Diyanet iŞleri başkanliği akçaabat-darica


Tedriciliğin Nesh Düşüncesi Açısından Değerlendirilmesi



Yüklə 477,23 Kb.
səhifə7/15
tarix13.05.2018
ölçüsü477,23 Kb.
#50399
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   15

1.2.6. Tedriciliğin Nesh Düşüncesi Açısından Değerlendirilmesi


Buraya kadar yaptığımız incelemelerden tedriciliğin, hükümlerin konulması sırasında toplumun ıslahı ve istenilen yönde değişimini sağlanması için uygulanan bir metot olduğunu gördük. Yine bu incelemelerden anladık ki, söz konusu metodun uygulanış amacı, insanların İslam’ın öngördüğü yaşantıya kolayca uyum sağlamaları için mükellefiyetlerin (emir ve yasakların) alıştıra alıştıra yerleştirilmesini ve bu sayede eski alışkanlıkların, örf ve adetlerin karşılığı olarak konulan yeni hükümlerin, insanlar tarafından reddedilmeden kabul edilmesini sağlamaktır. Bunu gerçekleştirmek için olayların gelişim seyri, arka planındaki sebepler, toplumun içinde bulunduğu özel şartlar, fert ve toplum olarak insanların vazgeçmesi gereken şeylerin terk edilebilirlik düzeyi, yeni getirilen şeylerin maslahata uygunluğu ve ihtiyaçları karşılamadaki yeterliliği, eski alışkanlıkların yerine konulacak olan yeni şeylerin alışkanlık haline gelebilirliği göz önünde bulundurulmuştur. Bir bakıma bu metot sayesinde bireysel ve toplumsal gelişme ilahi irade doğrultusunda şekillenmiş ve meydana gelen problemlerin çözümlenmesiyle evrensel prensiplere ulaşılmıştır. Bir başka şekilde söylemek gerekirse tedricilik metodunun uygulanışının sebebi tek başına ne ayetlerin nüzul sebebidir, ne de Peygamber’in özel hayatının bir yansımasıdır; o, maslahata uygun olan ilahi iradenin bir eseridir.134 Bu da, “İnsanlar için kolaylık Murat edilip, zorluk Murat edilmemiş olmasının”135 bir sonucudur. Bu sonuca ulaşmak için insanların, önce uyarılarak dikkatleri çekilmiş; sonra dikkatlerinin çekildiği doğrultuda onlar asıl hükme hazırlanmış; daha sonra onlara hükmün dar çerçevede bir uygulaması yaptırılmış; bu uygulamanın alışkanlık haline dönüşmesi ile birlikte hüküm en son şekliyle emir / vücub veya yasak / nehiy olarak yerleşmiştir.136 Bu süreç bir kaç yıl sürebildiği gibi daha kısa bir zaman diliminde de olabilmiştir. Bunun için her merhalenin bir takım ara hükümlerinin olması gayet tabiidir. Bu ara hükümlerle asıl muradı ilahi olan nihai hükme ulaşılmış olmasının da yadırganacak bir yönünün bulunmaması gerekir. Her ne kadar bizim açımızdan nihai hüküm, yeni bir hüküm gibi görünse de, Allah’a göre bu, bilinen ve kararlaştırılmış olan hükmün zamanı gelince yasalaşmasıdır.137 Bu tedricilik metodu için böyledir. Tedricilik için söylenebilecek bu ve benzeri şeyleri, neshin hikmetleri olarak da söylemek mümkündür. Nitekim neshin hikmetini açıklayanların ifadeleri de aynı anlamdadır.138 Yoksa bunun aksine, bazan ara hükümler olmadan da nihai hükmün onaya konulduğu da olmuştur.

Her safhanın kendine has şartlarının ve gerçekleştirilmek istenen özel amaçlarının olması, bu özel şartlara binaen bir takım ara hükümlerin devreye sokulması ve istenilen amaç gerçekleşince de bu ara hükümlerin uygulamasına son verilerek asıl hükmün konulması, tefsir literatüründeki “Nesh” tartışmalarını gündeme getirmiştir. Diğer bir ifade ile, aynı konu çerçevesinde Kur’an’da yer alan bir kaç ayetin, basamak basamak, muhataplarını bir sonuca götürürken her merhalede, o merhalenin gerektirdiği özel şartlar ve bu özel şartlara uygun düşen hükümlerin bulunması; bu merhaledeki şartların bir sonraki merhaledeki yeni şartlarla yer değiştirmesi neticesinde önceki hükmün, konulan yeni hükümle ortadan kalkmış olması, bir daha o şartların hiç bir şekilde yaşanmayacağı anlamını taşır mı? Eğer bu şartlar tekrar yaşanacak olursa, o şartlara uygun olarak o zaman teşri kılınan hüküm bir daha uygulanabilir mi?139 İşte bizim nesh-tedric ilişkisi çerçevesinde cevabını arayacağımız sorular bunlardır. Eğer birinci soruya olumsuz cevap aranırsa, ikinci sorunun cevabı da kendiliğinden olumsuz olur. Eğer birinci soruya olumlu cevap aranırsa, o zaman konunun araştırılıp incelenmesi söz konusu olabilir. Bu bakımdan biz yukarıdaki soruların makul cevaplarını tartışmamız gerekir ki, konuyu inceleyebilme imkanımız olsun. Bunun için de neshi tanımlamak gerekir. Öyle ise nesh nedir:



Nesh kelimesinin sözlükte bir çok anlama geldiğini ve bunlardan bir kısmının gerçek, bir kısmının mecazi anlam taşıdığını, konu ile ilgili yapılan müstakil çalışmalardan öğreniyoruz.140 Yapılan müstakil çalışmalarda bu konuya genişçe yer verildiği için biz burada aynı şeyleri bir daha tekrarlamayı da uygun bulmuyoruz.

Neshin terim anlamıyla ilgili çok çeşitli tanımlamaların yapıldığını görüyoruz. Biz bunlardan yalnızca bir tanesini zikretmekle yetineceğiz. O da şu tanımdır: “Şer’i bir hükmün daha sonra gelen şer’i bir delil ile kaldırılmasıdır.”141 Bu tanımlamaya göre, neshin olabilmesi için, neshedilenin şer’i bir hüküm olması gerekir. Dolayısıyla şer’i hüküm olmayan şeyin kaldırılması nesh olarak kabul edilmemektedir. Diğer bir ifade ile Kur’an’ın nüzul ortamında muhatapların üzerinde bulundukları çeşitli alışkanlıkların, adetlerin kaldırılması nesh değildir. Bu tanımlamaya göre, cahiliye döneminde mubah görülerek veya o gün suç sayılmadığı için yapılan, ancak daha sonra haram hükmü ile suç sayılarak kaldırılan şeyler nesih sayılmamaktadır. Bu ayırımdan yola çıkıldığında içki ve ribanın yasaklanışının nesih olmadığı sonucuna ulaşılabilir. Çünkü o dönemde insanlar bunları mubah sayarak yapıyorlardı. Bunun bir benzeri de, Müslümanların başlangıçta namazda iken konuşmaları ve sağa sola bakmalarıdır. Onların bu alışkanlıklarının, “...Allah’a gönülden boyun eğerek namaz kılın”142 ve “onlar namazda huşu içindedirler”143 ayetleri ile düzeltilmesi de nesih olarak kabul edilmemiştir. Cahiliye dönemine ait olup ta, iptal edilerek uygulamasına son verilen şeylerin hepsinin durumu aynıdır.144 İşte nesh ile tedric arasında bir ayrıma gidilecekse, bu nokta esas alınarak gidilebilir. Kaldı ki bundan da neshin daha özel ve sınırlı olmasına karşılık, tedricin daha şümullü olduğu sonucu çıkar. Diğer bir ifade ile nesih, tedricin bir parçasıdır. Çünkü tedric de, cahiliye dönemi örf, adet, inanç ve telakkilerinin tümü hareket noktası kabul edilerek, ona göre bir ıslahat programının uygulanması söz konusu olduğu halde,145 nesihte bir şer’i hükmün yine bir şer’i hükümle kaldırılması söz konusudur.146 Belki bir fark olarak şu da zikredilebilir; tedric de bir kaç merhalenin olması gerekirken, nesihte böyle bir kaç merhale olmayabilir, ama mutlaka nasih hükümle mensuh hüküm arasında bir zaman aşımının olması da bir çok tariflerde yer almaktadır.147 Dolayısıyla bu farkın da çok önemli bir şey olamayacağı anlaşılmaktadır. Bir diğer husus, nasihle mensuh arasında tam bir çelişki bulunmasının şart olarak öne sürülmüş olmasıdır.148 Yani nasihle mensuh arasında tam anlamı ile bir zıtlık olmalıdır ve bu zıtlık hiç bir yolla giderilmemelidir.149 Peygamberimizin önce kabir ziyaretini yasaklayıp, sonra da serbest bırakması gibi. Tedric de böyle bir zıtlık örneğine rastlanılmamaktadır. Yani, eğer hükümle amaçlanan şey yasak koymak ise, başından sonuna kadar her bir merhale yasağa doğru atılan bir adım olur. ilk ayetten itibaren merhalelerdeki hiç bir delil, yasaklanacak olan şeyi, Allah’ın helal saydığının bir işareti sayılamaz. Belki her bir merhaledeki delilden, “bu şey, henüz kesin olarak yasaklanmadı, ama görünen o ki bu, yasaklamaya doğru bir gidiştir” sonucu çıkarılabilir. İşte nesih ile tedric arasında belki kayda değer bir fark bu gözükmektedir. Ancak Kur’an da bunun örneklerini bulmak oldukça zordur. Çünkü zıt gibi görülen şeyler, eğer farklı şart ve konjöktörden kaynaklanıyorsa, ozaman bunu tam bir zıtlık saymak mümkün gözükmemektedir. Örneğin, Mekke’de müşriklere karşı toleranslı olunmasını emreden ayetlerin,150 Medine’de savaşla emreden ayetlerle151 çeliştiği, bu sebeple savaşla emreden ayetlerin af hoşgörü ve sabırla emreden ayetleri neshettiği yolundaki bir görüş,152 bize pek fazla isabetli gelmemektedir. Çünkü bir sebebe bağlı olarak meşru kılınıp da, sebebin ortadan kalkmasıyla ortadan kalkan şey nesih olarak kabul edilmemiştir. Dolayısıyla, barışı emreden ayetlerin sebebi ile savaşı emreden ayetlerin sebebi farklıdır. Bu nedenle her iki ortamın şartları ve bu şartların gerektirdiği hükümlerin bir birinden farklı olması da nesh olarak değerlendirilmemiştir.153 Halbuki mensuh hükümle amel edilemeyeceği söylenildiği halde,154 savaş ortamının dışında müslümanın kelle avcısı olabileceği hiçbir zaman söylenmemiştir. Yani affetmek gerektiği yerde, affedilir, sabretmek gerekti yerde sabredilir, savaşmak gerektiği yerde de savaşılır. Bütün bunlar, durum ve şartlara göre ayrı ayrı uygulanabilecek hükümlerdir. Diğer bir ifade ile Hz. Peygamber’in inanmayanlara karşı tavrı üç safha ile özetlenebilir: Davet ve tebliğ safhası, savaşa izin safhası, antlaşma ve ültimatom safhası.155 Birinci safhada düşmanın eziyet ve işkencelerine katlanılmış, mümkün oldukça onlarla sürtüşmeye girilmemiştir. Çünkü sayıca Müslümanların azınlıkta olmaları, yeterli harp donanımına sahip olmamaları ve diğer fiziki şartlar onların bu şekilde davranmalarını zorunlu kılmış Allah’ın bu safhadaki hükmü de bu şartlara uygun düşmüştür.156 Aksi halde İslam ve ona inananlar daha beşikte iken boğulmaya mahkum edilmiş olurlardı.

İkinci safha, hicretten sonra Medine’de yerleşen Müslümanların, hicretten önce kendilerine her türlü eziyeti reva gören müşriklere, bir göz dağı vermek amacıyla harekete geçmeleri, hatta haram ayda bu takibatı yaparak157 artık kendilerinin de bir güç olduklarının ilk denemesini yapmış olmaları,158 bunun sonucunda ise önlenemez Bedir Savaşı’nın, önemli bir dönüm noktası olarak dengelerin değişmesine ve yeni bir sürecin başlamasına sebep olacak gelişmelere dönüştüğü tarihi bir gerçektir.159 Toparlanan ve içte birlikteliği sağlayan Müslümanların bir güç haline gelmelerine uygun olarak savaşa izin verilmesi, yine bu merhalenin şartları ile uyum içindedir.

Üçüncü safha, Müslüman toplumunda öz güvenin oluştuğu, çevrede davetin yayıldığı ve kurulan yeni toplumun devlet olarak kazanmaya başladığı hükmi ve hukuki şahsiyetini koruma adına, alması gereken tedbirleri aldığı safhadır. Bu safhada artık Müslümanların antlaşmalarda muhatap olarak kabul edilmesi gereken bir taraf olduğu, bütün düşmanları tarafından kabul edilmiştir.160

Nihayet son safhada Müslümanların, tam anlamıyla bir devlet olarak gücünü ortaya koyup, antlaşmaları ihlal eden karşı tarafa ültimatom vererek savaş ilan edebilecek konuma gelindiğini görüyoruz. İşte bu düşman olarak kabul edilen unsurların tamamı ile savaşılacak duruma gelindiğinin ortaya konulması safhasıdır. Bu safhadaki ayetler de bu şartlara uymaktadır.161

İşte seyf ayeti ile mensuh olduğu söylenen ayetler, böyle bir tasnif ile ele alındığında görülüyor ki, bu konu neshle değil, tedricilikle daha kolay ifade edilebilmektedir. Bu yaklaşım tarzı tüm çelişkileri ortadan kaldıracağı gibi, “mensuh hükümle amel edilmez” kaydının ortaya çıkaracağı problemleri de çözmeye yardımcı olacağı kanaatindeyiz.

Üzerinde durulması gereken bir diğer husus da, mensuh hükümle amel edilmeyişi meselesidir. Gerçekten mensuh hükümle amel edilemezse bu, nesh-tedricilik ilişkisi açısından önemli bir ayırımın ifadesi olabilir. Çünkü mensuh olup ta Kur’an’da halen okunan bir çok ayeti, nüzul ortamının sembolü olarak görmekten başka bir gözle değerlendirme imkanı kalmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an’ın mensuh hükümleri neshedilmeden önce ebediyen yürürlükte sayılıyordu. Ama mensuh olduktan sonra ebedilik fonksiyonlarını yitirmiş olmanın yanı sıra, pratik bir değer taşımaksızın kullanılmaz bir duruma düşürülmüş olmuyorlar mı?162 Bu hususta (hükmü mensuh, lafzı baki olan ayetler) yapılan açıklamalar da doğrusu hiçte tatmin edici gözükmemektedir.163 Bu probleme şöyle bir soru ile açıklık getirilemez mi? Sosyal şartlar değişkendir. Kur’an evrensel bir kitaptır ve kıyamete kadar bütün olabilecek şartlara hitap eder. Öyle ise şartlar geri geldiğinde hükümler de geri gelemez mi?164 Şartlar geri geldiğinde hükmün de geri geleceği165 bir kural olarak zikredildiğine göre, bir toplum çeşitli sebeplerle dejenere olsa, yeniden cahiliye döneminde yaşanan alışkanlıklara dönse, bu toplumu yeni baştan İslam’ın ön gördüğü yaşam biçimine döndürrnek için nereden başlamak gerekir? Son hüküm asıl olmakla beraber muhatabı bulunduğu konumdaki merhaleden mi alıp adım adım son hükme götürmek gerekir, yoksa muhatabı iki tercih arasında bırakarak, ya inkar veya kabul şartlarından birinin ağırlığı altında mı ezmek gerekir? Eğer mensuh hükme dönülmez166 kuralından yola çıkılırsa, bu sorulara müspet cevap verilemez ve nesh teorisinin de tedricilikle hiç bir ilişkisi kalmaz. Eğer aynı şartlar yeniden yaşanırsa, o şartlara uygun olan hüküm de yeniden işlerlik kazanır,167 kuralından hareket edilirse, nesh tartışmalarının tedricilik boyutunda bir değer ifade edeceği ve son hükmün varlığını kabul edip, muhatabı bulunduğu merhaleden alarak, bu son hükme ulaştırmanın, nasıl bir metotla olması gerektiğinin tartışılması üzerinde durulabilir. İşte ozaman şartların ve kriterlerin belirlenmesi yolunda konunun yeni ve pratik bir değer kazanacak boyuta taşınması sağlanmış olur. Örneğin, zina eden erkek ve kadına Kur’an’da ön görülen cezanın uygulanma şansı bulunmuyorsa,168 “zina edenlerle evlenilmemesi”169 ve “zina edenlere eziyet edilmesi (azarlanıp kınanması)”170 hükümleri ile amel edilmesinin ne gibi bir sakıncası olabilir? Halbuki bunun “ayetlerde asıl olan ihkam (hükümlerinin uygulanması)’dır, nesih değildir”171kuralına da uygun olacağı düşünülemez mi? Böylece sahabeyi eğitip, asr-ı saadeti vücuda getiren bir metoda yeniden işlerlik kazandırılmış olmasının ne gibi sakıncaları olabilir?

Nesh ve tedricilik durum ve şartların zorunlu bir sonucudur. İdeal bir kanun koyucu, geçiş dönemlerinde insanlara, gelişimlerinin son safhasındaki gibi muamelede bulunmaz; bilakis onları hazık bir doktor gibi ele alır.172 Bir doktorun, hastasının durumunun değişmesine bağlı olarak yiyeceklerini ve ilaçlarını değiştirmesi gibi, kendinden başka ilah olmayan Allah da kullarının maslahatlarının değişmesine, ilahi iradesiyle riayet edip emir ve yasaklarını değiştirmiştir.173 Bu anlamda her peygamberin şeriatı, içinde yaşadığı insanların maslahatlarına uygun bir tarzda tedrici olarak Allah tarafından vaz’ edilmiştir. Bir merhalede hastalığı tedavi eden ilacın, hastalığın bir başka merhalesinde kullanılması, başka bir hastalığa sebebiyet verebileceği de düşünülmelidir. Bu noktadan hareketle denilebilir ki, sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik şartlar, uygulanmakta olan yöntemden farklı olarak başka bir yöntemin uygulanmasını gerektiriyorsa, bu yöntemin uygulanmasının her hangi bir sakınca doğurmayacağıdır. Bu bir değişikliği icap ettireceğinden, bu değişikliğin, bir hükmün diğer bir hükmü ebediyen ortadan kaldırması anlamında değil, bir birine alternatif iki çözümden birinin problemi çözemediği durumlarda, diğerinin devreye girmesi anlamındadır. Bu olgu her ne kadar geçmişte nasih-mensuh olarak tanımlanmış ise de, doğrusu bu, farklı zaman ve mekanlarda uygulanacak çözümlerin zamanı gelince devreye sokulmasıdır. Burada hükümlerin değil, durumların değişmesi söz konusudur. Örneğin, Kur’an’da yer alan savaş ve barışla ilgili ayetlerin hükümleri, savaş durumunda savaşla ilgili hükümlerin, barış durumunda barışla ilgili hükümlerin uygulanması anlamını ifade eder. Her iki olgunun da kendine özgü kuralları ve şartları vardır. Birine ait kural ve şartların diğeri ile bütünleştirilmesinin mümkün olamayacağından hareketle, savaş ve barışı tek olgu imiş gibi kabul ederek hükümlerini birleştirip genelleştirmek ve aralarında bir çelişki ortaya koymak Kur’an’ın yöntemi ile de bağdaşmaz.174

Nesh-tedricilik ilişkisini ele almanın pratik bir yararının olduğuna inanıyoruz. Bu bağlamda “durumsallık” kavramının da birlikte ele alınması gerektiği kanaatindeyiz. O zaman yukarıdaki açıklamalarımız çerçevesinde tartışılması gereken soru şu olmalıdır. Tenzil dönemi içerisinde insanlara 23 yıllık bir süre tanınmış, Kur’an’ın ön gördüğü çeşitli ahlaki ve hukuki kurallar tedricilik, te’hir ve imhal (zaman tanıma) gibi yöntemlerle sunulmuştur. Acaba o insanlara tenzil dönemi içerisinde sağlanan bu imkan ve kolaylıklar, tenzil sonrasındaki insanlara da sağlanmış mıdır? Günümüz insanlarına tenzil döneminin kolaylıkları nasıl uygulanabilir? Bunu nesh teorisiyle mi, yoksa tedricilik metoduyla mı izah etmek daha kolay olabilir? Tenzil döneminin durum ve şartları tarihsel midir, yoksa evrensel midir? Bunun ölçüleri nasıl tespit edilebilir.175 Bu soruları daha da çoğaltmak mümkündür. Dolayısıyla bizim bu konu ile ilgili amacımız nesh tartışmalarına tedricilik penceresinden de bakılmasını sağlamaktır. Tedriciliği neshin bir parçası olarak değerlendirmek bir çıkış yolu olarak görülmüştür. Ancak şu ana kadar ele aldığımız örneklerden vardığımız sonuç tedriciliğin daha genel ve kuşatıcı olduğudur. Tabii tedriciliğin bir süreç ifade ettiğini; hem ahlak, hem ibadet ve hem de hukukla ilgili hükümleri içerdiğini ve bir değişimin gerçekleştirilmesinde uygulanıp tam anlamıyla başarıya ulaşmış bir metot olduğunu, tedricilik ile neshin arasındaki farklar olarak zikretmiştik. Öyle ise nesh tıpkı tedriciliktir, demek doğru olmayacağı gibi; nesh ile tedriciliğin hiç ilişkisi yoktur demek te doğru değildir.





Yüklə 477,23 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   15




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin