ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK Ütopyada hep bunlari yaşadik; onlarsiz yaşam olamayacağini saniyorduk. GİTTİK, yaşadik, DÖNDÜK. Ama biz unutmadik. Ne göRDÜkleriMİZİ, ne de biZE yaşattirilmak istenilenleri; unutmayacağIZ



Yüklə 1.79 Mb.
səhifə30/31
tarix16.08.2018
ölçüsü1.79 Mb.
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   31
Partimize yapılan bunca yardımlara karşın ayakta kalmamızı itiraf edercesine söylersek Doğu Perin-çek ve İHD Genel Başkanı Sayın Akın Birdal'a borçlu olduğumuzu belirtmemiz gerekmektedir. Doğu Perin-çek'in pratiğine ilişkin parti önderliğimizin talimatı üzerine daha önceden rapor hazırlanmış ve parti önderliğimiz ayrıntılarıyla bilgilendirilmiştir.

Gerek Doğu Perinçek, gerekse Akın Birdal ile ideolojik bağlarımız vardır. Belki Akın Birdal, Doğu Perinçek gibi partimiz lehine fiili pratiksel icraatlarını dönemin gerekli kıldığı şiddet eylemlerine dönüştürememiştir. Ancak çok daha önem kazanan beyinsel uyuşma ortamını partimiz adına sivil kitle örgütleri içerisinde oluşturabilen tek kişi Akın Birdal'dır."

ERNK'nın övücü ifadeleri bunlarla da sınırlı kalmamaktaydı:

Doğu Perinçek ile Akın Birdal âdeta partimizin birer silahlı milisleri olmuşlardır. Ellerinde bulunan tüm kozları devlet aleyhine dönüştürmesini gayet iyi becermişlerdir. Akıl Birdal, partimizin bir neferi olmakla beraber bizimle ve dağ kadromuz ile çok samimi ilişkiler içinde olmak istemiştir. Neticede ARGK ile gözler Önünde mevcut pratiği ile sıkı bağlar kurmuştur. Parti önderliğimizin talimatları ışığında kitle ile güvenlik güçlerini karşı karşıya getirici provokasyonlar yaratabilmek ve serhildanların oluşumuna sebebiyet verebilmek için birçok zaman diliminde Akın Birdal ve arkadaşları bize olağanüstü zemin yaratmışlardır. Yaptıkları açıklamalarla devletin şovenizme dayalı sistemim lekeleyerek partimizi haklı göstermeyi başarmışlardır. ERNK mensubu silahlı milislerimiz zora düştüklerinde bu yoldaşlarımız tarafından muhafaza edilmişlerdir. Ayrıca gizli kampanyalarla partimize 32.000 dolarlık yardımda bulunmuşlardır. Bu paranın önemli miktarda olmasa dahi tamamı lojistik için harcanmıştır."

Sözde İnsan Haklan Derneği çatısı altında kişi hak ve özgürlüklerini savunduğunu iddia eden Akın Birdal ile ilgili bakınız nasıl da düşündürücü cümleler savrulmaktaydı:



"Tüm bunlara ek olarak parti önderliğimizin de bilgisi dahilinde bulunan esir askerlerin propaganda aracı olarak kullanılması olayında Akın Birdal, yine çok özverili davranmış ve kamuoyunun dikkatim üzerimize çekmeyi başarmıştır. Doğal olarak bunun ortaya çıkardığı sonuç ise, milislerimizin partimizin vazgeçilemez parçaları olduğudur. Belleğimizde böylesi icraatları yapabilecek veya yapmakta olan daha birçok kariyer sahibi kişi vardır. Akın Birdal gibi yürekten bizi destekleyen arkadaşlarımız vasıtasıyla birçok eleman kazanıp dağ kadromuza dahil etmişizdir."

Ve aslında bunca açıklamanın ardından yorum yapmaya veya daha başka belge, bilgi ve tanığa hacet kalmamıştır.

Abdullah Öcalan yargılandığı İmralı Adası'ndaki duruşmasında yığınca itiraflarda bulunmasına karşın adı ERNK raporunda geçenlerden sadece yüzeysel bahsetmiti. Mesela Doğu Perinçek için sadece;

Perinçek, tabanımızla ilişki kurup destek sağlamak istiyordu", demekle yetinmişti,

Öcalan, 1989 tarihinde Perinçek ile görüştüğünü kabul etse dahi iki yıl sonra, 1991 yılında Perinçek'in sosyalist Parti'nin başına geçmeden evvel ikinci kez ziyaretine geldiğini anlatmaması pek garip olup, bu tarihte aralarında geçenler de deşifre edilememişti, birinci elden.

Fakat Öcalan'ın yargılandığı mahkemede konuşan Gülbeyaz Kahraman isimli bir bayanın söyledikleri Perinçek vb. kimselerin faaliyetlerinde benimsedikleri karanlık ilişkiler ağının perdelenmesine engel teşkil eder açıklamalar idi.

Gülbeyaz Kahraman, polis olan eşini silahlı bir saldın sonucu kaybetmiş.. Osman Kahraman isimli eşinin öldürülmesinden Doğu Perinçek'i sorumlu tutuyordu ve Öcalan'ın duruşmasına değin içindeki kini hiç kusmamıştı.

Garipti!.. Türk Devleti'nin yargıladığı Öcalan'ın duruşmasında bağrı yanan bir hanım Doğu Perinçek'i suçluyordu.

Acaba... deyiveriyor bir an insan!..

Gülbeyaz Kahraman eşinin öldürülmesiyle ilgili şöyle bir iddia ortaya atıyordu:

"2000'e Doğru dergisinin 35.nci sayısında... Atatürk'ün Kürtler'e özerklik verdiği, daha sonraki yöneticilerin bunu kaldırdığı yolunda yazılar yazılmış... Beyim de belgelerin sahte olduğunu Atatürk'ün böyle belgesi olmadığım ispat etti! (!!!) Toplatma karan çıkarttırdı.

Gece saat 03.00'tü Beyim (Başkomiser) eve dönmemişti. Bir telefon geldi:

- Ben Halkalı'da 2000'e Doğru dergisinin basıldığı matbaada Osman Abi'nin muhbiriyim. Derginin iki kolisi kaçırıldı. Havaalanında Agopyan adında bir Ermeniye teslim edildi, dedi. Ben eşimi arayarak bu bilgileri ilettim. Bunun üzerine havaalanına gitti; uçağı durdurttu ve kolileri indirtti. Kolilerin üzerinde başka Ermeninin adı vardı. Agopyan uçaktaydı.

Doğu Perinçek de bu çalışmayı bir türlü hazmedememişti. Kocam bu yüzden mahkemelik oldu. Derginin yazı işleri müdürü Fatma Yazıcı, kocama, mahkeme koridorunda;

- Sen artık ölüsün, dedi! Durum savcılığa bildirildi.

2000'e Doğru dergisinin 36. sayısında çıkan son paragrafı okuyorum:



"Kim, kimi yargılayacak? Türkiye'de özgürlük için mücadele edenler; bir de engelleyenler var. Yakında yargılama başlayacak."

Altında iki fotoğraf vardı. Çerçevede makam otomobilinin plakası vardı. Yanındaki resimde de beyimin şoförünün fotoğrafı vardı ve ikisi de öldürüldü!!!"

Bu ifadeler Perinçek'e yöneltilen bir bayanın suçlamalarıydı. Ya, 12 Eylül öncesi katledilenler...

Kimbilir, Akın Birdal'ın da deşifre olan faaliyetlerinin dışında henüz karanlıkta kalan ne kadar sırrı vardı!..



ERNK, raporun sonuç kısmım da yine yorum yapmama veya eklemelerde bulunmama gerek bırakmayacak açık ifadelerle şöyle getirmekte idi:

"Türk metropollerinden de Amed ve çevre eyaletlerde olduğu gibi ERNK kanadı olarak partimize eleman kazandırmaya devam etmişizdir. Bu güne kadar ARGK'ye Türk metropollerinden 13.740 eleman kazandırılmıştır. Yine dağ kadromuza bu bölgelerden elde edilen gelirle 24 yaesu el telsizi, 4 yaesu sırt telsizi 100.000 mt. şutik, 2.000 adet kıyafet, 2.400 adet parke, 6.300 adet spor ayakkabı, 3.000 adet kara lastik, 430 adet battaniye ve üç eyaletimizin en az 4-5 senelik gıda ihtiyacı gönderilmiştir. Bunların dışında 240.000 dolar yardım toplanılmış ve bu paranın tamamı parti önderliğimizin talimatı üzerine partimize aktarılmıştır.

Türk metropollerindeki icraatlarımız silahlı boyutlarda da sürdürülmektedir. Özellikle suikast, sabotaj vb. eylemlerle partimizin ağırlığı hissettirilmeye çalışılmıştır. Önümüzdeki süreç içerisinde ekonomiye vs. turistik bölgelere yönelme durumumuz önderliğimizin talimatları sonucu söz konusu olacaktır.

Dönemin gerekli kıldığı taktik savaşın Türk metropollerinde daha baskın uygulanması ve otoritemizin daha güçlendirilmesi için ERNK olarak Önerimiz ARGK'ya mensup tecrübeli yoldaşlarımızın komitelerimize dahil edilmeleridir. Böylelikle kırsaldaki savaş... tecrübeli arkadaşlarımızla Türk metropollerine yansıyacaktır."

* * *

YİRMİİKİNCİ BÖLÜM

ÜTOPYADA UMUT ARANIR MI?

  1. Tarih 24.04.1994... Genelkurmay Başkanlığı Birleşik Görev Kuvvetleri Türk Komutanlığı'na hitaben yazılmış bir raporda 14 Nisan 1994 tarihinde iki helikopterin Kuzey Irak'ta ABD av uçakları tarafından düşürüldüğü ve üç Türk'ün yaşamını yitirdiği yazılıyordu.

  2. Genelkurmay Başkanlığı raporunda, Birleşik Görev Kuvveti (BGK) ABD'li komutanı kendi üst makamları ile yaptığı yazışmalarda, Türk Kürdistan'ı, Irak Kürdistan'ı gibi Türk görüşlerine ve hakikatlere aykırı ifadeler kullandığı belirtilmişti. Aynı raporda ABD helikopterlerinin Türk makamlarından izin almadan İncirlik meydanını kullandıklarıda dile getirilmişti.

  3. Askeri Koordinasyon Komitesi (MCC) Başkanı Albay Wilson BM'nin 688 sayılı karar ötesinde ilave girişimlerde bulunmak suretiyle Kürt liderleri Saddam yönetimi ile otonomi görüşmelerinden vazgeçirmişti. Albay Wilson'dan önce MCC Başkanlığını yürüten Albay Naab Kuzey Irak'ta Kürtler'in kendi iradeleri ile kendilerini idare etmelerini teminen bölgede seçim yapılmasını teşvik etmişti. Her iki Albay da
    Kuzey Irak'ta düzenli ordunun teşkili için gayret sarf etmişlerdi. MCC Başkanları ABD üst makamlarına Türk Hava Kuvvetleri'nin Kürt ihbarcılardan aldıkları bilgi ışığında Kürt yerleşim bölgelerini bombaladığına ilişkin mesajlar çekmişlerdi.

  1. Tarih 5 Ekim 1992... İki yüzlü ABD'nin Albaylarından Albay Young'un PKK'ya karşı Peşmergelerin başlattığı harekete soğuk bakarak, kardeşin kardeşi vurması bizi üzüyor, dediği tespit edilmişti.

  2. Tarih 2 Ekim 1992... ABD'ye ait "SARATOGA" gemisinden iki adet Sea Sparrow füzesi ile "TCG MUAVENET" gemisi NATO tatbikatı ara safhasında vuruluyordu. Bu olaya her ne kadar kaza süsü verilse de 5 (beş) Türk denizcisi
    hayatını kaybediyordu. Ve bu, ABD'nin Kürt projesine Türkiye'nin karşı çıkması dolayısıyla verdiği bir gözdağı olarak kabul görmüştü.

Olaydan sonra Oramiral Vural Beyazıt'ın 4 Mayıs 1996 tarihli beyanatına göre;

Amerikalı veya NATO yetkililerin "bu bir kazadır" deseler de Genelkurmay, bunun kasti olabileceğini"... belki kasti olabilir", cevabı ile muhataplarının karşısına çıkmıştı.

Sea Sparrow, hedefine ancak koordinatlar verildikten sonra giden manevra gücü yüksek, kabiliyetli bir füze olması dolayısıyla ateşlenmeden önce de ince ayrıntı isteyen bir çalışma metodu vardı.

Demek ki... düşünülenler yanlış değildi.

Yani ABD, çıkarlarıyla ters düşen Türk Devleti'ne bu yolla gözdağı veriyordu. Hedef doğrudan Türk Devleti idi. ABD’'yi bu denli Türkiye'ye karşı sert kılan faktör Türk Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı istihbarat birimlerinin hazırladığı raporlarda Çekiç Güç'ün bölgedeki misyonu ile Birleşik Kürt Devleti'nin kurulmasını amaçladığını deşifre ve tenkit etmesiydi.

6) ABD'nin tezgahını ilk fark eden Eşref Bitlis idi. Eşref Paşa, bu tezgahı bozmak için İran, Irak ve Suriye yönetimi ile 20 Şubat 1993'te dışişleri düzeyinde Şam'da "zirve" yapılmasını sağlamış ve 7 (yedi) gün sonra uçağı düşmüştü!

17 Aralık 1992 tarihinde de Eşref Bitlis'in helikopteri Kuzey Irak'a gider iken ABD uçakları tarafından taciz edilmişti. AWACS gözlemci subayının taciz olayı ile ilgili raporu her şeyi alenen ortaya koymaktaydı.

Evet ütopyada umut aranamazdı!..



İÇİMİZDEKİ GİZLİ DÜŞMAN KİMDİ?

7) Perinçek'e göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ilk kadın Başbakanı Tansu Çiller CIA ajanıydı.

Bütün gizli belgeler bir dönem İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek'e gidiyordu. CIA ajanları listesi eline tutuşturulmuştu; O da keyfi istedikçe seçtiği isimleri sırasıyla deşifre ediyordu. MİT raporlarından, Genelkurmay belgelerinden yola çıkılarak akıl almaz iddialarda bulunuyordu.

8) Mehmet Eymür'e göre Perinçek:

"Perinçek 1988'de Sosyalist Parti'yî kurdu. Parti... sosyalist bir devlet biçimini amaçlamaktaydı. Parti, aynı zamanda bir zamanlar en büyük düşmanı olan Abdullah Öcalan'ın da propagandasını yapıyordu.

(....) Perinçek çizgileri sık sık değişen bir adamdı.

(....) Belki de Aydınlık, yurdumuzun iplerini ellerinde tutmak isteyen Batılı devletlerce müşterek yürütülen, Türkiye'ye yönelik bir yabancı servisin mensupları ile ilişkilere dayalı olarak en basit anlamdaki işbirliğinden başlayıp, ortak operasyonlara kadar yönelebilen her türlü faaliyetten oluşan bir operasyon mahsulü çok babalı bir çocuktu!!!"

9) Tarih 25 Temmuz 1997... Yeni Şafak gazetesine konuşan bir Korgeneral'a göre;

Ordu içerisinde solcu bir cunta grubu bulunduğunu ve bu cunta grubunun İsrail ile ilişkilerin başını çektiğini, basına sızdırmak istediklerini Doğu Perinçek vasıtasıyla gerçekleştirdiğim ve tasfiye etmek istediğini Perinçek vasıtasıyla saf dışı bıraktığını gözlemlemek mümkündü. Korgeneral, komutanlık seviyesinde örgütlenmiş bu kadronun sekretaryasını orgeneral seviyesinde bir komutanın yaptığını, bu generalin Doğu Perinçek ile sürekli görüştüğünü ve ona belge sızdırdığını da iddia ediyordu.

10) Sami Demirkıran'ın gayreti sonucu maskesi düşen Doğu Perinçek için bakınız gazeteci yazar Can Ataklı ne yazıyordu:



"Perinçek'in devletin gizli bir kolunun sözcüsü olduğu bile söylenmişti ki bu hiç de tuhaf gelmiyordu kimseye, çünkü gerçekten de Perinçek devlet belgelerini hallaç pamuğu gibi atacak kadar bilgiyle donanmıştı. Ama çimdi ne olduysa oldu, Perinçek hapse atıldı, insan, acaba diyor roller mi değişmeye başladı, yoksa?"

11) Kaliteli yazarlardan Aydoğan Vatandaş, yalanı yaşamayı şöyle özetliyordu:

"(....) Karadayı'nın yardımcısı Çevik Bir, irticanın PKK'dan daha tehlikeli olduğunu ilan etmiştir. Ona göre, müslümanlar PKK'dan daha tehlikelidir. Türkiye'de bazıları Çevik Bir'in "dönme" olduğuna inanmamaktadır. Dolayısıyla onun müslümanlar hakkındaki değerlendirmesi tabii olabilir. Türkiye'deki bazı generaller tıpkı Irak'taki Sadrazam Paşa gibi, bazı güçlerin gözüne girmek için İran ile takışmak istiyorlar. Eğer bunu yapanlarsa, Türkiye'nin bir defa daha parçalanması kaçınılmaz hale gelir ve bölgede bir Kürdistan Devleti'nin kurulması önlenemez. Çünkü tarihi "Şark Meselesi" bütün tehlikeleriyle tekrar Batı'nın gündemine girmiştir."

Devamen tespitlerini isimlendirerek şöyle yazıya döküyordu:



"1998 Ağustos'una kadar Genelkurmay Başkanlı'ğı Basın Halkla İlişkiler Dairesi Başkanlığı görevini yürüten Top. Kurmay Albay Hüsnü Dağ'ın Doğu Perin-çek ile Teğmenliği sırasında aynı davada, TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi -ki bu yasa dışı bir örgüt idi-) davasında yargılanmış olduğu bilgisi bir suikast sonucu yaşamını yitiren ilhan Darendelioğlu'nun yazmış olduğu Türkiye'de Komünist Hareketler kitabında yer almaktadır. İlhan Darendelioğlu'nun söz konusu kitabında o yıllarda Doğu Perinçek ile birlikte aynı davada yer alan şu an general rütbesindeki subayların da adı bulunmaktadır."

Ve bir gerçek daha!

PKK'nın içyüzüne ilişkin Kürt realitesine de ışık tutması ümit edilen Mavi Film yapımcılığın hazırladığı kaynakçası Sami Demirkıran'a ait "HEVAL" isimli filmin yapılmasına da karşı çıkan yine Top. Albay Hüsnü Dağ olmuştu.

Yoksa PKK'ya katılım projesinin organizasyonlarında da yalanı yaşayanların mı parmağı vardı?

Merak ediyorum; acaba diyorum, kim hain?!

* * *


YİRMİÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ASRIN EN KAPSAMLI KURT AYAKLANMASINDA YARGILANAN İSYANKÂR BİR LİDER

ÖCALAN İMRALI ADASI'NDA...

Kim ne derse desin Abdullah Öcalan tarih sahnesindeki rolünü layıkıyla pratize etmişti. Belki de kendisinde inanmadığı noktalara, kanlı ve uzun bir serüvenin ardından varmıştı.

PKK, istediği her türlü verimi aldı halkından, fakat halkına, kimliğine dönüşün ötesinde pek bir şey verdi denemez. Bu tezat yıllar boyu Kürt halkının bağrı yanık özgürlükçülerinin bağrında sindirile durdu. Lakin çatlaklar gün gelip de kapatılamayınca hizipleşmeler, yozlaşmalar; yıkımlar, taktiksel yanılgılar, psikolojik ve fiziksel teslimiyetler ve jenosidçi anlayışlar patlak vermişti ki, tarihi isyanın tarihi bir hezimet ile sonun başlangıcının yaşayacağı yıllar Öncesinden saptanır olmuştu.

Öcalan, tüm benliği ile üstelik bozuk bir tabanca serüveni ile başladığı davasal savaşında "şaheseri" olduğu PKK'yı misyonu bitene dek yürütmüş ve güçlenmesini sağlamıştı.

O bir liderdi...

Fakat O'nu bitirme noktasına getiren kadın, mide, rehavet ve isim yapma düşkünlüğü idi...

Oysa ne gerek vardı ki bunlara?

O ahlâki kurallar içerisinde bulunduğu müddetçe zaten istediği bayanla beraber olabiliyordu...

Koca örgütün liderinin yemek düşkünlüğünün olması da manasızdı, çünkü mevcut yiyeceklerin en özeli istemese dahi zaten önüne konuveriliyordu.

Reklama ne hacet koca Türk Devleti'ne karşı savaşan PKK'm n liderini tanımayan, ismini duymayan bir dünya siyasetçisi düşünülebilir miydi?

Misyonu biten Öcalan, düşünceleri ile beslediği militanlarına PKK'da Öncülüğünü üstlendiği Kürtler'e kendilerim ifade edemeyince olanlar oldu, Kürtler sindi; PKK tasfiye sürecine gömüldü, Öcalan ise, tarihi düşmanı Türk Devleti'nin avuçlarına hem de dost bildikleri tarafından komploya kurban giderek teslim düştü.

ÖCALAN YARGILANIYOR..

Abdullah Öcalan, İmralı Adası'nda cezaevine konduktan sonra kendisine özel bir mahkeme kuruldu; ve bu mahkemede yargılandı.

Öcalan'ın yazılı ve sözlü tüm savunmaları siyasal içerikli idi. Özel, kurşun geçirmez cam bir bölmede ifadeleri alman Öcalan'ın mahkemedeki tutumları TRT aracılığı île tüm Türk ve dünya kamuoyuna televizyondan izlettiriliyordu.

Mahkeme salonunda misafirleri de vardı..

Şehit yakınları...

Avukatları..

Müdahil avukatları...

Gazeteciler...

Yerli ve yabancı gözlemci heyetler...

Öcalan yargılanırken kafese kapatılmış bir kanarya kadar çaresizdi.

Abdullah Öcalan esas savunmasını yazılı yapmıştı. Savunma metni tahmin edildiği üzere siyasal içerikli kokuyordu. Aynı zamanda bu, Öcalan'ın Türkiye'ye savaş adabını öğretme cüreti olarak da yorumlanmıştı.

Öcalan siyasal terbiyeyi, barış kişiliği içerisinde şöyle yorumluyordu:



"Barış kişiliği, barış toplumu, sanıldığından daha fazla, hem siyasi, sosyal ayrıca ayrıntılı psikolojik çözümleme isteyen bir çabadır."

Yönetici sınıfa hitaben de şu öğütte bulunmaktaydı:



"Otoriter rejimler, belki hızlı gelişmelere yol açarlar ama, toplumsal doğallığa yabancılaşmaları, onları dönemlerinde ne kadar güçlü de olsalar, er geç, çöküşe götürür."

ÖCALAN'IN YAZILI SAVUNMASINDAN BÖLÜMLER...

Öcalan, devrim anlayışını şöyle izah etmekteydi:



"Önemli olan, bir devrimin ne zaman demokratlaşabileceğidir. Demokratikleşmeyi beceremeyen devrimler ya diktatörlüğe yol açacak, ya da, anarşizme kayarak yozlaşır."

Demokrasi terbiyesi de şöyle idi, Öcalan'ın:



"Özgürlüğü, eşitliği tanımamış bireyler ve toplumsal bir birim olarak alta sürülmüş, iradeden yoksun bırakılmış gruplar doldukça, o demokrasi ciddi eksiklik içindedir ve sürtüşme, çatışma, eğer demokratik sistemle yani şiddetsiz asılmazsa, devrimci süreç, isyan, savaş, ayaklanma devreye girer ki bu da kanlı olur, yeni bir demokratik aşamaya yol açar."

Öcalan eski liderlere de dokundurmadan geçmez savunmasında. Öcalan, ordunun hareket kabiliyetine zemin oluşturan politikaların Çiller-Karayalçın Özel-Savaş Hükümeti'nin ürünü olduğunu değerlendirerek şöyle devam ediyordu:

"... ayaklanmaların fiziki tasfiyesini yaşayan Kürtlük, bu dönemde ideolojik ve siyasi felçliği yaşamaktan kendini kurtaramadı. Ortak vatan ve devlet çözümlenmesini ve burada verilmeyen eksik olan haklannı başanlı bir demokratik programla ortaya koyamadı."

PKK'nın, içinde yaşadığı çelişkileri çözmesi halinde tarihi rolünü oynayabileceğini, bir devrimci örgütten, demokratik Örgüte dönüşerek bunu gerçekleştirebileceğini de belirtiyordu ve;

"Demokratik Cumhuriyet; stratejik olmak kadar, bizzat mücadelenin bize gösterdiği, dayattığı en doğru çözüm yolu olarak anlaşılmaktır" diyordu.

Savunmasının ikinci bölümünde Öcalan, PKK'yı en büyük Kürt isyanı olarak değerlendiriyordu. Adı konulmamış savaş için de;

"... çok acılı ve çok acımasız yönlerinden bahsetmek mümkün ve gerçekçidir," tanımlamasında bulunuyordu.

Olayların ekonomik boyutunu;

"Çıkmazın, çatışmanın devamı bu durumu daha da içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya getireceği açıktır, savaş ve çatışma ortamındaki nüfus ekonomik açıdan da en verimsiz ve masraflı, nüfusudur. Hiçbir ekonomi bu kapsamda bu nüfusu besleyemez, hele hiç kalkındıramaz."

Eğitimsizliğin yol açtığı nedenleri;

Türkçe'nin gelişmemesi kadar, Kürtçe'nin de bilinen durumu halkı son derece eğitimsiz, kültürsüz bir etkiye, özellikle dine, aşiretçiliğe açık bir yığın haline getirmektedir. Bu da cehalete, korkuya yol açmakta, ağır sağlık sorunlarına, sosyal bunalımlara, kişilik, aşiretsel kavgalara ve bilinen isyanlara yol açmada önemli bir rol oynamaktadır."

Çıkmazın ve çözümsüzlüğün devamı halinde olayların politik anlamda da kısırlaşacağım;

“Yaşanan tükenmiş politika, politikacı ve politik partilerin yerine hangisi, hangi adlar gelirse gelsin aynı akıbete düşmekten kurtulamayacaktır. Sonuçta aynı zemin, çözümsüzlük hepsini benzer kılmakta ve tüketmektedir."

Çözümsüzlüğün dış politikadaki yansımasını;

"Sorunun demokratik bir tarzda aşılamaması nasıl içerde büyük olumsuzluklara yol açıyorsa dışa doğru da istenilen atılıma imkan vermemektedir. Hatta başta artan borç neden olmak üzere giderek gelişen bağımlılık bîr çok dış inisiyatifin yitirilmesine yol açmaktadır.

(...) özellikle Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya'ya yönelik kapsamlı açılım ve liderlik pozisyonu sorunun ağırlaşmasından ötürü yakalanamamakta ve kullanılamamaktadır."

Çözüm istemesinin nedenini;

"Sorunun özü gereği, askeri olarak çözülecek bir durum da yoktu. Bu artık anlaşılmıştır. Benim bu nedenle silahlı çatışmaya son verme kararlılığım kendini dar anlamda kurtarma anlamına gelmiyor. Tehlikeli ve anlamsız bir çıkmazdan bir an evvel kurtulma gereğini ifade ediyor. Politik ve askeri olarak da soruna doğru bilimsel yaklaşımın bir sonucudur."



Çözümün devlet açısından getireceği faydayı; "Devletle ekonomik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşıt konum aşılacaktır. Yasal sürecin gerekleri işledikçe, demokratik tarz açık tutuldukça PKK'nın tüm iç ve dış merkezleri, kurumları anlamsız hale gelecek, tehlike olmaktan çıkacaktır. Bu da gerçekten devlet açısından kendini aşırı kilitlenmeden kurtaracak, maddi manevi kaybını Önleyecektir."

Çözüm için önerisini de;

"... tarihte Malazgirt'te, Çaldıran'da, Erzurum'da nasıl en kritik anda "bu dostluk" kazanmak için vazgeçilmezse, günümüzde demokratikleşme anlamında benzer süreci arz ediyor ve bunun da ancak demokratik birlik yoluyla, incinmiş duyguların güvenle, barışla kazanılması ve pekiştirilme-siyle olacaktır," şeklinde beyan ediyordu. Öcalan, Kürtler'in kazanılmasını, Türkler açısından Ortadoğu'nun kazanılması anlamını taşıdığını, tarihini Kürt halkı ile kazandığı gibi, bugünkü çıkmazdan ve acılı çatışmadan da bu halkın dostluğunu tümüyle kazanarak kurtulacağını ifade ediyordu.

En can alıcı iddialarım ortaya koyuvererek diyordu ki: Şayet PKK ile uzlaşılırsa; devlet;



"Bölgesel liderlik özgücüne dayalı olarak, en iddialı konuma gelecektir."

Demekte ve Kürtler'in bölgesel dostluğunun bölgesel güce yansıyacağını, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de Kürtler'in rolünün Ortadoğu'da güçlü olmanın temeli olacağını belirterek en can alıcı düşüncesini şu cümle ile açıklamaktaydı:

"Stratejik bir tehlike olarak görülmekten çıkıp, dayanılan temel bir güç haline gelinecektir."

Ve ardından iştah kabartıcı bir geleceği şu cümle ile işaret etmekteydi:



"Bu temelde Balkanlar'dan Kafkasya'ya ve Orta Asya'ya kadar güçlenmenin yolu açılacaktır."

Ayrıca önemli bir noktaya da temas ediyordu Ocalan:



"Çözümsüzlük büyük kaybettirdiği gibi çözüm büyük kazandıracaktır."

Gerçekten de böyle bir çözüm olabilir miydi? Doğrusu pek zordu, ama...

1995 tarihinde Türkiye'nin Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın kardeşi Korkut Özal;

"... Seçimden sonra çözüm için Apo ile görüşeceğim" demişti.

Mesut Yılmaz'ın da bunu ciddi bulduğu "Özal" adının Kürtler üzerinde olumlu izler bıraktığı ve Turgut Özal'ın Talabani'nin yanı sıra (eski TİİKP üyesi) gazeteci Cengiz Çandar'ı da Öcalan'a gönderdiği ifade ediliyordu.

Kimbilir daha nice gizli hesaplar yapılmıştı da, bunlar dışarıya yansımıyordu!!!



PEKİ SANIK AVUKATLARI NE DÜŞÜNÜYORDU?

Garipti... Zira onlara göre, Apo SUÇSUZDU!..

Avukatlar, Apo'yu "Siyasal Suçlu" konumunda görüp, ilginç bir tez ile savunuyorlardı:



Dostları ilə paylaş:
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   31


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə