Orta amerika gezisi



Yüklə 1.32 Mb.
səhifə1/16
tarix27.10.2017
ölçüsü1.32 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   16


Aztek ve Maya’lardan bugüne


O R T A


A M E R İ K A
(Bir Meçhule Seyahat)


Atila Ege

Doğal Afetler Diyarı Meksika, Küba, Guatemala, El Salvador, Honduras ve Nikaragua

Bana her konuda destek olan

ve emsalsiz destekleri ile

bu kitabımın yazılmasını sağlayan

çok sevgili eşim Nihal Ege’ye

teşekkürlerimle.

ÖNSÖZ

33 yıldır dünyanın ilginç köşelerine yaptığım yüzlerce gezi sonrası çeşitli derneklerde, topluluklarda gördüğüm yerlerle ilgili konferanslar verip çektiğimiz slayt ve filmleri paylaşır dururum.


Dünyada gördüğüm 125 kadar ülkede doğanın “EN”leri bütün yolculuklarım boyunca ilgimi çekmektedir. Bu “EN”leri görmek için dünya kazan ben kepçe dolaşır dururum. Dünyanın en büyük iç deltasını görmek için Botswana’da Okavango Deltasına, piranha avlamak için Amazonlara, bir metre çapındaki en büyük çiçeği Raflesia’yı ve içine 40 jumbo jet alabilen mağarayı görmek için Borneo’ya, bir bira içmek için en kuzeydeki şehir Hamerfest ile en güneydeki şehir Ushuaia’ya, en yüksekte fışkıran gayserleri görmek için Atakama çöllerine, dünya devi İguasu ve Victoria çağlayanlarına, daha yüzlerce güzelliklere seyahat ettim durdum.
Ülkelerin insanları, tarihler, kültürleri, müzikleri ve yiyecekleri de ilgimi çektiği için bu ülkelerde yüzlerce dost edinip binlerce anı biriktirdim. Müslüman hacılarla kutsal topraklarda dört yöne namaz kıldım, Hindu hacılarla Varanesi’de Ganj’da yıkandım, Bikanerde Jain hacıları ile yemek yedim, Tibet’te Budistlerle mantra okudum, Vatikan’da Hıristiyan hacılarla dua ettim, Kudüs’te ağlama duvarına dilek yazdım, Habeşistan’ın Tana gölündeki 1300 yıllık kutsal Ortadoks kilisesinde ayine katıldım... daha neler neler.
Bazı gezilerimi yakın dostlarımla yaparak bu güzelliklerden bazılarını onlarla paylaştım. Gezgin olmayanlar ile gezmemeye özen gösterdim.
Bana “Dünyada görmediğin yer kaldı mı?” diye soranlara “Sizin dünyada okumadığınız kitap kaldı mı?” diye sorarak cevap veririm.
Dünyamız görülecek o kadar çok güzelliklerle dolu ki, bu garip ömür yetmiyor bu güzelliklerin tamamını görmeye.
Benim gerek konferansımı dinleyenler, gerekse dost meclislerindeki sohbetimi paylaşanlar “Atila bey lütfen bunları kitap haline getirin. Herkes yararlansın” diye ısrar ederlerdi.
Bir iki yazı denememi hiç beğenmeyince bir daha kalemi elime almamıştım. Ancak bu son yaptığım Orta Amerika ülkeleri gezimizde kırk yılın gezgini olarak ben, bilmediğim o kadar çok şey öğrendim ki, bu öğrendiklerim havada kalmasın diye notlarımı bilgisayara geçirirken eşim “ Çok akıcı ve güzel yazıyorsun. Ne olur devam et” diye ısrar etti. Bu notları bir kitap havasında yazmam için elinden gelen desteği verdi. Ben de yazdım durdum. Eşim edebiyata meraklı ve şair olduğu için yazılarımın redaksiyonunu da sabırla üstlendi.
Sonunda bu eser ortaya çıktı. Müsveddeleri okuyan dostlarım da ayni şekilde teşvik edince bu kitap sizin elinize ulaştı.
Bu kitapta Orta Amerika ülkelerinden Meksika, Küba, Guatemala, El Salvador, Honduras ve Nikaragua’nın doğal güzellikleri ile Aztek ve Mayalardan başlayan 3000 yıllık tarihini, sömürgecilik öncesi ve sonrasındaki dönemleri, bağımsızlıklarını aldıktan sonra bile bu ülkeler üzerinde oynanan kanlı oyunları ve iç savaşları bulacaksınız. Acımasız doğal afetlere, depremlere, kasırgalara, yanardağlara karşı direnen insanların öykülerini heyecanla okuyacaksınız.
Bu kitapçık bu ülkeleri dolaştığımız varsayılan insanlar ve hayali bir tur programı ile süslenerek anlatılmıştır. Kişiler gerçek kişiler değildir. Benzerlikler yalnızca tesadüfle açıklanabilir.
Aynı zamanda bu kitap, bu ülkeler hakkında tüm bilgileri vermek veya kaynak kitap olmak iddiasını da taşımamaktadır. Yalnızca gezdiğimiz yerler ve edindiğimiz bilgiler sizinle paylaşılmak istenmiştir. Bu bilgiler paylaşılırken, yeri geldikçe, bundan önceki gezilerimizde elde ettiğimiz bilgiler ve gözlemlere de yer verilmiştir.
Eşim Nihal, elimizdeki on binlerce fotoğrafı ve dokümanları böyle kitapçıklar haline getirmem için ısrar ediyor. Belki bundan sonraki kitabımda sizlerle dünyanın başka yörelerine de yolculuk yapmak kısmet olur.
Beni destekleyen tüm dostlarıma tekrar teşekkürlerimi sunarım.
Atila Ege

İ Ç İ N D E K İ L E R










Sayfa No.

1.

Orta Amerika ve Karayip’lerin Genel Haritası




2.

31 Ocak “ İstanbul’dan Madrid’e giderken”

6

3.

1 Şubat “İspanyadan Meksika’ya giderken”

18

4.

2 Şubat “Mexico City”

30

5.

3 Şubat “Cancun – Chichen İtza ( Maya)”

48

6.

4 Şubat “ Cancun Xcaret”

60

7.

5 Şubat “Cancun - Coba ve Tulum (Maya)”

67

8.

6 Şubat “Meksika – Küba “

72

9.

7 Şubat “Küba – Havana şehir turu”

83

10.

8 Şubat “Küba- Meksika – Guatemala uçuşları”

91

11.

9 Şubat “Guatemala Tikal Milli Parkı”

103

12.

10 Şubat “Antigua ve Guatemala City”

113

13.

11 Şubat “Guatemala – El Salvador “

123

14.

12 Şubat “El Salvador – Honduras – Nikaragua”

153

15.

13 Şubat “Nikaragua Leon”

178

16.

14 Şubat “Nikaragua- Masaya ve Granada”

202

17.

15 Şubat “Nikaragua (Managua) – Miami – Madrid”

224

18.

16 Şubat “İstanbul’a varış ve gezinin sonu”

224

19.

Sonra neler oldu?

233

20.

Daha sonra neler oldu?

234

21.

Gezdiğimiz ülkelerin haritaları, seçtiğimiz fotoğraflar





31. Ocak İstanbul’dan Madrid’e giderken

Saat 15.30 da kalkacak İberia hava yollarının İstanbul – Madrid seferini yapan uçağında Business Class bölümündeki koltuklarımıza kurularak hostesimizin verdiği şampanya kadehlerimizi tokuşturup Nihal ile birbirimize “İyi Yolculuklar” diliyoruz. Yıllardır hayal ettiğimiz Orta Amerika gezimiz, biraz sonra uçağın havalanışı ile fiilen başlayacak. Başlayacak ama, şu ana kadar olan gelişmeleri düşününce, programı muhteşem olan bu gezide sanki bir çok problem ile karşılaşacağız.


İzmir’den gece otobüsü ile İstanbul’a geldik. Saat erken olduğu için askerlik arkadaşım Mimar Somay’ın evine kahvaltıya gittik. Uzun süredir görmediğim dostuma ve eşi Gülay’a gezide göreceğimiz yerleri anlatırken “Keşke biz de gelebilse idik?” diye çok özenmişlerdi. Saat 10’da Dolphin Turun ofisinde olacağımız için rahat rahat muhteşem bir kahvaltı yaptık.
Mete’nin 1975’ten beri düzenlediği ilginç turlara zamanım ve bütçem ölçüsünde yolcu olarak katılırdım. Bir senedir ise müşteri olarak değil de Tur Lideri olarak katılmaktayım. Bu benim Çin, Hindistan, Nepal ve Rusya’dan sonra beşinci turum. Mete, bana Orta Amerika turunu sen alıyorsun dediğinde sevincimden havalara uçmuştum. Orta Amerika ülkelerini görmek benim için gerçekleşmeyecek gibi görünen bir rüya idi ve şimdi bu rüya gerçekleşiyordu. Bundan önceki turlarda hiç ofise bile gitmeden havaalanına giderdim. Bir yetkili gerekli dokümanlarla beni beklerdi. Ben de bu evrakları alır, yolcularla tanışır ve seyahate başlardım Ama bu tur değişik başladı. Mete yola çıkmadan tur detaylarını konuşmak istemişti ve de evrakları bana ofiste verecekti.
Seneler önce uygulanan Orta Amerika Turu programının bir benzeri, istek üzerine bu sene tekrar gündeme gelmişti. Bu sefer, birkaç Orta Amerika ülkesi daha eklenerek tur daha kapsamlı hale getirilmişti. Böyle bir turu uygulayabilecek başka acente de olmayınca, ilginç yerleri görmeye meraklı 25 kişi parasını yatırmış ve heyecan ile turun başlayacağı günü bekliyorlardı.
Orta Amerika ülkelerinden yalnızca, 4 hafta kaldığım Meksika’yı biliyordum. Oğlum İzzet, liseyi bitirdiği sene Rotary’nin bir yıllık öğrenci mübadele programından istifade ederek Meksika’da öğrenim görmüştü. Ben de sömestr tatilinde onu ziyarete gittiğimde birlikte bir otomobil kiralayıp beş bin km yol yaparak Maya ve Aztek’lerin memleketi Meksika’yı çok güzel gezmiştik. Bunun dışında tur programındaki diğer ülkeler benim için de yeni idi.
Yıllardır Orta Amerika ülkelerini ve burada olan iç savaşları izlerken, Siyasal Bilgiler’de rahmetli hocam Fahir Armaoğlu’nun gür sesi ile “Avrupa ile hiç ilgilenmeyen ABD’nin, bu ülkeleri, kendisinin arka bahçesi olarak kabul etmesi, İspanyolların 1500 lü yıllarda sebep olduğu kadar cana mal olmuştur“ diye başlayan cümlelerini hatırlardım. Bu ülkelerde, yakın zamanlara kadar süren iç savaşlar turizm açısından büyük risk taşıdığı için organize turlar düzenlenemiyordu.
Eylül ayında düşünülen ilk programda Meksika – Guatemala – El Salvador – Honduras – Nikaragua – Costa Rica ve Panama vardı. Bu ülkelerden vize isteyenler: 1. Mexico City’ye uçarken bir gece Madrid’de yatma zorunluluğumuzdan dolayı İspanya (Schengen), 2. Meksika, 3. Panama, 4. Guatemala, 5. Orta Amerika’dan Türkiye’ye dönerken transit yolcu olarak Miami’de bir saat kalmamıza rağmen ABD vizeleri. Yani tam 5 vize. Meşum 11 Eylül saldırısından sonra Meksika’nın vize işlerini zorlaştırmasından dolayı Panama vizesini almaya zaman kalmamıştı. Bu nedenle vize alınması kolay olan Küba, Panama yerine programa dahil edilmişti. Küba vizesi alınmasının daha kolay oluşu ve bazı yolcuların da Panama yerine Küba’yı tercih etmeleri sonucu bu değişiklik yapılmıştı.
Vizelerde durum şöyle idi:
Ocak ortalarına gelindiğinde turun kalkmasına iki hafta kala, hala Meksika vizesi alınamamıştı. Eskiden fahri konsolosların bile vize verme yetkisi varken şimdi Ankara’daki Büyükelçinin bile vize yetkisi merkeze; Meksika’ya alınmıştı. Dedikodulara göre Meksika’dan vize isteyenlerin listesi, Amerika’ya Washington’a bildiriliyor ve onay geldikten sonra “vize verilebilir” izni Ankara’ya oradan da İstanbul veya İzmir Fahri Konsolosluklarına geliyordu. Seneler önce Meksika’ya giderken bana vizeyi, ofisinde kahvelerimizi yudumlarken veren Meksika İzmir Fahri Konsolosu arkadaşım Kemal Çolakoğlu, işlemin katiyen hızlanamayacağını, beklemekten başka çare olmadığını söylemişti. Dolphin Turun vize için başvurduğu İstanbul’da da durum aynı idi. Beklemek gerekiyordu.
Meksika vizesi alınmadan diğerlerine başvurulamıyordu. Zamanında Meksika vizesi alınamazsa turun iptali tehlikesi de vardı. Onun için tetikte her gün Meksika vizesini takip ediyorduk. Bu bekleyişin bir benzeri geçen sene yapılması planlanan İpek Yolu turunda başımıza gelmişti. Geçen sene güya dost ve kardeş ülke Özbekistan’ın zamanında vize vermeyişi yüzünden iptal edilen İpek Yolu turunu da hatırladıkça stres daha da artıyordu. Türkiye olarak biz Özbek kardeşlerimizi(!) vizesiz baş tacı eder, yüzlerce Özbek gencini ülkemizde bedava okuturken, onlar bize inanılmaz biçimde vize zorluğu çıkartmaktalar. Bu şu an bile geçerli bir uygulama. Meksika vizesi geciktikçe acaba tarih tekerrür mü ediyor diye endişelerimiz artıyordu.
Meksika vizesi alınır alınmaz İspanya için Schengen vizesine başvurulacaktı. Çok önemli bir vize olan Guatemala’nın nasıl alınacağı ise tam bir meçhul idi. Ben, bu arada Mete’ye “İstersen ben Guatemala vizesinin alınma şartlarını araştırayım” demiştim. O da çok sevinmişti. Hiç olmazsa işin bir ucundan tutulması ona güç vermişti.
Bizim Guatemala’da Büyükelçiliğimiz yokmuş. Meksika Büyükelçimiz akredite imiş. Her ülkeye büyükelçilik açmak kolay olmadığı için bir ülkeye Büyükelçilik açılıp çevre ülkelerden o Büyükelçi sorumlu tutulur. Buna da akredite olmak denilir. Bunu öğrenince, Siyasal Bilgiler Fakültesinde 3 sene beraber okuduğumuz Meksika Büyükelçimiz Sayın Mehmet Ezen ile temas etmiş ve ondan Guatemala elçiliğinden bir vize formu alıp istenilen evrak listesi ile birlikte bana fakslamasını rica etmiştim. Sayın Mehmet Ezen’in bana yardımcı olmakla görevlendirdiği Tuna hanım “Atila bey, size ben Guatemala vize formunu fakslayacağım. Bu formlarını doldurur ve istenilen evrakları hazır ederseniz burada büyükelçiliğimiz size yardımcı olacaktır” dedi. Bir iki gün içinde elime form geldi ve onu Dolphin Tur’a ilettim. İstenilen evrakları (yolcuların pasaportlarının vize sayfaları dahil fotokopileri ile varsa visa kart yoksa 500 dolarlık seyahat çeki fotokopileri) hazırlamalarını istedim. “Tamam” dediler.
27 Ocak günü Mete sevinçle Meksika vizelerinin hazır olduğunu bildirdi.Çok sevinmiştik. Artık turun iptal riski ortadan kalmıştı ama şimdi diğer vizeleri de tamamlamak için çok hızlı hareket etmek gerekiyordu.
27 yolcudan 23 ünün Amerika vizesi vardı. Yalnızca 4 kişinin eksikti. Meksika konsolosluğunun pasaportları geç vermesi yüzünden randevu alınmasına rağmen bu 4 kişi ABD konsolosluğuna gidememişti. Bu vizeler alınamamıştı.
Ertesi gün Küba vizesi için pasaportlar Ankara’ya yollandı. Ancak Meksika’daki acente Küba vizesinin Cancun’dan alınabileceğini söyleyince görevli eleman derhal İstanbul’a geri çağrılıp Çarşamba günü pasaportlar İspanya Konsolosluğuna teslim edildi. İspanya vizesi Cuma günü uçuşumuzdan üç saat önce, saat 12 de alınabilmişti.
Bu durumda biz 5 vizeden yalnızca ikisini alabilmiş olarak yola çıkacaktık.
Bu karışıklıklardan dolayı Mete bana programın son halini İzmir’e yollayamamıştı. İşte 31 Ocak günü saat 10.30 da Dolphin Turun ofisine gittiğimde durum böyleydi. Çocuklar harıl harıl Guatemala vizesi için gerekli fotokopileri tamamlamak üzere koşuşturuyorlardı.

O sırada ben ve Nihal Mete’nin odasında , Meksika acentesi Best Day Travel Agecy’den o sabah gelen, Meksika’da kalacağımız günlerde uygulanacak programı inceliyorduk. Bu acentenin merkezi Cancun’da olduğu için ilk programı değiştirmişler. Buna göre Mexico City’ye cumartesi varıp bir gece kalıyoruz ve Pazar saat 18 de Cancun’a uçuyoruz. Sonra 4 gece 3 tam gün Cancun’da kalıyoruz. Cancun’daki ilk iki günümüze tam gün yemekli tur koymuşlar ama son günü serbest bırakmışlar. Mete’nin programlarında boş gün olmaz “Ne yapacağız?” diyorum. “Sen orada bir gün daha tur alırsın” diyor. Sonra 2 geceliğine Küba’ya gidiyoruz. Küba’ya varınca aynı gün şehir turu gözüküyor. Ertesi gün Havana’da yine boş bir gün. “Onu ne yapacağız” diyorum.” Orada da bir gün tur satın alırsın acentenin birinden. “Sen halledersin” diyor.


Mexico City’ye Cumartesi varıp Pazar günü ayrılınca Guatemala vizesi için hiç zamanımız kalmıyor. Ne zaman alacağız bu vizeyi?
“Meteciğim, hiç olmazsa bir gün daha kalıp Pazartesi Guatemala Büyükelçiliğine başvursak. Ya elçilikten bizi isterlerse?. Biz Cancun’da olacağız. Ne olacak o zaman?”
O sırada, başka bir zor turun, Güney Afrika turunun bin türlü vize problemleri ile uğraştığı için iyice bezmiş olan dostum “Bilmem. Hiç fikrim yok. Bir gün daha kalınsın diye Meksika acentemize her gün e-mail attım. Hiç cevap alamadım. Sonunda adamı Madrid’de buldum. Meksika’ya dönünce halletmeye çalışacakmış. Gidince göreceksin bakalım. Olmazsa sen Mexico City’de kal. Grubu Cancun’a Nihal götürsün veya Nihal Mexico City’de kalıp vizeleri alıp sonra arkanızdan Cancun’a uçsun.”
Olacak şey mi bu? Nihal ne Cancun turunu yaptırabilir ve ne de arkamızdan uçak ayarlayıp Cancun’a gelebilir.
“Başka çare yok. Belki senin büyükelçi arkadaşın vizeleri alır sana DHL ile Cancun’a yollar”
Görünüşe göre başka da alternatif yok. Eğer Cumartesi akşamı büyükelçilikten bir görevli gelir, bizi bulur, formları verir ve biz bu orijinal formları o gece doldurur, tekrar büyükelçilik memuruna verebilirsek, o da biz Cancun’da iken Guatemala Büyükelçiliğine götürür ve akşama vizeleri alır da DHL ile Cancun’a pasaportları yollarsa Guatemala vizesi kolayca alınmış olur. Bir problem olmaz. Amma kolaymış ha. Normal olarak bu vizeyi almak tam bir hayal. Zaten bana en az Meksika gibi Guatemala’nın da ABD’ye sormak için 3-5 gün beklettiğini söylemişlerdi. Bütün bunlar Mexico City’de belli olacak. Olmazsa Guatemala’yı atlar vize uygulanmayan başka ülkeye uçarız. Yolculara da nedenini açıklarız. Hadi bakalım. Hayırlısı.
“Ya Küba uçak biletleri ve Küba vizesi? “
“Meksika’daki, yani Cancun’daki acente Küba vizesini oradan alacak. Biletler de onlardan alınacak”
“Yani üç gün içinde hem Mexico City’de Guatemala vizesi, hem de Küba vizesi alınacak, öyle mi?”
Saf saf ve çaresiz suratıma bakıyor ve Meksika Fahri Konsolosuna söylenip duruyor.”O adam bu kadar geciktirmese idi başımıza bunlar gelmezdi. Daha Salı akşamı pasaportları verdi bize. Biz de ancak İspanya vizesine başvurabildik. Zaten bir gün daha gelmese idi iptal edecektik bu geziyi de. Onun yüzünden dört kişinin ABD vizesini de alamadık.”
Yolculuğun sonunda esas sorun bu dört kişinin ABD vizesi olacak gibi. Bizi ABD vizesi olmadan son durağımız olan Nikaragua’nın başşehri Managua’dan Miami uçağına bindirmezler ki! Ne olacak orada halimiz?
“Orada vize alınabilecek bir pozisyon, elçilik falan var mı” diye soruyorum.
“Yok” diyor.
“Ne olacak?”
Sanki diğer bütün konular halloldu da bir o kalmış gibi “Vallahi bilmem hele sen Managua’da havaalanına kadar gel. Orada pasaport polisinin önünde ağla, sızla, kendini yerlere at, yalvar. Ne istersen yap ama onları buraya getir. Sen halledersin”
Tam bir yangının içine atılıyorum hissi gittikçe kuvvetleniyor. Rusya turunda bile böyle hissetmemiştim.
O da bunu anladı ki devam ediyor. “Bu benim son Orta Amerika gezim olacak. Bir daha hayatta yapmam bu turu.”
“Sen ister yap ister yapma o senin problemin. Benim halim ne olacak?. Bu kadar insanla ben muhatap olacağım. Nasıl kalkacağım işin altından?” diye düşünüyorum. Sonra “Boş ver bir çaresi bulunur elbet” diyorum kendi kendime.
Bunları düşünürken uçakta yanımda eşim Nihal, bugünün olaylarını içime sindirmeye çalıştığımı hissediyor sessizce beni izliyor. Bir yandan da şimdi havalanmış olan uçağın penceresinden Marmara denizinin köpük köpük maviliklerine bakıyor.
Gene aklım bugün olanlarda. Günün olaylarını düşünerek kendimi rahatlamak istiyorum. Ofisteki konuşmaları düşünüyorum.
“Mete, emin misin El Salvador’un, Honduras’ın, Nikaragua’nın ve Costa Rica’nın vize istemediğinden? Oradaki programlar nasıl olacak?”
“Hayır hayır vize istemiyorlar. Defalarca kontrol ettim.. Sen bir Guatemala’ya gel gerisi kolay. Ondan sonra her şey programlı. Zaten o güne kadar 8 gün var. Ben her şeyi organize ederim. Bak sana şimdi Guatemala ve Costa Rica acentelerinin adres ve telefonlarını veriyorum. Gerekirse onlarla temas kurarsın”
“Yani ilk haftadan sonra her şey organize mi?” diye tekrar sorarak kesinleştirmek istiyorum.
Çok emin bir eda ile tekrarlıyor.” Tabi Atila sen hiç merak etme. Küba’dan sonra çok rahat edeceksin. Oraya kadar biraz sıkıntılı ama sana güveniyorum.”
Mete’ye grup ile ilgili bana söylemen gereken bir şey var mı diye soruyorum. “İki husus var “diyor. “Birincisi gruba oğlu ile gelen Selen hanım var. Onun ayağı rahatsız. Otobüste en ön sırada oturtursan iyi olur. Zaten herkesin anlayışla karşılayacağından eminim. İkincisi ise Sevnur hanımı biliyorsun. Sevnur hanım bize Kız Lisesi mezunlarından grup getiren bir bayan. Çok iyi ve dürüst bir insan. Haziran sonunda da onların bir grubu 60 kişi ile Rusya’da Volga turuna kayıt yaptırdılar. Bizim için değerli bir kişi. Ona iyi bak.”
Evet Sevnur hanımın adı epey geçmişti. Kasım ve Aralık aylarında ben iki defa Nepal – Hindistan turu yapmıştım. Ocak başında da Sevnur hanımın grubu ayni turu yapmıştı. Bu arada Jaipur’dan değerli bir taş alırken Hindistan’daki yerel rehber arkadaşım Kuldeep beni telefon ile aramış bu arada Sevnur hanımla kısa bir telefon görüşmem olmuştu.Adı hep geçtiği için Sevnur hanımı tanıyor gibiydim.
“Sonra? Başka?”
“Başkalarını zaten sen biliyorsun. Bizim bildiğimiz kadarı ile bu grupta tatsız insan yok.”
“Tamam merak etme sen “ diyerek Mete’yi rahatlatıyorum.

Saat 12’yi geçtiği halde fotokopiler hala hazır değildi. Benim cep telefonumu bilen ve o sırada havaalanına ulaşan yolcular telefon edip nerede olduğumu soruyorlardı. Daha havaalanına varmadığımı duyunca üzülüyorlar ama onlara Dolphin Tur kontuarının birazdan açılacağını ve Duygu hanımın orada olacağını, biletlerin ve pasaportların kendisinde olduğunu söylüyorum. Sonradan yanlış olduğunu öğrendiğim, uçağın bir saat gecikmeli kalkacağı bilgisini de verip onları ve de kendimi rahatlatmaya çalışıyorum.


Fotokopiden gelen karmakarışık evrakları ne düzeltecek nede tamam olup olmadıklarını kontrol edecek vakit yok. Ayrıca son anda aklıma geliyor “Programın son halini yolculara verdiniz mi?” Mete elini başına vuruyor “Allah Kahretsin. Kafa kalmadı ki?” deyip Mehmet’i tekrar fotokopiciye yolluyor. Biz de beklemeye devam ediyoruz. Bir de harita olsa iyi olurdu. Çünkü çok bilinmeyen yerlere gidiyoruz. Aslında Sevnur hanım güzel bir renkli harita da vermiş ama renkli fotokopi çektirememişler. Siyah beyaz da da kötü çıktığı için yolculara harita vermekten vazgeçmişler. Mete “Sen onlara güzelce anlatırsın” diyor.
Bu arada Mete ile para işini konuşuyoruz. Önce Cancun’daki acenteye verilecek 7000 dolar nakit ve 21.000 dolarlık çek ile Mete’nin her ihtimale karşı yanında olsun dediği para. Ben bu paranın önemli kısmını “Yahu nasılsa Küba’dan sonra her şey organize . Bana lazım olmaz kalsın. Herhalde 5000 dolar yeter. Bu kadar çok para taşımayayım” diye iade ediyorum. Mete’nin verdiği paraları Nihal’e verip yola çıkmaya çalışıyoruz. Sonradan bu iade ettiğim dolarlara çok üzüleceğimi nereden bilirdim. Mete bu paraları bana neden veriyor diye düşünse idim anlamam lazımdı bir şeylerin eksik olduğunu. Bundan önceki turlarda Mete benim yanıma hiç para vermemişti ki. Ama benim o kadar ince düşünecek halim yok.
Mehmet fotokopiden gelir gelmez gerekli gereksiz hepsini hiç incelemeden olduğu gibi bir torbaya doldurup hemen ayrılmak istiyoruz.
Tam çıkarken haber veriyor. “Atila haftaya Çarşamba’ya kız istemeye Ankara’ya gidiyorum.” Hayırlı olsun diyorum. Çok seviniyorum. Kız arkadaşı ile geçen gece tanıştırmıştı bizi. Çok cici bir bayan. Mete ilk eşinden ayrılalı da çok oldu. Çocukları da artık büyüdü. Evlenip hayatını düzene sokması çok iyi.
Mete’yi öperken bana son bir moral veriyor. “Korkma . İnşallah çok güzel geçecek”
Havaalanına gitmek için taksiye bindiğimizde saat 13.30. Nasılsa bir saat rötar var diye biraz güvendeyiz ama şu trafiğin bu kadar sıkışık olması yüreğimizi daraltıyor. Oysa sabah ne düşünmüştük Nihal ile. Saat 10’da Dolphin tur’a varıp tüm evrakları alıp 11 vapuru ile Bostancı’dan Bakırköy’e gideriz. İzmir’de Tijen hanım da en iyi ve hızlı yolun bu olduğunu söylemişti. Bakırköy’den bir taksi ile alana. Grubumuzla tanışır, onlara pasaportlarını dağıtıp biniş kartlarını aldırdıktan sonra içeriye biraz erken gireriz de Citibank kartlarımızın verdiği imkan ile her şeyin ücretsiz sunulduğu özel salonda birer kadeh içki içer, karnımızı doyurur hatta internete girer maillerimizi kontrol ederiz diye planlamıştık. Şimdi uçağa zor yetişiyoruz.
Saat 14.45 te alana vardığımızda hemen Duygu’yu bulduk. Acele etmemizi çünkü uçakta rötar olmadığını ve yolcuların tamamının uçağa bindiğini söyledi. İberia kontuarını da boş görünce başımızdan kaynar sular döküldü. Duygu’dan biletlerimizi ve pasaportlarımızı alıp 70 şer milyonluk Yurt Dışı Çıkış Fonunu ödemeye yöneldim. Onu ödemeden check-in yaptıramıyorsunuz. Bir an önce biniş kartlarımızı almak için acele kontuara gitmem lazım ama bu pulu almadan gidemem ki. Gerçekten de İberia Hava Yolları kuyrukta bekleyen kimse kalmadığı için kontuarı nerede ise kapatıyorlardı. Bizimde geldiğimizi görüp biletlerimize bakınca ne yapacaklarını şaşırdılar. Kontuar görevlisi şefini çağırdı. Alçak sesle konuşmaya başladılar. Anladım bir sorun var. Sorun bütün okeyli biletlilerin gelmiş ve biniş kartlarını almış olmaları. Bize yer kalmamış. Ne yapabileceklerini konuşuyorlar.
Size yeri gelmişken No Show uygulamasından söz etmek isterim. Her uçakta mutlaka gelmeyen yolcu bulunur. Buna havayolları terminolojisinde “No Show” denir. Her hat için bir no show yüzdesi vardır. Uçak firmaları bu yüzde kadar fazla bilet kesme hakkına sahiptirler. Peki şimdi olduğu gibi herkes gelirse ne olur? Bu gibi durumlarda çeşitli alternatifler vardır. İlki bu yolcuları Business Class’ta uçurmak. O da dolu ise bazı Business Class yolcuları First Class’a alınarak yer açılmaya çalışılır. Bunlar da mümkün değil ise yolculara çeşitli avantajlar verilir. Benim başıma gelen olaylardan birinde Los Angeles Hawaii arasında uçak dolu idi. Bir gün sonra gitmeyi kabul edecek iki yolcuya, Delta Havayolları istenildiği zaman kullanılmak üzere ABD içinde istenildiği noktadan istenilen yere gidiş-dönüş bedava bilet vermeyi teklif etmişti. Bir keresinde de de, kendisi ile birbirinden muhteşem yolculuklar yaptığım eski dostum Mimar Reha, eşi Güler ve ben Lufthansa ile Frankfurt’tan Washington’a uçarken bu durumla karşılaşmıştık. Üçümüzü 15 dakika sonra kalkan bir uçakla New York’a uçurmayı oradan Washington’a göndermeyi teklif ettiler. Normal uçuştan 30 dakika sonra yine Washington’da olabilecektik. Üstelik tazminat olarak adam başı üç yüz mark para vereceklerdi. Memnuniyetle kabul ettik. Acele işimiz yoktu nasılsa. Sonra New York Washington arasında hava muhalefeti dolayısıyla uçak kalkmayınca o gece bizi komple pansiyon Hilton otelinde misafir etmişlerdi.
Onun için bu duruma memnun oldum. Bakalım ne olacak diye beklerken Business Class için biniş kartlarımızı verdiler Çok memnun olduk. Bu zorlu günden sonra rahat bir yolculuk sinirlerimize de iyi gelecekti.
Mete’nin yardımcılarından Duygu’ya veda ederken işte o hiç unutamadığımız yüz ifadesi ile karşılaştık. “Allah size kolaylık versin Atila bey. İnşallah her şey çözümlenir, hayırlısı ile bu geziyi bitirebilirsiniz” derken yüzündeki ağlamaklı ifade tatile giden gruba iyi eğlenceler dileyen ifade değil harbe gönderilen askerin annesinin ifadesini çağrıştırıyordu.15 gündür o da işin içinde olduğu için biliyor durumun nasıl vahim olduğunu. Kızcağıza moral vermek geldi içimden.”Duygucuğum asma suratını öyle. Muhteşem bir gezi olacak bu. Herkes çok memnun dönecek. Göreceksin”
Duygu hala bu işin sonunun geleceğine inanmıyordu. “ Allah size kolaylık versin Atila bey, inşallah “ deyip bize mahsun mahsun el salladı.
Uçağa zor yetiştik. Biz binince de kapılar kapandı. Ön tarafta olduğumuz için ekonomi sınıfında oturan hiçbir yolcumuzu görmedik.
Nihal “Bir merhaba demeyecek misin? “diye sormuştu ama benim onları görecek moralim yoktu. Hele bir iki kadeh içelim yemeğimizi yiyelim. Sabahtan beri açız. Sonra dolaşmaya çıkarım diye düşünüyorum . Uçak zaten dolu. Tanımadıklarımı da nasıl bileceğim?
Bu arada İspanya’ya inince nasıl karşılanacağımızı sormayı unutmuştum. Ama Abba oteline gideceğimizi biliyordum. Aman Atila bir de onu dert etme. İspanya gibi gelişmiş ülkelerde işler daha organizedir deyip, başımda ne istediğimi soran hostese bakıyorum.
Nihal o sevimli, rahatlatıcı tavrı ile “Birer viski ile portakal suyu içelim mi?” diyor. Düşüncelerimden uzaklaşıp tabii diyorum. “Değişiklik olsun” Aslında her zaman aynı şeyleri ısmarlarız değişiklik olsun diye.
Bir maceraya gidiyoruz ama hadi hayırlısı. Böyle bir tura çıkmak hiç de normal değil. Program çok güzel ama hazırlıklarda eksiklikler var. Bana bütün programın gün be gün detayı, alacağımız turlar ve kalacağımız otellerin detaylı dokümanları verilmemiş. Buraya gezi yapmaya 4 ay önce karar verilmişken grup böyle mi yola çıkarılır? Kendimi yel değirmenlerine doğru koşan Don Kişot’a benzetiyorum.
Bir kadeh daha içiyorum. Bu business class’ın da servisi başka oluyor. Ekonomiye göre tam iki misli uygulanan fiyatın bir gerekçesi olmalı değil mi ya. İyi ki geç kalmışız. Hostesimiz önümüze serdiği bez peçetelerde servis yapıyor. Mönüde güzel bir balık var. Birer de şarap içsek mi acaba?
Uçağa binmeden önce bizim grupla tanışamadım. Bazıları eski dost . Onlar da bizi görmedikleri için uçağı kaçırıp kaçırmadığımızı merak ediyorlardır. Ama önce kahvemi içeyim sonra onlara bir merhaba derim diye düşünüyorum.
Pilot Barselona için alçalmaya başlayacağız anonsunu vermeden tanıdıklara bir merhaba demek için arka tarafa geçiyorum. Önce benim ikinci grup Nepal – Hindistan ekibimden Ankara’lı Mürşit bey ve eşi Bilgi hanım ile oğlu Yarış Kodaman’ı görüyorum. Kendilerine Hindistan seyahatinin fotoğraflarını ve gezi bilgilerini kaydettiğim CD’yi hediye ediyorum. Çok memnun oluyorlar. Sonra hemen arkalarında oturan birinci Nepal – Hindistan grubundan İstanbullu anne kız Bengi ve Betül’e hazırladığımız CD’yi takdim ediyorum. Onlar da çok memnun oluyorlar, hem CD’den hem de tekrar beraber olmaktan. Sonra Rusya turumuzda beraber olduğumuz İstanbullu Saniye Deniz teyzemize, Nevin ve Bülent Göker çiftine selam verip hatırlarını soruyorum. En arkada oturan çok eski dostum, kardeşim İzmirli Nurşan ve eşi Gülsen’e merhaba diyorum. Onlar beni beraber geldikleri Safa ve Beste çifti ile tanıştırıyorlar. Onlara da merhaba diyorum. Diğerlerini tanımadığım için onlarla selamlaşamadan yerime dönüyorum Yolculuk boyunca onlarla da nasılsa tanışacağız.
Bu selamlaştığım dostların hepsi beni çok merak ettiklerini, uçağı kaçırdığımı sandıklarını ve beni görünce çok rahatladıklarını söylediler. Diğerleri herhalde meraklanmaya devam ediyorlardır. Onları tanımadığım için rahatlamaları daha sonraya kaldı.
Uçağımız önce Barselona’ya indi. Yolcu indirip yolcu aldıktan sonra Madrid’e doğru uçmaya devam etti. Madrid’e vardığımızda gece olmuştu. Uçaktan çıkıp köprüden geçip ana binaya geldiğimizde, zaten en önce biz çıktığımız için “Dolphin Tur” diye seslene seslene grubu topladım. Zaten onlarda bizim grup nerede diye merak ettikleri için toplanmak zor olmadı. Sayımı yaptım. Tamam 27 kişiyiz. Yeni dostlarımız hemen, neden İstanbul’da havaalanında buluşup tanışmadığımız için haklı olarak sitem ettiler. Artık buluştuğumuzu bundan sonra birbirimizi kaybetmemeye özen göstermemizi söyleyerek hep beraber yürüyüşe geçmeden Nihal bir hatıra fotoğrafı çekti. Bu fotoğrafta herkesin yüzü gülüyordu.
Valizlerimizi Mexico City’de alacağımız için bagaj alma bölümünde işimiz yoktu. Pasaport polisinden damgamızı alıp topluca çıkışa yöneldik. Çıkışta bizi otele götürecek otobüse bineceğiz. Ben elinde bir yazı tutan insan arıyorum. Ama öyle biri yok. Başka bir yerde midir diye dolanıyorum. Yok. Gelen giden kimse yok.
Sonradan bu abartılı heyecanını daha yakından tanıyacağım Huri yanıma yaklaşıyor “Biz otele nasıl gideceğiz? Burada taksi filan mı tutacağız? Bakın hiç karşılayan yok ta”
Sakin olmasını söyleyip gruptan topluca beklemelerini ve bir yere ayrılmamalarını rica edip bizi karşılaması gerekeni aramaya başlıyorum. İyi ki, otel ve transfer işini organize eden acentenin telefonu var yanımda. Heyecanla telefon ediyorum. Cevap yok. Cuma gecesi saat 9 da tabii ofis kapalı. Son ümidim de bitiyor. Acaba dışarıda bir otobüs var mı diye bakınıyorum. Hiç öyle bir otobüs falan yok. Hadi bakalım. Daha merhaba derken aksilik başladı. Neyse ileride bir otobüs görüyorum. Gidip soruyorum. Zaten pek anlaşamıyoruz ama onun olmadığı kesin.
Son çare tekrar terminaldeki Danışma’ya gidiyorum. Onlar meğer yalnızca hangi uçağın ne zaman geleceğini bilirlermiş. Başka hiçbir konuda bilgileri yokmuş. Tekrar bina dışına çıkıp nereye gittiğimi bilmeden otobüslerin geliş yönüne doğru yürürken çok ileride bir otopark görüyorum. Burada soracak birisi vardır diye düşünüyorum. Birisini bulursam ona gelen grupları karşılayan otobüslerin nerede durduklarını soracağım. Belki otoparkta birileri bilebilir. Otoparkın bir bölümü küçük arabalar için diğer bölümü otobüsler için. İçeride iki otobüs var. Işıkları kapalı. Birinde şoför yok. İkinci otobüsün uyuklamakta olan şoförüne, böyle bir transfer otobüsünün nereye gelebileceğini sormaya çalışıyorum. O anlamayıp bir şeyler soruyor. Lisan bilmiyor. Benim İspanyolcam yetersiz. Bildiğim iki şeyi söylüyorum. Acentenin adı ve otelin adı. “Abba Aramo Otel”ini duyunca “Benim” diyor. İspanyolca” Grup 27 kişi” de deyince adam yüzüme bakıp “Tamam ben de sizi bekliyorum” demez mi? Sevinçten uçuyorum. Bu kadar İspanyolcam bile ne işe yaradı. Meğer burada tur otobüsleri bu otoparkta bekler yolcular buraya gelirlermiş. Tesadüfen bu otoparkı bulmasam halimiz haraptı. İlk problemde şans benden yana güldü. Umarım sonuna kadar böyle gider.
Dönüp grubu topluyorum. Otobüsümüze biniyoruz. Otobüste herkes programın son halini merak ediyor. Onlara günlük programımızı ertesi gün dağıtacağımı söylüyorum. Otele geldiğimizde ertesi gün saat kaçta geleceğini soruyorum. Başka otobüs ve şoför gelecekmiş herhalde ki bu adamcağızın hiçbir bilgisi yok. Otelimiz şehir merkezine 5 km kadar uzaklıkta. Güzel bir otel. Neyse grup rezervasyonumuz da yapılmış. Oda anahtarlarını dağıtırken akşam yemeğini nerede yiyebileceğimizi tartışıyoruz. Resepsiyonda İngilizce konuşan kimse yok diye biliyorum. Bengi’nin İspanyolca bildiğini çok sonra keşfedeceğim. Ama gruptan İzmirli Sayhan bey ve eşi Saadet biraz anlıyor galiba diye düşünüyorum ama çok iyi bildiklerini ve ana dillerinin Türkçe yanında İspanyolca olduklarını sonra öğreneceğim. Meğer onlar İspanya’dan 500 sene önce Türkiye’ye gelen Yahudilerdenmiş. Ailede hep İspanyolca konuşulurmuş. Zaten bütün gezi boyunca da bu iyi insanların çok yardımı olacağını görecektim. Bu sırada Sayhan bize metro ile ilgili bilgiler getiriyor.
Yarım saat sonra lobide buluşma verip ve metronun yerini keşfe çıktım. Benim burada bildiğim tek yer Plaza Mayor. Eski şehrin merkezi. Akşam oraya gidelim istiyorum. Uçağımız saat 12.30 da olmasına rağmen sabah Madrid turu konulmamış. Yani ertesi gün Plaza Mayor’u görme şansımız yok. Bir sabah turu koyalım diye gece Mete’ye telefon ettim ama ertesi sabah cumartesi olduğu için kardeş acentenin kapalı olacağını ama elinden geleni yapmaya çalışacağını söyledi. Ama mümkün olmadı.
Abba Aramo Oteline en yakın metro istasyonu Delicias. 4 durak sonra Sol istasyonunda inersek Plaza Mayor’a varabileceğiz. Hemen otele döndüm. Lobide tüm grup değil ama epey dostumuz hazır. Mürşit beyler illa bizimle bir akşam yemeği yemek istiyorlar ama ben gruptan kopamam. Onlar Plaza Mayor’da buluşmak üzere Bülent Güzeliş’lerle birlikte iki taksi alıyorlar Nurşan ve grubu çevrede bir yerde yiyeceklermiş. Sevnur hanım ve grubu ile Saniye hanım ortalıkta yoklar. İstirahat edeceklerini düşünüyorum. Metro ile gitmek isteyen 8 kişi kaldı.
Bülent Göker ayların özlemi ile gözleri parıldayarak soruyor “Atila bey Metroya yürümeyecek miyiz.?”
“Hiç yürümez olur muyuz Bülent bey” derken Rusya seyahatimizi hatırlıyorum.
St. Petersburg – Moskova seyahatinde bütçemiz çok kısıtlı idi. O zamanki gruba söylemiştim. “Bu bütçe ile ve ödediğiniz para ile her gün bizi otelden bir otobüs ile rehberin alıp gezdirmesi mümkün değil. Biz burada metro kullanarak bu bütçe ile her yeri göreceğiz.” Başka alternatif de olmadığı için herkes kabul etti. Biz de gerek St Petersburg’ta ve gerekse Moskova’da her gün metro kullanarak çok güzel gezmiş ve muhteşem yerler görmüştük. Eşi Nevin hanım şimdiye kadar hiç seyahat etmeyen Bülent beyi “Bu St. Petersburg turunda hiç yürüme yok. Gemide oturacaksın. Bir iki defa da otobüsle şehir turu var o da otobüsle” demiş ve böylece katılmaya ikna etmiş. Ama gemi turu iptal olup, program tamamen değişip St. Petersburg’un yanına Moskava’da eklenince metro kullanarak gezmekten başka çare yoktu. Biz de ayaklarımıza kara sular ininceye kadar sokaklarda, müzelerde dolaşmıştık. Buna rağmen Nevin ve Bülent Göker çifti geziden çok memnun kalmışlar ve Rusya’dan döner dönmez, beraber gideceğiz diye Orta Amerika turuna kayıtlarını yaptırmışlardı.
Şimdi, hayatının ikinci gezisini yapan 70 ler grubunun diğer üyesi Bülent bey yanındaki Sayhan beye gülerek, mutlulukla anlatıyor. “Biz Atila beyle öyle güzel bir Rusya gezisi yapmıştık ki. Her gün metroya binerek dünyayı görmüştük. Atila bey denince aklıma hep metro ile gezmek gelir.”
Metro istasyonu ile otel arası 500 metre kadar var. 8 kişiyiz. Tek yön bilete göre onluk bilet alırsanız çok ucuza geliyor. Gidiş ve dönüşümüz için iki adet onluk bilet alıp turnikeden sıra ile geçiyoruz. Bu da bizim için ilginç bir saptama. Rusya’da kiril alfabesinden dolayı ineceğimiz metro duraklarının adını okumak mümkün değildi. Hangi durakta ineceğimizi belirtmek için ben sayı verirdim. “7 durak sayın. 8.incide iniyoruz.” diye.
Alışkanlığı üzere Bülent bey soruyor “Kaç sayıyoruz?”

“Dört “


“Tamam”
Madrid metrosunda 10 hat ve 120 den fazla istasyon var. Büyük şehre yakışan bir metro. Plaza Mayor’a gitmek için Sol metro istasyonunda iniyoruz. En yakını o. Sol Metro istasyonunun önemi “0 km” noktası oluşu. Madrid’ten tüm uzaklıklar Sol Meydanına göre ölçülür. Calle Mayor sokağından yürüyerek Plaza Mayor’a varıyoruz. Madrid, Avrupa’nın en yüksek rakımlı başşehri olduğu için kışın hava daha da soğuk oluyor ve bu gece de soğuk iliklerimize işliyor. Sıcak ülkelere gittiğimiz için öyle kalın giysiler almamıştık yanımıza . Olanla idare edeceğiz bu geceyi. İnşallah üşütmeyiz. İstanbul’dan da soğuk burası.
Plaza Mayor, Kral 3. Philip tarafından 1620 senesinde tamamlanmış. Dört bir yanı pagoda biçimi binalarla çevrili bu büyük meydan eskiden idam cezalarının halk önünde infaz edilmesinde, boğa güreşlerinin, geçit törenlerinin yapılmasında kullanılırmış. Şimdi dört bir tarafı publar, kafeler, restoranlarla kaplı bu meydanın ortasında 3. Philip’in at üstünde bir heykeli durmakta. Yazın sıcak günlerinde meydanda binlerce masa sandalye üzerinde 17. asrın inanılmaz atmosferini Sangria içerek hissetmeye çalışan turistler görürsünüz.
Sangria İspanyolların ulusal içeceklerinden. Kırmızı şarap, içine portakal ve limon suyu, şeker, soda ilavesi ile hazırlanır. Üzerine büyükçe portakal dilimi konup servis yapılır. Yaz kış içilebilen bu içeceği böyle anlatıp methettikten sonra gözümüzün kestiği bir mekana girdik. Bu mekanlarda her türlü hizmet var. Alt katta lüks restoran, bir bölümde fast food, bir bölümde bar- pub, ayrıca şarküteri. Çeşitli ürünlerin satıldığı yer. Burada oturarak yiyeceğim dediğinizde fiyat hemen üçe katlanıyor. İdareli gezme durumunda olan turistler buradan bir şeyler alıp otel veya pansiyonlarına götürüyorlar.
Bir de burada İspanya’nın özel tütsülenmiş etinden almanız mümkün. Bu tütsülenmiş etler butlar halinde vitrinlere asılmış. Butlar domuz, sığır veya koyun olabiliyor.. Çok lezzetli bu etten de bir tabak kestiriyoruz. Uçakta yediğimiz için çok aç değiliz. Aperatif bir şeyler tadıyoruz.
Soğuk et denilince aklıma İspanyanın kuzeyinde Atlantik okyanusu kıyısında Fransa hududuna yakın sahil şehri olan San Sebastian'daki şarap maceram gelir. San Sebastian, Kale içi denilen semtindeki mahzen barlarla ünlüdür. Bir gece bir barda iki bardak şarap içip, bu tütsülenmiş etten de bir tabak içinde birkaç dilim yemiştik. Hesap olarak 720 peseta ödemiştik. O zamanlar daha euro’ya geçilmemişti. 146 peseta 1 dolardı. Hesap fena değildi. Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde bir başka barda bu sefer et yemeyelim de yalnızca 2 bardak şarap içelim demiştim. Hesap 20 peseta gelince o eti ne kadar pahalıya yediğimizi anlamıştık. Meğer et 700 peseta ve bir bardak şarap 10 peseta imiş. O et yine pahalı ama hala çok lezzetli.
Burada sırası gelmişken bir diğer anımı da paylaşmak isterim. San Sebastian sahil şeridinde yürürken küçük deniz salyangozlarını satan bir işporta tezgahı gördüm. Satıcı bizdeki ayçiçeği çekirdeği satanlar gibi gazete kağıdından külah yapmış ve küçük bir bardakla 100 pesetaya bir külah salyangoz veriyordu. Külahını alan yanına bir de toplu iğne alıp bu salyangozların içinden böceklerini çıkartıp yiyordu. Ben de meraklıyım ya hemen 100 peseta verip bir külah ta ben aldım. Toplu iğne ile içinden böceği çıkartıp yemek için ağzıma attığımda böceğin kurtulmak için ağzımın içinde yürümeye başladığını hissettim. Ben onları haşlanmış, pişmiş sanıyordum. Meğer canlı canlı yiyorlarmış. Hemen tezgaha gidip paramı geri bile istemeden elimdeki külahı boşaltıp bir uzaklaşışım vardı ki sormayın.
Lokantamızda Sangria’larımızı içip etlerimizi yerken dostlarımıza bir de Paella yemeği tavsiye ediyorum. Paella’da Valencia şehrinde icat edilen ünlü İspanyol pilavı. Özelliği, safran sayesinde sarı oluşu ve balık, karides, tavuk, dana, domuz dahil içine her çeşit etin konarak yapılması. Sonradan yalnızca “deniz ürünü paella” “tavuklu paella”... gibi değişik tipleri çıktı ama orijinalinde tüm et cinsleri var. Amerikalılar buna İspanyol Pilavı derler. Ama İspanyaya gelip İspanyol pilavı isteyen Amerikalılara eskiden ters ters bakılırmış. İspanya’da gayet tabi İspanyol pilavı olur, bu adam ne istiyor diye. Şimdilerde gerek Amerikalılar Paella demesini öğreniyorlar gerekse İspanyollar gelenin paella isteyen Amerikalı olduğunu..
Hava soğuk. Fazla dolaşamıyoruz ve aynı metro hattından geri dönüyoruz. Sabah uyandırma vermiştim saat dokuza ama galiba anlaşamamışız ki hiç kimsenin telefonu çalmıyor ama heyecandan zaten herkes çok erken uyanmış.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   16


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə