Mahkeme Başkanı Köksal Şengün ile üye hakimler Hasan Hüseyin Özese ve Sedat Sami Haşıloğlu’dan oluşan mahkeme heyeti tarafından 08 Mart 2010 tarihli oturum açıldı


Sanık İbrahim Özcan huzura alındı



Yüklə 247,62 Kb.
səhifə5/5
tarix09.01.2022
ölçüsü247,62 Kb.
#96305
1   2   3   4   5
Sanık İbrahim Özcan huzura alındı.

CMK’nın 147 ve 191. maddedeki yasal hakları kendisine izah edildi.

Mahkeme Başkanı:" Avukatınız?”

Sanık İbrahim Özcan:”Burada, evet.”

Mahkeme Başkanı:" Av. Yusuf Erikel değil mi?”

Sanık İbrahim Özcan:”Evet Yusuf Erikel.”

Mahkeme Başkanı:" Susma hakkına sahipsiniz suçlandığınız konularla ilgili lehinize olan tüm delilleri toplatma hakkınız var. savunmanızı hazırladınız mı, savunma yapmaya hazır mısınız?”

Sanık İbrahim Özcan:”Hazırım efendim.”



SANIK İBRAHİM ÖZCAN SORGU VE SAVUNMASINDA.

Sanık İbrahim Özcan:”Sayın başkan sayın mahkeme heyeti, sayın savcılar, konuşmama başlamadan önce depremde yitirdiğimiz yurttaşlarımızın Allah’tan rahmet ve yaralılara şifa diliyorum. Her şeyden önce benim yapacağım burada bir savunma değildir, bunu da açıklayacağım. Çünkü ben ne Türk milletine ne Türkiye cumhuriyeti devletine karşı bir suç işlediğime inanmıyorum ki bunu iddianamede ve ilerleyen aşamalarda tek tek ortaya da koyacağım. Burada yapacağım sunum düşüncelerim, tespitlerim ve görüşlerimdir. Çünkü ben bu gerekçelerle tutuklandım, bu gerekçelerle yargılandım bilgilerinize arz ederim. sözlerime ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözüyle başlamak istiyorum, yargı erki devletin, anayasanın ve insan onurunun koruyucusudur. Bir ülkede adalet olmazsa o ülkede anarşi var demektir, orada özgürlük yok demektir. Ben haksız ve isnatsız olarak suçlanarak bir Atatürk devrimcisi olarak kendi kişiliğimi ve düşüncelerimi savunuyorum. Benim mücadelem aynı kararlılıkla ve katılıkla cereyan etmiştir ve etmektedir. Bu adil açık ve namuslu bir dildir. Ben her şeyden önce kendi gerçek, her şeye kendi gerçek adını vermek alışkanlığına sahibim. Sayın başkan sayın heyet, güç bir sorunla karşı karşıyasınız. Hem kurt doysun hem kuzu bütün kalsın, eğer çözümünüz buysa bu imkansız tekrar ediyorum hem kurt doysun hem kuzu bütün kalsın çözümünü görüyorsanız bu imkansız. Tutuklandığım mahkemede adalet devletin temeli yazıyordu, devletin hazinesi adalettir der Konfiçyus. Sözlerime ordinaryüs profesör Hıfsi Veldet Veli Dedeoğlu’nun 5-6 Nisan 1974 İzmir barosu Türk anayasası açısından hukuk devleti konulu panelde sunduğu bildiriden bir bölüm okuyarak devam ediyorum. Eğer bir devlette yasama, yürütme hatta bir ölçüde yargı organlarının bütün tasarrufları kural olarak yargı denetimine bağlı ise, o devlete hukuk devleti denir. Sosyal adaletin gerçekleştirilemediği yerde hukuk adaleti ve hukuk devleti de gerçekleştirilemez. Sosyal devlet, iktisadi adaleti gerçekleştirme yolunda olan devlettir. Hukuk devleti ise bu gerçekleştirmenin zorla değil özgürlük ortamında ve hukuk garantisi içinde olacağını kabul eden devlettir. Anayasasında ve öbür yasalarında hukukun üstünlüğü ilkesinin hakim olduğunu gösteren kuralların yer almış bulunduğu bir devletin, yönetiminde en kötü, en zararlı ve en tehlikeli şey yöneticilerinin bu kuralların üzerinden atlayarak keyfi icraata sapmalarındandır. Hangi anayasa, hangi yasada konulursa konulsun bir ülkede hukuk devleti ancak sağlam, bilgili ve yürekli yargıçların yargı görevi başında bulunmasıyla gerçekleşir. Bu olmadıkça hukuk devleti kavramı anayasa kitaplarının yaprakları arasında kalmaya mahkumdur, bugün olduğu gibi. Her hukuk diplomalısı gerçek hukukçu değildir, hukuka yürekten inanmış, onu önce benliğinde sonra yakınlarında ve ondan sonrada vicdan temizliği ile çevresinde uygulamak der anayasa hukuk profesörü Tarık Zafer Tunay. Bağımsız ve milli bir devlet olarak kurulan Türkiye cumhuriyeti cehaletle, gericilikle, hurafecilikle savaşarak kurulmuştur. İstiklal savaşının bir anlamı da budur, savaş bitmemiştir. Ben bu süreci tarihte hukuki bir dava olarak yürütülen ve günümüzde kendimce açıklamaya çalışacağım burada yaşanan siyasi yargılama, yöntem biçim olarak tarihten bir hukuk davasından örnek vererek bu davaya bakış açımı sözlere anlatmaya çalışacağım efendim. Hinden Burk’un cumhuriyet önünde verdiği yemine gereğinden fazla değer vermenin doğru olmadığını söyledikten sonra şunları ekledi, ben cumhuriyetin zaferlerine inanmıyorum. “

Mahkeme Başkanı:" Mikrofona biraz daha yaklaşır mısınız?”



Sanık İbrahim Özcan:”Diğer taraftan cumhuriyetçi devlet adamlarını kurşuna dizen katillere verdikleri gizli ölüm karalarını yerine getiren profesyonel cellatlara, cellatlar ya bulunamamış olarak kalıyorlar yada gülünç denilecek küçük cezalara çaptırılıyorlardı. Cumhuriyete karşı komplo yapmak ucuz bir şakaydı, onu savunmak tehlikeliydi. Bu okuduğum Kopuş davalarında Dimitrov davası Leypsing duruşmasıdır, hukuk tarihine geçen bir duruşmadır. Bugün parlamento da yemin edenler laiklik cumhuriyetini koruyacağız diye yemin edenler ne yazık ki laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak mahkum olmuşlardır, en üst seviyede. Şimdi bu süreçte Nazi şefleri toplandı o halde onları zorlamalıyız diyorlardı Gobels Hitlere karşı sözüm ona bir Komini suikast örgütlenmesi Berhestlov polis başkanı Hens ile bu, polis şefi Hens’le bunun rejisörlüğünü üzerine alması önerisinde bulundu. Goring böyle bir suikastın taklit isteği uyandırabileceği düşüncesiyle buna taraftar olmadı. Bundan başka Hitler’in suikasttan panik derecesinde korktuğunu da göz önüne almalıydı. Daha iyisi Prusya içişleri bakanlığına bir patlama yada toplumsal bir binanın kundaklanmasıydı. Gobels örneğin Recheard yani parlamento binasının kundaklanmasını önerdi. Plan kabul edildi, tarih Gobels 25 Şubat’ın cumartesiye denk geldiğini saptayınca ve Pazar günleri yalnız sabah gazeteleri çıktığı için olayın yeteri kadar şişirilemeyeceğini saptadı bu yüzden parlamentonun 27 Şubat akşamında kundaklanması fikrinde birleştiler. Bizde parlamentoyu yıkmakla suçlanıyoruz burada yakmakla değil ama yıkmakla, iskak etmekle suçlanıyoruz. Ama parlamentoya karşı ilerleyen safhalarda anlatacağız bu iddianamede herhangi bir suçlama yok, sadece yaptığımız işler, düşüncelerimiz ve eylemlerimizle suçlanıyoruz burada. Gobels onun niyetini hayli geç anlayarak cevap verdi, Wilman anayasasını yürürlükteydi ve alelacele ekledi fakat bu anayasa yasaldı bizde onu kabul ettik. Biz onun değiştirilmesini toplumculara bırakmak istemedik ve bu hakkı kendimiz için koruduk. Ben anayasada o zamana kadar yapılan değişiklikleri yetersiz sayıyorum. Bugün yapılanda günümüzde yapılan bu değil mi? toplumculara, bilimcilere, hukukçulara bırakılmayarak anayasanın bir takım siyasi fikirlerle değiştirilmesi bu yapılmak istenende bu değil mi? bu süreç 1933’lü yıllarda Almanya’da zaten yaşanmıştı, bugün kötü bir versiyonu uygulanıyor bu sürecin. Parlamento yangını onların Alman anayasasını çiğnemelerine yaradı, üstelik korkunç bir ikiyüzlülükle parlamento yangını ile Alman anayasasının zorla değiştirilmesi amacı güdüldüğü iddiasını ileri sürerek suçsuz insanlar suçlandı. Kullandıkları yöntem şuydu; her cinayeti bu cinayete kurban, bu cinayete kurban olanların sırtına yüklemek. Tekrar ediyorum kullandıkları yöntem şuydu; her cinayeti bu cinayete kurban olanların sırtına yüklemek, toplumun temellerini yıkmak ve üstelik bu temelleri gerçekten korumanında tam bu olduğundan ibaret olduğu gibi küstahça bir bahaneye dayanmak işte onlar buna propaganda adını veriyorlardı bugün yapılanda o değil mi? Bugün yarbay Tatar öldükten 19 gün sonra suçsuzluğu ortaya çıktı ama sonuçta onu hayatına kastetmeye götüren süreçte acaba hiç sorunlar yok mu? suçlandılar onuruna yediremedi intihar etti, belki kimler daha intihar edecek bu süreçte hayatına suçsuzlukları ondan sonra ispatlandıkları zaman ama biz burada dışarıda bir takım propaganda gazeteleri ve televizyonları tarafından suçlu, vatan haini, darbeci, Türkiye’nin bütün geçmiş yapılan bütün kötülüklerin müsebbibi olarak yargılanıyoruz. Ama bunun bir nihai amacı var, hukuk bu amaçta bu süreçte kullanılıyor mahkemelerde kullanılıyor. Bu Türkiye’de kötü bir örnekle kullanılıyor ama zalim bir örnekle kullanılıyor. Bu propaganda yöntemleriyle dışarıda toplum sindiriliyor, Ergenekon sopasıyla sindiriliyor, senide o gün hatırlarsınız Rizeli bir yaşlı 90 yaşındaki adama senin de Ergenekoncu dediler dedi, adam kalktı bakanları millet vekillerini aradı. İşte bunun adına faşistler propaganda diyorlar. Bu yöntem şimdi Türkiye’de uygulanıyor, bunun her aşamasında da anlatacağız. İddianamede de bu yöntemlerden kendi yöntemlerini açık açık koymuşlar zaten. Gobels’in bir sözü vardır Doktor Joseph Gobels’in der ki öyle bir büyük yalan söyle ki hiç kimse sorgulamaya cesaret edemesin. Bugün bu dava öyle büyük yalan yumağıdır ki, hiç kimse sorgulamaya cesaret edemiyor, sahte imzalar sahte belgeler size de vereceğim mahkemeniz bana verdi, sahte imzalar, sahte belgeler biz 21-22 aydır yatıyoruz daha kimler yatacak kimler alınacak ne olacak meçhul. Milyonlarca sayfa, milyonlarca sayfa evrak, hatırlarsınız sayın başkan, sizden bilgisayar kullanmadığım için bilmediğim için delil dosyalarımın yazılı olarak verilmesini talep etmiştim. 20.07.2009 tarihinde, karar aldınız verilmesine diye ama şu gün şu kürsüye gelene kadar daha bana bir tek sayfa verilmedi. Sizin yokluğunuzda sayın Özese başkanlık yaptı kendisinden de söyledim, sözlü de ifade ettim defalarca yani öyle büyük bir yalan var ki benim 8 aydır bana delil dosyam bile verilmedi bunu siz mahkeme olarak karar aldınız karar tarihlerinize bakarsanız görürsünüz. E şimdi biz burada neyi sorgulayacağız, neyi yargılayacağız yada hangi şeyi ortaya çıkaracağız gerçeği? Hayali bir gerçek hayali bir iddianame ile savaşıyoruz burada. Ama neyle savaşıyoruz onurumuzla, kişiliğimizle, karakterimizle, duruşumuzla, yaptıklarımızla 8 aydır siz bana o yazılı delil dosyamı veremediniz. Ama benim burada okuduğum, bana gelen iddianame ve okuduklarımdan her şeyinden tek tek cevabını da vereceğim. İşte bu onun için Vobelcino sözü çok önemlidir, öyle büyük bir yalan söyleyin ki hiç kimse sorgulayamasın, öyle büyük bir dava açın ki içine öyle şeyler koyun ki, defalarca da koyun hiç kimse sorgulayamasın, boğulsun içinde kalsın. Tuncay çıkamaz bunun içinden yıllarca, hiç kimse çıkamaz bunun içinden yıllarca hiçbir mahkemede çıkamaz. Çünkü tarihte böyle bir örneği yok, onun için diyorlar yüz yılın davası evet yüz yılın büyük yalanı. Hiç kimse çıkamaz, çünkü onu okumaya ömür yetmez. Milyonlarca sayfa dosya okuyacaksınız, değerlendireceksiniz, kıyaslayacaksınız, karar vereceksiniz kimsenin ömrü yetmez. Ama umarım Türk hukuk tarihine bu Almanya’nın tarihine geçen kara leke parlamento yangını gibi, Dimitrov davaları gibi kara leke olarak geçmez. İnancım odur bizim yargıçlarımız, Türk milletinin yargıçları Türk milleti adına karar verme yetisine haiz olan yargıçlar buna asla müsaade etmezler. Alman milleti var olduğu sürece o kara lekeyi silemeyecektir. O parlamento yangınının kara lekesini silememiştir, o millet var olduğu sürece onun tarihinde o kara leke olarak kalacaktır. Ama inanıyorum, tekrar ediyorum Türk milleti adına karar verme yetisine haiz hakimlerimiz er geç çıkacaktır buna asla, dur diyecektir. Türk milletinin tarihine böyle bir kara lekeyi hem hukuk tarihine, hem Türk milletinin tarihine sürdürtmeyeceklerdir, buna müsaade etmeyeceklerdir. Benim inancım o, Almanya’da yürütülen yöntemde Hitler’in amacı parlamentodaki var olan ekibi ile devleti ele geçirmekti. Bunla da ilgili zaten Leybsink duruşmasını kullanmıştır ve amacına ulaşana kadar davayı sürdürmüştür. Dava başlamıştır 8 ay sonra mahkemesi başlamıştır. Alman devletini tamamen ele geçirene kadar sürmüştür bu dava, anlaşılan bizim davamızda Türkiye’de bir değişim ve dönüşüm süreci yaşıyoruz nihai amaca ulaşana kadar sürdüreceklerdir, ama bu amaçlarına asla ulaşamayacaklardır. Buna inancım kesindir, peki bakalım Hitler bu süreçte kimleri kullanmış, neyi kullanmış ve günümüzde bu davada, bu davanın tarafı olanlar neyleri kullanmış, ne kadar benzerlikler var. Bu ana sorun konusunda Junkerler yani bizimle kıyasladığımızda Almanya’daki sanayici iş adamları çelikçiler, bizde ki şimdiki karşılığı TÜSİAD, sanayiciler arasında ve çeşitli ekonomik topluluklar yani bizde ki çıkar gruplarının toplulukları sıkı bir komplo içinde ortaya çıkan siyasi topluluklar arasında tam bir düşünce birliği egemendi. Bugün TÜSİAD’ın bir üyesi açıklıyor diyor ki, gündemimizde seçim yok Türkiye Cumhuriyetinin hükümeti TÜSİAD mıdır? Gündemimizde seçim yok, TÜSİAD’ın bundan önce ki başkanı Arzuhan Yalçındoğan Amerika’ya 8 ay önce mektup gönderiyor koşulsuz bağlanalım diye, darbe dönemlerinde darbelerde faşizmde kim yani avukat beyde açıkladı kim bundan nemalanır, kim çıkar sahibidir de bunları desteklerler? Anlatacağız 12 Eylül’ü de anlatacağız burada kimin desteklediğini ve kimin çıkarları olduğunu bugün bu süreci de destekleyen TÜSİAD gibi kuruluşlar çünkü bunlar en büyük çıkarlarını para, rant elde ettikleri dönemler bu dönemlerdir. Çünkü toplumun büyük kesimi çok sıkıntılı ölmeyecek kadar paralar verirler ama onların karları artar. Dünya ekonomik krizdeydi TÜSİAD ikiye katladı, TÜSİAD üyeleri gelirlerini, real sektör ikiye katladı. Evet katlar ama millet inim inim inliyor. Millette inim inim inliyor dışarıda, işte bu süreç onun için bizim şu an ülkemizde yaşadığımız süreçle kıyasladığımız zaman yüzde 99 örtüşüyor. Sadece nihai hedefe varma açısından şu an o aşamaya gelmeli Türkiye, şimdi bugün o kadar çok yöntemler kullanılıyor ki Almanya’da o zaman Hitler neyi kullanmış Gestapo’yu kullanmış bunların hepsi kitaplarda, davalarda kayıtlı, neyi kullanmış polis teşkilatını kullanmış, neyi kullanmış yargı mensuplarını kullanmış, neyi kullanmış Junkerleri yani sanayici çelik kralları, Crup çelik krallarını kullanmış şimdi bakıyoruz bu davada taraf olan bir takım emniyet içindeki belli bir yapılanma, milli istihbarat teşkilatı içerisindeki belli bir yapılanma, yargı içerisindeki belli bir yapılanma bu da artık bu yüzüne çıktı Erzincan olayıyla ve Ankara’daki Sincan hakimlerinin belli kararlarıyla artık bu su yüzüne çıktı ve bunu yargının en başındakiler artık anlatıyor. Bizimde söylediğimizden bırakın anayasa mahkemesi başkanı da artık anlatıyor, geçmişte Sami Selçuk’un bir lafı vardı siz benden daha iyi bilirsiniz, Yargıçlar vicdanlarıyla cüzdanları arasında kaldı dediler. Ama bugün iş daha farklı bugün tarikatlar, hükümetler halkın ve hukukun arasında kaldığına inanıyorum ben ama bu süreçten de Türkiye çıkacaktır bu ülkenin sağduyulu vatansever insanlarıyla hep birlikte hukukçusu, sanayicisi, askeri her türlü, her bütün millet birlik olarak çıkacaktır. Tek başına hiçbir kimsenin çıkması mümkün değildir. Bugünde kullanılan bunlar, bugün MİT böyle bir dava yoktur diyor Ergenekon diye, böyle bir örgüt yoktur diyor resmi belgelerinde ama bugün başka taraftan da, başka işler yapıyor. Hatırlarsınız ben mahkemenize bir tek talepte bulundum 8 ay boyunca mahkemenize herkesin MİT’le ilişkisinin sorulmasına başka bir şey talepte bulunmadım, tahliye talebinde de bulunmadım size bir tek talepte bulundum. Bir devlet ki düşünün böyle bir örgüt, böyle devasa bir örgüt, kudretli bir yapı bu ülkenin dış güçlerin saldırısını önceden haber almak ve korumakla görevli Milli istihbarat teşkilatının bilgisi olmasın, bu düşünülebilir mi? Bu mümkün mü? Bu mümkün mü, böyle bir şey düşünülebilir mi? Böyle bir örgüt yok diyor MİT, ama ilerleyen safhalarda bakacağız MİT’te neler yapmış. Savcılarımız davaya katkısı yoktur, yoktur diye ama en sonunda burada açıken basına da yansıdı MİT’çilerin bu davada nasıl faktör oldukları, birilerinin ellerine bir kağıtlar tutuşturup böyle yaparsanız çıkarsınız diye gizliden gizliye faktör olduklarını ve taraf oldukları içindeki bir kısım kişilerin artık basına da yansıdı. En sonunda savcı beyde sorulmasını talep etti, mahkemeniz kabul etmedi. Artık bu aşamadan sonra zaten kabul edilse de bir önemi yok çünkü her şey açığa çıkıyor artık, gerçekler gizlenemiyor. Hani bir laf var güneş doğduğu zaman karanlıkta gezenler ayak izleri ortaya çıkar diye, güneş doğduğu zaman karanlıkta yürüyenlerin, gizli yürüyenlerin ayak izleri ortaya çıkıyor. Bundan kimse kaçamaz, hiç kimse şimdi öyle bir süreci yaşıyoruz. Devam edelim Leybsink duruşmasında neler oluyor, bizde neler oluyor? Tehlike eski sistemi inkar etmiş ve yeni nasyonal, sosyalist hukuk anlayışı kağıt üzerindeki hukukun geçerliliğini ancak yeni nasyonal sosyalist ideolojisinde uygunluğu, oranın da kabul eden anlayışı henüz tamamı ile benimsememiş olan yargıçların adalet dağıtımında gizleniyordu. Orada da hukukçular vardı taraf, o zaman. Karşı gelen hukukçular da vardı, bu hukukçular neler diyor. Bu diplomatik fakat yine de anlaşılır bir ifadedir, dördüncü ceza dairesi başkanı o zaman doktor Burnuger eski sistemi cumhuriyet ve demokrasiyi inkar eden aynı zamanda temel kural cinayet, işkence ve terör olan yeni hukuk anlayışını henüz tümüyle benimsememiş bulunan adalet kadrolarının mensupları da vardı, o zamanda vardı onlara karşı gelen hukukçular ama Hitler nihai hedefinde o dava üzerinden devleti ele geçirdiğinde kendi yandaş hukukçularıyla birlikte, kullandığı mahkemeyle birlikte karşı gelen hukukçuları da Gestapo’ya infaz ettiriyor. Bunlar tarihi sayfalarda, hukuk davalarında kayıtlı infaz ettiriyor. Çünkü faşizm öyle bir şey bugün bizim ülkemizde de bunun adım adım gidişatı görülüyor, bugün ülkemizde aynen bunu yaşıyor. Eğer bir kurumu yok etmek istiyorsanız kişiler üzerinden gidebilirsiniz, emperyalistlerin sistemi budur. Milliyetçiliği yok edecekseniz, milliyetçilik milliyetçi gibi görünenler üzerinden milliyetçiliği yok edeceksiniz. Solculuğu, demokratlığı yok etmek istiyorsanız o kisvedeki insanlar üzerinden yürüyerek yok edeceksiniz. Adaleti yok etmek istiyorsanız mahkemeler üzerinden yürüyecekseniz. Orduyu yıpratmak istiyorsanız ordu mensupları üzerinden yürüyeceksiniz. Kim neyi temsil ediyorsa onlar üzerinden yürüyeceksiniz. Emperyalizmin temel felsefesi ve kuralı budur. Bugün bu mahkemedeki olan feryatlar boşuna değildir, o zaman o yargıçlar da sonları iyi geçmemiştir. Ama tarih en sonunda herkese hayatını da kaybetse ne yaparsa yapsın, gerçek olduğu yere oturtturuyor, hiç sapmıyor. Hep derim zaman en büyük çözücü, zamanın çözmeyeceği hiçbir şey yok. Zaman öyle bir noktada insanlara bulundukları yerlerin gerçek noktalarını yerine kor, hiç bunda tartışmasız. İyiyi iyi, kötüyü kötü, korkağı korkak, cesuru cesur, fedakarı fedakarı hepsini gerçek değerini zaman veriyor. Her şeyin gerçek değerini zaman veriyor, bu yönden zaman onun içinde kıymetli. Bu süreçte Erzincan’daki savcılarda o gün Almanya’da ki karşı gelen hukukçuların temsili birer örneğidir, çünkü ortaya çıktığı için, cemaatleri soruşturduğu için kendisine bunlar Ankara’daki hakimimiz bir devlet başkanı, işte cumhurbaşkanı hakkında soruşturma açtığı için ya başına gelmeyen kalmamıştır. Onlarca savcı dinlenmiştir, hakim dinlenmiştir. Hatta başkan sizde dediniz emin değiliz dediniz. Ama gelinen nokta ne, herkes bu merceğin altında faşizm amacına ulaşmaya eğer faşist zihniyet bunu uygulayanlar amacına ulaşmak için hiç kimseye her şeyi bertaraf ederler, yok ederler onlar için amaca giden yol mubah, her şey mubah inanç, değer her şey okumayacağım burada o zamanda diyorlar Hitler’in yanındakilere peygamber sıfatı var, yapıştırmaları var, çok onların mitolojik şeylerinden nasıl bizim geçmişte Mevlanalarımız onlarımız varsa onların da o yakıştırmaları var. Nihai amaç devleti ele geçirmek, erki ele geçirmek. E bugün yapılmak istenen de bu değil mi? Bugün birçok hakimlerimiz, savcılarımız acaba feryat ediyorlar, boşuna mı feryat ediyorlar. En son anayasa mahkemesi başkanı söyledi insanları içeride yatırmakla sonra pardon demek olmaz diyor. Ben 22 aydır bu fırsatı daha yeni buluyorum, ha ben bundan daha kötüsünü de gördüm onu da anlatacağım. Gerçek diktatörlüğün, darbenin nasıl darbe olduğunu anlatacağım size ben onu yaşadım, canlı tanığıyım. Bundan daha beterini yaşadım ben, onu da anlatacağım. Şimdi bizim o davada kullanılanlar var, burada bunları pekte şey etmek istemiyorum o davada da aynı Almanya parlamento yangını davasında da gizli tanıklar var, itirafçılar var. Birtakım parayla satın aldıkları adamlarda var. 65 kişi bunların hepsi dava kayıtlarında, polis var içlerinde, milletvekili var, hırsız var vesaire var, vesaire var, vesaire var. Bizim davada da Tuncay Güney diye bir adam Ergenekon davalarının başlangıcındaki bir adamdır. Kişiliği, karakteri oturmamış bence kullanılmaya müsait ve kullanılmış da bugün bu işin temeli, bu tür bir adamın, bu tür bir adamın yaptığı anlatımlarla buraya gelmiştir. Osman Yıldırım’ı anlatmak bile istemiyorum, yeğenini işte para karşılığı vücudunu kiralayan, onu meslek edinen bir adam. Ama bu davada nerelere getiriyorlar. Geçen gün mecliste seyrediyorum içişleri bakanı hakkında gensoru önergesi verilmiş, içişleri bakanı yemin ediyorum böyle üzüldüm elinden şekeri alınmış çocuk gibiydi, feryat ediyor. Diyor ki, hapishanedeki birinin sözleri ifadesiyle benim için burada diyor gensoru verdiniz diyor. Ya bizim hakkımızda bu dava için ifade veren adamların kişiliği karakteri ne? Tuncay Güney, ya be içişleri bakanı devletin polisi elinde, jandarması elinde, istihbaratlar elinde eski bir milletvekili tutuklanmış yaptığım bir işe ifade vermiş feryat ediyorsun orada, ya bizim gibi olsan ne yapacaksın? Ya bizim gibi olsan ne yapacaksın? Meclisteki halini seyrettim, güldüm bir taraftan da üzüldüm. Çünkü insanın düştüğü bir durum orada feryat ediyor, bizi diyor bunla suçluyorsunuz diyor. Gensoru veriyorsun diyor bunun diyor verdiği ifade ile e bizim hakkımızda kendini kurtarmaya çalışan bir Osman Yıldırım denilen adam bir Tuncay Güney daha kim gizli tanıklar var Allah bilir. Bizim gibi olsan ne yapacaksın? Ama bu davadan beslenenler var, bu dava sürdüğü sürece onların oralarda rahat oturmasını sağlayanlar var. Bunun en son örneklerini milletvekilleri tek tek beyinlerinin arkasındakini açıkladılar. Hepimiz yerinde malum ne diyor Ergenekon’cular çıkarsa bizden kanlı hesap sorarlar. Toplumu böyle sindiriyorlar, toplumu böyle dışarıda yıldırıyorlar ve bunu millete anlatıyorlar. Panellerde, konferanslarda, mitinglerde işte buradaki insanları kullanarak bu davada tutuklu kaldığımız sürece dışarıda korku toplumu yaratılıyor, toplum sindiriliyor. Tekel işçileri Ankara’da direniyor en son PKK’lı dediler. Bizi burada suçlanıyoruz meclisi işlevini yerine getirmeye engellemekten, ıslahat vesaireyle. Ya tekel işçileri bağırıyor gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek, hükümeti devirmek için bağırıyorlar. Bunların hepsi Ergenekoncu mu? Onu da diyecekler de dilleri varmıyor. Onları da diyecekler de dilleri varmıyor. Ha bu cumhuriyetten hesaplaşma, artık en son iş oraya kadar geliyor. Beyinlerinin arkasındakini herkes koyuyor, üstümüzde tepindiklerini açıklayan başbakan yardımcıları var. Şimdi fişleme yapıyorlarmış, yaparlar çünkü devleti tamamıyla ele geçirdikleri zaman onların giyotinleri hazır. Kimleri bertaraf edecekler kendilerine karşı kim gelmişse, bunda şu bu hiç ayırmazlar. Faşizme giden yol budur, bu yolun taş döşemeyin, bu yola ben Türk yargıçlarının taş döşeyeceğine inanmıyorum. Belki bir iki savcı, bir iki hakim çıkar her kurumda olduğu gibi çıkar insan faktörünün olduğu yerde her şey vardır ama Türk milleti adına karar verme yetisine haiz hakimlerin elinde sonunda bu faşizme giden süreçte dur diyeceklerine inanıyorum. Eğer zaten bunlara dur demezlerse sonuçta bu çark bu sistemi de götürürler. Artık tartışıyorlar, anayasayı yüksek yargıyı nasıl emir ve komuta altına almayı, himayelerine, bilgilerini almayı tartışıyorlar süreç bu. Almanya’da bu süreç milletvekilleri de tutuklanıyor. Bakın bizim bu süreçte de tutuklanacak, burada söylüyorum. Buradaki bütün bu davada yaşanan her şey suikastlar, generallerin tutuklanması, istihbaratlar, gizli tanıklar, mahkemenin yöntemi, yargılama, sistem hepsi aynı sizler benden daha iyi bilirsiniz bunlar dava kopuş davaları bu süreçte milletvekili de tutuklanacaklar. Eğer cesaret ederlerse milletvekili de tutuklayacaklar. Bir tane savcı 16. maddeden çıkar milletvekili de tutuklar aslında fezleke hazırlattırır, iktidar çoğunluk eldeyse yaparsan bu süreç böyle bir süreç. Bugün gelinen nokta aynı Almanya’daki gibi bizde bir yıl sonra iddianamemiz hazırlandı, aşağı yukarı bir yılı geçkin sonra iddianamemiz hazırlandı ve sekiz on aydır da huzurunuzda kendimizi, herkes kendini bir şekilde ifade etmeye, yaptığını, düşüncesini, ne yaptığını ifade etmeye çalışıyor. İşte bizde aynı şekildeyiz, 21 ay 22. ay burada bende kendimi, yaptıklarımı, düşüncelerimi, tespitlerimi ifade etmeye çalışıyorum. Ama tarih Almanya’da Hitler muvaffak oldu. Tarih onları öyle bir cezalandırdı ki Dünya tarihinde öyle bir yere koydu ki şimdi bu süreçte kullanılanların bir de akıbetine bakalım. Çünkü orada Vanderlübe gibi bir çok insanlar kullanıldı. Yalancı tanıklar kullanıldı. Birçok insanlar kullanıldı bakalım Hitler amacına ulaştığı zaman bu kullandıkları yalancı tanıklara ve akıbetleri ne olmuş? Zavallı Vanderlübe’ye neler verildiği ne gibi kabul edilebilir yaşam alanı önerildiği bilinmiyor, yarı kör olan bu gencin yeni bir devrim sinyal ateşi yani parlamento yangınını, yakması gerektiği idi ama zehir işi gördü, iş gördü ve mahkeme bitip de karar okunduktan sonra Lübe bir sabah vakti kendini boş bir avluda buldu. Başını dimdik tutuyordu ve artık zehir bilincini sislendirmiyordu. Birden bire anlatılamayacak bir ölüm dehşeti içinde gözlerini alabildiğine açtı, cellat kütüğünü ve baltasını görmüştü. Hayvan gibi bağırmaya başladı ve artık susmadı idam yerine sürüklenmişti, debeleniyordu, vuruyordu, çırpınıyordu, bir an için kendini kurtararak bağırdı; bırakın konuşayım, bırakın konuşayım, ben yalnız değilim, ben yalnız değilim. Hitler bunu bu süreçte kullanmıştı çünkü zaten dava boyunca da ifadelerinde de var. Bırakın ben yalnız değilim, ben yalnız değilim, bundan sonra bu aldatılmış adam başı yuvarlandı 6 ay sonra da 30 Haziran 1934 yardakçıları Karayns ve daha birçokları Gestapo tarafından imha edildi. Bu süreç böyle bir süreç, faşizm böyle bir şey, diktatörlük böyle bir şey. Eğer bu zihniyet bugün ülkede tamamen muvaffak olursa sonuç bu. Onun kullandıkları hiçbir zaman, hiçbir zaman ortada bırakmaz, bunun örneklerini Şili’de de, Arjantin’de de bir çok yerde de Endonezya bir çok yerde de tarihte yaşadı insanlar. Almanya Hitler amacına ulaşıp da Avusturya’ya savaş açar ondan sonra da Fransa’yı işgal edeceği zaman Alman Generalleri Bovesegel otururlar derler ki Fransa’yı işgal edeceğiz işte hazırlık ne? Hiç istihbaratçı göndermezler, işte sorarlar ya hiç istihbaratçı göndermedik ama biz bu ülkeyi işgal edeceğiz hiç bilgimiz yok mu? Var der hem de istediğimiz her türlü bilgiyi elde ettik. Nasıl elde ettik der? İstihbaratçı göndermeye gerek yok ki der Fransız basını bizim için her türlü bilgiyi veriyordu zaten der, Fransız basınında çıkan her türlü yayın bizim için her türlü bilgiyi elde ediyorduk. Sonuç ne olur biliyor musunuz? 6 saatte Almanya Fransa’yı işgal eder, 6 saatte Almanya Fransa’yı işgal eder. Bugün Türkiye’de yapılan bir çok yayın, gazetelere, televizyonlara bakıyoruz asker bu kadar kötü. Camisini bombalayacak, onu yapacak, hakimler bunu yapacak, savcının biri soruşturma açar bunu yapar, bir mahkeme başkanı Cumhurbaşkanı hakkında dava açar, hakkında olmadık şeyler yapılır, yüksek yargıya her şey yapılır. E bu ülkede ne kalacak değer? Eğer siz aslanı yaralarsanız çakallar ve sırtlanlar sürü halinde beklerler, bir laf var çok severim vatanı güzel olan ile karısı güzel olanı rahat bırakmazlar, bizim vatanımız çok güzel Dünya’nın en güzel vatanı onun için bizi rahat bırakmazlar her zaman işbirlikçileri bulacaklar, hainleri bulacaklar. Her zaman onlarla ilgili aynı İstiklal savaşında da mütareke basını vardı. Ama istiklal savaşında tek sayfa, tek sayfa yaprak ile İstiklal savaşında mücadele verenler dertlerini anlattılar. Şimdi de öyle Tekel medyaları, holding medyaları, patronları, gazeteleri, tarikat gazeteleri ama Cumhuriyet gibi Atatürkçü işte savunursan demokrasiyi Cumhuriyet gazetesi gibi Tekelde çıkar sermaye derdin, holding, ihale derdin olmazsa e gelirsin burda en üst seviyede de hem sorgulanırsın, hem de yargılanırsın. Şimdi ki basını düşünelim birçoğunu. Bilmem ne televizyonun sahibi İstanbul Büyükşehir belediyesinden 500 milyon ihale alır Ergenekon’u her gün yerle bir, her gün burda ki adamlar hakkında yazar çizerler asar keserler. Bir gün gelip dinlemişler mi burda ne cevap verildiğini? Dinlemezler çünkü bunlar bu dönemde en büyük rantiye kar elde ediyorlar. Bu dönemde kim iktidardan yana kim bu amaçtan, zihniyetin yanında kar elde ediyor, rant elde ediyor, çıkar elde ediyor, Ama buradakilerin hiç birinin ben kar elde ettiğini görmüyorum, aksine herkes kendini az çık idam ettirmenin derdinde. Tuncay’a da televizyonunu sattırırlar, sattırırlar tabi. Yaşatırlar mı? Cumhuriyet gazetesini de en üst seviye de alırlar sorgularlar, yargılarlar, manşeti nasıl yaptın? Nasıl şirket yapılanması, kaç para nerden aldığına kadar, kaç para sattığına kadar. Taraf gazetesine sorsanıza kim vermiş 3 trilyon lira parayı? Taraf gazetesinin sahipleri kim? Hepsini hapishaneden tanırım ben onların, cezaevinden tanırım, cezaevinden. Burda da vardı bir tane artı onu da cezaevinden tanırım yüzüne de söyledim hangi amaçlara hizmet ettiklerini de bilirim. O ceza evindekilerin de hangi amaçlara hizmet ettiklerini biliriz. İsrail’in İngiliz’in, Amerikalıların paraları ile bu ülkede şirket kurarlar, bu ülkede bilmem ne değerlerine saldırırlar, saldırırlar tabi. Niye saldırmasınlar? Hani bir laf var Yahudi’nin ekmeğini yiyen kılıcını sallar diye bunlar da ekmek yedikleri yerin kılıcını sallıyorlar. Şimdi biz darbecilik ile suçlanıyoruz darbecilikle yargılanıyoruz, ben size darbeyi anlatıyım, yaşadığım darbeyi. Hayal mayal değil, tarih tarih, yer yer yaşadığımı ve darbenin nasıl bir şey olduğunu, darbecilerin aslında kime hizmet ettiğini, kim olduklarına bir bakalım; Darbe zeminini kimler nasıl hazırlar? Yıl 1977, yer Taksim, CIA ve işbirlikçileri Shareton otelinden tepesinden Türk milletinin üzerine ateş ederler, 40 kişilik CIA ekibi Türkiye’ye dağılır. Çorum, Sivas. Maraş katliamlarını ve kurtarılmış bölge diye adlandırılan bölgelerde toplumu sağ, sol, alevi, Sünni diye kışkırtıp terör yaratmalarının Kenan Evren’in olgunlaşma süreci dediği süreç başlar. Bu sürece bir bakalım, ABD’li bakandan Ecevit’e açık tehdit, bütün bu gelişmeler sonucunda ABD ne yapıp edip Türkiye ile iyi geçinmek zorunda olduğunu anlamıştır fakat CIA tarafsız ya da ılımlı bir batı aleyhtarı diye tanımladığı bir Ecevit ile bu mümkün değil ama yine de şanslarını denemekten başka çareleri yoktur 10 Mayıs günü Amerika ile Sovyetler Birliği arasında saltaki, stratejik nükleer silahlanmanın, silahların sınırlandırması anlaşması imzalanacaktı. ABD Dışişleri bakanı yardımcılarından Vander Kiristoper çok önemli bir konuya Ecevit ile görüşmek üzere 7 Mayıs günü Ankara’ya geldi, Amerikalı bakan daha önce Carter yönetiminin Türkiye’ye yapacağı olağanüstü yardımları anlattı sonra da asıl konuya geçti Sovyetler Birliğinin anlaşma uyup uymadığını denetlememiz gerekiyor, Humeyni yönetimi İran’da ki istasyonları kapattığı için izleme olanağımız nerede ise bitti. Uydularımız aracılığı ile ve yeterli izlemeyi yapamıyoruz Rusya’yı kontrol etmemizin tek yolu Türkiye’de casus uçakları U2’leri bu denetimi sağlayabilmektedir. Türkiye’den bu uçuşlara izin vermesini istiyoruz talebinde bulundu. Ecevit bu talebe karşılık salt 2’nin çok önemlidir ve buna bizde katkıda bulunmak isteriz siz Sovyetlerle karşılıklı denetimde anlaşmaya varmışsınızdır bu konuyu da konuşmadınız mı diye sordu? Ve aldığı cevap hayır konuşmadık oldu. Onun üzerine Ecevit Salt 2 anlaşmasını biz yapmadık siz ikiniz yaptınız, o zaman onlarla anlaşmayı dinleme istasyonlarını Sovyetlere kabul ettirin. Türkiye’den böyle gizli misyon Türkiye’de böyle gizli misyon yapılmaz Sovyetler Birliğini de tahrik edecek bir yaklaşım olur deyince ABD’li bakan eğer bu isteğimiz reddedilirse Türk Amerikan ilişkileri bozulur ve hatırlatmak isterim ki beklediğiniz yardımlar gerçekleşmeyebilir. Bakan küstah ve asabi bir ses tonu ile diplomatik bir tehdit savurmuştur bu kadar da olmaz diyerek ayağa kalkan Ecevit siz yardımı bu uçuşlara verilecek izin karşılığında vermeyi düşünüyorsanız bana da bu görüşmeyi bitirmekten başka yapacak bir şey kalmıyor, restini çeker ve o toplantıyı orada bitirir. İşte bu görüşmede ki restleşme ABD için bardağı taşıran son damla oldu Dünya’nın efendileri Ecevit’in bitirilmesi için düğmeye bastılar ve ülke içinde ki güçlerde harekete geçirildi. Başkan Carter’in baş danışmanı Virizinski kendisini ziyarete gelen bir grup Türk iş adamı bu adamlar Türkiye’ye hiçbir yere varamaz der, Türkiye’den giden iş adamları Virizinski bunu diyor bu adamlarla Türkiye hiç yere varamaz diyor Ecevit için diyerek hakaret dolu eleştirilerde bulunmuştur. Ülkesinin başbakanına yapılan bu hakaretleri koyun gibi dinleyen bu iş adamları Türkiye’ye döndüklerinde ilk iş olarak gazetelere ilanlar veriler Ecevit hükümetini düşürmeye yönelik kampanyalar başlamıştır, işte darbeler böyle başladı, darbelerin baş aktörleri sanayicilerdir, rant elde ederlerdir. İş adamlarının ziyaretinden hemen sonra da Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ABD Genelkurmay Başkanının davetlisi olarak 7 Haziran tarihinde 1 hafta süren ABD ziyaretini gerçekleştirir. İş adamlarıyla konuşurken Türkiye’nin Başbakanına hakaret eden Virizinski Evren ile yaptığı görüşmede İstikrarlı bir Türkiye görmek istiyoruz fakat ülkenizin ülkenizde ki gelişmeler bu yönde değil diyerek mesajını açık bir şekilde vermekten çekinmez, Amerikan ateşi Ecevit’i eritmeye başlar, Ecevit kurduğu ve ortağı olduğu hükümetlerle birlikte yokluk yılları da başlar. Mazot bulamadığı için çiftçinin ürünü tarlada kalır, gaz, un, yağ, şeker gibi temel ihtiyaç maddeleri bile bulunamıyordu. Sanayiciler ve iş adamları gazetelere tam sayfa ilan vererek Ecevit hükümetinin gitmesini istemeye başladılar, Kıbrıs fatihi bir anda istenmeyen adam olmuştur. Kıbrıs fatihi bir anda istenmeyen adam olmuştur, Ecevit bu baskılara fazla dayanamadı ve hükümeti istifa ettiğini açıkladı. Yapılan seçimlerde yine gereken çoğunluğu sağlayamadığı için koalisyon kurması gerekiyordu bu defa bu defada hiç kimse bir araya gelmedi, cumhurbaşkanı Fahri Korutürk en çok oyu alan Demirel’e vermesi gereken hükümeti kurma görevini kontenjan senatörü Sadi Irmak’a verdi. Temayüllere ters olmasına rağmen Demirel bu duruma ses çıkarmadı Sadi Irmak kabinesini açıkladı ve 17 oyu güven oyu almasına rağmen görev yapmayı kabullenen olmadığı için mecburen 5 ay iktidarda kaldı Demirel ve Erbakan komünistlikle itham ettikleri Ecevit ile hükümet kurmaya yanaşmadıkları günlerde ülke büyük bir kaosun içinde kıvranır oldu. Devlet yapısı çöktü 21 bin ölü. Ekonomide aynı şekilde istikrarsızlaştırılmış, enflasyon nedeni ile yüzde 20’lere varmıştı 1977 yılına geldiğimizde enflasyon yüzde 50’ye ulaşmıştı, Şiddet saldırıları Türkiye’yi alev topuna çevirmişti, Almanlar, İngilizler ve ABD’liler gönderdiğimiz malzemeyi farklı amaçlarla kullanıyorsunuz diyerek ambargo uyguluyorlardı ama her nasılsa çatışan grupların ellerinde ki ve bu ellerinde ki bu ülkelerden gelen silahlar bulunuyordu. Sağ, sol diye milleti çatıştırdılar ama bu çatışmalarda ne yazık ki kullanılan silahlar hep bu ülkelerden gelmeydi bu ülkelerin silahlarıydı. Etnik çatışmalara döndürülen saldırılar ülke iç savaşın eşiğine getirildi, terörü tırmandırmak ve karşılıklı karışıklık çıkarmak için hedeflere özenle seçiliyordu bu hedeflerden birkaç tanesini okumak istiyorum hem de yad etmiş oluruz. Doçent Orhan Yavuz, Savcı Doğan Öz, Hacettepe Üniversitesi sanat tarihi doçenti Bedrettin Cömert, Karadeniz Üniversitesi Öğretim üyesi Necdet Bulut, Milliyet Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, gazeteci İlhan Darendereoğlu, Profesör doktor Ümit Doğanay, Profesör doktor Cavit Orhan Tütengil, yazar Ümit Kaftancıoğlu, eski gümrük ve tekel bakanı Gül Sazak, Ordinaryüs profesör Bedrettin Karafaoğlu, Malatya bağımsız belediye başkanı Hamit Fendoğlu Eski başbakan profesör doktor Nihat Erin, eski Disk genel başkanı Kemer Türkter, İstanbul milletvekili Abdurrahman Köseoğlu ve niceleri nerede olursa olsun milletin ve kendi yapısını korumaya muktedir olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin hangi noktaya getirildiği 1965 yılından başlayarak 1980 ihtilaline kadar 6 defa hükümet kurmuş olan o yılların Başbakanı Süleyman Demirel içine sürüklendiğimiz durumu 2 basit cümle ile tarif eder; devlet yapısı çöktü devleti işletemiyoruz. İşte Kenan Evren’in hazırlık dediği süreçte bunlar ve bunlar gibi daha binlerce insanın hayatına mal oldu. 48 tane insan asıldı ama sağdan ama soldan ama cezaevlerinde binlerce insan öldürüldü, onların kaydını kim biliyor? Bugün siz 12 Eylül’den işkenceci diye yargılanan birini biliyor musunuz? Duydunuz mu? Duyamazsınız, bunların hepsi şimdi büyük holdinglerin ortaklarından, yönetim kurullarında. İşte darbelerden bunlar beslenir, darbelerden en büyük beslenen rant çevreleridir. Bu rantiyeciler darbelerden beslenir onun için TÜSİAD bugün Türkiye’de anayasa değişikliği vesaire vesaire ister TÜSİAD bugün en büyük kar çıkar ilişkilerini ordan BİM mağazaları kimin mi? Kadir Topbaş’ın kardeşi aldı şimdi yarı hissesini. Zapsu’nun hissesini yarısını İsrail bilmem Amerikan bankasının ortağı yarısı da Zapsu’nundur. Şimdi Kadir Topbaş aldı Türkiye’nin sayılı zenginleri arasına girdi, girer bu dönemler böyle sayılı zenginler üretir, onun için bunlarda medya yoluyla ama görsel televizyon ama basın ama radyo ama etki yolları ile bulundukları konum itibari ile bu geçiş süreçlerini ve darbeleri desteklerler. Ben 12 Eylül’de de Atatürk devrimcisiyim diye zindanlarda yattım şimdi sivil darbe oluyor gene zindandayım ama darbecikle suçlanan da benim. İşte Hitler diyor ya cinayeti işle ölene yükleyeceksin suçu, hem beni öldürmeye çalışacaklar hem de suçu bana yüklemeye çalışacaklar, bu yafta bana tutmaz, bu çamur bana tutmaz, Güneş doğduğu zaman karanlıkta iz bırakmadığını zannedenler karanlıkla yürüyüp iz bırakmadığını zannedenler Güneş doğduğu zaman izleri ortaya çıkar ve üzerinde sahipleri ortaya çıkarlar. 1978 8. ayında bir yaralama olayından tutuklandım 42 gün Gayrettepe’de şubede kaldım o zaman ki adı Gayrettepe. O zaman ki cinayet masası şefi Ahmet Ateşli ve en son Uğur Gür sorguladılar 42 gün kaldım yaralı bir şekilde çünkü vurduğum insan kendi dükkanımda vurdum vurduğum insan biraz durumu iyi olan bir insandı baskı kullandılar benim babamda emniyet mensubuydu o zaman emniyet (bir iki kelime anlaşılmadı) Yaralı olarak Paşakapı cezaevine geldim, şimdi ki memurlar hapishanesi yüzde 80’i polis yatıyor şimdi orada. Cezaevlerinin o zaman ki şartları öyle bir ki hayat pamuk ipliğine bağlı cezaevine bir geldik A blok, B blok bir tarafı sağcı, bir tarafı solcu Yılmaz Güney geldi almadılar Toptaşı’na gönderdiler, bir tarafta işte İbrahim Çiftçi’ler Ümit Denizkulluk’lar, Yücel Oduncu’lar vesaireler, vesaireler. Cezaevinde büyük isyan oldu 42 gün sonra 7 gün yolculuktan sonra Samsun Cezaevine gittik, cezaevinin yüzde 60’ını dağıttılar o zaman. 145 kişi Samsun cezaevine gittik 7 gün yol. 145 kişi Samsun cezaevine gittik yedi gün yol. Hiç parmak kelepçesi duydunuz mu sayın başkanım belki görmüşsünüzdür. Siz çünkü mahkemeler size geliyor. Albayım bilir parmak kelepçesi, jandarma olanlar bilir. Parmak kelepçesi şu iki başparmağa vurulur. Bir şu iki baş parmağa vurulur parmak kelepçesi yedi gün boyunca o parmak kelepçesi ayrı yeten kelepçe bir de o zamanların meşhur sevk zincirleri vardır. Kelepçeyi vururlar parmak kelepçesini o kelepçeyi de vururlar bu normal kelepçe değil zincir yine vururlar. Onun arasından geçirirler bu parmakla bu zincir arasından geçirilir bütün herkes birbirine zincirlenir arabanın içinde. Hala izleri var benim o dönemki işkencelerden vücudumda hala izleri mevcuttur. Bu süreç öyle bir süreç ki, Samsun da bir yıla yakın kaldım. Terörün yani Kenan Evren’in o hazırlık süreci dediği, olgunlaşma süreci dediğini ben cezaevinde çok rahat gördüm. Bir kısım koğuşlarda işte İbrahim Çiftçi’ler, Veli Canulucu’lar sağ deyim bir tarafta da sol. İşte o DEVYOL’un DHKPC’nin hatta PKK yok. Partiyi kürdistan’ın kurucularından iki tanesini de orada tanıdım ben. Biri Ordulu biri Trabzonlu isimde verebilirim hiç önemli değil. Anılarım notlarımda da yazıyor. Biri Mehmet Savaş biri İbrahim Hakkı Tuncel PKK’yı kuranların temellerinde olan adamlar. Apo mapo PKK’yı daha sonradan kurmuştur. Kimlerin yönlendirdiğini de iyi bilir bu millet. Cezaevinde silahlı çatışma duydunuz mu cezaevinde silahlı çatışma Mahmut Yıldırım adında biri öldü o zaman. Samsun cezaevi müdürü Cemal Balcıoğlu (2-3 kelime anlaşılamadı) adalet bakanı akrabasıydı. Cezaevinde silahlı çatışmadan Mahmut Tekin öldürüldü orda. Şimdi öyle bir cezaevi ki bu cezaevinde kimler var. Yatıyoruz o zaman cezaevleri böyle yirmi kişilik beş kişilik koğuşlar değil. Bir kısım 250 kişi büyük bahçe oraya çıkıyorsun. Şansına ya sağcılar vardır ya solcular vardır. Cezaevi ikiye üçe bölünmüş çünkü o zaman. Burada kimleri tanımadık. Akrep Nalan’larından tutun, kasabalılar denilen örgütçülerden, hipodromu soyan Tikkoculara, Orhan Bakır’ı kaçıranlardan tutun İbrahim Çiftçilerine Veli Can Oduncularına, Ümit Deniz Kulluklarına kadar. Sağdan da soldan da her iki taraftan bir çok insanları tanıdım. Bu cezaevinde bir yıla yakın kaldım. Ve çok sıkıntılı dönemler bu dönemler. Anadolu da şöyle bir şey var. Eğer İstanbul da tutuklandıysanız hangi vilayetten olduğunuz önemli değil isterseniz işte Çorumlu olun Sivaslı, Trabzonlu, Muşlu nereli olursanız olun. Eğer İstanbul da tutuklanıp kendi memleketinize gittiğiniz zaman size farklı gözle bakıyorlar. Ha bu İstanbulludur diyorlar. Muşlu olmanız, Trabzonlu olmanız hiçbir şey ifade etmiyor orda. Kendi memleketiniz de olsa. Bir sene sonra Çorum’a gittim ben. Bu Çorum olayları olmuştu yeni daha oluyor bu. Birçok insan dinliyoruz. Çorum da Çorum olaylarının nasıl olduğunu tutuklananlar bazı insanlar işte kalabalık kaldığı için soruyorduk nasıl oluyor diye. Dediler ki, yüzleri temiz bazı insanlar dolaşıyor işte şu mahallede camiyi bombaladılar o mahalle işte Alevilerin oldu bu mahalle Sünnilerin olduğu için diyor hep mahal böyle bilir insanlar diyor. Ve milleti böyle kışkırtarak milleti birbirine düşürdüler diyor. Zaten 12 Eylül sürecinde de darbe sürecinde de Çorum, Maraş, Sivas ben Sivaslıyım. Özellikle seçilmemiş midir? Niye? O tarihlere kadar o bölgelerde biz hep beraberdik. Hiç kimse kimseyle bir kavgası derdi yok. Ne alevi ne Sünni ne sen şusun ne busun diye böyle bir derdimiz yoktu. Ben kırk yıldır İstanbul’dayım Trabzonlu komşumda var, Erzurumlu var, Tuncelili var, Muşlu da var. Ama kimse kimsenin dini inancına yaşamına karışmazdı. Ama 12 Eylül bu ayrıştırmanın süreci. İşte onların hazırlık evresi dediği süreç olgunlaşma dediği süreç. Ve bugün de yaşananlar aynı şey değil mi? Bugün de laik antilaik. Atatürkçü Atatürkçü olmayan. Hep böyle artık ayrıştırma başlıyor. Azınlıklar diyor. 32 parçaya bölüyorsun Türkiye’yi 36 parça azınlıklar Rum, ermeni, Yahudi, kürt elli parçaya böl ismini koy böl. Ama Atatürk diyor Türkiye cumhuriyeti devletini kuran herkes Türk herkes diyor Türklere aynı damarın cevherleridir. Bin yıldan fazladır aynı topraklarda yaşıyoruz. Ama bugün ülkeyi etnik ayrıştırmayla bölelim. Bugün yaşanan süreçte o. Bugün de fişi yabancıların istediği bu. Ha bu süreç bugünkü bu gelen süreç temelleri 1980 de atıldı. İhtilalden üç ay önce Giresun cezaevine sürgün gittik. Giresun cezaevi meşhur bir yerdir. İran yolu kenarında deniz seviyesinden iki metre aşağıda bir cezaevidir. Burada ihtilal oldu. 12 Eylülde biz Giresun cezaevini gördük. Burada birçok insanlar vardı. Dediğim gibi örgütçüler sağdan soldan Karadeniz de işte aile hasım olan aileler Trabzon da Rize’den hasım olan aileler insanlar vardı. 12 Eylül cezaevinde bir süreç başladı. Bilmiyorum anlatabileceğim mi çok? Bu süreç Türkiye de akıl almaz işkencelerin uygulandığı bir süreçtir. Gece saat üç buçuktu koğuşlar basıldı. İçerlere girildi. Arama adı altında koğuş ara başka koğuşlar ara duvarlar yıkıldı. İşte o zaman cezaevinde dedim ya hayat pamuk ipliğine bağlı herkes kendine işte bir bıçak bir şey yapmanın derdindeydi. Çünkü kimse kimseyi tanımıyor. Herkes herkesten çekiniyor korkuyor. Hayat pamuk ipliği durumu çok iyi olanların silahları var bilmem neyi var böyle yatıyorlar. Ve kendimizi hücrelerde bulduk. Giresun’un o meşhur tek tek hücreleri. Hayatımda öleceğim aklıma gelirdi de fare ile yemeğimi paylaşacağım aklıma gelmezdi. Yani öleceğim aklıma gelirdi bir fare ile iki yıl yemeğimi paylaşacağım aklıma gelmezdi. Boz fare diyorlar orda fındık fabrikası var yakında böyle büyüktür. Kediyi koysanız kediyi öldürür. 12 Eylül olduktan sonra tabi işkenceler gırla, manyeto, askı, Filistin askısı, çuval, bi de işte o sağcı solcu bir ayak ondan bir ayak ondan arada sende varsın hiç fark etmiyor kim olduğu. Sağcılar koğuşundan getirdiklerini solcular koğuştan getiriyorlar bir ayak ondan bir ayak ondan falakaya vuruyor. Bazen birini boyu uzunsa garibim o da çok daha sopa onun ayağına denk geliyordu. Bazen ben o yönden şanslıydım boyum biraz kısaydı. Adana ülkü ocakları başkanından da beni bir vurmuşlardı. Bende ülkücü falanda değilim ben o zamanda diyordum ben Atatürk devrimcisiyim. Ben ne leninin ne maonun ne bilmem kimin, bilmem kimin peşinden giden değil ben Atatürk devrimcisiyim. O zaman da benim kaldığım odamda 1229 tane kitabıma el kondu. Aklınıza gelebilen bütün klasikler. Dört kitabın dini kitabın tercümesinden tutun 9 ışıktan tutun, marksın kapitaline neyi istiyorsanız ben okumayı seven bir insanım. 1229 tane kitabıma el kondu. Bugün beni alanlar tutuklayanlar yine evlerimden kitaplarımı aldılar. Benim 80 yaşındaki anama bu evde niye bu kadar kitap var dediler. Bu kuranlar niye bu kadar sekiz tane kuran mı olur bir evde diye benim anama soran adamlar. 12 Eylülde de benim kitaplarıma el kondu şimdi de kitaplarımı aldılar suç delili diye getirdiler. Bir de evimdeki seksen yaşındaki insan anama bu evde niye bu kadar kitap var dediler. Sorguluyorlar kadını. İşte faşizm böyle darbe böyle 12 Eylülde de aynısını yaşıyordum şimdi de aynısını yaşıyoruz. 12 Eylül dönemlerini bilenler bilir. Mavi elbise vardı mavi elbise. O mavi elbiseyi çıkardılar. Ben o elbiseyi giymedim. Giymediğim içinde iki sene kaynaklı yattım kaynaklı hücre nedir bilir misiniz? İki buçuk metreye bir yetmiştir hücrenin boyu. Ranza yok. Bir tane delik var. Giresun cezaevine gidin bakın. O delik lavabodur. Bakır tabak bir tahta kaşık. Bir demir tabak onu da yemek verecekleri zaman verirler yarım saat sonra alırlar. İki buçuk yıl biz rus battaniyesi derdik, koyu bir battaniyeler vardı o battaniyelerle ben iki buçuk yıla yakın yattım. Ben o elbiseyi giymediğim için benim üstümü kaynakladılar. Bunların canlı şahitleri var. Tanıkları da var. Ben darbeyi böyle yaşadım. Ama şimdi ben darbeciyim. Benden darbeci olmaz. Hitler diyor ya öldür suçu da öldürdüğüne yükle. Beni öldürmeye çalış suçu da bana yükle. Cinayeti işle cinayete kurban gidene de suçu yükle. Bu suçu bana yükleyemezsiniz. Ben Kenan Evren’e 12 Eylülde dava açmış adamım cezaevinde ve bu işkenceleri sürgünle yaşadım. 11 yıl Türkiye cumhuriyetinde mahkemeye çıkarılmadım. Bir ara söyledim savcı beye savcı dedi Kadıköy de ne arıyorsun. Dosyalarımı arıyorum dedim. 11 yıl Marmara’ya gelmedim. Türkiye’nin otuza yakın cezaevinde sürgün hayatı yaşadım. Üç sefer mahkemeye getirildim o da talimatlı ifade vermediğim için sizler iyi bilirsiniz. O zaman talimatlı ifade vermiyorum zorla şu veya bu şekilde iki sefer mahkemeye geldim. Tankerin İstanbul da intapentanın yandığı zaman ikinci günü geldim. 11 yıl mahkemeye çıkarılmadım. Belki iki senelik bir yatacağım cezadan 14 sene 8 ay 29 gün yattım. O zamanın Kadıköy’ün 3. ağır cezası vardı belki başkan bilir sizler de bilirsiniz. Ateşol diye bir hakim vardı. Karşısında avukatlar titrerdi. Babam zor bela Burhan Apaydın’ı bulmuş o zaman getirdi. Adam dedi ya bu avukattan bu hakimden bir şey olmaz. En son adam beni mahkemeye getirttirdi. Bana dedi ki oğlum dedi 11 yıl sonra. Dedi bu davada dedi nedir. Anlat bi dedi. Anlattım o hakimden herkes korkardı. Ama Allahu Teala insana öyle bir direnç veriyor ki, haklı olun yeter ki yürekten. İmanınız o sizi öyle bir kuvvet veriyor ki ben her şeyi anlattım ona. Bana dedi ki oğlum dedi bu süreçte sana on sene 8 ay dedi kanaat cezası veriyorum. Ama ben cezaevinde hayatımı onurumu korumak için dünya başıma iş aldım mahkemelerde yargılandım. O elbiseyi giymedim diye de yargılandım bir sürü disiplin cezaları aldım. Mahkemeye verildim. Ama giymedim. 12 Eylül bana giydiremedi. Şimdi burada bana darbecilik elbisesini hiç kimse giydiremez. Yeryüzünde öyle bir güç yok en fazla benim canımı alır başka bir şey yapamaz. O darbecilik elbisesini bana hiç kimse giydiremez. En fazla beni öldürür. 12 Eylülde öldüremedi şimdi öldürür. Şimdi öldürmek daha basit dünyanın en basit işi adam öldürmek ama darbecilik elbisesini bana giydiremez. Öyle bir güç yok. Ha benim canımı alır. On yaşında çocuk bile alır. Ama o elbiseyi bana giydiremez. Ben hayatımı bunlarla mücadeleye vereceğim dava dosyamı Kadıköy adliyesinde arayacağım savcılıkta bana soruyor o savcı kimdi. Niye Türkiye cumhuriyetinde iyi savcılar yok mu? Var. Ben gittim derdimi anlattım başsavcıya. Dedim böyle böyle. Ya anlatamıyorum yani sıkıntı duyuyorum yani niye bu işkenceleri ben burada anlatsam bunlar kayıta geçsin benim notlarım vardı. Benim hapishanede o zor bela bulduğum kalem uçlarıyla şu veya bu şekilde yazdığım otuz yıllık notlarımı aldılar yok ettiler. Ben şimdi o işkenceyi burada bir daha yaşıyorum. Amasya cezaevinin zindanını bilir misiniz? O cezaevini bir alman mühendis yapmış anlattılar orda dinledim cezaevinin bir kısmı böyledir. O cezaevi şöyledir. Girersiniz on basamak yukarı gider. Altı da böyle zindana gider. On basamak zindan, on basamak zindan. Ben terzi Fikri’yi orda işkence görürken bende işkence görüyordum o da işkence görürken gördüm. Fatsa belediye başkanını çok böyle işkencelere tanık oldum. İnsanlar öldü bir çok insan öldü. 12 Eylül de ben Paşakapı’da idamı gözlerimle seyrettim. Siz yargıçlarsınız savcılar belki gitmiştir keşif için bilir. A bloğun en üst koğuşundan Paşakapı’nın ön koğuş ön bahçesi gözükür. Revir deriz biz. Revirin o ziyaret yerini orası gösterir. İdam orada yapılıyor. Ve onla bizi tehdit ediyorlardı o zaman. Ben bunlarla savaşacağım, bunlarla çıktıktan sonra da mücadele edeceğim hakkımı aramak için Kadıköy de dosyamı arayacağım benden o savcının ismini isteyecekler. Ha ben söyleseydim onu da mı Ergenekoncu yapacaklardı. Allah kimseyi o günlere düşürmesin. 12 Eylülün içerisi farklı dışarısı farklı. Babam ziyaretime geldi bunu anlatmak gerçekten zor. O hücreden iki buçuk yıla yakın sonra hücreden çıktığım zaman iki buçuk yıl banyo yapmamış tıraş olmamış bir sureti ben otuz kilodan aşağı düşmüştüm. Askerlerin arasında ziyarete çıktım babam işte eş dost şu bu bir şey yapıyor ziyarete geliyor. Babam beni tanıyamadı özel sorular sordu acaba oğlum mu diye emin oluyum diye o notlar hala yazılıdır bende. Adam baktı ki insanlıktan çıkmış saç sakal bit daha gencim o zamanda yeni çıkıyor saç sakal otuz kiloya düşmüş bir adam oğlum sen misin dedi elli kere sordu. Annemin bir adı var hani köyde söylenen bir adı var o adını bile sordu. Biz bunlarla ben bunlarla mücadele edeceğim bunları yaşayacağım ben şimdi darbeciyim. Yoook, yook. Bu elbiseyi bana giydiremezsiniz. Hiçbir güç giydiremez. En fazla beni öldürür. Hiçbir güç bana darbeci elbisesini giydiremez. Ben darbecilerle otuz yıldır savaşıyorum. Hala da savaşıyorum tutukladığınız güne kadar da savaşıyorum. Hayat öyle bir garip ki ben Kenan Evren’in emir subayına kadar buldum konuştum da. Öyle şeyler anlattı ki, biz dedi o tarihi öyle görmedik ha içerisi farklı 12 Eylülü milyonlarca bir milyondan fazla insan sorgulandı. Bir milyona yakın insan işkencehanelerden geçirildi Ziver beylerden geçirildi. Paşakapının altında bir hücre vardır gidin savcılara söylüyorum buradan gitsinler infazın altındadır. Orda on beş gün yatamazsın. 7 gün yat ayakkabın yosun bağlıyor, yedi gün ben yirmi bir gün kaldım orda. İşkence görerek gittim o cezaevinden. Ayak parmaklarım kırık olarak çıktım. Şimdi ben darbeciyim. Yoo tam bir faşist Hitler mantığı bana o yaftayı kimse yapıştıramaz. Hiç kimse hiçbir güç, Allah’tan başkasına biatım yok. Eğer benim bir suçum varsa bu dosyadan tasnif edilir ilgili mahkemeye gönderilir ben orda yargılanırım hiçbir suçumda bu iddianameyi de okuyacağız açıklayacağız burada nasıl iftiralar ya kendi elleriyle yazmışlar burada. Ben bunun Türkiye cumhuriyetinde bir savcının yazacağına inanmıyorum. Ben her gittiğim cezaevinde savcılarla da görüştüm burada da görüştük Tekirdağ’da da görüştük. Biz hukuk adamlarının devleti yöneten mülki amirlerle görüşen insanlarız. Her zamanda görüşürüm ben. Ben bir vilayete gittiğimde en rahat görüştüğüm insan o vilayetin mülki amiridir. Niye görüşmeyim ya. O insanlar bu ülkeyi yöneten insanlar. Ama şimdi biz darbeciyiz. Ben düşünüyorum benden onlarca emniyet müdürü vali birçok insan görüştüm bunların hepsi darbeci mi hakim savcı. Rahmetli Kartal da hakim ağabeyimiz vardı bir tane Nurettin Çağlar rahmetli olduğu içinde söylüyorum Allah mekanını cennet etsin. Oğlum derdi haklılığı savunmak bazı yerde öyle bir adama zül verir ki derdi aklın almaz derdi. Ama ızdırap da adamı pekiştirir derdi. Biz şimdi öyle bir durumdayız. Burada kamçılana kamçılana burada artık ızdırapla mücadele her şeyle. 12 Eylülde mücadele, çık mücadele, yine mücadele şimdi darbeciyiz. Yook, darbeciler dışarıda. Dışarıda, dışarıda. En büyük darbeciler TÜSİAD’dır bu ülkede TÜSİAD en büyük parayı onlar alır. Onlar darbecidir. Erol Toy diye bir yazar var. İmparator diye birinin hayatını yazdı okuyun bu ülkede neler yaptığını görürsünüz. Türkiye’nin en büyük iş adamı. Bir gün de yalanlayamadılar ismini de veriyorum Erol Toy imparator diye bir kitap ben okurum. Ben hayatımda ha okul okuyamadım ama ben taş medresede eğitimimi tamamladım. Şimdi de kendimi böyle avutuyorum. Diyorum ki, şimdi doktoramı da burada yapıyorum. Hala da okuyorum. Çünkü kuran-ı kerimin ilk ayeti de der ki, oku ıkra Yaradan’ın adıyla oku. Okumak dünyanın en güzel işi. Okuduğunuz zaman her şeyi daha iyi anlarsınız. Bu 12 Eylülle ilgili anlatacaklarım aslında çok şey varda şu an başkanım bir beş dakika ara verebilir miyiz?”

Mahkeme Başkanı:" O bölümünüzü bitirdiniz mi?”

Sanık İbrahim Özcan:” Yoo bitmez de.”

Mahkeme Başkanı:" Yok hayır nokta koydunuz değil mi, bölümünüzü?”

Sanık İbrahim Özcan:” Yok 12 Eylül var, biraz 12 Eylülle ilgili bahsedeceğim. Eğer duruşmayı mı bitirmeyi düşünüyorsunuz? O zaman olabilir, tamam.”

Saatin 16:48 olması karşısında sanığın sorgu işlemine bu oturuma mahsus olmak üzere son verildi.



GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Oturuma 09.03.2010 günü saat 09:00’da kaldığı yerden devam edilmek üzere ara verilmesine oy birliğiyle karar verildi. 08.03.2010




BAŞKAN 20909 ÜYE 28298 ÜYE 37266 KATİP 128002


Yüklə 247,62 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin