle dolma, acıma.”

Üniversitemizin dilinde, “pity”, “mercy”, “compassion”; her biri “acıma”, “şefkat”, “merhamet” kelimeleriyle karşılanabilir.

Anlamanın hançeriyle “compassion”a ilk darbeyi savuruyoruz, sözcüğün yerindeliği ortaya çıkıyor: “Com”, “beraberliği” vurguluyor; “passion” ise kökeninde, artık öğrenmemize gerek olmadığı düşünülen bir dilde, “pati”/“acı çekmek” anlamına geliyor. Beraber çekilen bir acı.

Şiirimizi kaybetmeden düşünme uğraşımıza devam ediyoruz: (Sadece düşünme uğraşımıza mı?) “Sympathy”, duygudaşlığı ifade ediyor, ama “sevgi”, “şefkat”, “acıma” anlamlarında da kullanılabiliyor; bugünkü kullanımıyla ise “merhamet” ifadesini karşılamıyor. Dilimizde de kullandığımız “empati” ise hedefe biraz yaklaşıyor, ama medeniyetlere “çünkü” demeyi öğretmiş bir dildeki kökenine baktığımızda zincir bozuluyor: “Empatheia”; “en”/içinde” ve “pathos”/duygu” kelimelerinden doğan ve duygu durumunu işaret eden bir sözcük.

“Compassion”/”Merhamet”... Birlikte acı çekmek, çekebilmek; başkasının acısını duyabilmek. (Mümkün mü? )

Birlikteliğimiz, birlik olmamız; insan olmamızdan. İnsan: Yekpare değil; korkmayalım, girift çokkatmanlılığımıza yeni adlar bulalım: kültür-üreten-insan (“İnsan-insan” mı demeli?) ve biyolojiye-bağımlı-insan (“Hayvan-insan” mı demeli?).

Kültür-üreten-insan kurdu var olan medeniyetleri, biyolojiye-bağımlı-insan olduğundan, biyolojik doğasından gelen ihtiyaçlarına yeterli yetersiz yanıt vermeye çalıştığı kavramsallaştırmalarıyla: “aile”, “devlet”... Liste uzun. Ya da biz kavramlarımızı üretip, ürettiklerimiz tarafından şekillenirken, medeniyetler kuruldu. Yarattıklarımızın, bizi tekrar yaratması; insanın büyük gizemi. Ve insan-insan ile hayvan-insan’ın ayrılamaz oluşunun nedeni; artık geri döndürülemez binlerce yıllık kaynaşma...

Peki bunların merhametle ne ilgisi var?

Önce saldırıları savuşturmalı: “Acıma”, “şefkat”, ya da “merhamet”, ellerimizde, “ben” tutsaklığımızda, sadece bir aşağılamaya dönüşüyor. İyilik, yaralanıyor. Eksik olan kavram, zıddına dönüşüyor. (“Kötülüklü-iyilik” mi demeli?) İşte o zaman maraz doğuyor.

Medeniyet, merhamet sayesinde kuruldu. Ancak başkasının acısını paylaşabildiğimizde, yetersizce de olsa paylaşmaya başladığımızda, ne kadar kusurlu olursa olsun, bir birlikteliğin kapısını aralayabildik. (“Yaşam Sanatı”, aslında “Birikte Yaşama Sanatı”.)

Dünyanın bu kurulmuşluğunu unutuyoruz. Her şeyi verili ve değişmez kabul ettiğimizde, ne büyük aymazlık, “yıkan-ve-kuran”, “kuran-ve-yıkan” bir canlı olduğumuzu da unutuyoruz. Fark etmediğimizde, olanakların yok olması; yaşamın, çaresiz bir kabullenişe dönüşmesi; kendimize, etrafımızdakilere, dünyanın bütününe bir tahammüle bürünmesi, her şeyin...

Sadece maddi değil, manevi dünyamız da bu kurulmuşluktan nasibini alıyor. Bir depremde korkuyoruz, üzülüyoruz; ama duygularımız etkilenen kendi evimiz ya da yakınlarımız olduğu zamanki kadar şiddetli olmuyor. Daha da acısı, ağırı, yıkılmışlık ülke sınırınının dışındaysa, üzüntümüzün daha da hafiflemesi. Tüm şartlanmışlıklarımızla, alçak mıyız? Belki, şimdilik, bu kadar. Biyolojiye-bağımlı-insan “Hâlâ hayattayım!” diye seviniyor, kültür-üreten-insan’ın gücü ise yetmiyor bir başkasının acısını kendi acısı gibi hissetmeye. Bir bebeğin yetişkinlerin yemeklerini yiyememesi, sadece mamayla beslenebilmesi gibi, belki biz de henüz hazır değiliz bu acıları hissetmeye, sindirmeye. Sadece acıya kesmiş bir dünyada, “Çok acı var dayanamıyorum” deyip canımıza kıymamamızı da bu merhametsizliğe borçluyuz, belki. Merhamet, henüz hazır olmadığımız.

Ama hazır olmanın bir yolunu bulmalıyız. Yeni değerler çağrısının sesini işitebilmeliyiz. Bu çağrı, geçmişteki cesetlerin rüzgârda yankılanan çığlığı; bu rüzgâr, Walter Benjamin’in bahsettiği “tarih meleği”ni sürükleyen fırtına.

“Daha-iyi-bir-insan”a ulaşmanın değil, “yeni-bir-insan”a varmanın yollarını aramalıyız. Elimizdeki kavramlar yetmiyor bize artık.

Aldık çocuklarımızı karşımıza: “Öldürmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin...” Boşuna söz çağıltıları. Binlerce yıldır. Kişi, ancak kendindeki değişim sonrası değişebiliyor; bu değişim de ancak duygunun nesnesi ile dolayımsız ilişkide gerçekleşebiliyor. Sanatın gerekliliği, “mimesis”... (“Ayna ayna, söyle bana...”)

Geçmişteki tüm acılara rağmen, ve geçmişteki tüm acılar yüzünden, bu yeni insanı oluşturabildiğimizde, bu yeni insana dönüşebildiğimizde, en büyük felaketlere de teşekkür edeceğiz, yeni bir dünyanın gerekliliğini yüzümüze çarptıkları için. Ve ancak o zaman her şeye “Evet!” diyebileceğiz. Anlayışlı kabulleniş, dönüştürücülüğünden feragat etmeyen. “Evet, bu kadar alçağız; evet, bu kadar yüceyiz.” Acı, büyük dönüştürücü. Ne barbarlığı, büyük gereklilik, asıl şimdi şiirler yazmalı.

“Altın Kural”, diyor sözlükler: “Başkalarına sana davranmalarını istediğin gibi davran”. Bunu belki de ancak o zaman, ilk defa, tam olarak yaşayabileceğiz. Anlamak, yetmedi yaşamaya.

Bu yeni anlayıştan kaynaklanan yaşamlarımızla, eşitliğin imkânsız olduğu bu dünyada, dünyevi ama kusursuz, kusursuzluğu, bitmeyen “Kusurum nerede?” arayışının eseri olan “Adalet”i kuracağız. Bir gün, çok uzak bir gün, onlarca nesil sonra çok uzak bir gün kurulabilecekse bu hem büyük harfle hem de tırnak içinde yazdığım “Adalet”, bu kuruluşa giden yollar merhametle, merhametten döşenecek...

Eğer, tüm bunları ve daha fazlasını, sadece yetenekli olanlarına değil, tüm çocuklarımıza öğretmenin bir yolunu bulabilirsek. Bulmalıyız, bu yüzden, bulacağız. İşitecek kulakları hazırlamak bilimin görevi olacak, hissedilecekleri, içselleştirilecekleri duyurmak sanatın... Merhametin ne olduğunu bir denemeden, merhametli olmayı bir hikâyeden öğreneceğiz.

“Geçmiş” adlı, bir türlü geçmeyen, bir yük var sırtımızda. Bu yük, şimdilik ancak bu kadar olan, olabilen merhametin, eksikliğiyle dönüştüğü merhametsizliğin rüzgârında katlanarak, kanatlanarak çoğalmakta. Bu fırtınayı dindirebilirsek, Benjamin’in söz konusu ettiği melek de sürüklenmekten kurtulacak, tarihin parçalanmışlığını, parçalanmışlığın yarattığı yıkımı, her şeyi ve herkesi kucaklayacak, başka türlü bir “ilerleme”nin imkânsız olmadığı anlaşılacak...

Bu da “dil” adlı mucizeyi gerçekleştirebilmiş insanın son büyük keşfi olacak.

***


Ya da okuduklarınızın hepsini unutun, yalnızca şu:

“Meremmet”, Osmanlıca bir sözcük, “onarma, tamir” anlamına geliyor. “Meremmetçi”, balık ağlarını onaran kişi. Balıkçılarımızın dilinde, “Merhametçi”ye dönüşmüş, böyle kullanılıyor.



Tüm söylemeye çalıştığım, bu yanlış kullanımın vardığı sonuçtan ibarettir.

Ocak – Şubat 2013

1 Kardeşim, yaşamak denen macerayı deneyen kardeşim! Senin gibi ben de yaşadım; ben de güldüm, ben de ağladım. Ve gördüm ki, kime sorsan, merhametli olduğunu söylüyor. Ama merhameti yeterince sorguluyorlar mı, emin değilim. Bu yazıda bunu yapmayı deneyeceğim.




Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə