ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK Ütopyada hep bunlari yaşadik; onlarsiz yaşam olamayacağini saniyorduk. GİTTİK, yaşadik, DÖNDÜK. Ama biz unutmadik. Ne göRDÜkleriMİZİ, ne de biZE yaşattirilmak istenilenleri; unutmayacağIZ



Yüklə 1.79 Mb.
səhifə13/31
tarix16.08.2018
ölçüsü1.79 Mb.
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   ...   31

"Eğer Ankara bu süreci durdurmaya çalışırsa ortaya çıkacak sonuç tehlikeli ve masraflı olabilir. Böyle bir deneme sadece Türkiye'nin önemli bir parçasını kaybetmesine yol açmayıp, kaçınılmaz olarak Türkiye'nin diğer bölgelerine dağılmış Kürt topluluğunda istikrarsızlığına sebep olacaktır."

ABD'nin Ortadoğu'da oynadığı riyakar oyunu sanki Türkiye ile ilişikte bulunduğu diploması ile mi sınırlıydı?

ABD'nin en saygın gazetesi olan Washington Post'un bir haberine göre Körfez Savaşı patlak vermeden evvel CIA, Saddam Hüseyin (Irak Devlet Başkanı) ile bilgi alış verişinde bulunuyordu. Yani Bush yönetimi, Saddam'ın Kuveyt'i işgalini engellemek bir yana dursun» gönderdiği CIA ajanları ile Irak Ordusu'na teknik ve taktik açılardan eğitici, yönlendirici bilgiler dahi veriyordu. Bu da, petrol kapma savaşının doğurduğu bir ABD reel politiği olup, savaşlarda ve milli davalarda nedenli kural tanımamazlığın dayatıcı birer unsur olduğu açığa çıkıyordu böylelikle.

PKK'nın yumuşama gösterdiği süreçte sözde güvenlik kuşağı oluşturma gayesi ile Türkiye'de konuşlandırılan ve çoğu ABD askeri olan Çekiş Güç, esasen Kürdistan projesini hayata geçiren ABD'nin gelişmeleri yakından gözlemlemesini ve gerektiği anda caydırıcı güç kullanabilmesini amaçlamaktaydı. Bu münasebetle 1992 yılında K. Irak'ta bulunan örgüt kamplarına paraşütlerle malzemede indiriyorlardı. Bu malzemeler yiyecek, giyecek ve kamuflaj Amerikan yapımı yağmurluklardan ibaret idi. Özellikle yağmurluklar kalitesi itibarı ile bulunduğum Garzan Eyaletine de gönderilmiş ve bir hayli rağbet görmüştü. Doğrusu çok dayanıklı, kullanışlı yağmurluklardı bunlar.

Evet, artık inkar edilemezdi ki, Türkiye'nin müttefikleri olan iki ülke ABD ile İsrail Devleti Kürt sorununun önemli bir boyutu ve PKK'nın destekçisiydiler.

Aslında PKK'nın Apoist çizgisini çürütmeyi ve Apo için sonun başlangıcını hazırlamayı da bu güçler tezgahlamıştı. Ancak bu tezgah, Türkiye'yi de içine alan stratejik bir amacı gütmekteydi. Türk Devleti'nin içine girdiği sıkıntılar ve güvensizliğe dayalı kirli senaryolarla bu tezgahı nasıl bozacağı karanlık bir soru işareti olarak beyinlere çivilemişti. Zira bu haliyle devam etmesi halinde tezgahı bozması da pek mümkün olmayacaktı. Ha keza devletine güvenmeyen bir halkın varlığı olayları daha fazla çıkmaza sokacağa benzemekteydi.

Çözümsüzlük bir karabasan gibi çökmüştü dev Cumhuriyetin üzerine!

***


ONYEDİNCİ BÖLÜM

Devlet, halkı üzerinde oluşturduğu itibar ile ancak varlığını koruyabilecek bir oluşum idi. Lakin, mevcut duruma bakıldığında halkın devletine güvenmesi için tek bir neden dahi gösterilemezdi. Bu gerçekten devlet gibi kutsal bir oluşum açısından çok vahim bir olaydı. Devletin kendisi için varolduğunu düşünen bir toplumun, bunun tersi bir durum ile karşılaşması itibar denen hissiyatı ortadan kaldırmaya kâfi gelmektedir. Toplum bu noktada tamamen haklıdır; Türk toplumu da haklıydı. Gösterdikleri tepkiler de yerinde bir karar idi.

"PKK" isimli kitabın konusu "PKK finansörleri" olduğundan bu noktadan yola çıkarsak ve bunu kısa bir Örnek ile açarsak, devletin halkı ile arasında meydana gelen uçurumların asıl nedenlerini de bulmuş olacağız.

"Devlet Baba" diye adlandırılan günümüzün dahi mevcut denetleyici oluşumu maalesef adaleti tanıyamamıştı. Rantın olduğu mekanda fakir insanların ezilmesine göz yummuş, ahbap-çavuş ilişkisi ile yürütülen bürokrasisini, siyasal atmosferini başıboşluğa terketmişti. Bunlar, devletleşme, istikrarın odağını teşkil eden "adalet" kavramının tarafsız devlet anlayışı dahilinde işletilmemesinden kaynaklanıyordu.

Bilindiği üzere, 2000 yılına son çeyrek asır kala yoğun bir PKK faaliyeti yaşanmıştı Türkiye'de. Devlet otoritesinin sağlanamadığı bölgelerde yaşayan köylünün bir bölümü evlerine gelen PKK'lıları beslemek, onlara gıda temininde bulunmak zorunda kalmıştı. Doğrusu yemeklerinden yedirmek, ekmek temininde bulunmak, evlerinde kalmalarına müsaade etmek ve istenen birtakım bilgileri eğer ki biliyorlarsa anlatmak durumundaydılar. Terörist veya başka kılıflı her kimseler onlara yardım edilmesi çok doğaldı.

Neden mi?

Çünkü kapılarına dayananların ellerinde silah vardı. Güçleri çok büyüktü; her yaptıklarının karşılığında birgün mutlak gereken cevabı alacaklarını biliyorladı. Cevizdallı, Sündüz Yaylası vs. katliamlarından ders çıkarmak mümkündü. Üstelik henüz kundakta dünyalar tatlısı bebeleri vardı. Büyük hedefleri olmasa da, çorbalarını pişirebilecekleri sıcak bir aile ortamları vardı. İşte, bu mutluluğun gözyaşı ile sonuçlanmaması uğruna kapılarına dayananlar için her türlü kolaylık sağlanacaktı.

Verilen bir lokma ekmek, yedirilen birkaç tas çorbanın sayesinde örgüt elemanlarının gaddar kadrosunun gazabından kurtulmak mümkün olmaktaydı.

Peki, ya devletten kurtulmak?!..

Bu kısımda duraksamak ve biraz düşünmek gerekiyor. Çünkü devlet, bu güne kadar neden yardım ettin, diye soruyordu kimseye. Bir lokma ekmeğin PKK'ya verildiğini duyan devlet hemen kelepçeleri geçiriyordu kollara. Gerisi kolaydı. Belge aramaya ne hacet vardı ki? Getirilirdi bir itirafçı, verdirtilirdi birkaç ifade. Artık devletin "Hak'çı hakimine dahi dertlerin anlatılması, mazeretin ileri sürülmesi kâfi gelmezdi. Güya adalete göre işlenen suçun mazereti olamazdı, suç suçtu!

Bu nasıl bir mantıksa...

Devletin bir generali ki yıllarım vatan savunması için harcamışken, acaba evine bir gün silahlı kimseler baskın düzenlese kolejlerde okuttuğu kızının veya erkek evladının yaşaması uğruna kendisi silahlı mensuplarca istenen her şeyi o an için dahi olsa yapmaz mı?

Sakın ha "hayır" denmesin! Çünkü böyle bir cevaba sadece "yalan" demek bile hafif kalır. Emin olunsun ki, kendisi için dahi olmazsa sırf evladına zarar gelmesin diye istenileni yapacaktır. Bu benim için de, bir başkası için de geçerli bir vaziyettir.

Peki, madem durum bundan ibarettir, neden sadece bir ekmeğin bedelini yıllarca cezaevlerinde ödemek durumunda kalan insanlarımızın içinde bulunduktan yaşam gerçekleri görmezden gelinmiştir? Oysa ki tamamen bilinçli olarak PKK'ya dolar ve mark bazında milyonlar akıtan kimseler de vardı. Ama bunların bırakın, tutuklanmalarını kendilerine dokunulmuyordu bile. Gariptir devletin tüm imkanlarından faydalanıyorlardı. Kimse hesap dahi sormuyordu, soramıyordu onlardan.

Peki neden?

Nedeni ortadaydı. Çünkü rant vardı. Bir yandan çay kaşığı ile sırf çocuğunun yaşaması, yuvasının yıkılmaması uğruna verdiği, vermek zorunda bırakıldığı yardım sonucu fakir, gariban, savunmasız köylüler cezaevine konmakta, bir diğer yandan kepçeyle, üstelik bilerek yardım edenlere karşı da sessiz kalınmaktaydı.

Şimdi böyle bir gerçeğin ardından biri çıksın da "doğrudur böylesi bir yaklaşım" desin, bakalım! Sanırım bunu demeye iblisin vicdanı dahi el vermeyecektir.

Çay kaşığı ile örgüte zorunlu yardım edenlerin cezalandırıldığı, kepçe ile verenlerin ise âdeta ödüllendirildiği bir ülkede huzur ve güven kuşağının sağlanması, halkın devletine sadakat göstermesi mümkün olabilir mi? Kuşkusuz ne böyle bir sisteme, ne de böyle bir devlete bel bağlamak mümkün değildir.

Bir de Türkiye'de temeli en sağlam atıldığı iddia olunan kurumdan, TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri)'dan örnek vermek gerekmektedir bence. PKK'yı değil, aynı zamanda uzun süre kader birliği yaptığım TSK'yı da çok iyi tanıma imkanı bul-muşumdur zaman süreci içerisinde. Gerek daha önceden yazdığım iki ayrı kitabımda, gerek çeşitli dönemlerde birtakım gazetelere verdiğim demeçlerimde, gerek sivil toplumu ve yetkili makamları bilgilendirmek maksadıyla düzenlenen seminerlerde, toplantılarda, gerekse de davet edildiğim TV. haber programlarında Türk Silahlı Kuvvetleri'nî tek kelime ile şefkat dergahı olarak yorumlamışımdır. Ancak TSK, çok büyük bir gücü bağrında barındırması dolayısıyla içine sızan birtakım ne idüğü belirsiz kimseleri de tam anlamıyla kontrol etmekte zorlanmıştır. Esasen günümüzde TSK'nın general kadrosu da bunun farkındadır. Bu münasebetle ordunun içten kemirilmesini arzu edenler büyük bir istihbarati koordinasyon neticesinde tespit edilerek ordudan ihraç edilmişlerdir. Bunların başında irticai faaliyetlere bulaşanlar, din, dil, ırk, mezhep ve milliyet ayırımı yaparak halk ile TSK arasına nifak tohumu ekenler, doğrudan veya dolaylı olarak PKK vb. Örgütlerle ilişki halinde bulunanlar gelmekteydiler.

Taibatıyla çok kapsamlı sürdürülen bir temizlik operasyonunun bir anda tam manâsıyla başarıya ulaşması mümkün değildi. Nihayetinde vefa borcumun son halkasında TSK mensubu olarak vatani vazifemin son dönemecinde önceden farkedemediğim önemli eksikliklere tanıklık etmiş bulunmaktaydım da!

Bakınız, taktire şayan TSK'nın sadece birkaç mensubunun ufak olarak nitelendirilen yanlış tavır takınmaları nice kimselerin emeğim heba etmekte ve psikolojik anlamda kimleri, nasıl demoralize etmekteydi:

Yıllarca PKK saflarında kalmıştım. Değişim ve telafi yolları insanoğlu için kaçınılmaz olduğundan ben de böyle bir süreci yaşamış, zamanla ideolojik ve düşünsel bağlamda değişime açılmış ve geçmişin gelecekte telafi edilmesi için uğraş sarf etmişimdir. Ardıma aldığım yaşam rüzgarı beni, bir anda hayali dahi imkansız sayılan "düşman" dediğimiz devletin kolları arasına bırakmıştı. Tedirgindim, korkuyordum. Fakat büyük bir insanlık sınavının başarıyla verilmesiyle karşı karşıya kalmıştım. Yıllarını heba eden, sivil masum insanları ile binlerce Mehmetçiğini yitiren ve ekonominin çökmesini dahi göze alarak mücadele veren devletin, öldürmek için uğraştığı bir düşmanı elindeydi artık. O düşman ki, PKK'nın komuta kademesinde yer almış ve sayısız eylemlere katılmıştı.

Yoksa amaç öldürmek değil miydi?! Anlaşılması güç bir durumdu bizimkisi. Çünkü PKK, bize, böyle bir şey olabileceğinden hiç bahsetmemişti ki!.. Oysa eğitimi, morali, az kayıp için düşmanı tanımayı ve gelişmeyi açık bir şekilde ortaya koymayı prensip edinmiş bir örgüt idi. PKK veya en azından biz böyle biliyorduk! PKK'ya göre basan ölçü modeli buydu! PKK başaramadı. Demek ki başarı ölçü modeli PKK'nın Özü ile bütünleştirilememişti.

Ben, devletin elinde bulunurken, eski davamda haksız olduğumu anlarken, devlet, haklı olarak verdiği mücadelesinde gösterdiği insanlık dersi ile beni etkilemişti. Allah'ın bütün mükemmelliği vererek insanlık alemine ne denli büyük şefkate ve değere sahip insanlan yarattığının en bariz örnekleri olan Yüzbaşı Murat Aker, Yarbay Sadi Bilgiç, General Fuat Büyükcivelek, General A. Cengiz Ayçan, General İdris Koralp gibi sayabileceğim daha birçok isimler beni geçmişimden kopartmış, yepyeni bir insan haline getirmişlerdi. Onları gördükçe öz kişiliğimi buluyordum. Geçmişi geri getiremesem de, hatalarımın telafisi için çıkış yolu arıyordum.

Doğru davalarından taviz vermek bir yana dursun davaları uğruna başlarını feda etmekten çekinmeyen General Veli Küçük, Milletvekili Sedat Edip Bucak, Muhsin Yazıcıoğlu'nun yaşamlarını uzaktan uzağa gıpta ile takip ediyordum. Yaptıklarından, tecrübelerinden kendime de pay çıkartmam gerekiyordu. Veli Küçük gibi bir generalin dava anlayışı yanında benim dava anlayışım belki de devede kulak kalırdı. Ama umuda koştuğum yolda kötü talihi yenmek ve karartılan dünyamızı tekrar aydınlatmak adına onların saçtığı azim ışığına ihtiyacım vardı. Arzuladığım herşey bir hata daha olmaması, bir canın daha yanmaması içindi.

Anlamıştım ki umut ışığını, yakalamak için içimizdeki yangını söndürmemiz gerekiyordu. Burada belki de görevin en büyüğü bana düşmüştü. Olayları bireysel düşüncenin dışına taşımam, var gücümle çalışmam temel ön koşul olarak karşımda duruyordu. PKK ateşini yakan elbetteki ben değildim, ancak gürleyenler arasında bulunmam beni tarihi bir sorumluluğun altına sokmuştu. Bu vazifeden kaçarak şerefsizce bir yaşamı veya ucunda belki de kefen sahibi dahi olamadan Ölümü göze alarak, elde edeceğim kahramanlığı tercih etmeliydim. Ve tercihimi yaptım... Sırf ben yaşayayım diye insanların ölmesine göz yumamazdım. Bana düşen görev, nice yürekleri yakan PKK ateşine su serpmekti. Asıl aranılan suyun alınacağı umut kaynağını da bilen bir kişi olmam, şahsımı daha bir uç noktaya sürüklüyordu.

Bu bilinçle bağrı yanık anaların günahlarına girenlerin yanı sıra devletin de eksik kaldığı konulan irdelemeyi de boyun borcum saymaktan geri kalmadım.

PKK ile çalıştığım süreyi eşitleyecek bir zaman diliminde de devletin güvenlik kuvvetleri ile çalıştım. Sayısız pratiksel faaliyetlere katıldım. Devleti, PKK'nın dönemsel taktik savaşında gerek silahlı, gerek siyasal açılımları ile bilgilendirme yoluna gittim. Bu sürede TSK'nın astları ile, üstleri ile sayısız komutanlık kademesiyle ikili özel irtibatlar kurdum.

Bir PKK saflarında, bir devlet saflarında bulunuşum bir çelişki, bir ihanet çizgisi olarak değerlendirilse de, esasen bu vaziyet şahsıma göre; inancın bittiği yerde doğru bir dava anlayışının başlatılarak ihmalciliğe, art niyete ve boş yere dökülen kana karşı refleks geliştirme olayının bir reel stratejisi olarak geçerliliğini dayatması olarak değerlendirilmelidir.

Doğrusu yaşadığım süreç bana, bir Türk komutanının ne kadar hümanist, ne kadar değerli, ne kadar yapıcı ve ne kadar kazanma azmi ile dolu olduğuna kanaat getirdi. Böylesi güçlü manevi bir değere ve köklü bir geçmişe sahip olan Türk Ordusu'nun içerisine dalmış birtakım şer odaklarını da görmezden gelmek cihetteki mümkün değildir. Bu tür durumların yıpratıcı boyutlara ulaşarak, nizamiyeden vatan sevgisi ile kışlaya giren bir kısım er-erbaşların, kendi deyimleri ile doğan şafak güneşlerinin ardından devletini ve ordusunu yanlış tanıyarak buradan -kışladan- tabiri caiz ise tam bir antî-devletçi olarak çıkması aslında hiç de şaşırtıcı olmaması gereken üzücü gerçekler olduğunu görmek gerekmektedir. Bunu, ordunun genel yapısını suçlayarak izah edip sonuca gitmek, cihetteki büyük bir haksızlık olacaktır. Ancak yaşanılan vak'alar, ordunun genel oluşumu içerisinde bilinçsiz veya kastı şekillerde ortaya konan tasvip edilemeyecek bireysel hata veya ajansı pratiksel gidişatın doğurtkan bir zihniyet ile büyümesi önü alınamaz bir kargaşanın oluşumuna zemin tanımıştır. Tabiidir ki suçlayıcı unsur olarak fert bazında dahi olsa vermeye çabaladığım örnek, genel mânâda hem devleti, hem de orduyu töhmet altında bırakmıyor da değil aslında!

Bunun birinci nedeninin, bilinç bazında değerlendirildiğinde haksızlığa uğrayan genç askerlerin hak arama, metodunu uygulamakta atıl kalması durumu teşkil etmiştir. Bundan dolayıdır ki, yapılanlar icra edilen noktanın dışına taşırılamamış ve doğal olarak üst makamlar suçu işleyen, düzeni bozan pek çok isimden bihaber kalmışlardır. İşlenen suçun mağdurları, her yapılan haksızlığı içine atarak belleklerinde ufaktan ufağa devlete kinlenmekte, içinde az da olsa devlet sevgisi bulunduranlar bu şevklerini kaybetmekte idiler.

Bunlar beraberlerinde bir soruyu da güncel kılıyordu: "Devlet mi haklı, devlet karşıtları mı?"

Bu bocalamayı yaşayanlarsa antî-devletçilik propagandasına iyiden iyiye kendilerini kaptırıyorlardı. Hele yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış kişiye şikayette bulunulup da, tatminkar bir sonuç almamama durumu söz konusu olmuşsa, kuşkusuz belirtilen zihniyetlere daha rağbet edilmesi kaçınılmazdı.

Herşeyden önce bilinmelidir ki, toplumumuzun önemli bir kısmı devletini fert bazında tanımaktadır. Kişilerin üniformalarına veya bulunduğu yere ve makama bakarak işlenilen suçları genele mal etmek gibi bir düşünceye sahiptir. Günümüzde bir realite olan PKK hareketinin büyüyerek binlerce insanımızın öldürülmesini ve körpe beyinlerde yaşatılan tozpembe hayallerin bir kabusa dönüştürülmesini irdelediğim konularla ilişiklendirmek doğru bir teşhis olacaktır. Bu da göstermektedir ki dışarıya tasımlan eleştirilenin yanı sıra içteki öz eleştirisel mekanizma işlevselliğini kaybetmiş durumundadır.

Aşağıda özetlenen tespitler bireysel hataların tapripkârlığının, PKK hareketine, ayrılıkçı düzen gruplarına duyulan rağbeti nasıl arttırdığına ışık tutacaktır.

Ordunun da içinde beliren çatlaklara iyi bir örnek teşkil edecektir.

Anlatımlarım PKK literatüründe objektif ajan diye nitelendirilebilecek, ordunun içine sızmış birkaç kişinin pratiksel boyutları ile inanıyorum ki deşifre edilmelerinde kolaylık sağlayacaktır.

PKK'da geçirdiğim yıllar içerisinde Kürt halkı için yürütüldüğü iddia edilen hareketi ve bu hareketin yöneticilerini, devlet için çalıştığım süre içerisinde de beraber bulunduğum ordunun üst yetkili organlarını çok iyi tanıma fırsatını yakalamıştım. Fakat görülmesi gereken asıl gerçekler vardır ki, bunlara da tamamen irademin dışında sürüklendiğim ortamlarda tanıklık yapacaktım.

Her iki ortamda verdiğim yaşam ve dava mücadelem sekiz yılı aşmıştı. Ancak devletin iç prosedürü gereği herkesimden insanın geçmesi lazım gelen sınavdan geçecektim. Bu sınav, devletin vatani vazife dediği askerlik görevi idi.

Yıllarca sürdürdüğüm dava savaşımı doğru bir ortamda noktalayacağım askerlik vazifesinin icrası ile neticelendirecektim. 27.04.1999'da askerlik şubeme başvurup, bu tarihten itibaren resmen silah altına ve lakin bu defa hayatımda ilk kez tam resmi olarak alındım. Türk ordusunun kendine özgü prensipleri vardı. Bu tarihe kadar yaptığım görevlerde kendi belirlediğim görev sürecinin dışına çıkacaktım.

Vasfı ve konumu ne olursa olsun silah altına alınan her personel mutlak belirlenen süreler dahilinde eğitime tabii tutulurdu. Bu benim için de geçerli olmuştu.

Gülünç olsa bile!

Tabii askerlik görevini icra edenlere bakıldığında, öyle insanlara rastlamak mümkündü ki, bunların arasında eroinmanını, b ali çişini, aşın solcusunu veya aşın sağcısını, PKK veya diğer illegal Örgütlerin zihniyetine sahip olanlarını, hatta sokakların avare gruplarını saymak pek zor olmayacaktı. Şahsımın konumu bu saydıklarımla aynı ortamın havasını telaffuz edemeyecek kadar hassas olduğundan güvenliğim birinci plana çıkıyordu. Zira ben uç noktalarda yer alan bir dava adamıydım.

Doğrusu pek umursamıyordum. Ben; ister korusunlar, ister korumasınlar bunlar, şahsım için hiçbir önem taşımıyordu. Çünkü, askerlik görevini icra edene dek hiç kimseye sırtımı dayamadan yaşamayı bir ilke olarak benimsememin özgüven hissi ile faaliyetlerimi icra etme yoluna gitmiştim. Aksi durumda biliyordum ki yaşantımı, başarımı başka türlü idame ettirmem gerekiyordu.

Acı ama hayatın gerçeklerinden olsa gerek yıllar boyu yönlendirici güç olan ben, en alt kademede, belki 4e vatan sevgisi tarifinden dahi habersiz, sadece evini geçindirmek uğruna üzerine kamuflaj geçiren birtakım kişilerin denetimine verilmiştim askerlik süresince. Gerçi davasının ve üzerindeki kamuflajının değerinden habersiz olanlara katiyen yüz vermiyor, muhatap dahi kabul etmiyordum. Hayra alamet olur İnşallah; Türk Ordusu'nun içyapısının hiç de dışarıdan göründüğü gibi olmadığım ancak üzerime kamuflaj giyindikten sonra fark edebilmiştim.

Benim ve üst rütbelerde bulunan komutanların haberdar olmadıklarımız (komutanlar haberdar olup da gözyummuş olabilirler) noktalarda, yani takım ve bölük içi asker-ko-mutan diyalogunda istisnalar hariç pek olumlu bir havaya maalesef rastlayamadım. Birtakım insanların ellerine geçirdikleri yetki ve fırsat ile başkalarım nasıl da ezme hırsıyla, cahilane duygular ile kendilerini tatmin etmeye çalıştıklarına tanıklık etmek doğrusu beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Mükemmel olarak tanımladığım bir ordunun içinde böylesi bir çarpıklığa şahit olmak şahsım için herhalde...

Evet, herhalde demek en doğrusu bence.

Düşünün bir kere; bir ana, evladım yirmi yıl boyunca ne çilelerle büyütüyor. Dokuz ay boyunca duyduğu amansız sancılarla 'dünyaya getirdiği evladını hayatının baharında vatani vazifesini yerine getirmesi için silah altına veriyor.

Kim bilir, belki Doğu'ya dağıtım olup, bîr gün bir operasyon esnasında belki Cudi, belki Gabar, belki de Herekol Dağı'nda kör bir kurşuna kurban gidecektir. İşte bunu düşünmeden sonsuz güven duyduğu ordusuna emanet edebiliyor, bağrı yanık fedakâr analar. Hem de, "Alay Marşı'nda denildiği gibi... "sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana!" diyecek kadar...

Oysa ki evladını silah altına veren anaların ak sütüne ihanet edenler de çoğu zaman çıkmaktaydı karşımıza. İşte onlardan birkaçım yaşadığım örneklerle şöyle yorumlayabilirim.

Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı'n da bulunduğum sırada herkes gibi giyinmiş, ayırım gözetmeksizin her sıradan asker gibi ortama ayak uydurmak zorunda bırakılmıştım. Oysa ki benim ayrıcalığım vardı. Beni ayrıcalıklı kılan neden, geçmişim ve aklın olamayacağı kadar düşmanlarımın var olmasıydı.

Eğitim Birliği, kadro diye saçma bir nitelendirmeyle anılan belki okul yüzü dahi görmemiş cahil, sözde eğitimci üst devre er-erbaşlara emanet edilmişti. Onlardan gayri, rütbeli subay ve astsubaylara rastlamak pek nadiren görülebilecek bir vaziyetti. Görülenlerinse, ancak yaptıkları ile zihinlerde tutulması mümkün olabilirdi.

Bir arkadaş anlatıyor:

"Ben ordumu ve devletimi çok seviyordum. Askere gitmeden adam olamayacağımı düşünüyordum. Oranın benim için bir hayat sınavı olacağı söyleniyordu. Nizamiyeden içeriye girinceye kadar çok heyecanlı ve sevinçli idim. Ama umduğumu bulamadım. İçine düştüğüm yanılgı diyebilirim ki, beni bir hain yapabilirdi. Sonradan bana yapılanların sadece fertlerin hatasından kaynaklandığını anladım. Yalnız, herkes ben değildir, benim gibi düşünemeyebilir.

Bulunduğum acemi birliğinin gerisinde bir tepe vardı. En ufak bir hatamız görüldüğünde bize bu tepe işaret ediliyordu. Bizi oraya kadar sürüklemekle tehdit ediyorlardı. O tepenin adı da ağza alınamayacak kadar çirkindi. Birinci Alay, İkinci Tabur Tank Bölüğü'nün karşısında bulunan tepenin adı sonradan öğrendim ki "Acemi S....n Tepesi" imiş.

Daha askerliğe adım atışımızın ilk gününde bizden dört dörtlük bir disiplin istiyorlardı. Yapılan hiçbir hatamız karşılıksız bırakılmıyordu. 'Yasak" olmasına rağmen küfür ve dayağa maruz kalıyorduk."

Başka bir arkadaş anlatıyor;



"Acemiliğimin henüz onbeşinci günündeydim. Her zamanki gibi güne eğitim ve sporla başlamıştık. Bitkin düşene dek eğitim gördükten sonra dağılmış, öğlen yemeği için sıraya geçmiştik. O an ben sıranın en önünde bulunan arkadaşıma sokulmuş kendisine birşeyler soruyordum. Benden rahatsız olan karşımdaki kadro erlerden biri yanıma yanaşıp söylenmesini caiz bulmadığım laflar sarf ederek yakamı tuttu, herkesin olduğu yerde çömelmemi istedi. Ne olduğunu anlayamadan olduğum yerde duraksadım... Ç ö m e lirken verdiği saçma talimata dayanamayıp kalkmak isteyince, siyah tenli, ukala görünümlü şahıs hiç sual sormadan, "kendini becertseydin yaptığın şu hareketten daha iyi idi, şerefsiz herif dedi! Bu söz buz gibi geldi bana. Laf yemek beni çileden çıkarmıştı. Gözüm hiçbir şey görmez olmuştu. "Seni şikâyet edeceğim. Adi herif dedim. Bir anda kavgaya tutuştuk.

Anam beni yirmi yaşıma getirmiş, ak sütünü helal etmesi için askerlik vazifemi yapmam gerektiğini vasiyet etmişti. Kavgadan beş on dakika sonra diğer kadro erler de geldi. İçlerinden biri yakamı tutarak; gel bakalım, senin tutanağını tutalım da aklın başına gelsin, dedi. Beni sürükleme pahasına dahi olsa doğrudan Hüseyin astsubaya götürdü. O, uzman erbaşların bulunduğu bir odada bulunuyordu. Mübarek sanki kumarhanedeymiş gibi etrafına oturttukları ile bir masada parasına elliiki oynuyordu. Ben kapının önünde beklerken yakamdan tutan er açık olan kapıyı tıklattı ve selam verdikten sonra Hüseyin astsubaya yanaştı. Astsubay, ne var, dedi. Kadro er; komutanım aceminin biri arkadaşlarımızdan birine saldırdı. Ona küfürler savurdu, dedi. Astsubay, kim o şerefsiz? Gelsin buraya, deyince hemen esas duruşta içeri daldım. Ona, komutanım doğru değil. Onlar bana küfrettiler! Bakınız, isterseniz orada hazır bulunan herkesi şahit olarak gösterebilirim, dedim. Ancak daha lafımı bitirmeden astsubay gözlerimin içine baktı. Aynen şöyle dedi:

- "Git gözümün önünden! O...u ç...u. Anasını bellediğimin pezevengi. Anasını s.....tiğimin dölü."

Bu küfür beni bir ağaç gibi kupkuru kesti. Gözlerim doldu, bacaklarım titredi. Sanki dünyam kararmıştı. Hemen olduğum yerden ayrıldım. Bölük komutanına durumu izah edecektim. Kapısına dek ağlayarak sokuldum. Şikayet edecektim. Fakat tam kapıyı vuracaktım ki, yapamadım ve vazgeçtim.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   ...   31


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə