Yakin doğU ÜNİversitesi EĞİTİm entüTÜSÜ EĞİTİm programlari ve öĞretiMİ ana biLİm dali



Yüklə 0,74 Mb.
səhifə4/9
tarix27.01.2018
ölçüsü0,74 Mb.
#40844
1   2   3   4   5   6   7   8   9

2.1.2.Evlilikle İlgili Yaklaşımlar

Evlilik ve aile ile ilgili literatür incelendiğinde evlilik ve aile kavramlarını açıklayan kuramların iç içe olduğu dikkati çekmektedir. Kuramlar aile ve evliliğin hümanistik, davranışsal yönünü, eşler arasındaki ilişkinin niteliğinin nasıl olduğunu ve eşlerin birbirlerini nasıl etkilediğini vurgulamaktadır. Teoriler, aile üyelerini etkileyen problemleri (ekonomik, iletişimle ilgili, duygusal, cinsel sorunlar) değerlendirmektedir. Fonksiyonel olmayan ailede eşlerin rolleri birbirinden farklıdır. Bu nedenle yaklaşımlar, aile ve evliliğin yapısının eşler, çocuklar ve diğer fertler açısından irdelenmesinin önemli olduğunu ve eşlerin beklentilerinin, isteklerinin, umutlarının karşılanmasının aile ve evlilik doyumu açısından büyük önem taşıdığını vurgulamaktadır. Ayrıca kuramlar açısından aile ve evliliği etkileyen faktörler olarak, ailenin yaşam döngüsü süreci, sosyo­ekonomik düzeyi, eşlerin eğitim düzeyi, etnik köken, din, cinsiyet rolleri belirtilmekte ve faktörlerin eşler arasındaki doyumu olumlu veya olumsuz etkilediği ifade edilmektedir (Bayraktaroğlu, 2007).

Shadish, Ragsdale, Glaser ve Montgemery (1995), ailenin çoklu ünitelerden oluşan bir birim olduğunu ve evlilik biriminin bu birimler içerisinde çok önemli bir yer kapsadığını belirterek, özellikle niteliksel ve niceliksel evlilik çalışmalarında aile ile ilgili yaklaşımların, evliliği iyi bir şekilde açıkladığını vurgulamaktadır. Evlilik ve aile ile ilgili birçok yaklaşımın olduğunu ifade ederek özellikle psikoanalitik, yapısal, stratejik, bilişsel-davranışçı ve sistem yaklaşımlarının aile ve evlilik çalışmalarının kuramsal yapısını oluşturduğunu belirtmektedir (Bayraktaroğlu, 2007).

Everett (1990), aile ve evlilik yapısının son 60 yıl içerisinde değişim gösterdiğini, aile ve evlilik çalışmalarının benzer yaklaşımlarla açıklandığını ifade etmektedir. Aile ve evlilik, farklı sistemler gibi görülse de birbirini tamamlayan yapılar olarak ele alınmaktadır. Aile zaman içinde değişmekte ve gelişmektedir. Aile yaşam döngüsü modeli bu değişimi ve gelişimi açıklayan iyi bir model olarak karşımıza çıkmaktadır. Model, sistem kavramları ile bütünleşmekte ve yaygın olarak kullanılmaktadır (Nystul, 1999). Aile yaşam döngüsü modeli, genellikle ailenin zaman içinde gelişimini betimlemek için kullanılır. Bu model bireyin yaşam sürecinin bütün boyutlarını içerir. Ancak burada aile bir bütün olarak vurgulanır. Aile yaşam döngüsü modeli ilk olarak Evelyn Duvall tarafından geliştirilmiştir. Model evli çiftler, küçük çocuklu aileler, ergenlik döneminde çocuğu olan aileler, yetişkin çocuğu olan aileler olmak üzere dört evreden oluşmaktadır (Nystul, 1999; Bayraktaroğlu, 2007).


2.1.3.Kadının Çalışması

Yaşanan teknik gelişmeler, eğitim düzeyinin yükselmesi, üretimin gelişip büyümesi, uzmanlaşma ve kadının beklenti düzeyinin yükselmesi gibi sebeplerden dolayı kadının çalışma yaşamına girme oranı artmıştır. Ancak kadınların evlerinden çıkarak istihdama katılmadan ve belirli değerlere sahip erkek egemen sistemin yanı sıra erkeklere zıt kendi alt değer sisteminde de sosyalleşmesi nedeniyle toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin kavramlaştırmalar (kadınlar; iyi anne ve eş, erkekler; koruyucu ve geçim sağlayıcı) kadınlar üzerinde bir baskı yaratmakta ve çiftler arasında problemlere neden olmaktadır. Bunun tersine bazı durumlarda bu sorunlarla başa çıkamayan kadın, cinsiyetçi ideolojiye uygun olarak aile ile ilgili rollerini öne çıkarıp, çalışma yaşamını geri plana itmektedir (Arslan, 2000).

Özel alan ve kamusal alan ayrımında kadınların kamusal atanda yer alması durumunda, aile ve iş rollerinin birbiriyle uyuşmaması nedeniyle iş ve aile çatışması ortaya çıkmaktadır. Kadınlar hayatlarını hem "özel alan" hem de "kamusal alana" göre planlamak zorundadır. Buna karşılık, erkekler toplumsal konumlarını çalışma yaşamlarındaki yerlerine göre elde ederler ve evlendiklerinde de bu durum değişmez. Çalışmaları özel yaşam alanı olan aileden etkilenmez. Erkekler, ailenin varlığını sürdürmesi konusundaki katkılarını parasal olarak görür ve eşleri çalışıyor olsa bile "evin ekmeğini kazanan kişi" konumunu terk etmez. Bu nedenle kadınların bir meslekte çalışması erkeklerle aynı statüde değerlendirilmez ve kadınların bağımsızlaşması olarak değil, ek gelir sağlama faaliyeti olarak görülür (Arslan, 2000).

Arıkan’a göre (1992) çalışan kadın için rol içi çelişki erkeklerden daha fazladır. Çünkü kadın için aile ve ev içi roller süreklilik taşımaktadır. Kadın toplumda kabul gören rolünün yanı sıra gün içinde pek çok rolü de üstlenmek zorundadır.

Booth ve White (1980) bu görüşten yola çıkarak yaptıkları araştırmada kadının çalışması ile evlilik dengesizliği ve boşanma arasında doğru yönde bir ilişki tespit edilmiştir.

Çalışan kadın eğer çoklu rolleri yerine getirmede kendini yetersiz hissediyor veya ailesinden destek görmüyorsa, bu durum çalışan kadının tatmin edici ilişkiye sahip olmasını engeller (Cooke, Rousseau, l984; Krishnasvvamy, Mantri, 1997).

Eşin çalışması, işin yapılmasının acili yeti, sorumluluğun türü. kadının kocasından istediği paylaşımın niteliği, ekonomik güç erkeğin ev içi işlere katılımını etkileyen faktörlerden bir kaçıdır. Ayrıca görevin algılanma biçimi de paylaşımı etkilemektedir (Blumberg, Coleman, 1989).

Erkeklerin evlilikten beklentisi kadınlara göre gelenekseldir. Kocaların geleneksel olmayan cinsiyet rol değerlerini benimsemesi durumunda ev içi işlerin paylaşımı da artmaktadır (Haas, 1981; Arslan, 2000).

Ancak kadın ve erkeklerin sorumluluk paylaşımı ile ilgili en belirgin durum, erkeklerin devamlılığı olmayan işlerden, kadınların ise devamlılık gerektiren (yemek, ütü, bulaşık vb.) zorunlu işlerden sorumlu olmasıdır. Kadına ait görevler sürekli, tekrarlayan ve alışkanlık haline gelmiş görevler olma durumunda iken erkeğe ait görevler esnek zamanlı, basan oranı yüksek ve sık boş zaman olanağı tanıyan işler olmaktadır (Arslan, 2000).

Geleneksel olarak, kocalar evlilik içinde daha büyük güce sahiptir ve bu güç, eve ekmek getiren kişi olarak erkeğin gelir ve statüsü ile ilgilidir. Kadınlar ücretli bir işte çalışsalar da evin gelirine yaptıktan katkı oranında güçleri anmaz (Arıkan, 1992).

Sosyal Alışveriş Kuramı erkeklerin evlilik içerisinde daha güçlü olmasını eve daha fazla maddi katkı sağlamasıyla açıklamıştır. Oysa daha fazla kadının çalışma hayatına girmesiyle evlilikte güç ilişkisini inceleyen araştırmalar ekonomik gelirin kadının para kontrolü, karar alma ve evde iş bölümü gibi güçleri üzerinde etkisi olmadığını göstermiştir. Aksine toplumdaki geleneksel cinsiyet rol kalıp yargıları doğrultusunda, kocaların kariyerinin öncelik taşıması ve daha yüksek kazanca sahip olmalar: daha mutlu bir evliliğe olanak tanımaktadır (Arslan, 2000).

Tichenor'un (1999) statünün tersine döndüğü çiftlerle yaptığı "Toplumsal Cinsiyet Kaynakları olarak Statü ve Gelir" çalışmasında kadınların daha yüksek statü ve gelire sahip olmalarına rağmen ev işlerinin 2/3'ünü üstlendiği ve kadınların ev içi yüklerinde gerçek bir azalma olmadığını görmüştür. Kadınlar böyle yaparak kocalarının aksine güç talebinde bulunmadıklarını göstermeye çalışmış ve sahip oldukları gücü kullanmak yerine kocalarının gücünü korumuşlardır (Tichenor, 1999).

Kadının daha yüksek gelirli ve statülü olduğu statünün tersine döndüğü çiftlerde gerginliğin kaynağı kocanın gelir ve statüsüne ilişkin geleneksel zorunluluklardır. Tıchenor' a (1999) göre bu durumdaki kadınlar, ev içi işleri ve hane halkı sorumlulukların çoğunu üstlenerek bir bakıma kocalara şikayette bulunmak için çok az sebep bırakarak geleneksel sorumluluklarını yerine getirirler (Arslan, 2000).

Bu doğrultuda, kadının geliri ile evlilik dengesi arasında ters yönde bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Birey olarak ailedeki haklarının ve imtiyazlarının farkına varan çalışan evli kadının kazancı üzerinde denetim sahibi olması beklenir. Eşlerin ikisinin de para kazandığı ve çalışan kadının aile içinde sınırlı da olsa yavaş gücünü ileri sürdüğü evlilikte, kadının bu arzusunu tatmin etme derecesinin onun evliliğe uyumunu etkilemesi beklenir (Krishnaswary, Mantri, 1997).

Oysa kadınların daha yüksek statülü ve gelirli olduğu evliliklerde sorun yaşanmaktadır. Bu yüzden eşler çeşitli stratejilerle bunu saklamaya veya görmezden gelmeye kalkışmaktadır (Arslan, 2000).

Kadının geliri ile evlilik dengesi arasında ters yönde bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Kadının ekonomik gücünün aniden artması durumunda erkek bunu daha fazla tehdit unsuru olarak algılarsa kadının ekonomik gücünü davranışları ile değersiz kılmaya yönelebilmektedir (Blumberg, Coleman, 1989).

Aile Araştırma Kurumu tarafından 1998 yılında yaptırılan “Boşanma Sebepleri Araştırması”nda da kadınların gelir seviyesi ile ailelerinde ortaya çıkan anlaşmazlık türleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Ayrıca kadının gelir seviyesi yükseldikçe aile içindeki problemlerin nitelik değiştirmemesi toplumda kadınların gelirlerini erkeklere karşı bir koz olarak kullanma yoluma gitmediklerinin göstergesidir (Arslan, 2000).

Erkeklerin biriyle birlikte olduklarında ev işlerine harcadıkları zamanın azaldığı, tek başına olduklarında ise bu zamanın arttığı görülmekledir. Tam tersi olarak kadınlar birlikte oturmaya başladıklarında ev işi yapma süreleri artmakta, ayrıldıklarında ise azalmaktadır (Gupta, 1999). James Morgan Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler' de 2214 evli çiftle yaptığı büyük bir anket çalışmasında evlenmekle erkeklerin bekarlık yaşamına göre her hafta bir kat daha az ev içi iş yaptıklarını (haftada 8 saat yerine 4 saat), kadınlar içinse tersinin geçerli olduğunu (haftada 20 yerine 40 saat) saptamıştır (Banditer, 1992). Gupta'nın (1999) yapmış olduğu çalışmada da birlikte yaşama ve evliliğe geçişle birlikte erkeğin ev işi yapma süresi 3.6 saat arasında azalırken, kadınlar için 4.2 saat artmıştır. Birlikte yaşama ve evlilikten ayrılıştaki geçiş bu etkinin yönünü tersine çevirmektedir. Erkeklerin ev işi süresi 5.2 saat ve % 61 oranında yükselirken, kadınların ki 5.3 saat ile % 16. oranında azalmaktadır. Bu ayrılmış veya boşanmış bireylerin ev işi sürelerini azalttıkları oldukça güçlü olarak Gupta' nın çalışmasında ortaya konmuştur. Bu durum en azından ev işleri açısından boşanmış ya da ayrılmış erkekleri, boşanmış ya da ayrılmış dul kadınlardan daha çok tekrar evlenme ya da birlikte yaşamaya teşvik edici unsur olmaktadır (Arslan, 2000).



2.1.4.Eğitim Düzeyi

Cinsel kimliğin, cinsiyetlerin çok erken başlayan farklı sosyalleşme süreci içinde belirlendiği artık herkes tarafından kabul edilen gerçektir. Cinsiyet rol tanımlarındaki süreklilik ise önemli ölçüde cinsiyetlere uygulanan sosyalleşme yöntemlerinin devamlılığına, başarısına dayanmaktadır (Arslan, 2000).

Eğitim, öğrencileri hayat ve iş alanına hazırlayıp çalışmalarını ve iş hayatını yönlendirirken diğer taraftan da doğal olarak bilgilerini, yeteneklerini geliştirmekte, morallerini yükseltmekte, entelektüel ve fiziksel denge sağlamaktadır. Bunu sağladıktan sonra genç insanların sosyal sorumlulukları konusunda bilinçlenmelerini, toplum çıkarlarını kişisel çıkarlarının önünde tutmalarını toplu iş organizasyonlarının avantajlarını ve ailenin önemini vurgulamaktadır (Aziz, 1982).

Dupont'a göre, bu hedefler resmi anlamda kız-erkek ayrımı yapmaz. Ancak resmi metinler ve hedefler, kadınlara aile rollerinin birincil hedef olarak verilmesini maskeler ve profesyonel sorumluluklarını ikincil düzeye iter (Aziz, 1982).

Eğitim, açık işlevlerinden toplumsallaşma ve toplumun kültür mirasının birikimi ve aktarılmasıyla cinsiyetçi bakış açısının kazanılmasına hizmet etmektedir. Eğitim toplumun kültür mirasının birikimi ve aktarılması işleviyle her kuşağın, kültür birikimi sürecini önceki kuşağın bıraktığı yerden devralarak sürdürmesine neden olmaktadır. Bu devralma, o toplumun değerlerinin ve toplumsal normlarının Öğretilmesi yoluyla gerçekleşir. Örgün ve yaygın eğitim yoluyla aktarılan bu miras, cinsiyetçi bakış açısının kazanılmasını da içermektedir (Arslan, 2000).

Cinsiyetçi bakış açısı doğrultusunda kadın ve erkeğin rol ve statülerinde büyük oranda geleneksel tutumlar yani erkeğin daha çok ev dışında çalışmasını kadınında ev içi işlerle ilgilenmesini esas alan yaklaşım sürmekle birlikte bu durumun eğitimden etkilenmekte ve eğitim seviyesi attıkça geleneksel tutumlarda değişiklik görülebilmektedir (Arslan, 2000).

Eğitim düzeyi kadının rollerinin tanımlanmasında da etkilidir. Kadın ve erkeğin eğitim düzeyi arttıkça cinsiyet rollerine ilişkin beklentilerde geleneksellikten uzaklaşmaktadır. Özellikle geleneksel toplumlarda kadından daha eğitimli olan erkeğin daha fazla sorumluluk alması beklenmektedir (Arslan, 2000).

Türk toplumu ile ilgili olarak Olson (1982), tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada; kadınların ve erkeklerin görevlerinin büyük ölçüde mesleklerine ve sosyal sınıflara göre değiştiğini bulmuştur. Araştırmada doktor, akademisyen, hukukçu gibi yüksek öğrenim görmüş kişiler arasında evlilik içi cinsiyet farklarının daha az olduğu bulunmuştur (Olso, 1982).

Çelebi (1990), ise çalışmasında, eğitim düzeyi yükseldikçe eşitlikçi tutuma sahip olmanın da tutarlı biçimde yükseldiğini gözlemlemiştir.

Bu eşitlikçi tutumlar daha öncede belirtildiği gibi en iyi toplumsal işbölümünde gözlenmektedir. DPT tarafından gerçekleştirilen "Türk Aile Yapısı Araştırma"sında toplam olarak bakıldığında "ev işleri yapmak kadının birinci görevidir" diyenlerin oranı %75.8 iken, bu oran ilkokul mezunlarında %90.5'e yükselmekte, lise mezunlarında % 58.3' e ve üniversite mezunlarında %42.5' e düşmektedir (DPT; 1993).

Yine aynı araştırmada, eğitim düzeyinin yükselmesi ile ev içi işleri erkeğin de paylaşması gerektiğini söyleyenlerin oranının arttığı tespit edilmiştir.

Eğitim seviyesi yüksek olanların boşanmaya ve boşanmış kişilere karşı tutumları da daha olumlu olmaktadır. Bunlar bütün çabalara karşın evliliğin yürümeyeceğinin anlaşılması halinde boşanmayı çözüm olarak görmektedirler. Buna karşın eğitim seviyesi düşük olanların boşanma ve boşanmış bireylere bakış açılarında mantıki değerlendirmelerden çok acıma, öfke, hatta tiksinti gibi duygular ağır basmaktadır (Arıkan, 1996).

AAK'nın 1998 yılında yaptırmış olduğu "Boşanma sebepleri Araştırmasında erkeğin eğitimi ile anlaşmazlık sebebi arasında ilişki bulunmuştur. Buna rağmen erkeğin eğitim düzeyi yükseldikçe uyumsuzluktan kaynaklanan anlaşmazlıkların arttığı, buna karşılık genel yanlış davranışların (aile sırlarını dışarıya verme, kötü alışkanlıklar, evliliğe akraba müdahalesi) azaldığı görülmüştür (Arslan, 2000).

2.1.5.Cinsiyet

Hemen her toplumda, kimi zaman kadını sanki insan soyunun salt cinsiyet yapısı nedeniyle ayrılan bir türü değil de, apayrı bir yaradılışı olan bir yaratıkmış gibi yücelten, kimi zaman da kadının ikinci sınıf, aşağı, horlanan insan kategorisini oluşturmasını adeta, çok doğalmış gibi gösteren bir dizi halk değişinin, dini efsanenin, inancın, hurafenin yaşaması ve kadın erkek ilişkilerine, genelde insan davranışlarına yön vermesi, ideolojilerde, kültürde kadına verilen yer ile kadının ekonomide ya da politikada sahip olduğu geri yer arasında bir ilişki olduğunu düşündürmektedir (Tekeli, 1988).

Bütün toplumlar meslekler, hobiler ve oyunlar yoluyla çocuklara ilk önce kadın-erkek arasındaki farkı öğretir. Böylece kadın ve erkeklerin yöneldiği meslekler cinsiyet temelinde ayrılırlar. Kadınlar cinsiyet rollerinin devamı olarak adlandırılabilecek öğretmenlik, kütüphanecilik, hemşirelik, çocuk doktorluğu, sekreterlik, tezgahtarlık gibi alanlara yönlendirilirken erkekler, yöneticilik, doktorluk, mühendislik gibi alanlara yönlendirilmektedir (Arslan, 2000).

1993' te DPT tarafından yaptırılan "Türk Aile Yapısı Araştırmasında" (1993) araştırmaya katılanlara çocuklan için meslek tercihleri sorulduğunda cinsiyet temelli olarak erkekler için %28.7' si doktorluk, %14.30' u mühendislik cevabını vermiştir. Kızlar için en uygun bulunan meslek %27.30' la öğretmenliktir (Arslan, 2000).

Anne, baba ve öğretmenler kız çocuklarını geleneksel kadın mesleklerine yönelim konusunda cesaretlendirirken, erkek çocukların erkek özellikleri ve yönelimlerine uygun olduğunu düşündükleri meslekler için cesaretlendirmektedir. Üstelik kadınların yoğun olduğu iş alanları saygınlığını da yitirmektedir (Arslan, 2000).

Demirel’in (1985) yaptığı Üniversiteli genç kızlarda entelektüel başarı açısından kendi cinslerine karşı aşağılayıcı bir önyargının bulunup bulunmadığını ortaya çıkarmaya çalışan bir araştırmada; kız öğrencilerin, her iki cinse uygun görülen mesleksel çalışma alanının erkeklere ait olduğunu düşündüklerinde, kadınlara ait olduğunu düşündüklerinden daha fazla değer verdikleri ortaya çıkmıştır. Eğer mesleki alan, geleneksel olarak daha çok kadınlara uygun görülmekteyse, bu eğilim tersine dönmektedir. Bu araştırma sonucunda; Üniversiteli kız öğrencilerin, genelde kadına uygun görülen meslek alanlarında bile erkekleri üstün değerlendirdikleri, her iki cinse uygun görülen mesleksel alanlarda, erkek yazar ismiyle verilen mesleksel makalenin, kadın yazar ismiyle verilen aynı makaleye göre daha üstün tuttukları, gerçekten öyle olmadığı halde, kendilerini erkeklere göre ikinci sınıf saydıkları, bunun da toplumun genelinde kadınlar aleyhine önyargıların sürüp gitmesine olanak hazırladığı bulunmuştur (Demirel, 1985).

Yogev (1981) Amerika' da yaptığı "Çalışan Kadınlar Sosyal Eşitliğe Dayalı Evlilik İlişkilerine Sahip midir?" çalışmasında, çalışan kadınların evlilik dinamiklerini incelemiştir. Araştırma, sadece kadınların evlilik hakkındaki görüşleri üzerine yoğunlaştırılmıştır. Bunun nedeni, çeşitli araştırmaların da ortaya koyduğu gibi, kadınların aşırı çalışma problemi yaşayan ve çeşitli değişiklikleri deneyen kişiler olmasıdır. Araştırmanın asıl amacı ise seçilen kadınların algılarına göre, evliliklerinde sosyal bakımdan eşitlik olup olmadığıdır. Çalışma,

-Kadın algısına göre, çocuk bakımı ve iş bölümü,

-Kadınların kocalarını algılamaları olmak üzere iki aşamadan oluşmaktadır.

Araştırma sonuçlan, ev içi sorumlulukların eşit bir şekilde paylaşamadığını, ev işlerinin ve çocuk bakımının kadının sorumluluğu olduğunu düşünen geleneksel modelin hala devam ettiğini göstermektedir. Zaten denekler de kocalarının ev işlerinin yansını yaptıkları ve çocuğa baktıkları eşitlikçi aile biçimini beklememektedirler.

Aynı araştırmada ikinci odak noktası olan kadınların kocalarını algılamaları konusunda ise şu sonuçlar elde edilmiştir: Geleneksel olarak koca, daha yaşlı, daha zeki ve karısından daha başarılıdır; bu yüzden de daha yüksek bir statüye sahiptir. Fakat bu çalışmada kadınların üçte ikisi kendilerini meslek başarısı açısından kocalarıyla eşit olarak görmüşlerdir. Ayrıca denekler kendilerinin kocanın daha üstün görüldüğü geleneksel modele göre yaşamadıklarını belirtmişlerdir. Bu bulgular, evlilik ilişkilerinin eşitliğe dayalı biçimini desteklemekte fakat geleneksel iş bölümü ve çocuk bakımıyla ilgili sonuçlarla çelişkili görünmektedir. Araştırmada, çalışan evli kadınlar evlilik ilişkileri ile ilgili olarak iki farklı tutum ortaya koymuşlardır. Bir yandan kocalarını sosyal bakımdan eşit evlilik ilişkisi içinde algılarken (örneğin; kocalarını kendilerinden daha üstün olarak görmemişler ve dahası kendilerini temel olarak eşit görmüşlerdir), diğer yandan da yaşamlarının geleneksel görüntüsünü değiştirerek istememişlerdir. Örneğin, çocuk bakımı ve ev işleriyle ilgili sorumlulukların çoğunu üstlenmelerine rağmen bu konularda eşlerinin ( kocalarının ) eşit pay almalarını beklememişler veya istememişlerdir (Yogev, 1981).

Yogev, evli eşler arasında ev işlerinin ve çocuk bakımının eşit bir biçimde paylaşıldığı evlilik ilişkisine sahip olmayı, günümüzde geçerli olan çalışan kadın kimliğinin ötesinde görmekte ve çalışan kadınların geleneksel işlev ve yükümlülüklerinden vazgeçmeksizin bir rol genişlemesine katlanmakta olduklarını vurgulamaktadır.

Bunun sonucunda kadınlar ideal eş ve ebeveyn olamamaktan dolayı erkeklerden daha fazla suçluluk duymaktadır. Oysa, erkekler karılarını, karılarının kendini algıladığından daha iyi eş ve ebeveyn olarak algılamakta ve karılarının rollerini dengeleme yeteneği hakkında kanlarından daha olumlu görüş bildirmektedir (Biernat ve Wonman, 1991).

Bu araştırma sonuçları kadınların eşlerinden daha fazla geleneksel rol beklentisi içinde olduğunu ve kadının bu geleneksel rolü içselleştirdiği izlenimini vermektedir. Bu cinsiyetçi bakış açısı doğrultusunda kadınların boşanmak isteyen kadını daha fazla oranda haksız bulabileceğini düşündürmektedir (Arslan, 2000).



2.1.6.Şiddet

Şiddet boşanmaya sebep olarak sayılan birçok sebep arasındadır. Genel varsayım şiddet uygulayan erkeklerin daha fazla güce sahip olduğudur. Gerçekten de şiddetin kurbanı olan kadınlar ilişkilerinde daha az güce sahip olduklarını belirtmektedir (Frieze ve McHugh; 1992). Bununla birlikte bazı araştırmalar kocanın daha az güce sahip olduğu çiftlerde şiddet yaşantısının çok daha fazla olduğunu göstermiştir. Bu fark gücün farklı kavramsallaştırılmasından olabilir. Örneğin bazı araştırmacılar erkeklerin karılarını kontrol etmenin bir formu olarak şiddeti kullandığını belirtmektedir. Gerçektende daha yüksek düzeyde güç ihtiyacı duyan erkeklerin psikolojik ve sosyal kontrol sağlamak için şiddeti kullandığı araştırmalar sonucu tespit edilmiştir (Arslan, 2000).

Araştırmalar, kadından daha düşük ekonomik olanakları, eğitim seviyesi ve mesleki statüsü olan erkeklerin beklenenden daha fazla şiddet kullandığını göstermektedir (Frieze, 1991).

Arıkan'ın (1992) Ankara' da alt gelir grubunda bulunan boşanmış kadınlar üzerine yaptığı bir çalışmada kadınlar boşanma sebebi olarak % 53.4 ile fiziksel şiddet gösterilmiştir.

Aile Araştırma Kurumu'nun 1998 yılında yaptırmış olduğu "Boşanma Sebepleri Araştırması"nda boşanma dilekçelerinin arkasında yatan gerçek nedenlerden birinin de % 27.,6 ile şiddet olduğu görülmüştür.

Geniş tanımıyla aile içi şiddet, bireylerin yaralanmasına, sindirilmesine, öfkelenmesine veya duygusal baskı altına alınmasına yol açan fiziki veya herhangi bir şekilde hareket, davranış veya muamele olarak tanımlanmaktadır. Yakın ilişkilerden kaynaklanan şiddetin yaygınlığı ve sonuçlan hakkında sistemli verilerin toplanmasına ancak 35 yıl önce başlanmıştır. İlk önceleri, Batı ülkelerindeki sığınaklara başvuran kadınların daha çok alt sosyo-ekonomik gruplardan olduğu görülmüş, bu yüzden de aile içi şiddetin bu gruplarla sınırlı olduğu sanılmıştır. Daha sonra yapılan çalışmalarda elde edilen bulgular ise aile içi şiddetin avukatlık, tıbbi bakım, ruh sağlığı, ceza hukuku ve akademik topluluktan gelenleri de kapsayan çok geniş bir alana yayıldığını göstermektedir (Seinmetzs, 1980). Şiddetin ortaya çıkmasıyla bağlantılı bazı parametreler saptansa da, literatür incelendiğinde gene! olarak şiddete, cinsiyet, etnik grup, yaş ve sosyo-ekonomik düzey ne olursa olsun, umulanın üstünde bir oranda her kesimde rastlandığı görülmektedir.


KKTC’ deki boşanma nedenleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Nedenlerin_Cinsiyete_Göre_Dağılımı'>Tablo 6: Boşanma İçin Gösterdikleri Nedenlerin Cinsiyete Göre Dağılımı

Cinsiyet

Kadın

Erkek

Toplam

Nedenler

N

%

N

%

N

%

Uzun süren hastalık

1

1

2

3,3

3

1,8

Alkol bağımlılığı

19

18,4

4

6,7

23

14,1

Sevginin bitmesi

43

41,7

25

41,7

68

41,7

Akraba geçimsizliği

3

2,9

3

5

6

3,7

Eşlerin kişilik uyuşmazlığı

29

28,2

13

21,7

42

25,8

Cinsel ilişki memnuniyetsizliği

15

14,6

6

10

21

12,9

Yetersiz gelir kaynağı

13

12,6

5

8,3

18

11

Şiddet

51

49,5

13

21,7

64

39,3

Sadakatsizlik

32

31,1

22

36,7

54

33,1

Çocuksuzluk







1

1,7

1

0,6

Bunların dışında

5

4,9

2

3,3

7

4,3

Kaynak: (Alicik; 2009)
Araştırmada, 163 kişiden 68’i (%41.7), boşanma nedeni olarak “Eşlerin birbirlerine karşı sevgisinin bitmesini” gösterir. Boşanma nedenleri arasında gösterilen ikinci yüksek neden %39.3 oranıyla şiddettir. Eşlerden birinin zorba, hiddetli, kırıcı… olmasını boşanma nedeni olarak gören kadınların oranı %49.5, erkeklerin oranı ise %39.3’tür. Örneklem grubunun %33.1’i üçüncü neden olarak sadakatsizliği gösterir. Kadınlar arasında boşanma nedeni olarak şiddet %49.5, sevginin bitmesi %41.7 ve sadakatsizlik %31.1 oranlarıyla yüksek çıkmaktadır. Erkekler arasında ise sevginin bitmesi %41.7, sadakatsizlik %36.7, şiddet ve kişilik uyuşmazlığı %21.7 oranlarında en önemli nedenler olarak gösterilmektedirler. Gerek erkekler gerekse kadınlar çocuksuzluğu boşanma nedenleri arasında görmemektedirler. Cinsiyetler arasında öncelik sırası değişmekle birlikte ‘sevgi’ ve ‘sadakat’in aile varlığının temel nedenleri olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenlerin ortadan kalkması ve şiddet ile iletişimsizlik gibi nedenlerin eklenmesiyle aile kurumunun yıkılmasına varan sonuçlar doğmaktadır (Alicik;2009).

En yaygın olarak rastlanan aile içi şiddet türü erkeğin kadına ve ebeveynin çocuğa yönelttiği şiddettir. Yapılan araştırmalar şiddet uygulayanların % 95' inden fazlasının erkek, şiddete maruz kalanlann % 90' ından fazlasının kadın ve çocuklar olduğunu göstermektedir (Güneri, 1996).

Kuramsal olarak ele alındığında eşler arasında yer alan aile içi şiddeti herhangi bir eş diğerine uygulayabilir. Ancak yapılan araştırmalar, aile içerisinde eşler arası şiddet vakalannın % 90' ından fazlasında kadınların şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Şiddete maruz kaldığını belirten çiftlerin % 99' u aynı zamanda psikolojik istismara da maruz kaldığını bildirmiştir. Çiftlerin şiddet deneyimi süresince, psikolojik istismar fiziksel istismardan daha fazla sıklıkta meydana gelmekte ve fiziksel şiddet için risk faktörü oluşturmaktadır. Yeni evli çiftlerde yapılan uzunlamasına bir çatışmada evliliğin ilk yıllarında psikolojik istismann kullanımının daha sonraki yıllarda karşılaşılacak olan şiddetin anlamlı bir yordayıcısı olduğu bulunmuştur (Esmer, 1991).

Literatürde aile içi şiddet üzerine yapılan çalışmalar konuyu kapsamlı şekilde incelemiş ve aile içi şiddetin nedenleri üzerine farklı yaklaşımlar geliştirmiştir. Bunlardan sosyolojik yaklaşım, cinsiyetçi rollerin öğrenilmesine dayalı bir toplumsallaştırma süreci, erkeklere toplumda güçlü ve üstün konum sağlamakta ve erkeklerin kadına şiddet uygulamasını hoş görmektedir görüşünden yola çıkarak şiddetin temelini toplumsal olgulara dayandırmaktadır (Arslan, 2000).

Sosyal psikolojik yaklaşım ise, erkeklerin şiddete yönelik davranışları öğrendiğini belirtmektedir. Yani ailesinde, çocukluğunda şiddete maruz kalmış bir anneyi ve şiddet uygulayan bir erkeği gören ya da kötü muameleye maruz kalan erkeklerin şiddete yöneldiğini iddia etmektedir (Arslan, 2000).

Psikanalitik yaklaşım ise, hem erkek hem de kız çocuk için şiddetin bilinçaltında varolduğunu, ancak oidipal dönemde anneden kopuşun ve anneye yönelik arzunun bastırılmasının erkek çocukta kız çocuktan daha güçlü bir korku, nefret ve şiddet duygularıyla ortaya çıktığını iddia etmektedir (Kayır, 1996).

Hacettepe Nüfus Etüdleri Enstitüsünün 1988 yılında yaptırdığı bir araştırma sonuçlarına göre, Türkiye' de erkeklerin %44.9' u, kadın kocasına itaaat etmediği zaman kocanın onu dövmeye hakkı olduğunu düşünmektedir. Yine aynı araştırmaya göre, erkeklerin %66.2' si evde erkeğin mutlak otoritesi olduğuna ve kadının ona itaat etmesi gerektiğine inanmaktadır. Çünkü erkeklerin %53.7' si kadınlardan daha akıllı ve üstün olduklarını, %64' ü kadın kocasıyla bir anlaşmazlığa düştüğünde onunla tartışmak yerine, kadının durumu sessizce kabullenmesini onaylamaktadır ( Arslan, 2000).

1991 yılında İstanbul' da 116 evli çift arasında yapılan bir araştırmada, kadınların % 44'ünün kocalarından en az bir defa dayak yedikleri bulunmuştur. Yine erkeklerin %44' ü en az bir defa kanlarına dayak attıklarını itiraf ederken, kadınların % 55' i, kadının kocasından dayak yemeyi hak ettiği durumlar olabileceğini ifade etmiştir. Bu konuda en fazla dayağı hak etme nedeni olarak itaatsizlik gösterilmiştir (Esmer, 1991).

Atalay, aile içi şiddetin ev içinde kalması dolayısıyla bilgi eksikliğinin boyutlarını sergileyen boşanma verilerine dayanarak yaptığı taramada; Boşanma için nedenler sorulduğunda "dayak" ve "cana kast" nedenlerinin "zinaya" kıyasla daha az sayıda kişi tarafından belirtilmesinin şiddetin aile içinde kabul edilebilir, dolayısıyla saklanması gereken bir davranış, hatta alışkanlık olarak kabul edildiğini göstermektedir (AAK, 1995).

Türkiye' de şiddetin bir "terbiye" biçimi olarak algılanması, bunun hem aile içinde hem de kamusal yaşamda meşru olarak görülmesi şiddetin hem yeniden üretilmesine, hem de gizlenmesine yol açmaktadır (Ateş, 1991 ).

Aile içi şiddetin sebep ve sonuçlarını araştırmak üzere Aile Araştırma Kurumu tarafından 1995 yılında yaptırılan bir araştırmada kadınların evlilikteki gerginliğin nedeni olarak çocukların eğitimi, kocaların işteki gerginliklerini eve taşımaları ve ev ile ilgilenmemelerini gösterdikleri bulunmuştur. Erkekler ise gerginlik nedeni olarak maddi güçlükler ve dışarıda fazla kalmalarını ilk sırada gösterirken bundan sonraki nedenler olarak ev ile ilgilenmemeleri, işlerinde yaşadıkları gerginlikleri evlerine taşımaları ve kadınların ev işi yükünden bunalarak bundan şikayet etmelerini sıralamışlardır.

Aynı araştırmada karı-koca arasında yaşanan gerginlikler nedeniyle eşlerin kendilerine ağır söz kullandığını belirten kadınların oranı %52.47, karısına ağır söz kullandığını belirten erkeklerin oranı ise %56.16 olarak bulunmuştur. Yaşanan gerginlikler sonucunda eşlerine vurduklarını belirten erkeklerin oranı %34.04 iken, bu hadisenin yaşandığını kabul eden kadınların oranı %29.59 olarak tespit edilmiştir. Buradan, niteleyici bir değerlendirmeyle erkeklerin daha çok itirafçı oldukları, kadınların muhtemelen belli çekincelerle dayağı saklayıcı olduğu sonucuna varılmıştır.

Aynı araştırmada şiddete uğrayanlarla yapılan derinlemesine görüşmelerde uygulanan şiddet türlerinin başında %84 ile sözlü, %78.9 oranında fiziksel şiddetin geldiği tespit edilmiştir. Şiddetin nedenleri şiddete maruz kalanın algıladığı biçimi ve şiddet uygulayanın kadına ifade ettiği biçimiyle incelendiğinde, maddi güçlükler, kocanın aşırı kıskanç olması ve kocanın akrabalarının kışkırtması şiddet uygulanan kişinin algıladığı biçimiyle ilk sıralan almıştır. Şiddet uygulayanın gerekçeleri incelendiğinde, ilk sırayı kadının itaat etmemesi alırken, bunu nedensiz dövme, çocukların yaramazlığı, içki içilmesine karışması ve diğer nedenler izlemiştir.

Uygulanan bu şiddete karşı tepkiler incelendiğinde; % 57.1' inin evi terk etme veya boşanma ihtimalini düşünmediği görülmüştür. % 14.9 oranında kadının evi terk ettiği, % 8.4 ise terk etmeyi düşündüğünü fakat bunu yapamadığını belirtmiştir. Sadece %9' u boşanma davası açmayı düşünmüş, ancak bunu yapamamış, % 5.1’i ise boşanma davası açmıştır. % 2.1' lik kesim boşanmayı düşünmektedir. Şiddete karşı ne gibi bir çare düşündükleri sorusuna karşılık olarak % 38.7' lik kesim "şiddeti kabullenmiş" olduklarını belirtirken, % 25.7' lik kesim "düzeleceğini umduklarım" belirtmiş, %20' si ise herhangi bir şey düşünmediklerini belirtmiştir.

Aile Araştırma Kurumunun yaptırmış olduğu araştırmada bu sonuçlara ek olarak dikkat çeken bir bulgu da, bizim kültürümüzde aile içi şiddeti önleyecek unsurların ön planda olmadığıdır. Elde edilen sonuçlara göre erkekler aile içindeki her türlü şiddeti kadınlara göre daha büyük oranda desteklerken, kadınlarda da şiddete ilişkin ifadeleri onaylama oranı yeterince yüksek olduğundan, aile içi şiddetin farklı oranda da olsa, hem kadın hem de erkeklerden küçümsenmeyecek oranda destek bulduğu sonucuna ulaşılmıştır. İlgi çeken bir başka sonuç ise hanedeki eğitim düzeyinin aile içi şiddetle ilişkili olarak tek başına bir etki sağladığına dair kanıt bulunamamış olmasıdır. Ancak yine de dayak söz konusu olduğunda yüksek eğitimli, statüsü yüksek olan kadının daha fazla oranda boşanma kararı alabileceği düşünülmektedir.

Yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre, aile içi şiddetin, çalışan eş olan hanelerde, ev kadınlı hanelere göre istatistiksel olarak anlamlı bir biçimde düşük olduğu görülmüştür. Aynı zamanda ailenin sosyo-ekonomik düzeyi ile aile içi şiddet arasında çok güçlü ve ters yönlü bir ilişki tespit edilmiştir.

Çağlar' in (1992) çalışan kadınlarda aile içi rol ve statü paylaşımını incelediği araştırmasında, eşlerinin kendilerini dövdüğünü belirten kadınların oranlan düşük olmasına rağmen (%11.7) benzer çalışmalar şiddetin halen toplumumuzda yoğun bir şekilde süregeldiğini göstermektedir.

Çağlar' in araştırmasında kadınlar kocalarının kendini dövme nedeni olarak %12.5 oranında kocasının otoriterliğini gösterirken, %12.5 ' i kıskançlığı, yine %12.5 i kendinden kaynaklanan sorunları ve %12.5 'i o anki bir tartışmayı göstermiştir. % 50' si ise bu soruyu cevaplamak istememiştir.

Yine aynı araştırma sonuçlarına göre kadınlar %2.5 oranında "erkektir hem döver, hem de sever" derken, kadınlar %97.5 gibi yüksek bir oranda dayağa karşıyım demiştir.

Ancak dünya çapında 90 değişik toplumda yürütülen Levinson' un çalışmasında (Levinson, 1990) şiddetin farklı sınıflarda, etnik gruplarda ve sosyo ekonomik düzeylerde var olduğu ve bu toplumların % 85' inde kadınların aile içi şiddete maruz kaldığı bulunmuştur. Ayrıca, gelir seviyesindeki artışın aile içindeki şiddeti engellemeyeceği de benzer bir çalışma ile tespit edilmiştir (Seinmetz, 1980).

Bütün bu araştırma sonuçlarının da bize gösterdiği gibi şiddetin önemli bir belirtisi "güç" tür (Frieze ve Mc Hugh, 1991).

Çeşitli araştırmalar evlilikte dengeyi bozan unsurlardan olan şiddetle boşanma arasında direk bir ilişki kuramamıştır. Şiddet ve boşanma arasında doğrusal bir bağ kurulamaması 3 düzeyde ele alınmaktadır Birinci düzey bireysel düzeydir. Aile şiddetinin nedeninin genetik faktörler olduğu, en azından bu faktörlerle ilişkili olduğu konusunda bazı kanıtlar vardır. Örneğin şiddet duygusunun nörolojik ve metabolik temelleri olduğunu gösteren bulgular vardır. Fakat bu kızgınlığın neden eş ve çocuklara yöneldiği açıklanamamaktadır (İçli; 1995).



Aile içi şiddetin psikolojik faktörlerden kaynaklandığı hususu da bir dereceye kadar geçerli görülebilir. Örneğin şiddet kullananın saldırganlığı önemli bir faktördür. Walker' a göre, katı cinsiyet rolü sosyalizasyonu sonucunda kadın çaresiz olmayı öğrenir. Böylece şiddetle karşılaştığında onunla baş etme veya ondan kaçma becerisi yoktur. Yani kadının çaresizliği erkeğin şiddetine katkıda bulunur. Bu "öğrenilmiş çaresizlik" kavramı şiddet olgusunda mağdurun sorumluluğunu gündeme getirmesi nedeniyle çok tartışılmıştır (İçli, 1995).


Yüklə 0,74 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin