Mete Tuncay Eleştirel Tarih Yazıları



Yüklə 1,08 Mb.
səhifə15/19
tarix03.01.2019
ölçüsü1,08 Mb.
#88854
növüYazı
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   19
Niye?

- Halil Berktay, 1915 Ermeni olaylarının nasıl ortaya çıktığını anlatan tarihi bir analiz yapıyor ve bu analizde soykırım kelime­sini de kullanmamaya dikkat ediyor. Berktay'ın analizine katılır­sınız, katılmazsınız. Ama bu kendi başına bir bilimsel açıklama­dır. Bunun karşısına çıkıp da "Hayır, bu bizim ulusal çıkarları­mıza aykırı, tarihçiler düşmanlarımıza hak veren bir yorum ya­pıyorlar" demek çok rahatsız edici bir şey. Zaten "ulusal çıkar­lar" diye sunulan şeyler aslında ulusal çıkar da değildir. Belirli bir düşünceye ve ideolojiye bağlı insanların çıkarıdır bu.



Peki, bir ulusun çıkarları gerçekten bilimsel gerçeklerle çatışır mı? Kendi çıkarlarını gerçeklerin üstüne değil de yalanların üs­tüne kuran bir millet gelişebilir mi?

- Bir kere şunu teslim etmek gerekir. Bu halkın da başka halkla­rın tarihinde olduğu gibi, geçmişinde övünebileceği birçok şeyin yanı sıra, bugünkü değerler açısından tedirginlik duyacağı, uta­nacağı olaylar da vardır. Bu yüzden de her konuda ortaya çıkıp "Biz öyle bir şey yapmayız" demek yanlıştır. Galiba bütün so-

* Söyleşiyi yapan Neşe Düzel, Radikal, 25 Aralık 2000.


220

221


Mete Tuncay

run, ulus-devletin ideolojisi olan "'milliyetçilikten" kaynaklanı­yor. Çünkü milliyetçilik ideolojisinde körü körüne bir üstünlük iddiası var. Her milliyetçilik kendi milletinin başkalarından üs­tün olduğunu iddia ediyor. Adalete aykırı düşse de, ulusal çıkar­ların, her neyse o, gereğinde zor kullanarak sağlanmasını öngö­rüyor. Bu ideoloji "barış, iyi ilişki" gibi değerlerle çatışıyor. Ama artık günümüzde bu milliyetçilik ve ulus-devlet aşınıyor. Bugün biz Avrupa'ya girmekten söz ediyoruz.



Gelişmiş ülkelerde, bilim adamlarına, "Sen bildiğin gerçekleri açıklama, bu çıkarlarımıza aykırı "türünden baskı yapılabilir mi?

- Gelişmişliğin tanımıyla çelişir bu. Resmî ideolojiye aykırı gö­rüşler sunmak bilim adamı olmanın doğal bir gereğidir.



Bilim adamlarımız bu türden baskılarla karşılaşıyorlar mı peki?

- Bilim adamları sürekli baskılar altındalar Türkiye'de. Ermeni meselesinde, Kürt sorununda, azınlıklar konusunda, milli ve dini alanda "tabu" olan birçok konu var.



Eğer bilim adamları susar ve bilimsel gerçekleri söylemezse kimi kandırmış olacağız? Dünyayı mı yoksa kendi halkımızı mı? Çünkü dünya biz tartışmasak da gerçekleri tartışıyor...

- Tabii... Sizinle baştan beri konuştuklarımızın hareket noktası somut bir olaydı, Ermeni olayıydı. Cumhurbaşkanı "İşi tarihçi­lere bırakalım" diyerek en doğru yolu gösterdi. Yoksa ABD ya da Avrupa'daki parlamentoların "soykırım olmuştur ya da ol­mamıştır" demesi deli saçmasıdır. Bir o kadar da yanlış olan Türk Dışişleri Bakanlığı'nın "Böyle bir şey asla olmamıştır" diye kestirip atmasıdır. 1915 olaylarının soykırım olmadığını kanıt­lamak Dışişleri'nin ve politikacıların işi değildir. Bu tarihçilerin işidir fakat bu konjonktürde onların da çalışabilmeleri mümkün değildir.

Niye?

- Bu konu ancak TÜrkiye-Ermenistan ilişkileri normalleştikten sonra tarihçilerce huzur içinde tartışılabilir. Nasıl ki Türkiye'de resmî görüşe eleştirel yaklaşanlara karşı çıkılıyorsa, hiçbir Er-

222


Eleştirel Tarih Yazılan

meni tarihçinin de bugün Ermenistan Cumhuriyeti'nin kuruluş efsaneleri arasında temel bir yer işgal eden 1915 "jenosidf'ne eleştirel yaklaşması mümkün değildir. Soykırım terimi Ermeni­ler için bir takıntı halindedir. Osmanlıların, soykırım kastı ol­maksızın askeri ve stratejik gerekçelerle yapılan tehcir sırasında kabul ettiği telefat 250-300 bin kişidir. Ermeniler bazen çok abartılı olarak bu rakamı 1.5 milyona taşımak istiyorlar. Hakikat ise muhtemelen Halil Berktay'ın size söylediği gibi 600 bin civa­rındadır. Ama aslında sayıların çok büyük bir önemi de yok.



Neyin önemi var sizce?

- Daha acıklı olan şey, Ermenileri öldürme işinin Osmanlı dev­letinin örgütleri tarafından yapılmış olmasıdır. Bunu, Ermeni çetelerinin yaptığı mezalimle aynı kefeye koyup değerlendirmek yanlış olabilir. Çünkü devletin sorumluluk içinde hareket etmesi gerekir. Devletin, kendi vatandaşını öldürmesinin sonuçları çok ağırdır.

Niye bütün bunları Cumhuriyet açıkça tartışamadı?

- Unutmayın ki, Ermeni tehcirinin gerisinde çok ciddi bir ekono­mik problem var. Ermeni malları meselesi var. Bu da iki dönüm arsa, iki öküz meselesi değil. Ermeniler, Rumlar gibi kapitalizme ayak uydurmuş mal mülk sahibi insanlardı. Göçürülen Ermenile­rin mallarına kimler oturdu? Bunların mallarına el koyanlar, bu meseleyi çözmek cesaretini gösteremediler. Kendi çıkarları aleyhine olurdu bu. Bizim temel tezimiz, tehcir kararının Ermeni ayaklanmalarına karşı bir tedbir olarak alındığı ve Ermenilerin yaptığı katliamın çok daha önceden başladığıdır. Ama biliyoruz ki tehcir, Kafkas cephesinin gerisiyle sınırlı kalmadı. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerdeki Ermeni aileleri değilse bile cemaat ileri gelenleri yok edildi. Göçe zorlanıp yolda hak­landı. Ermenilerin de Türkleri öldürdüğüne şüphe yok tabii.



Ermenilerin öldürdürdüğü Türk nüfusun rakamı nedir sizce?

- Burada en rahat konuşabilecek olanlardan biriyim. Çünkü an­nemin babası, 1916'da Rus askerlerinin peşinden Erzurum'a gi­ren Ermeni milislerinin yaptığı katliamda Öldürüldü. Ama burada

223
Mele Tuncay

Öldüren Ermenilerdir, Ermeni devleti değildir. Dolayısıyla bir takım çetelerin ve milislerin yaptığı şeyler var. 1915'te olanlar müthiş bir trajediydi. Ama bunun üzerine bugün gitmek yanlış. Anılar bu kadar tazeyken sağlıklı sonuç alınamaz. Yapılması ge­reken, Halil Berktay'ın yapmaya çalıştığı "hangi koşullar altında bu trajedi yaşandı" diye bir analiz yapmaktır.



Bizİm tarihle başımız dertte. Yakın tarihin neresine dokunsak, yaralı birinin yarasına dokunmuş gibi oluyoruz. Hemen bir çığ­lık duyuluyor. Niye yakın tarihimiz böyle sorunlu? Neden yakın tarihimizi tartışmakta zorlanıyoruz biz?

- Millî çıkarlar nedeniyle zorlanıyoruz. Mesela Abdülhamit hak­kında "ulu hakan" teorisiyle "kızıl sultan" teorisinin bir türlü ortası tutturulamıyor. Bazıları Abdülhamit "Ülkeyi şu kadar yıl huzur içinde yaşattı, üstelik eğitimde büyük hamleler yaptı" diye överken, bazıları da "Felaket bir müstebitti, ülkenin şu kadar geri kalmasına yol açtı" diyor. Cumhuriyet, Abdülhamit "Felaket bir müstebitti" diyen İttihatçıların söylemini devraldı. Biz artık bu­nun böyle olmadığını görebilecek bir durumda olmalıydık, ama hâlâ olamadık.

Sizce Abdülhamit müstebit değil miydi?

- Siyaset biliminde mükemmel iyi olmadığı gibi mükemmel kötü de yoktur. Abdülhamit mükemmel kötü değildi. 1876 Kanun-u Esasisi'nı askıya alırken Abdülhamit'in tezi neydi? "Bu anaya­salı rejim, yani Meşrutiyet iyi ama halk buna hazır değil. Halk hazır olunca bu uygulanabilir" diyordu. Bu mantık bütün bir Cumhuriyet döneminde devam etti. Biz hâlâ Abdülhamit mantı­ğıyla düşünüyoruz. Tek partili cumhuriyet döneminde 'Demok­rasi iyi bir şey ama halk hazır değil. Halk cahil. Cahil insanlarla demokrasi olmaz' diyorduk. Bugün yine demokrasi konusunda "Halk yobazlara kapılır" gibi aynı tedirginlikler var. Artık şunu anlamalıyız. Demokrasi bizim sorunlarımızı çözdükten sonra erişeceğimiz bir yer değil

Peki demokrasi ne?

- Demokrasi, sorunlarımızı çözerken ihtiyaç duyduğumuz bir şey. Sorunlarımızı ancak demokratik olarak çözebiliriz. Ama

224


Eleştirel Tarih Yazıları

Abdülhamit türü söylem yüzünden bunu kabullenemiyoruz. Öyle bir söylem biçimi kurmuş ki, biz yüzyıl sonra hâlâ aynı söylemi sürdürüyoruz. "AB'nin insan hakları, liberal demokrasi idealleri iyi ama biz hazır değiliz. Hele bir problemlerimizi halledelim, biz de oraya geleceğiz" diyoruz.



Bizim toplumumuz yakın tarihini bütün berraklığıyla biliyor mu?

- Bilmiyor. Çetin Altan'ın belki 20 yıl önce ortaya attığı bir şeyi hatırlıyorum. "Biz Birinci Dünya Savaşı'nda tek başımıza değil­dik. Almanlarla birlikteydik. Alman Genelkurmayı duruma hâ­kimdi. Rus cephesinde arkadan vurulma tehlikesine karşı Ermeni nüfusunun yer değiştirilmesi aklını muhtemelen onlar bize ver­diler" demişti. Ama bunun üzerine de çok gidilemedi.



Peki siz katılıyor musunuz bu görüşe?

- Bizi sorumluluktan kurtarmaz ama muhtemelen Almanların sırf stratejik sebeplerle böyle bir tavsiyede bulundukları doğrudur. Zaten Birinci Dünya Savaşı'ndaki Türk-Alman ortaklığı zaman zaman tartışılmıştır: Mesela Çanakkale bizim için bir Türk zaferidir. Ama Almanlar da bu zaferi 30'lu yıllarda kutluyordu. O zaman Türk basını da "Bizim askerin kazandığı bir şeyi kut­lamaya ne hakkınız var" diye veryansın ediyordu. Onlar da "Oradaki cephe komutanı Liman von Sanders idi" diyordu. Her savaş, komutanın hanesine yazılır. Bu olsa olsa bir ortak zafer­dir. Ama biz bu zaferi paylaşmak istemediğimiz gibi, tehcir ka­rarının sorumluluğuna da onları ortak etmiyoruz.



Biz, cumhuriyet öncesi dönemi de tartışamadık. Ne Sarıkamış felaketini, ne Ermeni tehcirini, ne Birinci Dünya Savaşı'na nasıl girdiğimizi, ne bu savaşı nasıl kaybettiğimizi konuşabildik. Cumhuriyet, Osmanlı'yı yıktığı halde neden Osmanlı'nın ve İtti­hatçıların yanlışlarını tartışmaktan kaçındı?

- Osmanlı'yı tartışmadığı doğru değil. Eğer 1930'lu yıllarda lise­lerde okutulmak üzere Türk Tarih Kurumu'nda hazırlanan dört cilt kitaba bakacak olursak, biraz haksızlık etme pahasına Os­manlı'yı tartışıyor erken cumhuriyet. Atatürk'ün kendi yaptığı değerlendirmelerde hem nalına hem mıhına şeyler var. Ata-

225

Mete Tuncay

türk'ün bir siyaset adamı olduğunu unutmamak gerekir. Yakın çevresinde birçok İttihatçı var. Onları kollamak ihtiyacı duydu­ğunda, Dünya Savaşı'na girmemizin bir zorunluluk olduğunu söylüyor. "İttihatçıların da eli mahkûmdu yaptıklarını yapmaya" demeye getiriyor. Ama başka bir bağlamda "Devleti batırdılar" diye onları sert bir dille eleştiriyor. Onu peygamber diye gören­ler bunu ayıramıyorlar. Oysa Atatürk belli sözleri, belli bağlam­larda, belli ihtiyaçlar için söylüyor.



Biz gerçekleri tartışmaktan kaçındık. Milli çıkarlarımız için bu gerçeklerin üstünü örttük ama sonuç pek de parlak olmadı. Çetin Altan'ın hep yazdığı gibi bugün adam başına milli gelirde yer­yüzü 93 'üncüsüyüz. Yaşam kalitesinde de Yunanistan 'dan 63 ba­samak aşağıdayız. Şimdi biz, gerçeklen tartışmamaktan ne ka­zanmış olduk?

- Çetin Altan'ın bize hediye ettiği çok güzel formüller var. Biz, Türk'ün propagandasını Türk'e yapıyoruz. Bütün dünyanın da uydurduğumuz şeylere inanacağını zannediyoruz. Amerika'nın dünyada tek süper güç olarak yükselmesi, benim gibi sosyalist değerleri olan biri için çok rahatsız edici bir şey. Ama Ame­rika'nın gücü nereden geliyor? Amerika'nın gücü sadece millî gelirinin yüksekliğinden, teknoloji üretmesinden gelmiyor. Bence Amerika'nın gücü, aydınlarının kendi ülkelerine yönelik eleştirel filmler yapabilme yeteneğindedir... Gazete yazarlarının mevcut hükümeti ya da Amerika'nın geçmişindeki olayları ba­zen insafsızca eleştirebilmelerindedir. Öyle bir Amerikan filmi seyredersiniz ki, buna paralel bir şeyi Türkiye'de biri yapmaya kalksa herhalde adamı asarlar, linç ederler.



Peki biz gerçekleri konuşmuş olsaydık bugün daha mı geri, daha mı kötü durumda olacaktık?

- Ben toplumsal kurumlar arasında bileşik kaplar kanununa ina­nıyorum. Türkiye'nin milli geliri, adaleti, Silahlı Kuvvetleri, üni­versitesi böyleyken, aydınları da işte böyle olur. İtiraf etmeliyim ki, gerçekleri tartışma konusunda, aydınlarımızdan kendi gele­neklerine aykırı bir yiğitlik beklememiz lazım. Bazı şeyleri göze alıp, toplumdaki normları yukarı çekmeleri lazım. Ama bizim

226


Eleştirel Tarih Yazıları

aydın geleneğimiz hep "lejyoner" yani ker" türü.

'kiralık asker, paralı as-

Kimin kiralık askeri aydınlar?

- Padişahın, devletin... Çok tipiktir, Namık Kemal'ler, Mithat Paşa'lar nesli hep "bu devlet nasıl kurtulur" problemiyle uğraş­mıştır. Aynı dönemde onlarla sürgün yerlerini paylaşan Ruslara bakıyorsunuz, onlar bu devlet nasıl yıkılır diye düşünüyorlar. Türkiye'de hiçbir zaman anarşist fikir gelişmedi. Herkes bu devlet nasıl ıslah edilir diye baktı. Bunun karşılığında da devlet­ten hep bir şeyler beklendi. Biz paralı asker geleneğinden geliyo­ruz. Onun için de yiğitlik gösteremiyoruz. Devleti sorgulama geleneği yok bizim aydınımızda. Hikmet-i hükümet denince, hemen itaatkar yurttaşlar oluyoruz biz.



Siz, bazı gerçekleri söylemek için "henüz vaktin erken olduğu " konusunda uyarılar aldınız mı hiç?

- Yakın çevremden uyarıldım tabii. Bakın, Halil Berktay'ın söyledikleri namuslu bir bilim adamının genel izlenimleridir. Ama gördük ki bir histeriye yol açtı. Türkiye'de birinin kalkıp "Bu sözleri söylemek vatan hainliğidir, Sevr savunuculuğudur" demesi hâlâ prim yapıyor. İnanın, bu koşullar altında birinin kal­kıp da namuslu bir eser ortaya koyması bir kahramanlık olur. Oysa bilim adamları "kahraman" olmak zorunda bırakılmamalı.

227

D. Türkiye'nin Eğitim Sorununa Bakışlar



Eğitim, Özellikle de Yüksek Öğretim Üstüne Düşünceler*

Bir bilgi çağı, bilgi toplumu edebiyatıdır gidiyor. Türkçe 'nin bu kavramı karşılamaktaki zayıflığı yüzünden, aslında birtakım ve­rilerden "haberdar olma", onlara erişmek için "danışma" an­lamına gelen enformasyon 'a bilgi diyoruz. Oysa "enforme ol­mak" bilmek değildir. "Bilme" günlük dilde "haberi olma"yla karışsa da, bilgi (episteme) düşünmeyi, usa vurmayı vb. içerir. Nasıl özgürlük, ancak istenilenin gerçekleşmesine olanak varken anlam kazanırsa, verilerin bilgisini edinmek de, ancak onları kullanmayı bilirsek bir değer taşır. Bilgisayar teknolojisi, öğrenme/araştırma/yazma çabasında olanlara -bazan İşlerini ko­laylaştıran- yardımcı bir araçtır: fakat o çabanın yerine ge­çemez.

Eğitimin bir adı da toplumsallaşmadır. İnsan toplumlarının sürekliliği, kuşaklararası bilgi aktarımıyla sağlanır. Eğitim, her kuşağa o vakte kadar oluşmuş birikimi kazandırmak ve bunlara o kuşağın geliştirdiği yenilikleri de ekleyerek en geniş anlamıyla kültürü yeniden-üretmek demektir.

Bir insanın ne olduğu iki öğeyle belirlenir: kalıtım + eğitim. Doğadan getirdiğimiz gizil (potansiyel) yetenekler, uygun bir eğitimle gerçekleşirse, kendimiz oluruz. Tutucuların kalıtımı çok önemsemelerine, doğal yapımızın değişmez olduğunu düşün­melerine karşılık, sosyalistler doğuştan gelen eğilim ve yetilerin varlığını yadsımamakla birlikte, bunların eğitimle etkilenip de­ğiştirilebileceğine, yönlendirilebileceğine inanırlar. Örneğin, in-

' Birikim, sayı S9 (Eylül 1996), s. 35-39.



Mele Tuncay

san bencildir, ama "doğru" bir eğitimle ona özgeci davranışlar kazandırabilir, derler.

Eğitimle özgürlük arasında bir çatışkı ya da gerilim vardır. Eğitim -dilden başlayarak- yeni kuşaklara eskilerin mirası olan çerçeveler getirir, onları sınırlar. Bilgi dallarına "disiplin'ler denmesinin nedeni, bu olsa gerektir.

Yaygın ve örgün diye iki türlü eğitim olur. Örgün eğitim okullar gibi öğretim kurumları halinde örgütlenmiş olanıdır. Yaygın ise, bireyin toplumda medyadan (kitap, gazete, dergi, radyo, TV) ya da aile, arkadaş grupları içinde adeta kendiliğin­den edindiği eğitimdir.

Çocuklara ve gençlere eğitim hizmetleri sunmak, çağdaş devletin görevleri arasındadır. Bugün her devlet, halkına "çağ­daş" bir eğitim vermekle yükümlüdür. Ama devlet iktidarını el­lerinde tutanlar, eğitimi rejim/ideoloji/parti propagandası yap­mak için kullanmak isteyebilirler. Bu, karşısında uyanık olunma­sını gerektiren bir tehlikedir.

Eğitimin bir süreklilik aracı olmasına karşın, yine de her çağın ayrı bir ruhu, havası vardır (Zeıtgeist) - ya da bu ruh deği­şince, yeni bir çağa girdiğimize hükmederiz. Çağın ruhunu bir dizi paradigma oluşturur. Bunlar, düşünce modaları gibi şeyler­dir. Belki yenileri, bize eskilerine oranla daha "ekonomik" gelir. Ama safdil bir "ilerlemeci" olmadıkça, yeni paradigmaların es­kilerinden daha "iyi" olduklarını söyleyemeyiz. Sadece doğa-mızdaki tembellikten ötürü, teknolojinin çoğucası paradigma de­ğiştirerek yarattığı yeni ürünleri hemen benimser, kısa bir süre önce hiç var olmayan bir konfor aracına biz henüz sahip olma-mışsak, sahip olan başkalarına özenip imrendiğimiz için, yok­sunluğunu hissederiz.

Bu genel girişten sonra, gelelim ülkemizdeki eğitimin duru­muna. Bir kere, her yerde olduğu gibi bizde de, ilk, orta ve yük­sek öğrenim kademeleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Öncesi dü­zeltilmeden, yüksek öğretimin çağdaş bir niteliğe eriştirilmesi olanaksızdır. Türkiye'de 20. yüzyılın başından günümüze nicel
Eleştirel Tarih Yazıları

bir eğitim büyümesi olmuş, yani sayıları arttırılan okullara daha çok öğrenci alınmış ve mezun edilmiş, ama buna koşut bir nite­liksel gelişme sağlanamamıştır. Hatta 1990'ların ilk yarısında bir üniversite öğrencimizin, 1930'ların İlk yarısındaki bir lise öğren­cisinin düzeyinde olmadığı bile iddia edilebilir.

Zaman zaman, "acaba Yaradan bu ülkeye nüfusla orantılı ol­mayan mutlak bir rakamla (diyelim, her kuşakta 30 bin tane) parlak beyin kontenjanı ayırdı: Biz 12 milyonken de 60 milyona çıkmışken de aynı sayıda iyi öğrencimiz oluyor, fakat sınıflar çoğalıp kalabalıklaştıkça bunlar giderek seyreltikleşiyor mu?" diye düşünürüm. Bu durum, elbette öğrencilerin suçu değildir. Kuşaklar yenilendikçe, örneğin "tüketim toplumu" ruhunun etki­siyle, değer yakıştırılan konular, amaçlar değişmektedir. Bir za­manlar, Dostoyevski'nin romanlarını okumuş olmak, bir gence akranları arasında sayınma (itibar/prestij) getirirken, günümüzde olsa olsa bir tuhaf (eksantrik) sayılmasına yol açmakta; böyle şeyler yerine, ayağındaki lastik pabucun, kıçındaki blucinin, hele altındaki arabanın markası değer ölçütü olmaktadır. Baş so­rumlu, medyadan gelen yaygın eğitimdir.

Diyeceğim, gerçek bir eğitim reformu yaygın eğitimden başlamak zorundadır. Ondan sonra, sıra eğitimcilerin eğitilme­sine gelecektir. On yıl kadar önce genç bir ilkokul öğretmeni in­tihar etmişti. Bir gazetede adamcağızın geride bıraktığı veda pu­sulasının fotokopisi yayımlandı. Her satırda birden çok imla yanlışı vardı. Sanki, üniversite hocaları daha mı iyiler? Aylık bir tarih der­gisi çıkarırken, özellikle taşra profesörlerinden gelen yazılardaki sentaks ve semantik bozukluklarına, (şimdi rahmetle andığım) be­nim yarım yüzyıl önceki ilkokul öğretmenlerim, kendileri asla düşmeyecekleri gibi, bu tür yanlışları yapan öğrencilerini de 4'ten 5'e geçirmezlerdi.

Eskiden üniversitede öğrencilerin en iyileri "karyer akademik"e girmeye özenirlerdi. Bugünse ancak vasat öğrenciler öğretim mes­leğine yöneliyor. Eğitimcilerin düzeylerinin yükseltilmesi için, Ön­celikle en yetenekli gençleri bu mesleğe çekmenin yollarını bul­mamız gerekir. Bizler, hâlâ İslâm ulemasının vaktiyle biriktirdiği

230


231

Mete Tuncay

hocalık itibarının mirasını yiyoruz. Ama bu kalıt giderek aşınıyor. Belki müstehak olduğumuz, gerçek yaşamda bir işe yaramayacağı­mız için dershanelerde saklanıp çoluk çocuğa afur tafur satan ikinci sınıf insanlar derekesine iniyoruz. Öğretmenliğimiz zayıf, yayımla­dığımız araştırmaların çoğu çalma çırpma değilse, uyduruk-kaydırık şeyler.1 Böyle olunca da, aldığımız yetersiz maaşlar çok bile.

Büyük şehirlerdeki üniversitelere yığılmış, bilgi düzeyi açısından daha nitelikli öğretim elemanları derslerine düzenli olarak girmiyor, dışarıda ek gelir getirecek uğraşlar peşinde ko­şuyorlar. Haftada birkaç saatlik iki dersi olan bir bölümde birçok profesör, doçent, yardımcı doçent ve araştırma görevlisi var. Yeni taşra ünıversitelerindeyse, tam tersine bir yardımcı doçent ile birkaç sade suya asistan dersten derse koşuyor, kendilerini geliştirmeye zaman ve olanak bulamıyorlar. YÖK kuruluşundan beri bu soruna çare aramadı, bulamadı. Tek başardığı iş, cunta­nın gölgesinde, üniversitelere biçimsel bir kışla disiplini getir­mek oldu. (Askerlere, üniversitenin anarşik denilecek kadar öz­gür bir ortam olması gerektiği anlatılamaz!)

Eğiticilerin üstün nitelikli olması, akşamdan sabaha gerçek­leştirilemez, uzun zaman işidir. Öğretmenlerin ücretlerinden başlanarak toplumsal sayınmalarının yükseltilmesi ve sıkı sıkı ayıklanarak seçilmeleri gerekir. Korkarım, bu kadar kalabalık ve çok sayıda üniversiteye, kısa sürede yüksek nitelikli Öğretim üyesi bulunamaz.

' Geçen yıl bir Türk gazetecisi, Sicilya'da basılan bilimsel (!) bir dergiye bağırsak gazlarıyla ilgili sahte bir araştırma makalesi gönderip yayımlat­mayı başarmış, sonra da aynı dergide çıkan uluslararası değerdeki (!) yazılarıyla profesörlüğe yükseltilen öğretim üyelerini teşhir etmişti. Bu yıl da Alan Soka! diye bir Amerikalı fizikçi, Social Tex! adlı bir bilim dergis­inde "Sınırları Aşarken-Kuvantum Çekimgücünün Dönüşümsel Yorumlamasına Doğru" başlıklı tamamıyla uydurma bir makale yayımlatmış, böylelikle bilimsel (!) yayınlara verilen büyük önemle dalga geçilmiştir. Bkz. 24 Ağustos 1996 tarihli The Economist, s. 14, "Teachıng Spires".

232


Eleştirel Tarik Yazıları

Devlet üniversitelerindeki "gizli işsizlik", genellikle ideolojik kayırmaların sonucudur. Bazı taşra üniversitelerinin hoca kad­rolarının silme Ülkücü ya da İslamcı olduğu sır değildir. Bu du­rum, profesör, doçent, doktor diplomalı cahillerin eseridir. İyi yetişmiş bir bilim adamı, birlikte çalışacağı kişileri seçerken, yandaşlığa bakmaz, yeteneğe ve çalışkanlığa önem verir. Kuru­nun yanında yaşın da yanacağı korkusuyla, açık bir yolsuzlukla yapılan atamalar dışında, genel bir öğretim elemanı tasfiyesi öneremiyorum. Zaten bunca öğrenci varken, öğretim üyelerinin sayısını azaltmak yanlış olur. Akademik yüklere göre dengeli bir kadro dağılımından sonra, mesleğe yeni girenler yüksek nitelikte olursa, eskiden kalan yetersiz elemanlar zaman içinde arkadaşla­rına ayak uyduramayarak elenirler.

Öğrenciler açısından bakıldığında, Türkiye'de artık bir gencin üniversite diploması olmaması ciddi bir eksiklik; ama üniversite mezunu olmak, tek başına hiçbir üstünlük sağlamıyor. Toplum­daki dikey hareketlilik asansörlerinin, yani yukarıya doğru sınıf değiştirme mekanizmalarının başında hâlâ eğitim var. Bu yüzden hemen hemen her aile çocuğuna iyi bir yüksek öğrenim olanağı sağlamak istiyor. Onların baskısına dayanamayan hükümetler, hatta zorba cunta hükümetleri durmadan yeni üniversiteler aç­makta. Rızkını vermedikten sonra, yaratmak kolay!

Bu aşırı talebin mutlaka kısılması gerekir. Çözüm yolunu he­pimiz biliyoruz; ama bir türlü bu çözüm doğru dürüst gerçekleşemiyor: Orta eğitim düzeyinde mesleki-teknik öğretim. Piyasada da iş yapabilecek bir uzman, orada kazanabileceğinin onda biri kadar bir maaşa gelir de okulda çalışır mı? (Zaten ayrıca Millî Savunma ile yarışan Millî Eğitim ordusunun denetlenemez bü­yüklüğü, ister genel, ister meslekî eğitimin iyi yürütülmesini ola­naksız kılıyor. MEB'in bir standart belirleme kalite kontrolü yapma örgütü haline getirilerek, ilk ve orta, genel ve meslekî öğ­retimin yerel yönetimlere bırakılması zorunludur. Ama biz ol­dum olası, adem-i merkeziyetten korkarız; yerel yönetimler güçlenirse, üniter devletimizin parçalanıp dağılacağını sanırız!)

233

Mele Tuncay

Bu sorun, bizi paralı eğitim konusuna getiriyor. Geçen yıl devlet üniversitelerinde yükseltilen harçlar, vandalizme varan öğrenci hareketlerine yol açmıştı. Yeni öğretim yılında da, bun­lar tekrarlanabilir. Birçok ülkede devlet parasız yüksek öğretim olanakları sunduğu gibi, bizde de öğrencilerden istenen katkı payları aslında semboliktir. Bu gençlerin birçoğu, yıllık ücretleri 500 milyona yaklaşan özel ilk ve orta okullara gitmemiş olsalar bile, mutlaka kendilerini ÖSYM sınavlarına hazırlayan dersha­nelere milyonlarca para ödemişlerdir. Bedava yüksek öğrenim yapılabilmelidir; ama okulun parasız olması yetmez, malî des­teğe ihtiyacı olan öğrencilerin barınma, yeme-içme vb. giderle­rini karşılayacak bursların verilmesi de gerekir. Merkezî seçme-yerleştirme sınav sistemi, sahiden gereksinimleri olup olmadı­ğına bakmaksızın, bursların en başarılı öğrencilere sunulmasını zorunlu kılıyor. (Yerel yönetimlerimiz pek o kadar güçlü olma­dığından, bunların bütçelerinden ayrılan burslar da sayı ve tutar olarak çok az!)

Son zamanlarda birtakım vakıf üniversiteleri kuruldu: An-kara'daki Bilkent ve Başkent'le İstanbul'daki Koç'tan sonra, şimdi de Fatih, Işık, Yeditepe, (benim girdiğim) Bilgi ve Sa­bancı. Bunlar hep paralı ve pahalı okullar. Ama birçoklarının sandığı gibi özel değil, kamusal kuruluşlar. (Devlet, kamu kav­ramının tümünü kapsamaz!) Doğru-yanlış YÖK'ün denetimin-deler. Hepsi de yabancı dilde ve devlet üniversitelerinden daha yüksek nitelikte bir eğitim vermek iddiasındalar. Hiç olmazsa, ciddi bir eğitim ücreti ödeyebilecek ya da yüksek ÖSYM puan­ları sayesinde burs alabilecek gençlerin bir bölümü, bunların sa­yesinde yurtiçinde okuyabilecek. Çünkü hali vakti yerinde bir­çok aile, Türkiye'de istediği okula giremeyen çocuğunu yurtdı­şına gönderiyor. Eskiden de bu adet vardı; ama çocuklar ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ileri ülkelerin okullarına gider­lerdi. Bunların hepsinin iyi öğretim kurumları olduğu söylene­mez; fakat şimdilerde onlara Azerbaycan, Türkmenistan, Kaza­kistan ve Kıbrıs gibi ülkelerin okulları katıldı. Örneğin, Kıbrıs'ta Gazimağusa'daki Doğu Akdeniz Üniversitesi "nden başkaları iyice dökülüyor!

234


Eleştirel Tarih Yazıları

(Şu yabancı dilde -çoğucası, İngilizce- eğitim işini de iyi dü­şünmek gerekir. Üniversite bitiren her gencin en az bir yabancı dili doğru dürüst öğrenmiş olması, istenilir bir şey. Ama burada zorluklar var. Orta öğrenimden bilerek gelenler dışında, üniver­site hazırlığıyla, o dili ders izleyecek, kaynak okuyacak, ödev ve sınav verecek düzeyde kıvırmak kolay değil. Türk hocanın Türk öğrenciye başka bir dilde ders vermesi de hayli garip. Sonra kendi dilimiz ne olacak? Türkçe hemen hemen hiç kullanıl­mazsa, bilim dili olarak gelişebilir mi? Herhalde, benimsenmesi gereken yol, ağırlıklı bir yabancı dil öğretiminin yanında, Türkçe eğitim, araştırma ve yayın yapmaktır.)

Vakıf üniversiteleri kamusal nitelik taşımakla birlikte, geniş ölçüde kendi yağlarıyla kavrularak "müdebbir bir tüccar gibi" davranmak zorundalar. Efektif talebe karşı son derece duyarlılar. Hangi dallara rağbet varsa, oralarda eğitim vermeleri doğal. Bir zamanlar kimya mühendisliğinin, başka bir zamanlar eczacılığın olduğu gibi (yaşınız elverişliyse, 12 Mart ertesi kapatılan Özel yüksek okulları hatırlayın!), şimdi de gün işletmeciliğin. Bir va­kıf üniversitesinde Bizanünistik, Asuroloji-Hititoloji ya da Fiziko-kimya, Mikrobiyoloji gibi düşük talebe karşılık, büyük kütüphane-laboratuar yatırımları gerektirecek bölümlerin açıla­cağı günler pek yakın olmasa gerek.

Vakıf üniversitelerinin devlet üniversitelerine ne gibi etkileri olacak? Devlet üniversitelerinin iyi elemanlarını kendilerine çe­kerek, onları büsbütün zayıflatacaklar mı, yoksa rekabete zorla­yarak daha yüksek standartlara erişmelerine mi yardım edecek­ler? Vakıf üniversiteleri, yurtdışında yetişmiş ve oralarda öğreti­cilik yapan yurttaşlarımızı geniş olanaklar sunarak geri getirebil­dikleri ölçüde, devlet üniversitelerinin kadrolarına zarar verme­yeceklerdir. Fakat sanırım, bu olanak marjinal kalacak; kendi kadrolarını yetiştirmeleriyse zaman alacaktır. Dolayısıyla, tıpkı İkinci Dünya Savaşı ertesinde özel sektörün devlet endüstrile­rinde yetişmiş teknik kadroları kapışması gibi bir sürecin, şimdi yüksek öğrenim kurumlarında yaşanmasını beklemek gerçekçi olur.

235

Mete Tuncay

Vakıf üniversiteleri orta vadede bile, devlet üniversitelerinin kapsamına erişemez. Birtakım disiplinler uzun bir süre devlet üniversitelerinin tekelinde kalacaktır. Bu arada, devletin vakıf üniversitelerinin açtıkları bölümlerde yetişmiş elemanları, ora­lara transfer olma olanağından yararlanacaklardır. Aslında, dev­let üniversitelerinin içinde de, dışarıda bol paralı ek işler bulma şansları açısından bir eşitsizlik yaşanmaktadır. Bir cerrah ya da dahiliyeci. Üniversitedeki görevinin yanı sıra özel muayenehane açabilirken, bir ticaret ya da idare hukukçusu avukat yazıhanesi ya da danışmanlıkla çok para kazanabilirken, bir deontoloji pro­fesörü, tıp tarihçisi, hukuk sosyologu ya da genel kamu hukuku hocası piyasada hiç işe yaramaz.

Akademik özgürlükler açısından, vakıf üniversitelerinin dev­let üniversitelerinden daha hoşgörülü olacakları şimdilik kuşkulu görünüyor. (Toplumsal bağnazlık baskısı, devletinkini aratabi­lir!) Bu girişimlerin o bakımdan da iyi gelenekler yaratmalarını dilerim.

Yeni vakıf üniversitelerinin kurulması, yüksek öğrenim ara­yan kitlenin derdini bir nebze hafifletse de, devlet üniversiteleri­nin rehavetten sıyrılıp onlarla nitelik yarışına girmesi gerekir. Bunun için aklıma gelen önlemler şunlar; Artık yeni devlet üni­versiteleri açılmamalı, hatta taşradaki en zayıfları kapatılmalıdır. Bünyelerinde tıp fakülteleri barındıran büyük üniversiteler bö-lünmeli, tıpçılar ayrı üniversiteler halinde yeniden örgütlenmeli­dir. Bunların işleyişini yakından tanıyanlar, hekim akademis­yenlerin -kendi aralarındaki çıkar çatışmalarına karşın- sayı ve maddî güç olarak diğer fakülte üyelerini nasıl ezdiklerini bilirler. Bütün üniversitelerde kayırıcılık yerine, nesnel ölçüler getirile­rek özdenetim kuralları işletilmelidir.

Toplumun çeşitli kesim ve kurumları arasında bir çeşit "birle­şik kaplar yasası" işler. Diyelim ki, adaleti, hariciyesi, maliyesi belli bir düzeyde olan bir toplumun yüksek öğretim kuruluşlarının bunlardan çok farklı bir düzeye getirilmesi, boş bir hayaldir. Yine de, ben kendi payıma -belki etkisinden sıyrılamadığım meslekî bir deformasyon sonucu- eğitimin ülkemizde daha de-

236
Eleştirel Tarih Yazıları

mokratik ve sağlıklı bir yaşama ulaşma çabalarına öncülük etme­sini, hiç değilse o çabaları desteklemesini istiyorum. Ama bir yandan da, ülkemiz yaşadığı iç savaş belâsından, bir türlü üste­sinden gelinemeyen ekonomik geri kalmışlıktan kurtulamadıkça, eğitimin sevindirici bir gelişme göstermesini umamayacağımızı biliyorum. Bütün sorunlarımıza daha çok demokratikleşmeyle, yaşadığımız çağın küresel değerlerine uygun çözümler ararken, genç insanlarımızı evrensel ölçü ve değerlerle yetiştirmek yarınlarımız için son derece önemlidir.

Düzeltimlere girişirken, yerleşikleşen yanlış ve zararlı eğilim ve uygulamalardan kurtulmamız gerekir. Ben bazı konularda, Bakunin gibi "yıkma iradesinin bir yapıcılık olduğu"na inanırım. Elbette, kötüleri ayıklarken, şimdiye değin edinilmiş İyileri koru­malı ve geliştirmeliyiz. Gerek iktidardaki, gerekse muhalefetteki siyasal partilerimizin miyop bir popülizmle uzun erimli amaçlara aykırı tutumlar içinde olmalarına bakınca, bütün bunlrın nasıl gerçekleştirebileceğimizi bilemiyorum. Üniversite özerkliği, yani öğretim üyeleri topluluğunun kendi kendisini yönetmesi, eskiden birçokları gibi, benim için de sihirli bir formüldü. 12 Eylül ertesi YÖK döneminde, birçok meslektaşımın tutumu, bu iyimserliğimi çok zayıflattı. Lâyığımızı bulduğumuza hükmet­tim. Ama şimdi yavaş yavaş yaralar sarılırken, daha iyi bir yön­tem düşünemiyorum. Hükümetler genel olarak eğitimin, özel­likle de üniversitelerin bütçedeki payını arttırsın; Özerk üniver­siteler de daha geniş imkanlarla kendilerini geliştirsin.

237

Tarih Yazımının Bazı Sorunları Üstüne Düşünceler*



Tarihin ayrı ayrı türleri vardır. En basitinden, incelenen dönemin zamanımızdan uzaklığına göre, tarih(yazı)-öncesi tarih, eskiçağ tarihi, Ortaçağ tarihi, Yeniçağ tarihi, Yakın çağ tarihinden söz edilebilir. Bu dönemlerden herhangi biriyle metotlu olarak uğra­şana "tarihçi" denir; ama yaptıkları iş, birbirlerinden hayli fark­lıdır. Pre-histona çatışan tarihçi (arkeolog), bulabildiği kalıntı­lardan, o nesneleri yapan ve kullanan insanların yaşamına ilişkin genellemeler kurmak zorundadır. Yakın dönemlere doğru gel­dikçe, tarihçinin marifeti, tam tersine, belge-tanıklık bolluğu içinde anlamlı-önemli olanları seçmektir. (Elbette, benim bizdeki Sol'un tarihi konusunda yaptığım gibi, yasaklamalar nedeniyle malzemesi zor bulunacak bir alanda çalışmıyorsa!) Sonra, araştı­rılan mekânlara göre de, tarih türleri farkhlaşır: Türkiye tarihi, Avrupa tarihi, Uzakdoğu tarihi, Güney Amerika tarihi vb. Bun­larla uğraşanların bazı sorunları ortaktır, ama bazıları da kendile­rine özgüdür. Nihayet, tematik tarih türleri vardır: Siyasal olaylar tarihi, toplumsal tarih, kültürel tarih, ekonomi tarihi, felsefe ta­rihi, siyasal düşünceler tarihi, bilim tarihi ve elbette, tek tek bi­limlerin tarihi (tıp tarihi, fizik tarihi, kimya tarihi vb.) Bunların herbirinin sorunsal çerçevesi başka başka olmalıdır. Yine de, ne tür tarih yaparlarsa yapsınlar, bütün tarihyazımcıların şunlar gibi, kimi ortak niteliklerinin bulunması gerektiğini söyleyebili­riz: Bütün verileri sorgulamak; eleştirel ve nesnel olmak; varol­mayanın olduğunu söylememek; varolanı görmezlikten gelme­mek; biriciklikler üstünde odaklaşırken, başka zaman, mekân ve alanlardan benzerliklerle karşılaştırmalar yapmak; çağının de­ğerlerini ürününe yansıtmak (örneğin, günümüzde barıştan ve demokrasiden yana olmak).

Ama, tarihyazımmda herhangi bir konuyu tüketmecesine doğ­ru bilgi ortaya koymak mümkün müdür? Bu denememde, böyle


Toplum ve Bilim, sayı 91 (Kış 2001-2002), s. 280-284. 238

Eleştirel Tarih Yazılan

bir şeyin olamayacağını tartışarak, tarihyazımı alanının kimi yanlış anlaşılma biçimlerine ışık tutmak istiyorum. Genel tasa­rıma göre, geçmiş olay, kişi vb. üstüne yeterince belge bulur ve onları tarih metodolojisi kuralları uyarınca yorumlarsanız; tarihçi sıfatıyla üzerinize düşen işi tamamlamış olursunuz; bir daha, bir başka yerde ve zamanda, bir başka tarihçinin o konuyla uğraş­ması gerekmez. Oysa, tarihyazımının gerçekliği hiç de Öyle de­ğildir.

Belki diğer alanlarda, hatta doğa bilimlerinde de, her türlü bilginin ancak onunla uğraşan birey (yani bilim adamı) üzerin­den toplumsal bir dolayımla varolabileceği doğrudur. Ama insan bilimleri arasında bile, toplumsal göreceliğin tarihçilik kadar be­lirgin olduğu bir başkası yoktur.

Bu soyut savları açıklamak için kendi deneyimlerimden basit bir örnek vereyim.

35 küsur yıl önce, Türkiye'deki Sol'un tarihini çalışmaya baş­lamıştım. Bu amaçla, yakın geçmişimizin bir dönemlendirmesini yapmam gerektiğini düşündüm. 1908 Meşrutiyeti'nden yola çıkacağım aşağı yukarı belliydi. Benden Önce, merhum Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya gibi, ülkemizin 20. yüzyıl başlarını araştı­ranlar, Hürriyetin İlânı'yla birlikte, siyasal ve kültürel açılardan Osmanlı Devleti'nde derinliğine bir nitelik değişikliği yaşandı­ğını ortaya koymuşlardı. Ama daha sonraki dönemleri ayıran kı­rılma noktaları nelerdi? 1923'teki Cumhuriyetin İlanı, çoğu ta­rihçinin kullandığı, besbelli bir seçenekli. Elbette, akıp giden zaman sürecini dönemlere ayırmanın, ancak anlamayı-kolaylaştırıcı (heuristic) ve simgesel bir şey olduğunu biliyordum; çizgiyi şurada ya da burada çizmek, özünde çok da önemli değildi. Yine de, bir dönemin bittiğini, bir başkasının başladığını söyleyebil­mek için, aralarında farklar olmalıydı. Oysa, 29 Ekim'in birkaç ay öncesiyle birkaç ay sonrası arasında, bence, biçimler dışında pek bir şey değişmemişti. Sonra fark ettim ki, Şeyh Said İsyanı üzerine 1925 Mart başında çıkarılan "Takrir-i Sükûn Kanunu" ile kamusal yaşamda temel bir şeyler değiştirilmişti. Ondan ön­cesiyle sonrası arasında süreklilikten çok, "kopuş" vardı. 1925'te

239


Mete Tuncay

bir "Siyaset dönemi"nin sona erdiğini ve bir "İdare dönemi"nin başladığını ileri sürerek, Sol ile ilgili etkinlikleri bu çerçeveye yerleştirmeye koyuldum.

Acaba niçin, 1925-1945 yılları arasında bizde "siyaset"in ol­madığını ileri sürmüştüm?

Sol tarihimiz üstüne ilk çalışmalarımı, İngiltere'den döndü­ğüm 1963 ile, bunu doçentlik tezi olarak verdiğim 1966 yılları arasında yaptım. 27 Mayıs müdahalesinin üstünden çok vakit geçmemişti. Birçok genç gibi ben de, ordunun buyurganlaşmış Demokrat Parti iktidarını devirmesine sevinmiştim. Ama kısa sü­rede, bu hareketin siyaset-karşıtı anlamını ve böylesi bir tutumun içerdiği sakıncaları kavramaya başladım. 1961 Anayasasıyla birlikte, Türkiye'de Sol yeniden keşfedilmişti. Ama bu Sol, anti-emperyalist boyut üzerinden Kemalist milliyetçilikle uzlaşma halindeydi, (Birçokları, bunun güvenlik endişesiyle başvurulan bir taktik olduğunu düşünebilir. Bence büsbütün öyle değildi.) Menderes-Zorlu-Polatkan idamları günlerinde, iki yıllığına İn­giltere'ye gittim. "Siyaset Bilimi Doktoru" unvanıma karşın, Batı'yı bir çok bakımdan (örneğin, laiklik konusunda) yanlış bil­diğimi öğrendim. Londra İktisat ve Siyaset Bilimi Okulu'nda derslerini izlediğim Michael Oakeshott'tan etkilenerek "siyaset, ancak özgür siyasettir" diye düşünmeye başladım. Oysa, daha önceleri siyasetten anladığım, "iktidarın çevresinde olup biten­ler" gibi bir şeydi. B. Crick'in siyasetin savunulması üstüne İn­gilizce kitabını okudum. Yine oradaki hocalarımdan Kari R. Popper'in metodolojisi, kuramlara eleştirel yaklaşımın ötesinde, onların yanlışlıklarının kanıtlanması için çalışmayı, ancak (şim­dilik) yanlışlanamadıkları sürece varlıklarına katlanmayı, kullanılmalarını öneriyordu.

Bu soyut kavramları, Türkiye'nin yakın geçmişine ilk uygu­lama girişimim, Samet Ağaoğlu'nun Kuva-yı Milliye Ruhu'nu hatırlayarak oldu. Samet Bey, bu kitabı, DP'nin muhalefet döne­minde, CHP'lilerin kendi tarih-öncelerinin önem ve değerini vurgulayarak tek-parti otokrasisine saldırmak için yazmıştı. (Bizde tek-parti yönetiminin kurulmasını, Sol üstüne çalışmam-

240


Eleştirel Tarih Yazıları

dan sonraki yıllarda ayrıca araştırdım.) Hürriyetin İlân edildiği ]908'den, Takrir-i Sükûn'un getirildiği 1925'e kadar, İttihatçı diktası altında geçen 1913-1918 alt-dönemi hariç, biz "Siyaset" yaşamıştık.

1960 Devrimi, bana da, kamusal yaşamda iyi niyet ve samimiyet gibi niteliklere bakmanın beyhudeliğıni gösterdi. Te-peden-inme zorlamalarla çağdaşlaşma olamıyor, azgelişmişlik çemberi kırılamıyordu. Sol değer ve düşüncelere yakınlık duy­maya başladım. İngiltere'de o ülke sosyalizmin (genellikle Marksist olmayan) geçmişini araştırdım; bu bana, Marksist arkadaşlarıma oranla daha geniş bir perspektif kazandırdı.

Marx için, insanlık komünist aşamaya erişince Siyaset sona erecek, onun yerini "Şeylerin İdaresi" alacaktı. Sınıfsal anlamda,


Yüklə 1,08 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   19




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin