Nebe' SÛresi



Yüklə 0,58 Mb.
səhifə2/8
tarix04.01.2019
ölçüsü0,58 Mb.
#90346
1   2   3   4   5   6   7   8

Burada kendisinden kasıt yaklaşık olarak diğerinden olan ihtilaf gibi ihtilaflar oldu. Ruhları şiddetle alan melekler dendi. Ölüm zamanında bedenden gönül hoşluğuyla çıkan mumin ruhlarıdır dendi İbn-i Cerir hiç bir manayı tercih etmedi. Hepsi muhtemeldir dedi. Onun dışındakiler bütün manaları hikaye etti.

Celaleyn'de bu manalardan siyakın ve diğer nasların şahitlik ettiği sadece birincisi zikredildi. Naziat ve Naşitattan her biri birer melektir. Bu da İbn-i Abbas ve Mucahit'ten rivayet edilmiştir. Ruhları almada kendisine sıfattırlar.

Siyakın ( geliş ) bu manaya delalet etmesi: Onların ikisinin karşıt vasıflar olduğudur. Birincisi şiddetli çekmedir. İkincisi yumuşak bağlamaktır. NAZ', boğa boğa, şiddetle kafirlerin ruhlarını almak. NEfiT, müminlerin ruhlarını hafifçe almak manalarına gelir. Bu Cenab-ı Hakkın başka ayetinde kafirlerin ruhlarının şiddetle alınacağı tefsir olarak gelmiştir. Ayette: «Zalimler ölüm halinde can çekişirken, melekler de ellerini uzatmış 'çıkarın canlarınızı!' Bugün alçaklık azabi ile cezalandırılacaksınız. » 1 ayet. Ve Cenab-ı Hakkın başka bir ayetinde « Bir de görseydin melekler, o küfredenlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura ve 'tadın cehennem azabını!' diyerek nasıl canlarını alıyorlardı! »2 Ve Allah müminler hakkında "Ey nefis. Sen Rabbinden. Rabbin de senden razı olarak dön."3 buyurur. Başka bir ayette «Gerçekten, 'Rabbimiz Allah'dır.' deyip sonra doğrulanlar var ya! Onların üzerine ( ölüm anında ) melekler inecek, 'Korkmayın!' Va'd olunduğunuz cennete sevinin. »4 buyurur.

Bu bütün uygunluğuyla kendisinden önceki sürenin son ayetine uyuyor. Kendisinden önce şu ayet-i kerime gelmektedir. «Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak.»5 Kişinin kendi eliyle takdim ettiğine bakması, canının çıkması anından başlar. Yanı dili konuşmadan ağırlaştığı, hırıltı çıkardığı andan başlar.Tevbenin kabul edilmediği ve kendisine dönüşünü gördüğü an. O zaman eliyle ne takdim ettiğine bakar. Bu kafir veya müminin ruhu alındığı anda olur. Allah'u Taala en iyisini bilendir.

Cenab-ı Hakkın «yüzüp yüzüp gidenlere, Yarışıp geçenler. »6 sözü.
ES-SABİHAT yıldızlardır dendi. Güneş olduğu, ay olduğu, gündüz olduğu, gece olduğu, bulutlar olduğu, gemiler olduğu, denizlerdeki balinalar olduğu, meydanlardaki yarış atı olduğu söylendi.

Aynı şekilde İbn-i Cerir bunların hepsini zikretti ve hiç birisini tercih etmedi. Bunların hepsinin ihtimal dahilinde olduğunu söyledi ve bunların dışında bazı şeyler de ekledi.

Gerçek olan, bunların tamamı yüce deliller olup Cenab-ı Hakkın kudretine delalet etmektedirler. Ancak bundan sonra gelen ayetler kıyamet günü ve tekrar dirilmeden bahsetmektedirler. Kendisine en yakın olan ise kevni delillerdir. Bunlar da: Güneş, ay ve yıldızlardır. Allah Teâla güneş ve ayı sabihat (yüzenler) diye vasfetmiştir. Cenab-ı Hakkın sözünde şöyle geçmektedir. «Ne güneşin ay'a yetişmesi yaraşır, ne de gece gündüzü geçer. Her biri bir felekte yüzerler. »7 Yıldızlardan birbirini geçenler gezegenlerdir.
Yüce Allah'ın«Derken bir iş çevirenlere kasem olsun (ki kiyamet var). »1 sözü.
Tefsirciler onların melekler olduğu konusunda itifak ettiler. Fahr-ır Razi uzak bir görüş beyan ederek onların ruhlar olduğunu zikretti. Ruhlar insanın işlerini uykularda düşünürler. Gördüğün gibi bu görüş tutarlı bir görüş değildir.

Nassın şahitlik ettiği şey onların melekler olmasıdır. Bu da ayet-i kerimede şöyle geçmektedir: «O gece melekler ve ruh ( Cebrail ) Rablerinin izniyle ( o sene takdir edilen ) her bir iş için peyderpey inerler»2 Cenab-ı Hak melekleri şu sözüyle vasfetmektedir: «Allah kendilerine ne emrettiyse, ona isyan etmezler. Emredildikleri şeyi yaparlar.»3

Yüce Allah'ın «O gün deprem sarsar. Onu ikinci bir sarsıntı izler. »4 sözü.

İki deprem, birinci ve ikinci sûr'a üfürmedir. Ayette geçen RACİFE, birinci üfürmedir. RADİFE ise, ikinci üfürmedir. Ceneb-ı Hakkın beyanında geldiği gibi: «Sûr'a (ilk dafa) üfürülecek, Allah'ın diledikleri hariç olmak üzere göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölecektir. Sonra tekrar Sûr'a üfürülecek ve hemen ( bütün insanlar ) kabirlerinden kalkıp bakmaya başlayacaklardır.»5

fieyhin, (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimize olsun) bu konuyla ilgili açıklaması Yasin süresindeki gelen ayetin tefsiri esnasında geçti: «Sûr'a (ikinci defa ) üfürülür. Bir de bakarsın ki, kabirlerden kalkmışlar. Rablerine akın ediyorlar. »6 Birincisi, gelen ayet-i kerimelerde de geçtiği gibi bütün dünyanın bu üfürme ile şiddetle sarsılacağından RACİFE diye isimlendirildi. Bu ayetler:«Ve yerle dağlar kaldırılıp da bir çarpılış çarpıldığı ve darmadağın edildiği (vakit)"7 ve diğer ayette «Sûr'a ( ilk defa ) üfürülecek, Allah'ın diledikleri hariç olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi düşüp ölecektir. »8

İbn-i Kesir İmam Ahmed Bin Hanbel (Allah'ın rahmeti üzerlerinde olsun.) den senediyle şu hadisi zikretti. Resulullah ( s.a.v.) şöyle buyurdu:"Ey insanlar Ricfe 'sarsıcı' (birinci üfürme) kesinlikle gelecektir. Onu radife (ikinci üfürme ) de takip edecektir. Ölüm içindeki ( şiddet ve sıkıntı )larla gelecek, ( öyleyse ahirete hazırlanın!)." Ve bir adam Ey Allah'ın Resulu ( kendime dua ettiğim zamanımın) tamamını size salâtu selam okumaya ayırayım mı? dedi. "Bu takdirde , Allah dünyada ve ahirette dilediğini kabul eder" buyurdular. Senedini İmam Ahmet şöyle sıraladı: Bize Veki' bahsetti. Ona Abdullah b.Muhammed b. Akil. Ona da Ebi Tufeyl b. Ebi ibni Ka'b anlattı. O da babasından aldı. Babası dedi: " Resulullah ( s.a.v.) şöyle buyurdu:…..Hadisin geçen metni.".


Yüce Allah'ın: «Diyorlar ki:( Biz, tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz? ) »9 sözü.
İbn-i Kesir dedi: Müşrikler öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkar etmek istemişler. Ayette geçen HAFİRE: Ölümlerinden sonra kabirde geçen hayattır.

HAFİRE'nin ateş olduğu nakledildi. Tefsircilerin çoğu onun birinci hayat olduğu görüşünde-dirler. fiöyle denir: Geldiği (hafire den) yoldan döndü. Yolundan döndü. Sanki birinci hayatta yürümekle yolunu kazıdı manasına gelir. Buna binaen kabir çukuruyla alakası yoktur. Arapça bir tabir olup bir işten dönmekten kullanılır. Buna şairin sözü şahitlik ediyor.

fiiir: Kırkıma yaklaşırken gençliğimde olduğum duruma mı döneceğim?

Aptallıktan ve çıplaklıktan Allah'a sığınırım.

Yani: Yaşlandıktan ve saçlarımın dökülmesinden sonra çocukluğuma döneceğim.
Başka bir şairin sözü:

Ondan sonra gelen ayet hafire'nin manası ikinci kez hayata dönmek olduğuna delalet etmektedlr. Cenab-ı Hakkın sözü: «Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür dediler. »1

Ayette geçen "kerre" birinci hayata dönüştür. O kabir hayatından önceki hayatın tekrarıdır. Allah en doğrusunu bilendir.
Yüce Allah'ın «Ufalanmış kemikler olduğumuz zaman mı? »2 sözü.
Ayette geçen izamen nahire çürümüş, rüzgarla savrulan, ufalanmış, rüzgârla savrulur veya göz göz olmuş ruzgâr vurdukça ses çıkaran kemik manasına gelir. fiairin şiirinde olduğu gibi.
Onun aklından çıkardım ve sanki o içinde rüzgarın ses çıkardığı gözenekli testiydi.
NEHRETU RİH. Rüzgârın sesinin şiddetidir. Aynı kelimeden türeyen MİNHER burun delikleridir. Bu da kendisiyle hava aldığından dolayı. Buna Cenabı Hakkın gelen sözü delalet ediyor. «Yaratılışını unuttu da bize bir de misal getirdi. 'Bu kemikler çürümüşken onları kim diriltecek? dedi. »3
Yüce Allah'ın « Musa'nın Haberi sana geldi mi? »4 sözü.
Allah Taala bu olayı, konusunu ve yerini gelen ayet-i kerime ile beyan ettiler. fiöyle buyurdular: « Hani Rabb'ı ona kutsal vaadi Tuva'da seslanmişti: Haydi, demişti, git Firavun'a, çünkü o çok azdı. De ki: İster misin arınasın? Seni Rabb'ının yoluna ileteyim de ondan korkasın.Musa Firavun'a o büyük mucizeyi gösterdi. Fakat Firavun yalanladı karşı çıktı. Sonra koşarak döndü gitti. Derken adamlarını topladı da bağırdı: "Ben sizin en yüce Rabbinizim" dedi. » 5
Yüce Allah'ın: « Rabb'ı ona kutsal vadi Tuva'da seslenmişti. » sözünü Kur'an-ı Kerim açıklık getirerek gelen ayette onun dağ olduğunu beyan ediyor. « Mûsa, hizmet müddetini bitirip ailesi ile (mısır'a doğru) yola çıktığında, Tur (dağı) tarafından bir ateş gördü. Ailesine, "siz durun! Ben bir ateş gördüm. Umarım ki, oradan size bir haber yahut o ateşten bir ateş parçası getiririm de (ateş yakar) ısınırız." dedi. (zaten yollarını kaybetmişlerdi.) Oraya varınca, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısında. »1 Ayette geçen (mubarek) kelimesi mukaddes manasına denktir.

Allah Taala nidanın dağda geldiğini o da mukaddes vadi olduğunu beyan etti. O vadi de mubarek yerde olan "tuva" dır. Allah Taala bu mekanda meydana gelen, munacat, asâ işini ve diğer ayetleri Taha süresinde gelen ayetin başından itibaren beyan etmiştir. « Hem sana Mûsa' nın kıssası geldi mi? Hani o çölde, yol alırken, bir ateş gördü uzaktan "Durun! dedi, ailesine: bir ateş ilişti gözüme, Oraya doğru gideyim, Belki oradan bir kor alıp size getiririm. Belki orada yolu bilen birini bulurum. Ateşin yanına varınca birden: "Ya Musa!" diye nida edildi. "Haberin olsun: Benim Ben senin Rabbin!" denildi. Çıkar pabuçlarını hemen! Çünkü kutsal vadidesin sen! Evet evet Tuvadasın sen! Peygamberliğe seçtim seni. Öyleyse iyi dinle Sana vahyedileni. Benden başka yok ilah.O halde sen de yalnız bana ibadet et. Beni anmak için namaz eda et. Elbete gelecek kıyamet saatı. Neredeyse açıklayasım geliyor onun vaktini. Ta ki her kişi bulsun orada bütün yapıp ettiğini. Buna inanmayanlar. Ve nefsinin arzu ve ihtiraslarının peşine düşenler, sakın seni ona inanmaktan vazgeçirmesin, sonra sen de helak olursun. Musa, şu sağ elinde tuttuğun şey de ne? "O asamdır dedi. Üzerine dayanırım, onunla davarlarıma yaprak çırparım, ayrıca onunla daha bir çok ihtiyacımı gideririm." "Bırak onu Musa!" buyurdu. Hemen bıraktı. Bir de ne görsün: Hızla kıvrılıp sürünen, kocaman bir yılan oldu! "Tut onu! Korkma, Biz onu eski haline geri çevireceğiz." Buyurdu. Bir de elini koynuna sok! Bir başka mucize olarak çıkar onu hiç pürüzsüz, parlak mı parlak!Böylece sana en büyük mücizelerimizden birini göstermek istiyotuz. Firavuna git! Doğrusu o pek azıttı.»2

şeyh, (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimize olsun) bu kunumdaki geniş açıklaması Meryem süresi 52. ayeti şerhi esnasında geçti. « Biz, ona Tûr (dağın)'ın sağ tarafından nida ettik ve onu (munâcatla) yakınlık mertebesine erdirdik.»3

Allah Taala münacaat kıssasısının tamamını Taha süresinde beyan etti. « Gerçekten benim, senin Rabbinim ben! Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, mukaddes vâdide, Tuvâ' dasın! Ben seni (peygamberliğe) seçtim. fiimdi vahyolunacak şeyleri dinle: Muhakkak Allah benim, ben! Benden başka hiç bir ilah yoktur. Onun için bana ibadet et! Ve beni anmak için namaz kıl. Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir.»4

Sonra âsâ hikayesi, Musa (a.s.)'ın elinin ayeti, haddi aşan Firavuna gönderilmesi ve duası takip etti: « Mûsa dedi ki:" Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. »5 Dava metodlarına taruz etmeksızın kardeşinin kendisine yardımcı kılınması arzusu. Bu kerim sûre davanın metodu ile alakalı açıklama ihtiva etmektedir. Allah'ın nebisi Mûsa, Allah'ın düşmanı Firavunla beraberken yapması gerekenler neler olduğuna dair açıklamalar vardır.

Davet metodu: İster misin arınasın? Seni Rabb'ının yoluna ileteyim de ondan korkasın. Sonra büyük mûcizenin gösterilmesi. Davasının doğruluğunu kanıtlamada delil getirmek, günümüz davetçilerinin alması gereken pozisyondur. Günümüzde Firafun'dan daha çok azgınlık yapan yoktur.Ondan daha şiddetli isyan eden yoktur. Çünkü o rablık ve ilahlık iddiasında bulundu. Bu davasında Firavun şöyle dedi: ("Ben sizin en yüce Rabbinizim" dedi.) Ve ("Sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum."dedi.) Aynı şekilde günümüzde davetçi olarak Allah katında Musa ve kardeşi Harun'dan daha üstünü yoktur.

Bununla beraber bu davet uslubu Allah'ın en üstün kulundan, Allah'ın en aşağı kuluna bu sükünet , yumuşaklık ve hikmetli uslupta idi. Yüce Allah'ın şu ayet-i kerimesinden yola çıkarak, « Ona varın da yumuşak dille söyleyin. Belki dinler ve düşünür. Belki de korkar.1 » Allah'ın onlara emrettikleri gibi yaptılar ve Allah'ın onlara öğrettiği gibi konuştular. «Temizlen-meye ihtiyacın var mı? Seni Rabbine irşad edeyim mi? (O'na saygı duyup) 2korkasın!» Bu metod Yüce Allah'ın bu ayet-i kerimesinin gerçekleşmesidir: «Rabbinin yoluna, hikmetle ve güzel nasihatla davet et.»3

Kur'an, Allah'a davet için tamamlanmuş bir metod ortaya koydu. Alimler de bu konuyu; davetçiden ve davet edilenden aranan şartlar, davet edilenin durumunu gözönünde bulundurmak şeklinde bölümlere ayırdı.

fieyhin, (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimize olsun) bu konuyla alakalı şerhi maide süresinin«Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda gittikten sonra, öte yandan sapanlar size bir zarar vermez.»4 ayetinin, hûd süresinin:« Ben, size muhalefetle, sizi men ettiğim şeylere, kendim düşmek istemiyorum.»5 ayetinin ve En-Nahl süresinin «Onlarla, en güzel bir süretle, mücadele et! »6 ayetinin tefsiri esnasında geçti.

Bütün bunların hepsi Allah'u Teâlaya çağırma yolununun maddesine tam bir metod teşkil etmektedir. Davetçiye, davetliye, davet edilene taalluk eden şeyler ve bunun yapış şekli gibi tam bir metod ortaya koyuyor. Hamdlerin hepsi Allah'a dır.


Yüce Allah'ın « Bunun üzerine ona en büyük mücizeyi gösterdi. Fakat Firavun yalanladı ve karşı çıktı. »6

Burada sadece en büyük mucize zikredildi. Cenab-ı Hak Fravun'un isyan ile inkarı bir arada yaptığını zikretti. Kamer süresinde ayet şöyle geçmektedir: «Yemin olsun! Firavun hanedanına da uyarıcılar geldi. Onlar, bütün mücizelerimizi yalanladılar. Biz de onları güçlü, müktedire yaraşır bir şekilde yakalayıverdik.»7

fieyhin, (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimize olsun) geçen ayetle alakalı şerhi,yukarıda zikredilen kamer süresi ayetlerinin tefsiri esnasında geçti.

Yüce Allah'ın «Allah da onu dünya ve ahiret azabıyla yakalayıverdi.» sözü


"NİKAL" başkasına ibret yapılması için isimdir. Yani başkasına ibret olsun diye kendisine verilen cezadır. Kelime (kaçınmak, uzak durmak manalarına gelen) imtina'dan geliyor. Bu kökten diğer bir kelime "nukul" dur. "Yeminden dönmek" ve "bağı çözme" şeklinde kullanılır. Bunları Kurtubi söylemiştir.

Ayette geçen "Âhiret" ve "Ûla" kelimelerinde alimler ihtilaf etmiştir. Acaba o ikisi dunya ve ahiret midir, yoksa Firavunun konuştuğu iki büyük kelime midir? Firavun'un konuştuğu iki büyük kelimeden birincisi: «Sizin için başka ilah bilmiyorum.» ikincisi: «Ben sizin en yüce Rabbinizim.» dir. İbn-i Abbas dedi: Bu iki söz arasında kırk yıl geçmiştir. İbn-i Kesir, birinci görüşü tercih etti. İbn-i Cerir ve beraberinde bir çok tefsirciyle ikinciyi tercih etti.

Fakat İbn-i Kesirin tercihine karşılık verildi: Ayetin siyakı (gelişi) ahireti önceye aldı. Halbuki Firavun'un ibret alınsın diye cezalandırılması birincide olmuştur. O da dünyadır.

İbn-i Cerir'in görüşüne de cevap verildiği gibi. Allah'u Taala onu ibret olsun diye tuttu. Korkanlar ondan ibret alsın diye. İbret almak duyularla daha şiddetli oluyor. İki kelime Fravun zamanında söylenmişti.

Kur'an İbn-i Kesir'in dediğine şahitlik ediyor. Yüce Allah'ın sözünde: «Biz de bugün, seni cansız bedeninle denizden çıkaracağız ki, arkadan gelenlere bir ibret olsun!»1 İtibar edilecek nokta da budur.

Ayetten sonra Allah Teâla şöyle buyurdu: «Kuşkusuz bunda, saygı düyanlar için bir ibret vardır.»2

Cenab-ı Hakkın « Kuşkusuz bunda » sözündeki işaret ismi zikredilen "yakalama" ve "cezalandırma" kelimelerine dairdir. Yanı anlamın mastarı Cenab-ı Hakkın «Allah onu yakalayıverdi.» sözünde gizlidir. Ayetteki nikal sözü: Bilakis nikalın kendisi mastardır. Yani Allah onu yakalayıverdi ve onunla ibret gösterdi. onun cezalandırılması korkanlara ibret yapıldı.
Yüce Allah'ın «Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gökmü?»3 sözü.
Fravun azgınlık ve inkarda bu dereceye vardığında, onun bu azgınlığının sebeplerinden mülk ve kuvvet idi.Cenab-ı Hakk'ın «(Saray, saltanat ve) ordular sahibi firavun »4 Başka bir ayette: «Çünkü Fir'avn, o yerde (Mısır'da) baş kaldırmış.»5 Yüce Allah'ın Firavun hakkındaki diğer sözü: «Ey halkım! Mısır'ın saltanatı benim ve şu nehirler benim altımda akıyor değil mi?»6

Bunların hepsi Firavun'un azgınlığının belirtileri ve küvvetinin amilleridir. Azgınlıkta onunla beraber olanlara Allah "âl" diye hitap etmiştir. Sonra onların nefislerinde onlara hitap ederek kuvvetin azgınlığından onları sakındırmıştır: «Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gökmü?»7 Hatta şayet siz, Allah'ın dünya ve ahiret azabıyla yakaladığı Firavun dan kuvvetli olduğunuzu iddia ediyorsanız. «Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gökmü?»

Cevap gelen ayet-ı kerimede göğün yaradılışça onlardan daha çetin olduğunu açıklayarak geldi: «Elbette gökleri ve yeri yaratmak, (öldükten sonra) insanları tekrar yaratmaktan daha büyüktür. Lâkin insanların çoğu bilmezler.»8

İnsanın zafını aynı manada beyan eden diğer bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: «fiimdi sor onlara (Mekkeliler), yaratılışca kendileri mi daha kuvvetli, yoksa bizim yaratık-larımız mı? Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.»9

Bunda Yüce Allah'ın, onların ölümünden sonra çürümüş, toz haline gelmiş kemiklerini tekrar dirilteceği küdretinin varlığına beyan vardır.

fieyhin, Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimizde olsun bununla alakalı açıklaması safat süresi « fiimdi sor onlara (Mekkeliler), yaratılışca kendileri mi daha kuvvetli, yoksa bizim yaratıklarımız mı?» ayetinin tefsiri esnasında geçti.


Yüce Allah'ın «Onu Allah bina etti. Tavanını yükseltti. Onu bir düzene koydu.»10 sözü.
Bunun tefsirini şeyh, Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimizde olsun. Kâf süresinin «Hiç üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Biz onu nasıl bina ettik?»11 ayetinin tefsiri esnasında yapmıştı.
Yüce Allah'ın « Ondan sonra yeri döşemiştir. Ondan suyunu ve otlağını çıkarmıştır. Dağlarını oturtmuştur.»1 sözü.
Bu Ayet-ı kerimede yer vasfedilmiş. Allah'u Taala onu yaydı. Başka bir ayet-ı kerimede yayma manası "taha" lı kelimeyle ifade edilmiştir. Diğer bir ayette ise kelimesi ile gelmiştir ki: Döşek gibi yaymak, döşemek manalarına gelir. Allah Taala'nın sözünde «O yere baksalar ya! Nasıl döşenmiş. » gelmiştir.

DUHA kelimesinin tefsirinde ihtilaf olmuştur. İbn-i Kesir: onu kendisinden sonra gelen ayet « Ondan suyunu ve otlağını çıkarmıştır. Dağlarını oturtmuştur.»2 tefsir ediyor dedi. Bu İbn-i Cerir'in İbn-i Abbas'tan aldığı sözüdür.

Kurtubi: "daha" döşek gibi yaymak, sermek manasındadır dedi.

Araplar: Bir şeyi yaydığında bu kelimeyi kullanır.

Ebu Hayan: "deha" üstünde dürmak ve istikrar için yaymak, döşemek ve düz arazi yapmak manalarında kullanılır dedi. Sonra bu düz arazıyi, suyun çıkması, otlağın olması ve dağların oturtulması gerektiği şeklinde tefsir edilmiştir.

Zikredilende oturma işi, maişet, hatta tuz, yiyecek, içecek gelmektedir. Bu Zamahşer'inin sözünün ta kendisidir.

Fahr-ı Razi ise: "deha" yaymak demektir der. Gördüğün gibi yaklaşık olarak tefsircilerin hapsi "deha", "best" (yaymak, sermek) manasında olduğu konusunda itifak halindedirler.

İbn-i Cerir ve İbn-i Kesir'in: "deha" kelimesini kendisinden sonra gelen kendisini tefsir ediyor sözleri "best" (yaymak, döşemek) ve "temhid" (düz olarak sermek.) manalarına ters düşmemektedir. Ebu Hayan'ın dediği gibi: Cenab-ı Hak yerleşik olmanın ve yaşamanın gereklerini zikretti. Suyun çıkarılması ve otlak arazinin olması hayatın gereksinmeleridir.

Deha nın "best" (yaymak) manasında bilindiği en çok rahatlatandır. İbn-i Rûmi'nin sözü:

Fırıncı rahat değildi onunla yurudum ben rahat değildim.

Levaşları seriyordu bakışlar bakmada şüpha ediyordu.

Görünüşü arasında fırıncının elinde yuvarlaktı

Ve görünüşü arasında ay gibi genişliyordu.

Ancak bu genişlik daire gnişliği miktarıncadır.

Suyun yüzünde onda taş fırlatılır. ( KONTROL İYİ OLUR)

Bu ayet etrafında yerin şekliyle alakalı araştırmalar saçıldı. Yerin şekli düz müdür yoksa yuvarlak daire şeklinde midir?

Dile ait sözlüklerin en önemlilerine muracaat ettiğimizde şunları görürüz:

Birincisi: 'Müfredat-ı Rağip' te : "Dehaha" yerinden ve menzilinden (silmek) izale etmektir. dedi.

Yine ondan: Yağmur yer yüzünden toprağı kaldırdı. Yanı süpürüp götürdü. At toprağı silerek geçti. Ayakları yere deydiğinde toprağını kaldırıyor.

Ve aynı kitapta: Deve kuşunun yayması manasında."Tahu" (yaymak, genişletmek) "dahu" (bir şeyi yaymak.) gibidir dedi. Bu da bir şeyi döşemek ve götürmek manasındadır.3 fiairin sözü şiirleştirdi:

Güzel sevinçli kalp seninle gitti

Yanı seninle gitti.(şiirde TAHA kelimesi kullanılmış ve gitti manasına gelmektedir.)


“Mekayis-i Luğe” sözlüğünde "dehu" maddesi: "dal" , "ha" ve "vav" harfleri aynı asıldan olup yayma ve genişletme manasına delalet etmektedirler.

Allah yeri (deha) yaydı,onu yayar,yaymak. Döşediği zaman onu yayar denir.

Yağmur toprak kaldırdı denir. Yeryüzünde toprağı süpürdü. Bu böyle olması için yerin yayılmış olması gerekir dendi.

At için denir: Ayaklarını tırnaklarını yerden fazla kaldırmadan attığı zaman: ayaklarını yere sürterek gitti. Deve kuşunun yumurtlamak için yeri yayması babından efûle kalıbından DEHUTE. Çünkü deve kuşu önce ayaklarıyla kumu yayar sonrada yaydığı yerde yumurtlar. Deve kuşunun bir yuvası yoktur.

Lisan-ı Arap'ta DAHA ve DEHU maddesi: Sermek, yaymak manasındadır. Yeri yaymak, yerin yayılması, yaymak: yerin yayılması.

Ferra Allah Azze ve Celle'nin gelen ayeti konusunda şöyle dedi: «Ondan sonra yeri döşemiştir. »1 Yeri döşedi (yaydı) dedi. Edha'nın kumdaki deve kuşunun yumurtladığı yer olduğunu zikretti. Çünkü deve kuşu önce ayaklarıyla (yayar) yer açar sonra o yerde yumurtlar.

Sonra İbn-i Ömer'in hadisini zikretti: “Ebtah vadisinde yağan yağmur sel oldu.” Yani atıldı fırlatıldı.

İbn-i Müseyb den taş atışı hakkındaki hükmü sordular (Eskiden Medine'de taşlarla oynanılan bir tür oyundur.) dedi: O da oynamasında bir beis yoktur dedi. Yanı taş fırlatmada ve onunla yarışmada.

İbn-i Â’rabi'den gelen habere göre, taşları atardı ve iterdi. Ve DAHİ: Elleriyle taşı atandır. Evs B. Hacer bu kelimeyi atmak manasında şiirleştirerek söyledi:

…………………………………………………..fiİİR SAH.35

Ebi Rafi' in hadisinde: Hasan ve Hüseyin Allah her ikisinden de razı olsun, kiraz kadar taşlarla oynuyorlardı. Bir çukur kazıyorlardı ve bu taşları bu çukurlara (yedhu) atıyorlardı. Taş bu deliğe girdiğinde sahibi galip oluyordu. Girmediği zaman da mağlup oluyordu.

Dehu: Oyuncunun, taşla, cevizle veya başka bir şeyle atışıdır.

Lisan-ı Arab'ın sahibinin Ebi Rafi' den naklettiği oyun şu anda da Medinede mevcuttur. Aynı vasfettiği şeklin aynısı olarak "Dehlu billam" diye isimlendiriliyor.

Dil sözlüklerinin ortaya koydukları manalarından ve tefsircilerin sözlerinden sonra, Bazi astronomi alimleri ile diğer bazı alimler arasındaki yerin şekli hakkındaki mevcud tartışmaya yöneliyoruz. Umarım Allah'ın tevfikiyle bu konuda hakikkatı beyan etmeye muvafak oluruz. Ta ki: Ku'an-ı Kerim, astronomi ilminin kesinleştirdiği şeylere ters düşüyor zanedilmesin. Veya islamda söylenen şeyler cahil kişiyi kandırıyor denmesin.

Tefsircilerin sözlerini düşünmemizle tamamıyla itifak halinde olduklarını görürüz. Onlara göre dahaha, mehedeha manasındadır. Yanı döşek gibi yaptı ve üzerinde yaşamayı kolaylaştırdı. Üzerinde yerleşip yaşamanın gereklerini zikretti. Onlar da suyun çıkarılması, otlaklar ve dağların konulması gibi şeylerdir ki, gelen ayet-ı kerime ile itifak etmektedirler. «Biz yeri bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık yapmadık mı? »2

Yuce Allah'ın, «O (Allah'dır) ki, sizin için yeri uysal kılmıştır. O halde omuzlarında (üzerinde) yürüyün de Allah'ın rızkından yeyin.»3

Bunların hepsi aynı konudandırlar. O da yerin döşek haline getirilmesi ve üzerinde yaşamak için yerleşme yeri yapılmasıdır. Onda dairesel ve yuvarlaklık manası yoktur.

Dil kitaplarına baktığımızda hepsini DEHU'nun sermek, atmak, fırlatmak ve beşik yapmak manalarına geldiğine dair delil getirmiş olduklarını görürüz. Sermek, yaymak ve yuvarlak taşla küçük kuyuya atmak müşterek manalarda olup hepsi dehahanın, yeri yaydı, döşedi manalarına geldiğini açıklıyorlar. Edhiye deve kuşunun yumurlamak için yaptığı yer olup yumurası manasında değildir. Deikleri gibi bununla isimlendirilmesinin sebebi, yumurtasını yapmak için elleriyle yeri yayıyor olmasındandır. Dene kuşunun yuvası yoktur.

Binaen aleyh, dehunun küre şeklinde olduğuna dair dil kitaplatında delil bulunmamktadır. Fakat Kur'an kendilerine ters düşüyor veya düşmüyor görüşünden ayrı olarak alimlerin dünyanın şeklindeki görüşleri nelerdir?

Müslümanladan astronomi ilmine bakanların sözlerine döndüğümüzde, onların yerin şeklinin küresel olduğuna dair ittifak halinde olduklarını görürüz.

Onların görüşlerinden bazılarını getirmeden önce, bu konunun yerin hareketiyle herhengi bir alaklı olmadığına dair uyaryoruz. İster yerin isterse yerin dışında bir gezegenin hareket şekliyle alakası bulunmamaktadır. Bu mustakil bir konudur. Hareket şeklinin konusu olmayıp, yerin şekliyle alakalıdır.

Alimlerin, yerin şekliyle alakalı görüşlerine gelince, üzerinde dürdüğüm görüşlerin en kapsamlısı, en açığı ve en net olanı, fieyh-ül İslam İbni Teymiye'nin Allah'ın rahmeti üzerinde olsun ay rısalesindeki sözüdür. Bu konuyla alakalı sözü şöyle: Kitapla, sünnetle ve ümmetin alimlerinin icmasıyla gezegenlerin yuvarlak olduğu sabit oldu. Bu konuda Yüce Allah'ın beyanı: «O'nun âyetlerinden bazıları, gece ile gündüz ve güneşle aydır.»1 Ve diğer bir ayette şöyle buyuruyor: «O geceyi, gündüzü, güneş ve ay'ı yaratandır. Onların her biri bir yörüngede dolaşıp durmaktadırlar.»2 Ve başka bir yerde Yüce Allah şöyle buyuruyor: «Ne güneşin ay'a yetişmesi yaraşır, ne de gece gündüzü geçer. Her biri bir felekte yüzerler.»3

İbn-i Abbas şöyle dedi: Felek, iplik eğirdikleri iğ gibi (başı yuvarlak olup eskide köylerde çorap vb. şeyler için yün ip yapmada kullanılırdı.) Lisan-ı Arapta da aynı şekilde gelmektedir: Felek yuvarlak şey demektir. Aynı şeyden: Kızın memsi ortaya çıktığında, memesi yuvarlaklaştı derler. Allah Taala şöyle buyurdu: «Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor.»4 Ayette geçen tekvir (sarmak) kelimesi, daireleştirmek manasına gelmektedir. Yine aynı kelimeden: Sarığı sardı ve yuvarlaklaştrdı. Bu nedenle gezegenlere: küresel şekil deniyor. Çünkü "kürret"'in aslı "keviretun"dür. Vav'ın harekelendirilmesi ve kendinden önceki harfın harekesinin fetha yapılması ile vav elife dönüşür.

Allah Taala buyuruyor: «Güneş ve ay hesapla hareket ederler.»5 Değirmen taşı gibi. Diğer bir ayette: «O Rahmân'ın yaratıklarında hiç bir düzensizlik göremesin.»6 Bu düzensizliğin olmaması dikdörtgen, üçgen ve diğer benzer köşeli şeylerin dışında, küresel cisimlerin şekillerin-de olur. Çünkü köşeliler farklılık arzediyorlar. Açılar, kenarlar ve köşeler birbirinden farklı olabilirler.

Yuvarlak cisim, kenarlara ve yanlara benzer. Bir kısmı diğerine kısmına ters düşmez. Aynı konuda devamla: Eserleri, büyük alimlerin kitaplarını ve dini metinleri bilgisinde meşhür alimlerin en belirginlerinden ve ikinci tabaka alimlerinden Ahmed b. hanbelin arkadaşlarından İmam Ebul Hüseyn Ahmed b. Ca'fer b. el-Munadi nin şöyle der: Göğün top şeklinde olduğuna dair alimlerin görüşleri arasında ihtilaf yoktur. Muhakak gök, içindeki bütün yıldızlarla dönuyor. Onun dönüşü hareketsiz bir doğuda diğeri batıda sabit iki kutup üzerindeki bir topun hareketi gibidir.

Buna delalet eden, yıldızların tamamı doğudan dönerler. Hareketlerinden, parçalarınının mikdarlarında az olarak birinin tertibinde vaki olur.göğü ortalamada. Sonra bu tertip üzerine toplanıyor. Sanki bütün yıldızlar bir topta sabittir. O top onları hepsini sanki bir dönüşle çeviriyor dedi.

Bu, müslüman alimlerin gezegenlerin şekliyle alakalı sözlerinden bir bölümdür. Sonra şöyle devam etti: Bu amacın mahalının ta kendisidir. Aynı şekilde yerin, bütün hareketiyle, karasıyla deniziyle bir topa benzediğine dair de icma halindeler.

Buna delalet eden güneşin, ayın ve yıldızların doğuşu ve batışı yeryüzünde her yerde aynı anda olmuyor. Bilakis bu olaylar batıdan önce doğuda oluyor dedi.

Yer küresi, gök küresinin ortasında bulunmaktadır. Dairedeki bir nokta gibidir dedi. Buna delalet eden şey ise yıldızların varlıkları göğün her yerinde tek birisinin ölçüsü kadar görülmesidir. O da yerle gök arasında uzaklığın her yerde aynı miktarda olduğuna delalet etmektedir. Yerin semanın ortasında olması zorunludur.

Bu, büyük imamdan akli ve nakli ilmlerle yerin küre şeklinde olduğuna dair ümmetin icmasının aktarılmasıdır. Bunun üzerine gezegenlerin hareketlerinden zaruri deliler getirdi.

Aynı şekilde akıl yönünde semavi varlıkların en ekmeli dairelerdir denir. Ayet-i kerimede de beyan olunduğu gibi. « O Rahman'ın yaratıklarında hiç bir düzensizlik göremezsin.»1

Bunun üzerine, şayet yürüyen için yeryüzünde takdir edilseydi ve biz yeri mesela evin tavanı veya kağıt gibi düz olduğunu farzetseydik, bu yürüyen için yürüyüşünün bittiği bir son olacaktı. Ya düz bir bitiş olacak veya dipsiz boşluğa düşecek. Küresel olması itibarı ile yürüyen dönüşünü tamamlıyor. fiayet dolaşmaya devam ederse hayatı boyunca yürüyecek ve bu yürüyüşü son bulmayacaktır. Çünkü üzerinde bütün yönlerde dolaşıyor. Gerçek ilim Allah Taala'nın yanındadır.


UYARI

Bu neticeyi, burada ve orada söylediklerimizi uzatmadan, sonuçta astronomi alimlerinin sözleriyle itifak ettiği müddetçe işin başında verebilirdik. Fakat bunların hepsini vermemiz bütün bunlardan daha genel bir amaç ve daha kapsamlı bir kadiye içindi. O da iki yöndendir.

Birincisi: Müslüman alimler, astronomi alimlerinin söylediklerini idrak etmişlerdi. Fakat bu cüziyata kur'an'da nakil yoluyla veya özel işaretlerle değil, bakış (görüş) ve delil getirme yoluyla ispat etmişler. Müslüman alimler bu görüşte cahil kalmadıkları gibi, bu hakikatta onlardan gizli kalmamıştır.

İkincisi: Bu hakikati bilmeleri ve bu görüşü idrak etmekle beraber onlardan hiç biri kitap ve sünnetin naslarının delaletini güçlendirmediler.

Buna biaen deriz ki: Asri görüşlerle alakalı açık nas yoksa, o görüşü musbet veya menfi manada dini nas sahasına sokmaya zorlamak gerekmez. Biz ilmi kendi yolundan isteriz. Astronomi ilmi gözlem ve delille olur. Tıp ilimleri terübeler ve okuma ile gelir. Böylece Kur'an müsbet ve menfiliğe veya değişmeye ve karışmaya mukabil görüşte, cedel sahasında suskun kalıyor. Aynı şekilde kendi ilminde işin hakikkatını bilmeyen kişiye açık nasla çakışmadığı müddetçe onu inkarda acele etmesi gerekmez.

Ona ilk önce tesbit etmesi gerekir. Bunun benzerinde daha önce kendimizi nehyettik. Allah'ın nebisi Suleyman (a.s.)'ın ve Belkis'in, Hüdhüd'ün kendisine geldiği kıssasında geçmişti. «Ben senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sana Sebe'den sağlam bir haber getirdim.»2 ded. Hüdhüd, Suleyman (a.s.)'a Belkis'in ve kavminin haberini anlattı. Aleyhi Selam inkarda acele etmedi. Haberi getirenin Hüdhüd olduğundan dolayı. Kendinde bu kıssa ile ilgili bilgi de yoktu. Kıssayı tasdik etmekte de aynı şekilde acele etmedi. Çünkü yanında dayanak ta yoktu. Bilakis haberin kendisine geldiği yolun vasitasıyla isbat yolunu tuttu. Suleyman (a.s.): «`Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın? Göreceğiz" dedi» 3. Hüdhüd'ü bir mektupla onlara gönderdi. Bu, bildiğin gibi elinde imkanlar vesileleri olduğu halde Allah'ın nebisi Suleyman (a.s.)'ın durumuysa diğer insanlar daha evladır.

İKİNCİ UYARI

İslam alimleri yerin küreselliğini isbat ediyorlarsa gelen ayet hakkında ne diyorlar. «Deveye bakmazlar mı, o nasıl yaratılmış? O göğe baksalar ya! Nasıl yükseltilmiş? O dağlara baksalar ya! Nasıl dikilmiş? O yere baksalar ya! Nasıl döşenmiş?»4

Cevapları gelen ayet-ı kerimenin cevabının aynısıdı: «Nihayet güneş battığı yere varınca, onu (sanki) kara balçıkta batıyor buldu.»1 Yanı gözün bakışında. Çünkü güneş bir ümmetten kayboluyor, diğer bir ümmetin üfükünda görünmeye devam ediyor. Taki ikinci günün sabahı doğudaki çıkış yerine tekrar geliyor. Yerin yayılması ve serilmesi bütün bölgelerde görüş oluyor. O bölgelerden bir parça genişliğinden ve cisminin büyüklüğündendir.

Bu yerin şeklinin hakikatıyla olumsuzlaşmıyor. Dağı yüksek görürüz. Tırmanıp tepesine çıktığımızda düz bir taban olarak görürüz. Ümmeti bütün ihtiyaçlarıyla görürüz. Bazı insanlar dünyanın diğer yerindekileri bilmezler. Bunun gibi Allah en iyisini bilir.


Yuce Allah'ın: « Onlar o kıyameti görecekleri gün sanki dunyada bir akşam veya kuşluğundan başka dumamışa dönecekler.»2 sözü.
"Aşiyye": zevalla batma arasındaki vakittir. Duha: güneşin doğuşuyla zevalı arasındaki vakittir. Bu gündüzün yarısıyla sınırlandırılmıştır.

Sınırlandırma gündüzden bir saatle geldi.

« Bir gün veya bir günden az.»3 olarak geldi.

« (Dünyada) on geceden fazla kalmadınız.»4 olarak geldi.

fieyhin, Allahın rahmeti onun ve bizim üzerimizde olsun bununla alakalı beyanı Yusuf süresinin «O gün Allah, onları mahşere toplayacak. Sanki gündüzün bir saatinden başka (bir müddet) eğlenmemişlerdir.»5 ayetinin şerhi esnasında geçti. Kitabın ayetlerinde atılan şüpheleri giderdi. Bu ekle beraber Allah dilerse basılacaktır.

Rahman Ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

ABESE SÜRESİ
Yüce Allah'ın«Yüzünü ekşitti ve döndü. Kendisine âmâ geldi, diye.»6 Sözü

Tefsircilerin itifakiyla bu sürenin iniş sebebi, Resulullah (s.a.v.) küreyşin ileri gelenlerini islama davetle uğraşırken kendisine İbnu Ümmi Mektum geldi. Âmâ bir insan olan bu zat "Bana oku Ya Raasulallah! Allah'ın sana öğrettiğinden bana öğret " dedi. Resulullah (s.a.v.)'ın bu uğraştığı önemli işe o anda uygun olmayan talebini tekrarlayınca, Resulullah (s.a.v.) ona aldırmadan yüzünü bürüştürarak döndü. Sözünün kesilmesinden rahatsız olan Resulullah yüzünü çevirdi.

fieyh (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimizde olsun.), Yüce Allah'ın (Kendisine âmâ geldi diye) sözüünde ortaya çıkan bozuk düşünceleri bertaraf etmede cevap verdi: Allah'u Taala başka bir yerde (Lakaplarla birbirinizi çağırmayın) sözünü delil getirerek burada Allah, neden bu sahabe-ı Celili ki, Abdullah b.Ummi Mektum'u insanların sevilmediği bir sıfatla tabir etti.

fieyhin buna cevabı: Bazı alimlerinde dikkat çektiği gibi (âmâ) diye tabir edilmesindeki sır: içeri girip Resulullah (s.a.v.)'ın sözünü kesmedeki mazeretini belirtmek içindir. dedi. Çünkü o sahabi şayet Resulullah'ın kafirlerin ileri gelenleriyle ilgilendiği görseydi sözünü kesmezdi.

Fahr-ı Razi: O körse görmüyor demektir. Fakat işitiyor olduğu halde Resulullah'ın iştiğalını işitip sözünü keserek içeri girmesi günah işlemesi demektir. Durum böyleyken Resulullah (s.a.v.) nasıl azarlanıyor dedi.

Razi'nin bu sözü gösteriyor ki, bu sahabe kör oluşuyla özrü varsa da, duyma imkanıyla mazaretli olmaz. Fakat onu körlük vasfıyla zikretmesi, ona şefkatlı ve yumuşak davranılması gerektiğini anlatmak içindir.

Görünen Allah'u Taala en iyi bilendir: Razi'nin sözü şeyhin söylediğinden uzak değildir. Bunun manası Allah, Resulullah'ı o köre yumuşak davranmamsından ve haline dikkat etmemasinden dolayı azarlamıştır.

Bunun üzerinde, Allah'ın bu vasıfla zikretmesi sözün onun dışında o müşriklerin ileri gelen-lerine kinaye babındadır. Sanki Allah o müşriklerin büyklerine şöyle buyuruyor: < O gözle görmüyor fakat göğüste bulunan kalp ile görüyor.> Bu gözle görmeyendir. Fakat basireti açık Hakkı gördü ve iman etti. Körlüğüyle birlikte imanını artırmayı talep için geldi. Siz kalpleriniz kapandı, basiretiniz körleşti hakikkatı idrak edemzsiniz ve iman nurunu görmezsiniz. ayet-ı kerimede geldiği gibi. «Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan sinelerdeki gönüller!»1 Asıl ilim Allah'ın yanındadır.

UYARI

Hadisçilerin itifak ettiği nokta: Kişinin noksan yönünü dışa vurmak değil de, onu tarif etmek için olursa böyle vasıflarla vasfetmek caizdir demişler. Bu konuda şöyle demişler: kör, âmâ, topal. Meslekte: ayakkabıcı, parçacı ve benzeri şeylerle vasfetmişler. Bu. bir hadisin senedinde ismi zikredilen kişilerin bilinmesi için maslahat kabul edilmiştir.



Ve benzeri: bu ilimde, lakaplarla birbirlerini çağırma değildir. En doğrusunu Allah'u Taala bilir.

Benzeri: önceden de söylediğimiz gibi,asıl amaç eksiksiz ve tam olarak tarif etmek içindir.

Yüce Allah'ın « Yüzünü ekşitti ve döndü.»2 sözünde gelen ayetin aynısı vardır. «Kendisine âmâ geldi diye»3 Çünkü yüz ekşitme, Resulullah (s.a.v.) hakında gelen ayetlerin zahirine uymamaktadır. «Muhakak ki sen yüce bir ahlak üzeresin.»4 ve «Ve kanatlarını mü'minlere ger, şefkatle koru onları.»5 Bunun cevabı üzerinde duracak değilim. Allah'ın rahmeti şeyhin ve bizim üzerimizde olsun, bu konuda taruz eden yanlış düşünceleri dile getirip cevap vermedi.

Ortaya çıkan, (en doğrusunu Allah bilir) bu durumun Resulullah (s.a.v.)'ın kişiliğine uymamasıdır. Çünkü Resulullah (s.a.v.), içinde bu sahabenin duyacağı veya kırılacağı kötüleyici bir şey söylemedi. Resulullah'ın yaptığı bütün şey alnını bürüştürmasıdır. Bu da görülen bir hareket olup işitilen bir hareket değildir.

Durum: Bu âmâ, yapılan hareketi görmediğinden, sanki Resulullah (s.a.v.)'den hiç bir kötülükle karşılaşmadı.

Sonra Resulullah (s.a.v.) o zatın dinde üzerinde olduğu halinden emindi. Hüneyin'de söylediği gibi, kavimler kalplerinde olanı yediler. Yani kalpleri islama ısındırılanlara, verileni yediler. Hikayesi bilindiği üzere Ensar'a verilmedi. Bunun üzerinde Allah nebisini azarlamadı. Ensar razi oldu, sevinç ve rıza göz yaşlarını döktüler.

Hem sonra alnın buruşturulması ve yüz çizgileri üzüntü veya sevinç içindir. Resulullah (s.a.v.)'den meydana gelen sanki fıtrı idi. Yaklaşık olarak tabiilik babında idi. Sanki kendisinden meydana gelen bu hal risaletin özelliğinden ve öneminden kaynaklanan genel bir durumdur.

Bununla beraber, Resulullah (s.a.v.)'den bize gelen rivayete göre, bu ayetin inişinden sonra zikri geçen sahabe hakkında şöyle hitap ederdi: " merhaba, hakkında Rabbim'min bana sitem ettiği kişi." Resulullah ona ikramda bulunurdu ve çıktığı seferlerden esnasında onu iki dafa Medine'ye halife tayin etti.

Buna göre bundan kasıt iki şeydir:

Birincis: Resulullah (s.a.v.)'ın nihayetsiz yüksek ahlakla ahlaklanması. Gözle görülecek bir şey olsun veya görmeyene alnının buruşturulması bile beyanıyla kendi konumuna uymamaktadır. (Nebiye, gözlerin hainliği olması bile olmadı.) Bu Hudeybiye sulhunda oldu.

İkincisi: Burada ümmeti eğitmey gayesi vardır. Özellikle Resulullah (s.a.v.)'ın şahsında davetçileri eğitmek ve edeplendirmek hedef alınmıştır. Resulullah (s.a.v.)'ın şahsında ümmete, ana-babaya iyilik yapmak emredildiği gibi. Bunu bildiren ayet-ı kerime: «fiayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa onlara hizmetten yüksünme, "öff!"bile deme ve onları azarlama.»1

Siyak (sürenin geliş şekli) bütünlüğüyle, sürenin başından gelen ayete kadar olan ayetler Resulullah (s.a.v.)'ın Allah'a daveti sırasında insanlardan herhengi bir ayırıma gitmediğini ortaya koyuyor. «Hayır hayır, sakın. Çünkü o kur'an bir öğüttür. Artık dileyen onu düşünür. »2 Çünkü Resulullah (s.a.v.) Allah'a daveti sırasında fakir veya zengin ayırımı yapmamıştır. Müminlerin zafına karşı sabrediyordu. Çünkü risalet tebliğden ibaret olup onun ötesinde başka bir mesuliyeti yoktur. Bundan mükellef te tutulmazlar.

Alllah, Resulullah (s.a.v.)'ı müminlerle birlikte sabretmeye teşvik ediyordu. Bunu da imanlarının kuvvetlenmesi için yapıyordu. Buna dair ayet-ı kerime: «Rabbine, sırf Onun rızasına ve Cemalıne kavuşmayı umdukları için, sabah akşam yalvaranlarla beraber, sıkıntılara karşı candan sabret. Dunua hayatının süslerini arzulayarak sakın gözlerini onlardan başkasına çevirme. Kalbini Bizi zikretmekten gafil bıraktığımız, heva ve hevesine tabi olan ve işi hep aşırılık olan kimseler itaat etme. De ki: "İşte Rabbiniz tarafından gerçek geldi. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.»3

Yukarıdakinin başka bir benzer: «Sabah akşam Rablerine, sırf Onun Cemaline ve rızasına müştak olarak niyaz edenleri yanından kovma. Ne sen onlardan, ne de onlar senden sorumlu değilsiniz ki o biçareleri kovup da zalimlerden olasın.»4

fieyhin, (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimize olsun) bu konuyla alakalı bir kısım açıklaması bu ayetler esnasında geçti. Bu gibi tenbihler Allah'ın nebisi Nuh (a.s.)' dan kavmine yaptığını beyan etti. Müminlerin zayiflığıni dile getiren müşrikler ortaya çıktığında. Ayet-ı Kerime şöyle anlatıyor: «Buna karşı halkının ileri gelenleri hep birden kalkıp:"Bize göre, sensadece bizim gibi bir insansın, bizden farkın yoktur. Hem sonra senin peşinden gidenler toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde! Ayrıca sizin bize karşı bir meziyetiniz olğunu da görmüyoruz. Bilakis sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz" dediler. Nuh şöyle cevap verdi:"Ey benim halkım! Düşünün bir kere: ya ben Rabbimden gelen çok aşikâr bir belgeye, kesin delille dayanıyorsam, ya O bana tarafından bir nübüvvet vermiş, bunlar size gizli kalmış da siz görmemişseniz? Ne tapalım, istemediğiniz o rahmete girmeye sizi zorlayabilir miyiz?" "Hem ey halkım! Bu tebliğimden ötürü sizden maddi bir karşılık istiyor değilim. Benim mükafatımı verecek olan yalnız Allah Tealadır. Ben o iman edenleri kovacak da değilim. Elbette onlar Rab'lerine kavuşacaklar.( O da onları imanlarından dolayı ödüllendirecektir.) Amma ben sizin cehalet içinde yuvarlanan bir toplum olduğunuzu görüyorum."»5

Bu ve benzeri ayetler Herakil'in, Ebu Sufyandan Hz. Muhammed (s.a.v.)'e tabi olanların durumunu sorduğu olayın doğruluğuna delalet etmektedir. Herakil:"onlar kavmin ileri gelenleri mi yoksa zaifler mi?" diye sormuştu. Ebu Sufyan: " Bilakis kavmin zaifleridirler." dedi. O da: "Onlar, müjdelenen resülün tabileridirler," dedi.

Alimler bu konuda şöyle dediler: O zayifler fıtrata en yakın insanlar olduğu içindir. Sultanlıktan ve makamdan en uzaktırlar. Kaybedilen makama ve zayolunacak nama karşı hiç hırslı değillerdir. Dinde izzet ve yücelik görüyorlar. Bilal. Suheyb, Ammar ve İbni Ummu Mektum (Allah onlardan razi olsun) hepsi böyleidiler.
Allah Teâla'nın «Ama irşada ihtiyaç hissetmeye gelince, sen ona yöneliyorsun. Halbuki kendisi arınmak istemiyorsa onun arınmasından sana ne!»1 sözü.
Resulullah (s.a.v.)'ın bütün ümmetin içindeki konumunu beyan etmek içindir. Her kesin islama girmesindeki hırsı, ihtiyaç hissetmeyip yüz çevirene bile. Onlara şefkat ve merhametidir. Allah, Resulullah (s.a.v.)'ın halını şu sözüyle açıkladığı gibi: (Zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüzde titrer.)2 ve diğer bir ayet: (fiimdi bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp neredeyse kensi kendini yiyip tüketeceksin!)3 gibi.

Cenab-ı Hakkın (Onun temizlenmemesinden sana ne?)4 sözü. Temizlenmek istemeyenin temizlenmesi Resulullah (s.a.v.)'a ait olmadığını beyan etmek içindir. Allah Teâla bunu gelen sözleriyle açıklığa kavuşturmuştur. (Senin görevin sadece tebliğdir.)5 Ve (Sen ey Resûlüm, sadece bir uyarıcısın.)6 Ve başka bir ayet: (Onları hak yola getirmek senin görevin değil.)7 ve benzeri ayetler.

Cenab-ı Hakkın Nuh (a.s.) hakkındaki sözü iki işi, iki yönde topluyor: ("Ben iman edenleri asla kovmam. Ben sadece açıkça uyaran bir elçiyim." )8
Allah Teâlanın (Hayır hayır, sakın. Çünkü o Kur'an bir öğüttür. Artık dileyen onu düşünür. O, değerli sahifelerdedir. Yüksek tutulan temiz sahifelerde.Yazıcıların elindedir. Değerli, iyi yazıcıların.)9 sözü.
Bilindiği gibi "kella" kelimesi, öncekinden sakındırmadır. Kendi cümlesinde ihtiyaç duymayana bakmada makamdır. Onların üzerinde fazla durmama ve kendini duymalarındaki hırsını (engellemek içindir.) Fakat Allah'u Teâla şöyle buyuruyor: Ku'anın, vahyin ve dinin konumu, kavmi bu hallerini sakındırmandan daha yüce konumdur. Bunlar, keremlikte, yücelikte, temizlikte ve siyanette üzerinde oldukları hal üzereler. Üzerinde kerm sahibi, doğru koruyucu bir katip yoktur ona gitmesini yönlendirsin. Hayir, ona gelip onu isteyenedir.

(Artık dileyen onu düşünür.)10 Bu, kendisinden sonra gelen ayetin de delil olmasıyla seçmek için değil de tehdit içindir: ( O kahrolası insan, ne nankör şey.)11. Ayette zikrolunan "kutile insan" kelimesiyle bedua edilmiştir. "El-insan" kafir cinsi içindir. Ne nankördür: kelimesiyle bütün bu yüksek makamdan sonra şiddetli inkarını dile getirmek içindir.

Allah Teâlanın (O kahrolası insan, ne nankör şey.) sözündeki ne nankördür sözü: Ne yaptı, yanı inkarı ne şiddetlidir.

Zamahşeri: Allah'ın nimetini hayret edilecek derecede nankörlükte ileri gitmiş olmasıdır dedi.

Yani hangi şey onu inkara ve yalanlamaya zorladı? dendi. Hepsi de ihtimal dahilindedirler.

Birinci mananın, kendinden önceki sözden dolayı daha açık görünüyor. O söz de şudur: "O kahrolası insan". Ve bu mananın başaka yerlerden gelmesinden dolayı: (Gerçekten insan zalim ve nankördür)1. Aynı şekilde başka bir ayette de sapıklıkları dile getirilmiştir.(Size hayat veren de O'dur, Sizi mutakiben öldürecek ve tekrar diriltecek olan da O dur. Gerçekten insan pek nankördür!)2. Bunun gibi Allah'ın ayetlerini inkâr edenlerin sıfatları da böyledir. Ayet-ı Kerimede geldiği gibi: (Bizim ayetlerimizi gaddar ve nankör olanlardan başkası inkâr etmez.)3.

Sonra Allah ona cevap verdi. Öğüt (ders, nasihat) alması için onu yaradılış hakikkatına bakmaya yöneltti. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: (Yaratan onu neden yarattı? Bir meni damlasından yarattı. Yarattı ve takdir etti. Sonra da yolunu gösterdi. En sonunda da onu öldürür ve kabre koyar.)4 Çünkü bu üçü tartışmasız kabul edilmiştir. Bu üçe bir de dördüncüsü eklenmiştir. (Sonra dilediği vakit onu tekrar diriltir.)5
Yüce Allah'ın «Bir meni damlasından yarattı da biçime koydu.»6 sözü. Bir çok kez insanın yaradılışının hakikatı ve geçirdiği evreler geçti.
Yüce Allah'ın «Sonra yolunu kolaylaştırdı.»7 sözü. Annesinin karnından çıkış yolunu kolaylaştırdı dendi. Başı yukarıda olduğu halde ana rahmine (çıkışa) doğru çevirmekle kolaylaştırdı. Bu çıkış yolundaki kolaylıktır. Bu görüş İbn-i Abbas ve başkalarından rivayet edilmiştir. İbn-i Cerir de bunu tercih etmiştir.

Açıklığıyla olan dindir, dendi. Onunla amel yapılması kolaylaştırıldı. Allah'u Teâlanın şu söxü gibi: «Ona yolu da gösterdik. Artık ister şükreder, ister kafir olur.»8 Bu görüş te Hasan ve İbn-i Zeyd'den rivayet edilmiştir. İbn-i Kesir de bu görüşü tercih etmiştir.

Belki İbn-i Kesir'in tercih ettiği görüş en çok tercih edilen görüştür. Çünkü doğumun kolaylığı bütün canlılarda meydana gelen genel bir iştir. Bu iş görülen ve hissedilen bir iştir. İnsanın bunda kendi dışındakilerden bir üstünlük elde etmemektedir. Kendisinden öncekinin kendisine veya medluluna delalet ettiği gibi. O da gelen aytte olan kudrettir. «Bir meni damlasından yarattı da biçime koydu.»6

Doğumun kolaylığı, "kadderehu" (biçime koydu) sözünün kapsamında oluyor. Yanı yardılışını, oluşum zamanını ve çıkış zamanını takdir etti.cisminin biçimleri, hayat süresi ve ölümünü takdir etti. Bilindiği gibi.

Fakat din yolunun kolaylığı. İnsana hastır. Kendisine yönelmesi istenilendir. Bir damla sudan yaratılması ve takdir edilmesi ile ölüm ve kabre konmak arasında olan kendi dışındaki ile bağlantılıdır. Yanı dünyadaki hayatı müddetince. Yanı onu bir damla sudan yarattı ve dunyaya gelişini takdir etti. Dini ve dindeki mesuliyetlerini kolaylaştırdı.Sonra ne amel yaptığını görülsün diye onu öldürür. (Sonra dilediği vakit onu tekrar diriltir.)5

Bu nedenle işin sonunda şu sözü getirdi: «Hayır hayır, doğrusu o, hiç Allah'ın emrini tam yerine getirmedi.»9 Emre delalet eden burada değildir. Ancak kolaylaştırdığı yol vardır. Allah Teala en doğrusunu bilir.

Allah Teâlanın «Bir de o insan yiyeceğine baksın. Biz o suyu bol bol döktük. Sonra toprağı nasıl yarattık. Bu süretle orada ekinler bitirdik. Üzümler, yoncalar, zeytinlikler, hurmalar, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.»1 sözü.
İnsana, neyden yaratıldığını beyan ettikten sonra, burada onu nasıl doyurduğunu (yedirdiğini) beyan etti. Her ikisinde de Allah'ın küdretine dair delil vardır.

İki ayet birbirine benzer üç merhalede ittifak ettiler. Gökten yere suyun indirilmesi, rahme atılan suya mukabil. Yerin bitki bitirmesi için açılması, çocuğun ana rahminden çıkmasına mukabil ve bitkilerin çeşit çeşit bitirilmesi, mahlukatın yartımasındaki takdirata mukabil gelmektedir.

Bitkinin nevilerinden bazılarını getirmede kendisineki değişen mananın ortaya çıkması içindir. Bunlar; ekin, yonca, üzüm, nar, zeytin, hurma, çeşitli meyveler ve iri sık ağaçlı bahçelerdir. Halbuki bunların hepsi aynı kaynaktan meydana gelmektedirler. O İki kaynak gökte inen su ve yerdeki topraktır. Aynı sudan içiyorlar fakat farklı çıkıyorlar.

Tekrar koministlere ve tabiatçılaradeniyor: «O kahrolası insan, ne nankör şey. O yaratan onu hangi şeyden yarattı.»2. «fiimdi o akıttığınız meniyi! Onu yaratıp insan haline getiren siz misiniz yoksa Biz miyiz? Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bize mani olacak hiç bir güç yoktur.»3 . «Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu Biz mi? Eğer isteseydik onu kuru çöp haline getirirdik.»4

fiüphesiz onlar bu şeylerin yapımında kendileri için bir şey iddia etmiyorlar. Onlar, bunların bir yaratıcısı ve idare edicisi olduğunu biliyorlar. Fakat onlar büyükleniyorlar.

«Vicdanları onların doğruluğuna şahitlik ettiği halde, onlar inkar ettiler.»5 Allah doğru söyledi ve bütün nakör kafirler yalan söylediler.

fieyhin, (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimize olsun) insanın yaratılmasıyla ilgili açıklaması bir çok yerde geçti. En son Rahman süresinin «İnsanı pşmiş çanak çömlek gibi kur bir çamurdan yarattı.»6 ayetinin tefsiri sırasında geçti. Yiyeceğinin beyanı ise iki süre olan vakia ve casiyede geçti.
Yüce Allah'ın «Yüzler varki, o gün parıl parıl. Güler, sevinir.»7 sözü.
Ayette geçen "El-Esfar" kelimesi, aydınlıktır. O yüzün neşe ile parlamasıdır. Allah Tealanın buyurduğu gibi: «(yüzlere) bir güzellik ve sevinç verir.»8 Beşeriyetin ilerlemesindeki müjdeleme ayette geldiği gibidir: «Onların üzerinde (ölüm anında) melekler inip: "hiç endişe etmeyin hiç üzülmeyin ve size vadedilen cennetlere sevinin" derler.»9

Ve Allah Teala'nın «Gün gelir mümin erkekleri ve mümine kadınları, önlerinde ve sağ tarafındaki nurlarıyla koşarcasına cennete doğru ilerlediklerini görürsün. Kendilerine "bugün size müjdeler olsun! Buyrun içinde ırmaklar akan cennetlere" denilir.»10 sözü.

fieyhin, (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimize olsun) bu konuyla alakalı açıklanası hadid süresinde geçti.
Yüce Allah'ın «Yüzler de var ki, o gün tozlanmış. Onları karanlık bürümüş.»1 sözü. Cenab-ı Hak onları kafir ve fecere olduklarını açıkladı.

fieyhin, (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimize olsun) bu konuyla alakalı açıklanası rahman süresi «Mücrimler simalarından tanınrlar.»2 ayetinin tefsiri sırasında geçti.

Burada onlara küfürle fücürleri bir araya getirildi. İkisi inançta küfür ve amelde fücürdür.Allah'ın sözünde olduğu gibi: «Kafir den ve facirden başkasını doğurmazlar.»3. Gerçek ilim Allah katındadır.
RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA

TEKVİR SÛRESİ


Yüce Allah'ın « Güneş katlanıp dürüldüğünde»4 sözü.

"Tekvir = dürmek" manasında on görüşü geçkin ihtilaf yapılmıştır. Hepsi de güneşin işinin sonu üzerinde dönüyorlar:

Bazısını, bazısına sarmakla ışığının bastırılmasıdır dendi.

Makara gibi sarılması, yanı dürülmesidir dendi.

Denize atıldı dendi.

Göğe katılmasıdır dendi.

Yavaş yavaş eriyip sönmesidir dendi.

Alt-üst olmasıdır dendi.

İbn-ı Cerir: biz Allah'ın dediği gibi deriz O da "dürüldüğünda" dedi.

Kur'an-ı Kerimin kendisine işaret ettiği mana, bunların hepsinin işin sonunda güneşin halının değişmesine yönelmesidir. Çünkü Allah'u Teâla günenşe belli bir süre tayin etmiştir. Bunun manası, güneşin bu zamanda Allah'ın bildiği bir şekilde son bulmasıdır. Gelen ayette olduğu gibi: «Güneşi ve Ayı râm etmiş, hizmete koşmuş, her biri belirlenen bir vadeye kadar akıp gidiyor.»5

Bunun anlamı: Bu vade gelip çattığında akıp gitmeden kesilecektir.

Gelen Ayet-i Kerimenin işaret ettiği de budur: «Gözler kamaşıp karardığı, Ayın ışığının büsbütün gittiği, Güneş ile ay bir araya toplandığı vakit…»6 Yanı hiç bir zaman bir araya gelmedikten sonra. Onlar bu zamandan önce bir araya gelmediler. Ayette olduğu gibi: «Ne gündüz Aya kavuşabilir, ne gece gündüzün önüne geçebilir. O gök cisimlerinden her biri, birer yörüngeden akar durur.»7

Bu konuda nakledilen sözlerden doğruya en yakını: Güneşin ters döndürülmesidir diyen sözdür. Yanı güneşin geldiği yere geri dödürülmesi (battığı yerden doğması) dır. Hadis-i şerifte olduğu gibi, Ve battığı yerden doğar. Bununla ay ile bir araya gelir.

Yüce Allah'ın «Yıldızlar bulandığından»8 sözü.

İnkidar, dağılıp dökülmesidir dendi. Başkası silinip değişmesidir dedi. Bunların hepsi yıldızlar için gerekli şeyler olup aralarında çakışma bulunmamktadır.

Birinci görüşe delil olarak Cenab-ı Hakkın gelen sözüdür: «Yıldızlar döküldüğü vakit»1

İkinci görüş için delil: «Yıldızlar silindiği zaman»2 Çünkü yıldızlar silindiğinde, yerlerinden gittiğinden ve düzeni bozulduğundan ışıkları gider ve sönerler.
Yüce Allah'ın «Dağlar yürütüldüğü zaman»3 sözü.
Yanı yerinden götürüldüğü zaman.

fieyh'in (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimizde olsun) dunyanın sonunda dağların durumuyla ilgili açıklaması bir çok yerde geçti. Bu açıklamalardan en önemlisi Tâha süresinin gelen Âyet-ı kerimesinin tefsiri sırasında geçti: «Bir de sana o gün, dağların durumunu sorarlar. De ki: "Rabbim onları darmadağın edecek"»4 Ve Kehf süresinde gelen ayetin tefsiri sırasında: «Gün gelir, dağları yürütürüz, yerin dümdüz hale geldiğini görürüsün.»5


Yüce Allah'ın «Diri diri gömülen kıza sorulduğunda,"Hangi günahtan dolayı öldürüldü?" diye »6 sözü.
Ve'd: Ağırlık demektir. Yüce Allah'ın sözünde olduğu gibi: «Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na ağır gelmez.»7

El-mevidetu: Toprağı, ölünceye kadar üstünde ağır ağır basmak. O da kız çocuğu olup diri diri gömülürdü. Ona bir çükür kazıyorlardı ve içine atıp sonra üzerine toprak atarlardı.

Yüce Allah'ın «"Hangi günahtan dolayı öldürüldü?" diye (9) » sözü. O kız çocukların günahsız olduğuna dikkat çekiyor. Çocukken öldürülüyorlar ve öldüren üzerinde büyük günah oluyor.

Fakat günahın büyüklüğünden dolayı soru, kendisini gömene büyük azarlama olsun diye gömülen kıza yöneltilmiştir.

Hazreti Ömer (r.a.)'dan şu sözü naklediliyor: Cahiliyedeki iki işten biri beni güldürüyor, diğeri ise beni ağlatıyor.

Beni ağlatanı: Diri diri gömmek için kızımı götürdüm. Ben ona çükür kazıyordum. O ise benim ona ne istediğimi bilmeden sakalıma karışan toprakları ayıklıyordu. Bunu hatırladıkça ağlarım.

İkincisi: Hurmadan bir ilah yapardım gece beni korusun diye başımın yanına koyardım, sabahlayınca afiyetle onu yerdim. Bunu hatırladıkça içimden gülerdim.

Fakat bu çirkin günaha yönelmelerinin ve onları bu günahı işlemelerindeki itici sebep ne idi: fieyh'in (Allah'ın rahmeti onun ve bizim üzerimizde olsun) bu konuyla ilgili geniş açıklaması Nahl süresinin gelen ayetinin tefsiri esnasında geçti. «Allah'ın kızları olduğunu iddia ediyorlar. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Hoşlandıkları erkek çocukları ise kendilerine yakıştırırlar. Onların birine bir kızını dünyaya gekdiği müjdelenince, öfkesinden ve üzüntüsünden, yüzü mosmor kesilir. Müjdelendiği bu kötü haberin etkisiyle utanıp eşinden dostundan saklanmaya çalışır. fiimdi ne yapsın! Hor, hakir itilip kakılanbir bela olarak hayata mı baksın, yoksa toprağa mı gömsün, ne Yapsın? diye kara kara düşünür! Dikkat ediniz, ne fena hükümlerdi verdikleri bu hükümler!»1

Bu münasebetle: burda arzedilmesi gereken iki uyarı bulunmaktadır.

Birincisi: Kızlarını diri diri gömmeleri, günümüzde herhangi bir vesile ile gebeliği önlemeye benziyor. Bu konu eski zamanlarda ve günümüzde ele alınıp araştırıldı. Eski zamanlarda azil meselesi şeklindeydi. Bununla ilgili Cabir (r.a.)'in rivayet ettiği hadis geldi: ( Biz azil ederdik Ku'an da iniyordu.) Bu hadisi İmam-ı Müslim rivayet etmiştir.

İshak ekliyerek Sufyan'ın şöyle dediğini nakletti: ( fiayet nehyedilecek bir şey olsaydı Kur'an bizi ondan nehyederdi.) Diğer bir rivayet: Bu olay Nebi ( s.a.v.)'e bildirildi ve bizi nehyetmedi.

Bununla beraber, Âkaşe'nin kız kardeşi Huzamete binti Veheb'in rivayet ettiği hadiste şiddetle sakındırma geldi. fiöyle diyor: Resulullah (s.a.v.) insanların arasında iken ben de hazır bulundum. fiöyle buyurdular: (Gıyleden nehyetmek istemiştim. Sonra Rumlara ve iranlılara baktım yapıyolar, bunda çocuklarına da bir zarar gelmiyor.) Peşinde azilden sordular: ( O gizli çocuk öldürmedir. ) buyurdular.

Abdullah, hadisinde Mukrî den rivayet ettiği hadisle ziyade yaptı: Diri diri gömülen kıza sorulduğunda.

Birinci hadiste: Kabul etmek ifade ediliyor.

İkinci hadiste : fiiddetli yasak ifade ediliyor.

Aynı şekilde Sahih-i Müslimde, Ebi Said'den rivayet edilen hadis geldi >

Diğer bir rivayette: < Muhakkak ki Allah kıyamete kadar yaratacaklarını yazdı (takdir etti).>

Başka bir rivayette: < Bize buyurdu: Muhakak ki yapacaksınız, Muhakak ki yapacaksınız, Muhakak ki yapacaksınız, Kıyamete kadar geleceği takdir edilen her canlı mutlaka yaratılacaktır.>

Ve başka bir rivayette:


Yüklə 0,58 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin