Ne çaputtan, ne çuldan. Yardım yalnız Allah’tan



Yüklə 122.42 Kb.
tarix14.08.2018
ölçüsü122.42 Kb.


BİD’AT VE HURAFE

Ne çaputtan, ne çuldan.

Yardım yalnız Allah’tan....

İnsan toplum içerisinde var olan ve toplumsal hayat yaşayan bir varlıktır. Toplu halde yaşamın gerektirdiği bazı hak ve yükümlülükler vardır. Bu toplumsal hayatın kaçınılmaz bir sonucudur. Bu sonuç beraberinde insanda sorumluluk duygusunu geliştirir. İnsan yaşadığı topluma, devlete, ailesine ve kendine karşı sorumlu olduğu gibi yaratıcısına karşıda sorumluluk taşır.

Bilgisizlik, yalnızlık, çaresizlik, zorda kalmışlık, korku, üzüntü, hastalık, sıkıntı ve felaketler isteyerek veya istemeyerek toplumda bazı olumsuzlukların oluşmasına sebep olmuştur. Bu olumsuzlukların çözümü ilahi kaynaklı bilgiden yararlanmak suretiyle çözüme kavuşturulabilir.

İlahi kaynaklara dayanmayan iman, amel ve fiiller kişiyi yaratanına karşı sorumluluktan alıkoymaz. Kişinin rabbine karşı sorumluluğu iman etmekle başlar ve Salih amellerle devam eder. Ancak toplumsal bozulmalar, bilgisizliğin artması, dinden uzak hayatların yaşanması bir takım bid’at ve hurafelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

İslamiyet geldiği ilk anlardan itibaren toplumu şirk, hurafe ve batıl inanç ve anlayıştan temizlemeyi hedef almış, aklı selimi ve doğru-sahih bilgiyi esas almıştır. Burada biz bid’at ve hurafelerin neler olduğuna, sebeplerine, toplumumuzda yaygın olarak yaşayan hurafelere kuran ve hadis kaynaklı dikkat çekmeye çalışacağız.

Modern hayat, çağdaş insanın manevi ihtiyaçlarını doyuramamıştır. Daha doğrusu insanları mutlu edememiştir. Manevi açlık içinde kıvranan günümüzün mutsuz ve yabancılaşmış insanı tekrar kutsalın peşine düşmüş, ve Günümüzde İslâm dini ile bağdaşmayan, akla ve mantığa uymayan; pek çok hurafe varlığını devam ettiriyor.

İlâhi dini kabul edenlerle, etmeyenler arasındaki kavga, tarih boyunca sürüp gelmiştir. Her devir ve toplumda, yanlışa ve batıla sapanlar daima olagelmiştir. Modern görüşlü olsa bile, bugün birçok kimsenin, ceketinin cebinde, elbisesinde bir “muska” veya “mavi boncuk” inandığı bir “uğur”u vardır.

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ

Gerçeğin ötesinde sapıklıktan başka ne var ki?” (Yûnus 32) Bu âyet-i kerîme, hak ile dalâlet arasında bir bağ olmadığını ortaya koymaktadır. Haktan ayrılan mutlaka dalâlete düşer, sapıklık batağına saplanır. Allah’dan başka rab arayan, bâtıl yollara dalar, uydurma ilahlara inanır, tevhid akidesinden ayrılarak şirke sapar.

مَّا فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ

Biz kitabda hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”  (En’âm 38)  Kur’an’da insanlığın ihtiyacı olan delil ve tekliflerden hiçbiri ihmal edilmemiş; hepsi ya kısaca veya tafsilâtlı olarak bildirilmiştir. Her şeyin bilgisi, delâleti veya işareti Kur’an’da mevcuttur.

فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ

Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.  (Nisâ 59 )

Allah ve Resûlü’nün ölçülerine, Kur’an ve Sünnet’in hakikatlerine uymayan çözümler, insanı ve toplumu çözümsüzlüğe götürür. Her türlü olumsuzluk, problem vb şeyler karşısında yeryüzünde Allah ve Resûlü’nün hükmü yürürlükte olmalı, karşısındaki bütün batıllar, bid’atlar, sapıklıklar ve yanlışlar ortadan kaldırılmalı, iyilikler ve güzellikler hakim kılınmalıdır.

وَأَنَّ هَـذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلاَ تَتَّبِعُواْ السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَن سَبِيلِهِ

Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır.” (En’âm 153)

Dosdoğru yol: tevhid, iman, Salih ameller, şirkten sakınma, ana babaya iyilik, yoksulluk yüzünden evladı öldürmemek, açık ve gizli her türlü fuhşiyattan uzak durmak, haksız yere insan öldürmemek, yetim malı yememek, ölçü ve tartıyı tam tutmak, adâletten ayrılmamaktır. İşte bunlar dosdoğru yol olup, dinin esasıdır.

Bunun dışındaki birçok yollar, muhtelif dinler, mezhepler, bid’atler ve sapıklıklar, inananları fırka fırka, grup grup yapıp Allah yolundan ayırır ve parçalar. Fakat bütün bunların içinde gerçekten Allah’a ulaştıran ve Allah ile resulleri tarafından davet olunan hak yol bir tanedir. Bu yol, kendisine girenleri toplayan, birleştiren, dağıtmayan, aldatmayan tevhid yoludur. Hak birdir, bâtıl ise çoktur.

Peygamber’in yolu dışındaki yollar, bid’attır, dalâlettir, sapıklıktır. Bu sebeple Peygamber’i  rehber, önder ve örnek edinmek hak yolun temelidir.

وَمَا اٰتٰیكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰیكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعِقَابِ

Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.” (Haşr 7)
لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَیَّ عَنْ بَيِّنَةٍ

“…Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı)…” (Enfal 42 )


قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”(Âl-i İmrân 31)

Allah sevgisi, bir mü’min için en üstün duyguların başında gelir. Bundan dolayı Allah’ın sevgisini kazanmak, ulaşılabilecek en üstün seviyedir. Çünkü bu seviyeye ulaşandan Allah hoşnut ve razı olmuş demektir. Allah’ın kendisinden razı olduğu kimse ise, dünya ve âhirette saâdete nâil olur, en kıymetli nimetlere kavuşur.

Allah’ın kulunu sevmesi, kulun peygambere tâbi olma, uyma, onun yolunu ve izini takip etme şartına bağlanmış bulunmaktadır. Çünkü sevgi sadece sözle değil seven kimsenin sevdiğinin emrine, arzu ve isteklerine uymasıyla olur.

Bid’atlardan ve dinde aslı olmayan birtakım bâtıl ve yanlış yollara sapmaktan kurtulmanın çaresi, örnek ve önderimiz bulunan Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hak ve doğru olan aydınlık yoluna uymaktan ibarettir.

Bid’at: Daha önce bir örneği olmaksızın yapılan, sonradan icat edilen, sonradan ortaya konan şey anlamlarına gelen bid’at “Hz. Peygamberden sonra ortaya çıkan ve dini olan her şeydir.” “İslamın tamamlanmış ve kesinleşmiş olan ibadet sistemine yeni bir şey ilave etmek ya da o sistemde var olan bir şeyi ondan çıkarmaktır.”

Hz. Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hattâ bir benzeri olmayan ve İslâm'dan olmadığı halde sonradan ortaya çıkan ve ibâdet kabûl edilen görüş ve ameller, sünnete aykırı davranışlar.



Hurafe; Akla ve gerçeğe aykırı, bilim, mantık ve Din Açısından temeli olmayan ve din adına ileri sürülen aldatıcı söz demektir. Masal, efsane ve genel olarak gerçek dışı kabul edildiği halde hoşa giden nakil ve rivayetlerde hurafe olarak değerlendirilebilir. Ayrıca hiçbir mantıki izahatı bulunmayan, din adına ileri sürülüp benimsenen batıl inanç ve davranışlarda hurafe kapsamına girmektedir.

Bid'at'ın kapsamı konusunda farklı bakış açılarının olmasından dolayı İslâm bilginleri tarafından farklı tarifler yapılmıştır.



Kimi âlimlere göre bid'at, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra meydana gelen her şeydir. Bid’atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şâfiî, İmam Nevevî, ibnu’l Esir el Cezeri olmak üzere İbn Âbidin ve benzeri âlimler kısaca bu tarifi yaparlar.

Bu tarifi yapan âlimler bid'ate sözlük anlamından daha geniş bir anlam yüklemişlerdir. Bu sebeple de sonradan çıkan amel ve inançları iyi ve kötü olmak üzere ayırmak mecburiyetinde kalmışlardır. Sonradan ortaya çıkıp Kur'ân ve Sünnet'e muhâlif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan şeylere bid'at-i hasene (güzel bid'at); muhâlif olanlara ise, bid'at-i seyyie (kötü bid'at) ismini vermişlerdir.

Bid'ati bu şekilde tarif edip taksimata tabi tutanlar, Kur'an ve Sünnete muhalif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan"şeylere bid'at isminin verilmesine dayanak olarak, Hz. Ömer'in şu sözünü ileri sürerler:

Hz. Ömer, Übey b. Ka'b'in, (r.a.) sekiz rekât olan terâvih namazını yirmi rekât olarak kıldığını ve Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde münferiden kılınan bu namazın cemaat halinde kılındığını gördüğünde: "Bu ne güzel bid ât"demiştir. (Muhammed Revvâs Kal'acî, Mevsüatu Fıkhı Umar b. El Hattâb, Kuveyt 1984, s. 125).

Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, ibnu’l Cevzi, şatıbî, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî, imam Gazali ve İbn Teymiyye gibi âlimler de şu tarifi getirirler: “Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra ortaya çıkan, din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mahiyetinde olan her şeydir.” (H. Karaman, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1982, II, 248).

« منْ أَحْدثَ في أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فهُو رَدٌّ » متفقٌ عليه .

Âişe  radıyallahu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o şey kabul edilmez.” (Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17,18. İbni Mâce, Mukaddime 2)

« مَنْ عَمِلَ عمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُو ردٌّ »

Kim bizim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o merduttur, makbul değildir.” (Müslim, Akdiye 17,18.)

« أَمَّا بَعْدُ ، فَإِنَّ خَيرَ الْحَديثَ كِتَابُ اللَّه ، وخَيْرَ الْهَدْى هدْيُ مُحمِّد صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وَشَرَّ الأُمُورِ مُحْدثَاتُهَا وكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلالَةٌ »

Câbir  radıyallahu anh  şöyle dedi:Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  hutbe irad ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, “Düşman sabah ve akşam üzerinize hücum edecek, kendinizi koruyunuz” diye ordusunu uyaran kumandan gibi öfkesi artar ve şehadet parmağı ile orta parmağını bir araya getirerek:

Benimle kıyametin arası şu iki parmağın arası kadar yaklaştığı sırada ben peygamber olarak gönderildim” derdi. Sonra da sözlerine şöyle devam ederdi:

“Bundan sonra söyleyeceğim şudur ki: Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sel-lem’ in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılmış olan bid’atlardır. Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır.” … (Müslim, Cum’a 43. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 7)

Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cum’a, 43)

Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan herşey bid’attır ve her bid’at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 5)

أبى اللّهُ أنْ يَقْبَلَ عَمَلَ صَاحِبِ بِدْعَةٍ حَتّى يَدَعَ بِدْعَتَهُ

Abdullah İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah, bid'at sahibi, bid'atını terketmedikçe, onun amelini kabul etmeyecektir." (ibn Mace, zevaid, 5993)

Sonradan ortaya çıkan şeylerin Kur'ân ve Sünnet'te dayanakları varsa bunlar bid’at kabul edilmezler. Bunlara sonradan çıkmış şeyler nazariyle bakılamaz.

Huzeyfe b. el-Yamân'ın rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte: "Allah bid'at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi İslâm'dan çıkar. " (İbn Mace, Mukaddime, 7/49). Bu ikaz karşısında müslümanların dikkatli davranacakları ve bid'atın ne olduğunu araştıracakları muhakkaktır.

Abdullah b. Abbâs (r.a.)'dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyrulur: "Allah, bid'at sahibinin amelini, bid'atından vazgeçinceye kadar kabul etmez." (İbn Mâce, Mukaddime, 7/50). Amellerinin kabul edilmeyeceğini bilen bir müslüman korkar ve neyin bid'at olup, neyin olmadığını araştırır.

Kur'ân-ı Kerîm'i mushaf içerisinde toplamak, hadisleri kitap haline getirmek, minare yapmak, camileri tezyin etmek, cemaatle teravih namazı kılmak, cumalarda ikinci ezanı okumak, her ne kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra ortaya konmuş iseler de, bunlar bid'at kapsamına girmeyen güzel şeylerdir, İslâm'a aykırı değildir.

Bid'atlar alanları itibariyle de kısımlara ayrılmaktadır. İtikadî konularla ilgili olanlara "itikadî bid'atler", iş ve hareketle ilgili olanlara da "amelî bid'atler" denir. Ayrıca mahiyetleri itibariyle küfrü gerektiren ve gerektirmeyen bid'atler vardır.

Kendisini ‘Bid’atüzzaman’ olarak tanıtan ve hayatı boyu bid’atlerle mücadele eden ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmek için hayatını vakfeden Bediüzzaman Said Nursî, “Sünnetin Dereceleri ve Bid’at Hastalığının İlacı” eserinde bid’atı “Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır,” “Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs (eksik) görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir” diyerek bid’at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.

HURAFELERE KAYNAKLIK EDEN AMİLLER


  1. Önceki dinler ve kültürlerin etkisi

  2. Cehalet ve dini bilginin yetersizliği

  3. Mevzu hadisler

  4. Psikolojik sebepler

  5. Batıl inanç ve hurafeleri konu edinen yayınlar

  6. Cin, peri, şeytan vs inançlar

  7. Taasup ve taklit

  8. Kadınlar hakkındaki yanlış anlayış

  9. Maneviyattan yoksunluk

  10. Kolaycılık

Bidat ve hurafeler Yahudiler, münafıklar ve Hıristiyan misyonerler tarafından planlı bir şekilde dine sokulmaya çalışılmış ve bunda da oldukça başarılı olmuşlardır. Ayrıca dini yanlış anlayan bazı Müslümanlar da bu bidat ve hurafeleri adeta körüklemişlerdir. Kimisi kendince bidat olmadığına inandığı ve yeni bir çığır olduğunu düşündüğü şeylerin bidat olarak yerleşmesine neden olmuş, kimisi Müslümanları Kur’an ve zikre yönelteceğini hesaplayarak bidatler uydurmuşlardır.

Kabirler, yatırlar üzerine mum dikmek, yatır için kurban adamak, yatırların toprağından alıp, onu kutsal saymak, yatırın etrafında dönmek, kabir taşlarını öpmek, yüz sürmek, onlara yönelip dua etmek, kesilen kurbanın kanını alnına sürmek, yatırlara veya yakınındaki ağaçlara bez çaput bağlamak, Uhut eteğinden, Baki kabristanından toprak almak, bütün bunlar saçmalıktır. Din ile İslâm’la hiç bir alakası yoktur.



Nazar ve Kurşun Dökmek

Halkımız arasında "göz değmesi, göze gelme" diye adlandırılan bir "NAZAR" inancı vardır. Korunma tedbirleri olarak çocuklar, at, dana, inek, ev, dükkan, otomobil vb. gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Nazar isabetinden kurtulmak için nazar muskaları takılmakta, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin hocalara okutulmaktadır.

Nazar ve etkileri inkar edilmez bir gerçektir.

وَاِنْ يَكَادُ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌ

وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمٖينَ

" O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) «Hiç şüphe yok o bir delidir» derler. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. " (Kalem 51, 52)

Hz. Aişe (R.A.)'nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber (s.a.v.) "Nazardan Allah'a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır." [İbn Mâce, 2/1159 Hadis No: 3508] buyurmuş ve çözüm yolunu da yine kendisi bize göstermiştir.

Resulullah (S.A.V)'ın nazar değmesine karşı, "Ayetü'l Kürsi ile ihlâs ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) Sûrelerini okumuş ve ashabına da bunları okumalarını tavsiye etmiştir. [Tecrid tercemesi, 12/90, Hadis No: 3508] İslâm bilginleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem Sûresinin 51. ve 52. âyetlerinin okunmasını da tavsiye etmişlerdir.



Fal Açmak

İslâm Dinine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcıların söylediklerine inanmak yasak ve hurafe olarak kabul edilmiştir.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

" Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz." (Maide 90)

Konuya ilişkin olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de şöyle söylemiştir: "Kuşun ötmesinden, uçmasından uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskambil kağıdı, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak SÎHİR ve KEHANET nevindendir" [Riyazü's-Salihin, c. 3, Hadis No: 1702.] Mısır, babil ve Asurlulardan sihir, bakla falı vb bizlere intikal etmiştir.

Bazı gazete, dergi ve televizyonların, İslâmın kader inancını bir kenara iterek, “Yıldız Falı, Yıldızınız diyor ki, Falınız, Astroloji..” gibi adlarla, yayın yaptıklarını bilmekteyiz.

Kimi insanlar dertlerine çare bulmak, kimileri merakını gidermek, kimileri de eğlence olsun diye fala ilgi duyuyorlar. Bir psikiyatrist ise bunun sebebini şöyle izah ediyor. “İnsanlar kendilerini yalnız ve çaresiz hissettikleri anlarda, birilerine sığınma ihtiyacı duymakta, bunun için de falcılara başvurmaktadırlar. Hurafe ve batıl inançların, eğitim ve kültür seviyesi yüksek batı toplumlarında bile mevcut olduğu, onların da birtakım hurafelere inanarak, psikolojik olarak rahatlamak istediklerini uzmanlar belirtmektedirler.

Tedavi kurumlarının yetersiz oluşu da toplumun hurafeye yönelmesine sebep olmaktadır. Zira insan, yaratılışı itibariyle inanmaya ve telkine müsaittir. Başına bir dert, bir belâ ve sıkıntı gelince; “denize düşen yılana sarılır” misali, şifa umuduyla, her çareye başvurmakta, her duyduğunu yapmaya kalkışmaktadır. İnsanların bu zaafını bilen bazı kişiler, üfürükçüler, muskacılar, cinciler, falcılar, yeni moda adıyla medyumlar, bu durumdan istifade etmektedirler. Bid’ate dalıp, hurafeye inanmak, insanın asıl imanına bir perdedir.

En çok yalanlar, yıldız fallarında söylenir. Kahve falı, ruh çağırma, bakla falı, nohut falı, yılbaşı falı.. gibi fal örnekleri toplumumuzda, özellikle kadınlar, hatta sosyete arasında yaygındır.



Falcılar bir şey biliyorlarsa, önce kendilerini kötülüklerden korusunlar. Kendi geleceklerini bilmeden, başkalarının geleceğini anlatıp, yalancılığa devam etmesinler. Ömrünü muska yazarak, fal açarak, sihir yaparak geçiren pek çok insanın sonu hüsran ile noktalanmıştır. Bunlardan kimisi hapishane köşelerinde, kimisi de feci hastalıklara yakalanarak fakirlik içerisinde ölmüşlerdir.

Mum Yakma

İslâm'da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakılır diye bir kural yoktur. Bu âdet, Fenikelilere dayanmaktadır. Müslümanlara Mecusilerden ve Hıristiyanlardan geçmiştir. İslâm'a göre insan, ancak Allah'a iltica eder ve O'na sığınır; O'nun dışındaki varlıklardan medet ummak yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma adeti yanlış bir inançtır, hurafedir ve şirktir.

Çabut Bağlamak

Çağdaş Altaylı Şamanistlerin inandıkları "İZİ"ler, Göktürklerin bıraktıkları yazıtlarda toptan "YER-SU" ile ifade edilmiştir. Onların inanışlarına göre "İZİ'ler kişiden kurban isterler. Kurban sunmayanlara zararları dokunur. Ancak bu ruhlar çok kanaatkârdır. Bunları, bir paçavra parçası, bir tutam at kılı hatta kurban niyetiyle atılan bir taş parçası ile tatmin etmek mümkündür.” [Hurafeler ve menşeleri s.39]

Türkler Müslüman olduktan sonra da bu âdetlerin etkilerinden kurtulamamışlar ve bırakamamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini devam ettirmişlerdir. Oysa böyle bir âdet İslâm'da yoktur hurafedir.

Türbe ziyaretlerinde çokca yaygın görülen bid’at ve hurafeler

Peygamberimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmaktadır. “Size kabir ziyaretlerin yasaklamıştım. Artık, kabirleri ziyaret edebilirsiniz.” (Müslim, Cenaiz, 106) “Kabirleri ziyaret ediniz, Çünkü bu size ahireti hatırlatır.” (İbn Mace, Cenaiz; 47)

Türbelerde yatanları Allah ile kendi arasında aracı görmek ve kabul etmek. Çaput, bez bağlamak ve mum yakmak. Türbelerde yatanlara adak adamak, adlarına kurbanlar kesmek. Kabrin etrafında bulunan duvar, bez, eşik, kapı vb. şeyleri öpmek. Türbelere gidip hastalıklara şifayı orda yatanlardan beklemek vb. türbeleri kutsal görme hristiyanlardan bizlere intikal etmiştir.

Kabirler; ölümü düşünmek, ahireti hatırlamak ve insanın hangi mevkide olursa olsun bir gün gelip mezarda yatan gibi toprak olacağını görmek ve ibret almak, Kur’an okuyarak sevabını onların ruhuna bağışlamak için ziyaret edilir. Bunun dışındaki davranışlar bidattir.

İhtiyaçların karşılanmasını ölüden ummak kişiyi şirke sürükleyebilir. Şirk ise Allah’ın bağışlamayacağı en büyük günahlardandır.

Kabirde Dua

İslâm'da dilek ve istekler sadece Allah'a arz edilir. Allah'tan başkasına sığınmak ve O'ndan gayrisinden mağfiret dilemek doğru değildir. Gerçek böyle olmasına rağmen,duaya bir sürü bâtıl hareketler sokulmuştur.

Bazıları dua ederken sanki kavga ediyor gibi bağırıp çağırıyor. Kimisi dua yapmak için türbelere, yatırlara koşuşturuyor. Kimisi de mezarlara elini yüzünü sürmekte, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmektedir. Bir çeşit tapınma hareketleri yapmaktadırlar.

Bu hareketler yanlıştır ve batıldır. Dua eden kişi ile Allah arasında vasıta olamazlar. Bu itibarla bir kimse, "Falan yatıra gittim ona dua ettim o mübarek zatın himmeti ile duam kabul oldu" derse bu şirktir ve caiz değildir.



Kabirlerde Kuban Adamak

Bir kimse adayacağı kurbanını yalnız Allah için adamalıdır. Allah'tan gayrisi adına kurban kesilmez. İslâm'da bir yatıra, bir kabre, tekkeye veya falan devlet adamına kurban adamak caiz değildir. Çünkü kurban, vacip olan bir ibadet olması hasebiyle yalnız Allah rızası için, Allah adıyla kesilir. Kabirlere gidip kurban kesme adeti İslâm'dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir. İslâm dini kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır. İslâm dininde olmayan bir adeti varmış gibi kabul etmek bid'ât olup, büyük bir manevi sorumluluğu vardır. Bir müslüman kurban adarken dileğinin olmasını Allah'tan değil de bir kabirden veya türbeden beklerse küfre gider.



Kabirler Üzerine Bina Yapmak

Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı." (Müslim, Cenâiz 94)

Peygamberimiz (s.a.v.) ve sahabe-i kiram (r.a.) döneminde kabirler üzerine bina inşa etme, yazılar yazma ve mescit edinme gibi bir davranış bulunmamaktadır. Bu yenilikler daha sonraki dönemlerde yüceltme hastalığının bir tezahürü olarak uygulanmaya başlanmış ve çığırından çıkarak bugünkü hale gelmiştir. İnsanlar cahiliyetin de etkisiyle çok sevdikleri alimleri ve veli olduğuna inandıkları zat’ların mezarlarını mescitler haline getirmiş, dua edilen yerler, bereket umulan Allah’ın rızasına ulaşmak için vesile kabul edilen yerler haline getirmişlerdir. Ancak mezar üzerine şaşalı binalar inşa etmek bu gün olduğu gibi oraların şirk mekanı haline gelmesine neden olabilir.

Günümüzde halkımız arasında birçok şey ya uğurlu ya da uğursuz sayılmaktadır. Kimileri ayların, kimileri günlerin veya gecelerin, kimileri hayvanların, kimileri ise bazı eşyaların uğursuzluğuna veya uğurlu olduklarına inanmaktadır.



Hayvanların içinde; Baykuş ötmesi (Romalılar, baykuşun ötmesini bir felaket başlangıcı olarak telakki ederlerdi), İnsanın önünden kara kedi geçmesi, İnsanın veya arabanın önünden tavşan geçmesi, Kargaların ötüşü ve horozların vakitsiz ötüşü vb.

Uğursuz sayılan günler veya gecelerde vardır. İki bayram arasında nikah kıyılması veya düğün yapılması, Cuma ve arife günlerinde çamaşır yıkanması veya dikiş yapılması, Gece vakti tırnak kesilmesi, gece aynaya bakılması, yine gece vakti ev süpürmek, geceleyin dışarıya sıcak su dökülmesi, Salı günü temizlik yapılması ve Akşam vakti sakız çiğnenmesi vb.

Hıdrellez

Kadın-erkek, büyük-küçük Hıdrellez ateşinin üzerinden atlarlar. Çünkü bu ateşin üzerinden atlayanların ömürleri uzun, hayatları bereketli olur, fakirlikten kurtulur, Her muratlarına ereceklerine inanırlar. Bu eğlence amaçlı eski bir gelenek olarak yapılsa da, buna dini bir inanış yüklemek, orada yapılanların olacağına ve gerçekleşeceğine inanmak doğru değildir. Böyle bir inanış İslam da yeri olmayan bir hurafeden ibarettir.



13 sayısının uğursuz sayılması Bu konuda şöyle bir iddia vardır. F.Sultan Mehmed, İstanbul’u 1453 yılında fethetmiştir. Bu rakamlar, yan yana dizilip, toplandığında (1+4+5+3=13) rakamı bulunur. Hristiyan dünyasının bir kâbusu olan, bu tarih onlara göre uğursuz sayılmış, bunu bizim toplumumuza da yaymışlardır.

Salı günü işe başlanmaz, Salı sallanır” gibi kavramlarda toplumumuzda yerleşmiştir. İstanbul Salı günü fethedilmiştir. Hristiyan dünyası Salı gününü bu yüzden sevmez.

İki bayram arası nikâh” meselesi de yanlış bir anlayışın sonucudur. Bir kere iki bayram arası, nikâhı yasaklayan ne bir ayet ne de bir hadis mevcut değildir. Ama bu Anadolu’da yaygındır. Peygamber Efendimiz kendisi dahi Hz. Aişe validemiz ile şevval ayında nikâhlanmıştır. Şevval ayı da ramazan ve kurban bayramlarının arasındadır. Hz. Peygamber Cuma gününe rastlayan bir bayram günü nikâha davet edilir. Mevsim kıştır, günler kısadır, Hz. Peygamber; “Şimdi Bayram hutbesi okuduk, biraz sonra Cuma hutbesi okuyacağız. Bu iki bayram arasına bir de nikâh hutbesi sokmayalım demiştir.

İslâm’da “şirinlik muskası” diye bir şey yoktur. Ahlâkı güzel olan her zaman şirindir, sevimlidir, iyidir ve güzeldir. Her insan kendini önce Allah’a beğendirmek, ona şirin görünmek zorundadır.

Hacdan sonra ölçü ve tartı kullanılmaz.” Denilmektedir. Öte yandan Hz. Peygamber “Doğru ve dürüst tüccarın Peygamber ve şehitlerle birlikte olduğunu” müjdelerken, biz ise hacılarımızın elinden metreyi teraziyi alıp, üç kâğıtçılara sahtekarlara reva görüyoruz.
Şifa Kitapları. Bugün tv. Öyle insanlar çıkıyor, piyasalarda öyle kitaplar satılıyor ki; Hastalıkların tedavisi için hastanelere gerek yok. Doktorların yetişmesi için Tıp Fakültelerine de gerek yok. Bütün şifaları yazmışlar. Bilmem hangi hastalığın iyileşmesi veya hangi bir dileğin gerçekleşmesi için türbe ve yatırlara başvurulursa, o memleketin gerilemesine başka sebep aramamak gerekir.

Ay ve güneş tutulmasını hurafeye karıştıranlar çıkmıştır.

Ay ve Güneşin şeytanlar tarafından tutulduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle tutulma olayı başlayınca teneke ve davul çalınmakta, bazı yerlerde de silah atılmaktadır.

Ay ve güneş tutulması kıyamet alametidir. Ay ve güneş tutulursa o yıl kıtlık olur. Ay ve güneş tutulursa savaş ve karışıklıklar çıkar. Ay ve güneş tutulması büyük ve ünlü kişilerin ölümüne işarettir.

Hz. Muhammed (S.A.S)'in oğlu İbrahim, 18 aylık iken ölmüştü. İbrahim'in öldüğü gün Güneş tutulmuştu. Bunu gören halktan bazı kimseler, "Güneş, İbrahim öldüğü için tutuldu" demişlerdi. İşte bu inanç, bu olaya dayanarak ileri sürülmüştür. Oysa ay ve güneş tutulmasının yukarıda iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisi yoktur.

Muğire İbn Şu'be (ra)'den gelen bir rivayette şöyle denilmiştir. "Resulullah (S.A.V) zamanında (Peygamberimizin oğlu) İbrahim (ra) vefat ettiği gün güneş tutuldu. Halk: «Güneş ibrahim'in ölümünden dolayı tutuldu» dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V): "Güneş ile ay hiçbir kimsenin ne ölümünden ne de hayatından dolayı tutulmuştur. Bunu görünce hemen namaza durup Allah'a duaya koyulun" [Tecrid-i Sarih, c. 3, Hadis No: 547] Buyurmuştur

"Güneş kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir, İşte bu, güçlü ve bilgin olan Allah 'ın kanunudur. Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilal) olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Bunlardan her biri belli bir yörüngede yüzmeye (akıp gitmeye) devam ederler"[ Yasin 38,39, 40]



Bid’ad ve Hurafelerin en çok görüldüğü alanlar: Aile ile ilgili mesela

çocuklarla ilgili: sünnet olan çocuğun ağrısı hafiflesin diye oklava çevirmek, yeni doğan çocuk dindar olsun diye göbeğini cami avlusuna, duvarına vs gömmek, Konuşmayan çocuğun konuşabilmesi için müezzin tarafından caminin anahtarını çocuğun ağzına sokup çıkarmak, yürüyemeyen çocukların ayaklarına ip bağlayarak Cuma namazında ilk çıkan kişiye ipi kestirmek, kırkı çıkmamış bebeğin tırnakları kesilirsehırsız olacağına inanmak, küçük çocukların üzerlerinden atlanırsa boylarının kısa kalacağına inanmak, yeni doğan çocuğun kırkı çıkmadan evden çıkarılmaması gerektiğine inanmak… Beşiğine süpürge bağlama, yatıra götürme, ballatma vs Çocuğu olmayan kadınların arayışları, Bir türbede kadınlar oynayarak “Al sana göbek ver bana bir bebek” diyorlardı. Çocuğu peş peşe ölenler hamileyken yada çocuğu olmayanlar, türbeye gidip bunu sana sattım diyorlar Hatta çocuk doğduğunda Satı,Satılmış ismi konuluyor,

Gelinlerle ilgili: yeni gelinin kucağına erkek çocuğu verilince çocuğun erkek olacağına inanmak, loğusa kadının zarar görmemesi için yastığının altına iğne bıçak vs koymak, hamile kadının saçlarını kesmemeleri gerektiğine inanmak, nikah esnasında gelin ve damattan birbirlerinin ayaklarına basmaları halinde önce basanın sözünün geçeceğine inanmak, gelin-kaynana arası ilişkilerin düzeleceğine inanılarak gelinin ağzına bal çalmak, kapı eşiğine çivi çakmak, yağ sürmek, evlenmeyen genç kızların kısmetinin açılması için müezzine minareden para attırmak, Kaynana dili bağlama: Kaynanasının çok konuşmasından rahatsız olan bir gelin, bir tesbihi, ya Settar diye çekip kaynanasının yattığı odaya asarsa kaynananın dili bağlanırmış,

Gece vakti tırnak kesmek, akşam sakız çığnemeyi ölü eti çiğnemek gibi kabul etmek, gece aynaya bakmak, gece ev süpürmenin fakirlik getireceğine inanmak, Salı günü dikiş dikmek,çamaşır yıkamak,nikah kıymak vs. sağ eli kaşındığında para geleceğine sol eli kaşındığında para çıkacağına, ayak altı kaşındığında yola çıkacağına inanmak,



Cenazelerle ilgili: cenazenin yedinci, kırkıncı, elliikinci gecesi ile ölüm yıl dönümlerinde hatim ve mevlit okutmak,defin esnasında kürek yere konulmadan alınırsa alanın öleceğine inanmak, cenaze olduğunda dolu olan su kaplarını boşaltmak, cenaze evini ölen kişinin ruhu gelir diye sürekli ışıklı tutmak, cenazeyi götürürken alkışlarla uğurlamak, sevdiği şarkıları söylemek, yüksek sesle arkasından zikir yapmak, slogan atmak, üzerine çiçekler serpmek, üçüncü gğnğnde helva ve yemek yapıp dağıtmak, kefeninin arasına dua, ayet, vasiyetnamevb kağıtlar yazıp koymak, cenaze sahiplerinin bir ay veya daha fazla sure saç sakal tıraşı olmamaları gerektiğine inanmak, ıskat ve devir yapılmadan cenazeyi kaldırmamak, baykuş ötmesi halinde cenaze olacağına inanmak, mezarlıkta helva, para, şekervb dağıtmek, gökten yıldız kaydığında bir kişinin öleceğine inanmak…

Hastalıklarla ilgili: hastanın başı üzerinde tuz gezdirmek, kurşun döktürmek, türbelere yatırmak, türbe vb yerlerden gelen toprakları yedirmek veya onlarla yıkamakveya suya karıştırıp içirmek, başı ağrıyan kimsenin evinden getirdiği süpürgeyle camiyi süpürmesi halinde başoının ağrısının geçeceğine inanmak.

Nazar için: nazar değmemesi için hayvan başı boynuzu, kaplumbağa kabuğu, karaçalı dikeni, at nalı, çocuk ayakkabısı, sarımsak, nazar boncuğu takmak, kurşun döktürmek, bağ ve bahçelere kuru hayvan kafası takmanın ziraatı nazardan koruyacağına inanmak…

Uğursuz olduğu kabul edilen şeylerden bazıları ise şunlardır;

Sol gözü seğiren kişinin bu olayı kötüye yorumlaması sağ göz seğirirse hayra yorumlaması, Kişinin üzerinde dikiş yapılacaksa veya düğme dikilecekse ağza bir şey alınması yoksa başa sıkıntıların geleceğine inanılması, Kapı eşiğinde oturan kişiye iftira atılacağına inanmak, erkeğin önünden kadının geçmesinden dolayı erkeğin nasibinin kapanacağı, Ezan okunurken köpek ulumasını şerre yormak, Evde cam veya porselen gibi bir şey kırıldığı zaman belanın defedildiğine inanmak, Sağ kulağın çınlaması hayra sol kulağın çınlamasını şerre yormak, Gece vakti sandık açmayı mezarının açılmasına saymak, Kişinin üzerinden geçildiği zaman boyunun büyümeyeceğine inanmak vb. gibi şeyler halkımız arasında sıkça karşılaştığımız hurafelerdendir.

At nalı, kurt dişi, koç boynuzu gibi şeyler evin dış cephesine asmak, nazar boncuğunu üzerine veya evin içine yahut dışına arabaların içine asmak halkımız arasında uğurlu kabul edilen şeylerdendir.



Elimizde Kuran ve sünnet gibi iki ilâhi ışık vardır. Bu ikisi, bizi her türlü hurafeden korur. İslâmı sadece mevlit okutmak, türbe ziyaretinde bulunmak, muska yapmak şeklinde yorumlayanların sayısı az değildir.

“Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır ki: ‘Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid’at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid’at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.’ (Et-Tergîb ve’t-Terhîb Trc, 1:109)

« مَنْ سَنَّ في الإِسْلام سُنةً حَسنةً فَلَهُ أَجْرُهَا، وأَجْرُ منْ عَملَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ ينْقُصَ مِنْ أُجُورهِمْ شَيءٌ ، ومَنْ سَنَّ في الإِسْلامِ سُنَّةً سيَّئةً كَانَ عَليه وِزْرها وَوِزرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بعْده مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزارهمْ شَيْءٌ » رواه مسلم .

Ebû Amr Cerîr İbni Abdullah  radıyallahu anh  şöyle dedi: … “İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”   ( Müslim, Zekât 69. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 64)

« مَنْ دَلَّ عَلَى خَيْرٍ فَلهُ مثلُ أَجْرِ فَاعِلِهِ »

Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi sevap vardır.”   (Müslim, İmâre 133.)

«منْ دَعَا إِلَى هُدًى كَانَ لَهُ مِنَ الأَجْرِ مِثْلُ أُجُورِ منْ تَبِعَهُ لا ينْقُصُ ذلِكَ مِنْ أُجُورِهِم شَيْئاً ، ومَنْ دَعَا إِلَى ضَلاَلَةٍ كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الإِثْمِ مِثْلُ آثَامِ مَنْ تَبِعَهُ لا ينقُصُ ذلكَ مِنْ آثَامِهِمْ شَيْئاً »

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de, kendisine uyanların günahı gibi günah verilir. Ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” ( Müslim, İlim 16)

Hiç kimse Hz. Peygamber’den daha dindar olamaz. Bazı Müslümanlar, adet ve gelenekleri dinden göstermeye çalışarak, bid’atleri çoğaltıyorlar. Oysa Hz. Peygamber; “Namazı benim kıldığım gibi kılınız. Haccı benim yaptığım gibi yapınız” derken, önceden olan adetleri terk edin. Ben size nasıl öğretiyorsam öyle yapın, diyor. Peygamber efendimizin kılmadığı bir namazı kılmak, onun tutmadığı bir orucu tutmak, dine zam yapmaktır. Dine zam yapmakta bid’atin ta kendisidir.

İslâm, tüm batıl ve müşrik düşüncelerin karşısında olan bir dindir. İslâm; inançta Allah'ı birleyici, davranışta insanları birleştiricidir. İslâm; insanları avlayan bir ağ değil, birleştirip bütünleştiren bir bağdır.



Hurafelerin yaygınlaşmasının sebebi, halkın İslâmı bilmeyişidir. İslâmı bilmeyenler, yanlış ve saçma şeylere itibar ederler. Hurafe ve Bid’at, cahiller arasında, bulaşıcı bir hastalık gibi yaygınlaşır. Bunun tedavisi, sadece İslâmı bilmekten ve öğrenmekten geçer.

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ﴿١﴾مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ ﴿٢﴾وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ ﴿٣﴾وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ ﴿٤﴾وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ ﴿٥﴾

Ey Muhammed! De ki; Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, Düyümlere nefes veren büyücülerin şerrinden, Haset ettiği zaman, hasetçinin şerrinden, Tan yerini ağartan Alemlerin Rabbi olan Allah’a sığınırım.(Felâk;1-5)
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ﴿١﴾ مَلِكِ النَّاسِ ﴿٢﴾ اِلٰهِ النَّاسِ ﴿٣﴾ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ﴿٤﴾ اَلَّذٖى يُوَسْوِسُ فٖى صُدُورِ النَّاسِ ﴿٥﴾مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ ﴿٦﴾

“De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah'ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine) insanların İlâhına sığınırım!” (NÂS 1-6)



İnanıyoruz ki hurafelerin azalması, doğru olanı öğretmekle mümkündür. Yolu ve yordamıyla yanlışlar insanlara gösterilir, doğru olan öğretilirse halkımız bâtılı terk ederler.

Nazardan, büyü ve her türlü kötülüklerden korunmanın yegâne çaresi, insanın kendisini manevi açıdan güçlü bulundurmasıdır. Yoksa incik, boncuktan, falcıdan, medyumdan çare ve yarar beklemek, yılan zehrinden şifa ummaya benzer.



Bidat ve hurafelerin zararları

  1. Bidat ve hurafeler tevhid inancına zarar verirler

  2. Bidat ve hurafeler insanları yanlış kararlara ve yanlış uygulamalara sevk ederler

  3. Bidat ve hurafeler birkaç nesil sonra değişmez dini kurallar olarak algılanmaya başlarlar

  4. Bidatlara karşı yeterli dînî eğitim verilmemesi durumunda daha başka hurafe ve bid’atlar ortaya çıkar

Dinimiz, ferdin ve toplumun yararına olan şeyleri yasaklamamıştır. Helalleri ve haramları açıklamış, icmâ, kıyas ve ictihadı serbest bırakarak, Kur’an ve Sünnet’in naslarına aykırı olmamak şartıyla, kıyamete kadar ortaya çıkabilecek her konuya karar verme imkânı, yetki ve selâhiyetini âlimlerle, onlara başvuracak yöneticilere bırakmıştır.

Bid’at konusu, İslâm âlimlerinin her asırda ciddiyetle üzerinde durdukları bir konu olmuştur. İ’tisam denilen, Kur’an ve Sünnet’e bağlanma konusuyla bid’at hep bir arada mütâlaa edilegelmiştir. Çünkü buraya kadar söylediklerimizden de anlaşılacağı gibi, Kur’an ve Sünnet’in devreden çıkarılması veya ihmal edilmesi, bid’atları doğurur ve onların yetişip gelişmesine zemin hazırlar. O halde bid’atlara engel olabilmenin yegâne yolu, Kur’an ve Sünnet kültürünü yaygınlaştırmak, bunların hayat tarzı haline gelmesine zemin hazırlamaktır.



Garip ve tuhaf inançlar birbirine karışınca, Hz. Peygamber’in bizlere sunduğu İslâm, bidat ve hurafelerle doldu. Bugün dahi, putperestlik adetlerini Müslümanlar arasında görmek mümkündür. Herhangi bir hastalık oluşunca, haydi falan türbeye bir kurban, penceresine bez ve iplik bağla, mumlar yak. Evlenme çağı geçen kızlar için türbeleri aşındıranlar. Bütün bu adetler İslâm öncesi kavimlerin gelenek ve adetleridir.

Hurafeler sosyal yaşantıda sıkıntılara sebep olmaktadır. İnanç yanlışlıklarından dolayı Dini yaşantıda sektelere sebep olmaktadır. İslamın en çok mücadele ettiği konulardan biri Hurafe ve Bid’at konusudur. Hurafeler gerçek anlamda kaçınılmaz ise zaman içerisinde Din olarak telakki edilecektir ki, artık terk etmek günahmış gibi telakki edilebilecektir. İnandığı gibi yaşamayan kardeşlerimiz yaşamlarını inançları haline getirmişler ve yanlış şeylerin ardına takılıp gitmişlerdir.

Not: Bu Vaaz İdris Yavuzyiğit Tarafından “21. Yüzyıl Türkiyesinde Hurafeler” Dr. Kıyasettin Koçoğlu, “İslam Düşüncesinde Ehli Sünnet Ehli Bid’at Adlandırmaları” Prof. Dr. Mevlüt Özler, “Dini Kavramlar Sözlüğü” Dib Yayınları, “Hasenat4 Kuran Araştırma Programı, “Kutub-İ Sitte Tercüme Ve Şerhi” İbrahim Canan, “Riyazü’s Salihin” Erkam Yayınları (8 Cilt), “Bidat Vehurafeler” Mustafa Kılıç, “Hurafeler” Ahmet Ünal, “Hurafeler” Mus’ab Köylüoğlu, “Hurafeler” M Kantarcı, “Bidat Konusunda Bilgi Verir Misiniz? Bidatın Sınırları Nelerdir?” Mehmed Paksu (Sorularlaislamiyet.Com), “Yaşayan Hurafeler” Kemalettin Erdil’e Ait Kitap, Makale, Yazı Ve Vaaz Örneklerinden İstifade Edilerek Hazırlanmıştır. Adı Zikredilen Yazarlara Teşekkürü Bir Borç Biliyor Rabbimden Muvaffakiyetler Diliyorum.



Hakikat ayna gibi karşımızdadır,

Görmeyen göze ışık ne yapsın.

İlahi hikmet gönül çarşımızdadır,

Almayan inat akla delil ne yapsın.

İki bayram arası olmazmış nikah,

Ne münasebet canım belli akla siyah

Batıla sapan kimse olmaz iflah

Şeytanın kullarına ayet ne yapsın.

Bid’atler, hurafeler sosyal yaradır,

Büyü sihir yapanın yüzü karadır.

Medyumlara aldanan hep biçaredir,

İtikadı zayıflara kurban ne yapsın.

Muska yazmak, boncuk takmak, mum yakmak,

Mezarlardan meded ummak, fal bakmak,

Bez bağlamak, gaiblere çengel takmak,

İnancı bozulana, vicdan ne yapsın.

(H.YILDIRIM)
Bir yanda, sahte mehdi önünde saf tutanlar,

Bir yanda falcılarla, medyumlarla yatanlar,

Bir yanda, parsel parsel cennetleri satanlar,

Gör ki; neylemiş şeytan, bunca güzel insanı,

İşte bunlardan biri; sosyete müslümanı...

Amentüsü; şan, şöhret, lüks araba, köşk, yalı,

Kapısında bir boncuk, üstünde bir at nalı,

Haftalık takviminde, uğursuzdur her Salı;

Vardır evinde birkaç, el yazması Kur’an’ı,

Antikaya düşkündür, sosyete müslümanı...

Diyelim ki; eş lazım, kız veya küçük beye,

Siparişler verilir, en yakın bir türbeye,

Sıra gelir, üç mumla çöpçatanı görmeye, Bazen, mendil de bağlar, eğer isterse canı,

Rüşveti bolca tutar, sosyete müslümanı...


Cengiz NUMANOĞLU



Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə