ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK Ütopyada hep bunlari yaşadik; onlarsiz yaşam olamayacağini saniyorduk. GİTTİK, yaşadik, DÖNDÜK. Ama biz unutmadik. Ne göRDÜkleriMİZİ, ne de biZE yaşattirilmak istenilenleri; unutmayacağIZ



Yüklə 1.79 Mb.
səhifə9/31
tarix16.08.2018
ölçüsü1.79 Mb.
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   31

- "Erbakan-Çiller Hükümeti'nden Suriye Temsilciliğine iki mektup geldi. Erbakan imzasını taşıyan bu mektuplar Suriye'deki arşivde bulunmaktadır..."

DTP üyelerinden Cindoruk ile Sezgin'in meselelerine yakın isimler olduğu ve HADEP ile yakinen flört ettikleri Öcalan'ın kendi ifadeleriydi.

1993 yılında gazeteci olduğu iddia edilen Hasan Cemal Apo'nun yanına gitti. İsmet Sezgin'den, üslubunu düzeltsin, hükümetin söylediklerini de fazla hesaba almasın, notunu götürdü. Özal'ın ölümü dolayısıyla da Öcalan, Semra Özal'a başsağlığı mesajı gönderdi.

Turgut Ozal, sağlığında ayrıca;

- "Söyleyin ona yaptığı her şey yanlış değildir" demişti.

Bu rivayet, gerek Öcalan'ı, gerekse PKK üyelerini bayağı etkilemişti.

Yine bir defasında İsmet Sezgin;

- “Türkiye sert konuşursa dikkate alma!" şeklinde bir mesaj daha yolladı, Öcalan'a.

Ayrıca Sezgin'in İçişleri Bakanlığı koltuğunda bulunduğu yıllarda Apo için sarf ettiği;



- "Sayın Öcalan!!!" hitabı hafızalarda tazeliğini korumaktadır.

Şahin Baliç, Kör Cemal, Terzi Cemal, Botan, Pilot, Şener gibi asıl üyelerini gerektiği yerde tereddüt etmeksizin öldürten PKK, buna karşın inanılmaz bir kudrete ulaşmıştı, içteki desteğin ise, boyutlarını düşünmek dahi mümkün değildi.

Devletin, ekmeği ile beslediği, gram imkanlardan mahrum etmediği holdingciler, inşaatçılar, yazarlar, şarkıcılar, siyasetçiler hep PKK kervanında olmuşlardı ya bir yolcu, ya bir taşıyıcı...

Toprak Holding'in sahibi Halis Toprak parasal yardımlarda bulunmuştu. Kurduğu fabrikalarında PKK'nın ricası üzerine özellikle PKK sempatizanlarını çalıştırıyordu.

Ceylan Holding'den yardım ve parasal destek sağlanıyordu. Bunlar da PKK sempatizanlarını himaye ediyorlardı. Hatta dağlara sağlanan militan akışlarında dahi parmakları olduğu rivayet ediliyordu.

Batman Petrol Sendikaları ile kardeş diyalogu vardı.

Tatlıses Turizm gönüllü yardımlarda bulunuyordu.

Taşocakları işletmecisi Âli Rıza Septioğlu'ndan örgüt adına parasal destek sağlanıyordu.

Bunların tamamı Öcalan'ın resmi ifadelerinde de dile getirildi. Hiç biri çıkıp, tek bir mazeret uydurma gereksinimi dahi duymadı.

Botan'da Babatlar, Osman Demir gibi aşiretler PKK'ya adam verme ve erzak ikmali gibi yardımlarda bulunuyorlardı.

Bucak Aşireti mensubu ve Suruç'la Kılıçlar'dan olan bazı kimseler örgüte aktif destek sağlıyorlardı.

Öcalan'ın ifadelerinde, Tatlıses'in eski dostu inci Baba lakaplı şahsın da adı geçiyordu. Nitekim bu mafya babasından bile örgüt adına ihale başı yüzde 3 vergi payı alınıyordu.

KISIM ALTI:

PKK'nın siyasal aktivitasyonu gereğince bir dönem yurtlarından göçen Kürtler, PKK tarafından alınarak Atruş Kampı'na yerleştirilmiş ve dünya kamuoyuna Kürtlerin sözde özgürlük inancı olarak bu olay lanse edilmişti.

Atruş Kampı, Türkiye'nin sınır Ötesinde, K, Irak'ta bulunuyordu. Bu kamp, PKK'nın ve dünya sivil örgütlerinin temin ettiği bir çadır kent idi. Ve yine PKK tarafından korunuyordu.

Esas gaye, Atruş'ta kendi kendini yöneten bir toplum oluşturmak, Avrupa ve dünya insani kuruluşlarının dikkatlerini bu kampa çekmek idi. Esasen PKK, bu adımla Güney cephesinde gelişme zemini hazırlamaktaydı. Filistin'de uygulanan bu tür kamplar vardı. PKK'nın böylesi bir esintiye de Filistin örneğinde elde edilen başarı sonucu kapıldığı aleniydi.

PKK'nın girişimlerinden biri de Avrupa'da tam örgütlülüktü. Bu amaçla 12 Nisan 1995 yılında Hollanda'nın Lahey şehrinde 65 kişilik örgüt üyesi tarafından Sürgündeki Kürt Parlamentosu ismini simgeleyen SKP kuruldu.

SKP, Batı'da PKK'nın diplomatik sözcülüğü içindi, PKK, 1990, 91, 92, 93 yıllarında bazı alanları kurtarılmış, yan kurtarılmış alanlar olarak değerlendirmiş ve dönemi iktidarlaşma, devletleşme ve bunlara örgütsel yönleriyle cevap verebilme süreci olarak görmüştü. Bunun Avrupa ve dünya devletlerine lanse edilmesi gibi görevleri de SKP'ye yüklenen misyonerliklerden biri olarak değerlendirmek mümkündür.

Öcalan'ın verdiği talimat ile birlikte 20 Kasım 1996 tarihinde Norveç'in Oslo kentinde 6. Genel Kurulu'nu toplayan SKP üyeleri, K. Irak'a taşınmaya karar vermişlerdi. Buradaki amaç, PKK'nın kurumsallaşmasıydı. Bu nedenle bir heyet K. Irak'a gönderildi. Ancak, hissedilir derecede etkinlik gösterilemedi. Nikekim bu sevda sadece teorik bazda kaldı.

SKP üyelerinin 1997 yılında Vatikan'da, Papa, ile görüşmeleri vardı ki, bu görüşmelerde masaya yatırılan konular ve dile getirilen karşılıklı düşünceler yeterince düşündürücüydü.

PKK savaşıyordu. Siyasallaşmaya doğru gidiyordu ve talep ettiği Kürdistan topraklarının sınırlarını çok net bir şekilde belirleyen haritası da vardı.

PKK'nın Kürdistan haritası Mezopotamya'yı boydan boya içine almaktaydı. Ortadoğu'nun can damarında bir coğrafi çizim işte...

PKK, yazılı medyadan sonra dönemin şartlarına tam anlamıyla cevap olabilmek için görsel alanda da yayın hayatına atılmayı zaruri gördü. Bu nedenle MED-TV (sonradan isim değiştirip MEDYA-TV oldu) isimli bir televizyon istasyonu kurdu. Gerçi bu televizyonun kurulacağı henüz 1992'lerde konuşuluyordu.

MED-TV'nin kuruluşu, ilk kez bir İngiliz vatandaşı tarafından 30.03.1995 tarihinde gerçekleşti.

O yıllarda Apo, MED-TVnin heyecanı ile Türkiye aleyhine propaganda geliştirmesi amacıyla dağdakilere talimat göndererek, ellerindeki belge, bilgileri toplayarak Avrupa'ya aktarmalarım istemişti.

Siyasal kazanım elde etmek amacıyla 1997 tarihinde Brüksel-Diyarbakır hattında Barış Treni organizasyonuna kalkışan PKK, Diyarbakır'a varış gününü l Eylül Dünya Barış Günü ile denkleştirmiş, ancak organizasyon istenildiği gibi sonuçlandırılamamıştı.

***

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Kimimiz ve gerçekte çoğumuz PKK'yı aktif halde iken bile küçümsemiş ve yürüttüğü mücadelesinin bir ütopya olduğunu düşünmüşüzdür.

Bu düşünceye müteakip iki ayrı konuyu tek noktada birleştirmenin yanılgısından olsa gerek PKK realitesi Türkiye Devleti'ne pahalıya mal olmuştur.

Nedir iki ayrı konu?

Birincisi, Apoizmin doğurduğu mücadele anlayışıydı. Apoizm; kırsala hiç çıkmamış, gerilla ruhundan uzak, eline silah alıp tek bir kurşun dahi sıkmamış bir şahsiyetin ürettiği kuşbakışı fikirler zinciriydi. Bundan dolayıdır ki, ne silahlı, ne de siyasal anlamda mücadele azminin sonucunu taşıyıcı atılım gerçekleştirilememişti. Bu yüzden Apoizm, kendiliğindenci, rehavete düşkün bir kimsenin ütoplası olmaktan öteye gidemedi. Tabiatıyla Abdullah Öcalan ütopyasının doğurduğu sonuca boyun eğerek, İmralı Adası'nda sonuçlanan basit bir koordinasyona teslim düştü. Bununla da gafil ve hazırlıksız olduğunu açıkça ortaya koydu.

İkincisi, PKK'nın mücadele tarzıydı.

PKK'nın Apoizmin ütopyası ile yaşadığı ve yaşatılmaya şartlandırıldığı doğruydu. Fakat dağlardaki militanlar her ne kadar beyinlerinde bir ütopyayı yaşatsalar, ona göre kişilik olgunlaşması gibi hayati evreyi geçirmeye gayret etseler dahi zorluklan, kanlı olayları, açlığı, doğanın zor koşullarında yaşamayı, en önemlisi yaşamak için öldürmeyi, ölmeden vurdukça ancak ayakta kalınabileceğini, araziyi döneme ve şartlara göre kullandıkça sonuca gidilebilineceğini olayların içinde bulunup o anı yaşayarak gördüklerinden daha gerçekçi bir yaklaşım sergiliyorlardı. 1991-92-93 yıllarında sağlanan aktivite Apo'nun değil, dağlardaki militanların eseriydi. Böyle bir örgütün daha gerçekçi ve tecrübeli bir lideri olmayışı da devletin şansıydı. Kim ne derse desin PKK, çok büyük bir güçtü.

Dile kolay, adı otuzbinden fazla insanın Ölümüyle anılan, kırsaldaki niceliği bir dönem neredeyse bazı ülkelerin ordusu ile eşitlenen ve gerçekleştirdiği binlerce eylemlerle Türkiye'yi ekonomik, siyasi ve manevi anlamda sarsarak tam bir darboğaza sokan PKK'nın geçmiş gücünü tartışmalı bir duruma getirmek veya kabullenmemek büyük bir aptallık olacaktır.

Bazı çevreler PKK'nın kan ve gözyaşı üzerine kurulu bir dönemki amansız dirilişini ve sonra da eylemsellikte içine girdiği durulmayı tartışırlarken, PKK, Avrupa'nın gündemine girmiş ve belki de yıllar sonra telafi edilemeyecek yaralan tekrardan kaşıyarak silahlı mücadele üzerine kurduğu siyasal platformlarda deşecektir. Bunu aslında fırtına öncesi sessizlik olarak görmekte yarar vardır. En azından ihtiyatlı olunulmalıdır. Psikolojik harp bağlamında PKK, Avrupa'ya kendisini Türk Devleti'nden daha etkili ifade etmiştir. Yüz-görümlüğü niyetine "terörist" kelimesini kullanan Avrupalılar, Doğu’da -ki buna Mezopotamya'nın Irak bölümü öncelikli dahildir- ayrı bir devletin, yani Kürdistan'ın kapısını aralamak istemişlerdir.

Peki PKK, bu noktaya nasıl gelmiştir?

Bilindiği üzere, PKK'nın çıkışından önce çok sayıda ayaklanmalar oldu. Diyarbakır'da, Tunceli'de, Ağrı'da ve daha bir çok merkezde şeyhlerin, mollaların, ağaların öncülüğünde başkaldırılar yaşandı. Jirki ile Mala Bayro aşiretlerinin firarilerim vermemek uğruna koca devlete karşı silahlı direnişleri söz konusu oldu. Ayaklanmaların tümü, PKK'nın mücadele anlayışı ile ters düştüğünden kısa vadeli oldu. Der-sim'de, Zilan'da, Koçgiri'de ayaklanan Kürtler ne istediklerini dahi bilmiyorlardı. Dini sömürülürek ateşlenen halk bir anlık hiddetin sonucunda kan, acı ve gözyaşına boğulmuştu.

PKK hareketini geçmiş aşiret, asi çete yöntemleri ile ayaklanan gruplardan ayırdeden pek çok faktör vardı. PKK, herşeyden önce ne istediğini bilen, örgütlü, çağdaş gerillacılığı benimseyen bir hareketi temsil ediyordu. PKK çatısı altında, koordinasyon, siyasal ve askeri açılımda birbirini tamamlayıcılık, gerilla kılın altında vur-kaç taktiğine dayalı eylemsellik ve dönemin taktiksel savaş anlayışına dayalı dönemsel gerilla tarzı mücadele ve direnç üzerine kurulu dava-sal yaşam adeta her savaşçının inançsal felsefesi olmuştu.

Evet, bunu önceki konularımda da belirtmiştim. Fakat bu konu önem gerektiriyor. Çünkü kilitlenen bütün sorunların anahtarı, bu konularda yatmaktadır. Bunları baz almadan veya öncesi ile sonrasını karşılaştırmadan sebep ve sonuç ilişkisini kurmamız pek zordur. Nitekim bu zorluklan geçmişte bariz örnekleriyle yaşamış bir ülke durmaktadır karşımızda. Bu ülkenin adı; Türkiye'dir. Türk Devleti, PKK'dan ayrılmalar oymayana dek dağdakilerin kim olduklarım ve nasıl hareket ettiklerini dahi bilmiyordu. Gülünçtür; dağdakilerin boynuzlan olduğunu söyleyecek kadar militanları devleştirenler bile çıkmıştı aralarından.

Neden mi?

Çünkü, devlet hiç bir dönem hayal dahi edemediği, hatta anlatsanız size gülüp geçeceği bir olayda çok gafil avlanmıştı. Devlet için, böylesine organize olmuş bir gücün varolup, sonradan binlerce ve hatta milyonlarca taraftar kazanacağı gülünç bir ütopya idi. Ve maalesef devleti yönetenlerin toz pembe hayal dünyalan kısa sürede ülkenin kabusu oluverdi.

PKK, bir mücadele örgütü -haraketi- olmakta kararlıydı. Bunun için önce kandırarak veya zorlayarak dağlara militanlar sürüsü kaydırdı. Bu militanları, sanki bir sene sonra Kürdistan Devleti kurulacakmışcasına eğitti. Devlet, içindeki aydın insanlarına vatan sevgisini aşılayamazken PKK, amiyane bir tabir olacak ama, yolda rastlasanız belki de selâm dahi verecek değeri bulamayacağınız veya muhatap olmaktan kaçınacağınız zır cahilleri bile muhteşem bir çalışma ile dava adamı yapmayı başarmıştı. Bu dava bir ütopya olsa bile!..

Çapulcu olarak nitelendirilen ve ilk damgasını büyük bir gözdağı oluşturan Eruh-Şemdinli baskınları ile vuran PKK, dağlarda barınmayı ve dağlan mekanlaştırmayı iyiden iyiye yaşayarak öğrendi. Sonraları Apoizmin ütoplaşma göre; dağlar özgürlüğün yolu olacaktı. Bireyler ancak dağlarda Öz kişiliklerini bularak özgürleşebileceklerdi. Slogan dahi çarpıcı ve ateşleyiciydi. Direnmek yaşamaktır! Dağlardaki söylenişi ise; Berxwedan Jiyane idi.

Dağlara çıkarılan, ellerine silah verilerek; halkın Öncüsü olacaksınız! denilen militanlar, beyinleri de yıkanınca robot, yani şartlandırılmış birer ARGK savaşçısı olmuşlardı. Ve kendiliğindencilik ve gafillik ülkeyi bir kez daha vurmuştu. Acaba hataları dağlara çıkanlarda mı aramak gerekiyordu? Bunun inandırıcılıkla bağdaşan tek bir yönü bulunmazdı.

Ahmetler, Mehmetler köylerinde hayvanlarla iç içe yaşamaktaydılar. Her biri babalarının yirmi veya otuz evlatlarından sadece biriydi. Belki, kimbilir babalan isimlerim dahi telaffuz etmekte veya anımsamakta o kadar evladın içerisinde zorlanıyordu. Şartlar onlar için ağır gelmekteydi. Evlerinin içerisine kadar giren gübrelerin kokusu artık yaşamlarının bir parfümü olmuştu. Tek hayalleri sedirin üzerinden kalkıp bir kanepeye oturmak, bir gün babalarının belki alabileceği televizyondan uzun uzadıya çizgi film seyretmekti. Akşama kadar tarlada, ardından geç saatlere kadar ahırlarda çalışmaktaydılar.

Onların en doğal ihtiyaçları dahi, güzel bir hayal olmuştu. Ne vardı sanki onlar da yaşıtları gibi kolejlerde okusaydılar veya bir sevgilinin elinden tutup o heyecanlarını masmavi denizin romantik bir kıytısında bulunan bir çay bahçesinde yenebilseydiler.

Köydeki Kürt Ahmet île Mehmet de insandı. Onların da güzel hayalleri olmalıydı. Vardı ya, onlarınkinin şehirlerdekiler gibi olması mümkün değildi.

Ancak bir fırsat vardı karşılarında. Kendilerini ispat edebilecekleri, değil artık bîr babanın, milyonların dikkatini çekebilecekleri bir koz duruyordu vicdanlarında. Hem bu kozu kullanacak gerekçeleri de vardı.

Bu koz PKK idi.

Artık, köydeki işe yaramaz sıradan çoban Ahmetler ile Mehmetler silah alarak dağlara çıktıklarında o kendilerini takmayan köylülerinin de göz bebeği olacaklardı. Her eylemde onların adı kullanılacak, herkes onların adını anımsarken "kahraman" kelimesini kullanacaktı. Köylere girdiklerinde bütün köylü gözlerini onlara dikecek ve hizmet için yarışacaklardı. Hele başarılı olup da bir de komutan olurlarsa rüyalarında dahi göremedikleri kadar paralan ellerinin altında toplayacaklardı, istediklerine emir verebileceklerdi. Eskiden yapamadıklarını artık yap tutabileceklerdi. Herşey bir yana isimleri "Gerilla" olacaktı, "Heval" olacaktı.

Tıpkı benim de ilk katılışım esnasında bu sözcüklere karşı duyduğum haz gibi! Sağıma soluma dönerken milislere:

- "Ben de artık 'Heval* oldum, değil mi?" dediğimi hatırlarım. Yıllar sonra boynum bükük dönüş yapacağımı bilmeden üstelik!

Kemal Sunal'ın "Davaro" adlı bir filmi vardır; acaba o filmi hiç seyrettiniz mi? O filmde köylünün basit ve sakarlıklarıyla tanındığı köyünde, sonraları eşkıya olarak anılması işlenmekteydi. Sonuçta başladığı noktaya gelinmesiyle biten bölüm çok anlamlıydı.

Davaro filminin içeriğini PKK'ya katılanların trajik boyutuna taşımak önemlidir. Maalesef düşündürücü ve acı bir gerçektir bu!

Böyle bir sistem anlayışı ile çalışan PKK'nın da rolü çok büyüktü kazanmalarda. Sadece bir elamanı kazanmak değil, bir de onu avucunda tutmak vardı işin ucunda. Ki, bu en önemli merhaleydi. Bir yalan üzerine binlerce insanı ölüme şartlandırmak öyle basit bir olay mıydı ki?..

PKK, askari kanadı ARGK'ya dahil ettiği militanlara psikolojik harp uyguladıktan sonra onları askeri disiplin içerisinde gruplara ayırıyordu. Kendi mücadele sahasını da çizdiği harita üzerinden eyaletlere ve eyaletleri de bölgelere ayırarak militanların araziye dağılımını sağlıyordu. PKK'nın sadece dağ kadrosu bir dönem binlerle ifade ediliyordu. Gruplar çoğaldı. Militanlar, eyaletlere göre ayrıldıktan sonra bölgelere, bölüklere ve bölükler içerisindeki takımlara, mangalara ayrıldılar. Sırasıyla manga, takım, bölük, bölge ve eyalet sahaları oluşturuldu. Kırsala teknoloji de götürüldü. Hafızalı telsizlerin kullanılması bunun en bariz kanıtıydı. Eyalet sorumluları merkezi üyelerden oluşuyordu. Bunlar da Ana Karargah'a bağlıydılar. Ve tüm PKK organı parti önderliğine, yani Öcalan'a tabiydi. Örgütün mali kaynaklan ise bir müddet sonra ancak trilyonlarla hesaplanabilmişti.

Her yönden güçlenen PKK'nın ayakta kalabilmesinin tek şartı disiplinin bozulmadan sağlanmasıydı. Bunun için iç tüzük ve ARGK yönetmeliği hazırlandı. PKK'nın parti vasfiyla faaliyet yürütmesi benimsenirken ARGK'ye başka bir bakış açısı getirildi.

Parti kanadı PKK'da iç işleyiş, askeri kanat ARGK île siyasi kanat ERNK arasında bilgi akışının sağlanmasını ve sıkı koordinasyonu zorunlu kılıyordu. Buna göre, ARGK saflarında düzenli, ancak taktik ağırlıklı mücadele eden savaş ordusu görünümlü militanlar her üç günde manga düzeyinde toplantı yapıyorlardı. Buradaki esas gaye örgütün taban kuvveti içerisinde temel günlük yaşam sorunlarına vakıf olmak ve sorunlara ivedi çözüm gücü olmaktı. Manga toplantılarından çıkan hava anında takım komutanlarına iletilmekte, takım komutanları da notlar hazırlamak sureti ile konulan ana başlıklara taşıyarak, olağanüstü şartlar haricinde her onbeş günde bir yapılan bölük toplantılarına sorunları götürmekteydiler. Bu çerçeve içerisinde her üç ayda bir bölge toplantıları yapılmaktaydı. Her yıl bölge komut anlıkla n m n bağlı bulundukları Eyalet Konferansı düzenlenmekteydi. (Böyle bir organizasyona 1993 yılında Şirvan bölgesindeyken bir defalığa mahsus ben de iştirak etmiştim.)

Bölge toplantıları bölge Komutanı'nın denetiminde, Eyalet Konferansı ise, merkezi üye olan Eyalet Komutanı'nın yönetiminde idare edilmekteydi.

Kırsalda bulunan militanlar her altı ayda bir rapor hazırlamakta ve bu raporlar zorunlu olarak Örgütün liderine ulaştırılmaktaydı. Raporlar, bölge komutanının belirleyeceği maddelere göre ele alınmaktaydı. Bu maddeler; siyasi askeri faaliyetlerin değerlendirilmesi, alt üst ilişkilerindeki genel yapı, yoldaşlık ilişkileri, eleştiri-özelleştiri ve öneri kısımlarından ibaret idi.

Tüm bunlar sağlıklı bir şekilde işlevlerini gördükten sonra mevcut durum hakkında bilgi sahibi olan örgütün lideri ve merkezi üyeleri, yapılan icraattan, ortaya çıkan sorunları, eleştirileri, özeleştirileri ve önerileri dikkate alarak bunları her dört yılda bir yapılan parti konferansı ve parti kongresinde görüşmekte ve buna göre örgütü yönlendirmekteydiler. Yani yapılan toplantılar ile hazırlanan raporlar, bir sonraki dönemin faaliyetlerine damgasını vuracak nitelikte değerlendiriliyordu.

Kongrelerde alınan kararların örgüt içerisinde uygulanıp, uygulanmadığım denetleyen gizli bir birim de vardı. Bu birim, direkt Öcalan'a bağlı bulunmakla birlikte her türlü gelişmeleri ona bildirmekle mesuldü.

Not: PKK'nın mali kaynağı ile ilgili Öcalan, Botan'ın 2 milyon, Behdinan'ın 5 milyon, Soran'ın 5 milyon dolar giderlerinin bulunduğunu ve bu rakamların yıllık olduğunu belirtmekteydi. Garzan, Amed, GAP, Serhat ve Mardin Eyaletlerininse finanslarını kendilerinin sağladıklarını belirtmekteydi. Ki en çok giderin bu eyaletlerde olduğu da hesaplanırsa en az yıllık 30 milyon dolar da buraların gideri olarak düşünülebilirdi.

Örgütün siyasi kanadı ERNK'de de ARGK'de olduğu gibi suç ve ceza sistemi aynen işleniyordu. Metropollere ve diğer illere bölünen komite üyeleri faaliyetlerini bağlı bulundukları temsilciliklere bildirmekteydiler. Bu temsilciliklerde belirli tarihlerde veya ivedilikle istenmesi halinde genel şehir faaliyetlerini içeren kapsamlı bir rapor yazmaktaydılar. Bu raporlar güvenilir eski kadrolu militan veya milisler aracılığı ile örgütün en üst düzey yetkililerine ulaştırılmaktaydı. Bu raporlar, örgüt liderini yönlendirecek ve siyasal taktik çerçevesini (anlayışım) etkileyecek olduğundan açık bir ifade tarzı ile yazılırdı.

ERNK'nin ülke içerisindeki nabzı İstanbul'da atıyordu. Doğal olarak aşikardı ki, son söz daima buradan dile getirilirdi.

Hazırlanan ERNK raporlarında sağ alt kısımda ERNK'yi simgeleyen bir adet mühür kullanılırdı. İçeriği, ARGK yapışınca kullanıldığı gibi gündem maddeleri ile belirleniyordu. Buna göre; raporda, siyasi faaliyet değerlendirmesi, eylemsellik, alınan veya yapılan yardımlar ve mahiyetleri, eleştiri, özeleştiri ve öneri maddelerine göre hareket edilirdi.

Kara bir tarihin belgesi olarak nitelendirdiğim, birçok PKK finansörlerinin isim isim işlendiği, PKK'nın 6. Kongresi'ne hitaben hazırlanan; ERNK'nın Haziran 1998 tarihli raporu da bunlardan birisiydi.

Ve esasen bu belge, geçmişimizi karartarak kör bir kuyuya gömen, geleceğimizi ise; karamsarlık, tereddüt ve Öfkeye sürükleyenlerin deşifre edildiği bir umut ışığıdır.

Lütfen bu umut ışığını bir kez daha söndürmeyelim!

Çünkü bu rapor; bize, yüzümüze gülerken arkamızdan kuyumuzu kazanların kimler olduğunu yorum yapmaya dahi gerek duyulmayacak şekilde göstermektedir.

Geçmiş bölümlerde bir belge daha ortaya koymuştum. Bu belgede PKK ile irtibatı bulunan Doğu Perinçek'ten bahsediliyor ve ona teşekkür ediliyordu. Mevcut teşekkür nitelikli PKK talimatlı ERNK belgesi ele geçmiş ve gerekçeli bir şekilde aksamalı olarak DGM'ye intikal ettirilmişti. Aşağıda açıklaması bulunan ERNK'nın 1998 yılının Haziran ayına ait raporunda DGM'ye sevk edilmiş ve burada adı geçen Doğu Perinçek ile Akın Birdal hakkında dava açılmıştı. Bu davanın açılış tarihi ise, Temmuz 1999 idi.



Ankara DGM Başsavcılığı'nca açılan davanın gerekçesi, Sami DEMÎRKIRAN'ın ve İmralı'da bulunan Abdullah ÖCALAN'ın (tutuklu sanık) çeşitli tarihlerde verdikleri ifadelerin birbirlerini doğrulamasını ve ağırlıklı olarak ERNK'nin Haziran 1998 tarihli raporunun da sanık Abdullah ÖCALAN ile müşteki Sami DEMÎRKIRAN'ın verdikleri ifadelerine denk düşer şekilde anlatımların bulunmasına dayandırılmıştı.

Aslında açılan davaların hiçbiri geçmişin tekrar geriye döndürülerek getirilmesine katkı sağlayamayacaktır. Beki de umutla gözlenen bu tür davalar sonuçsuz dahi kalabilecektir. Hatta gün gelecek mîlleti ve vatanı için çarpışan kişilerin düşmanları kahraman ilan edilecek, o fevkalade vefakâr insanlarsa töhmet altında bırakılarak yanlızlığa itilecektir. Böylesi düşündürücü, bir o kadar da çarpık olan anlayışlar geçmiş dönemlerde de yaşandığından artık bu olaylara pek yabancı kalmayan bir millet olmuşuzdur.

Süreç içerisinde devlet, çarpık zihniyetin tekeline terk edildiğinden bu olaylar maalesef yaşanmaktaydı. Halen hafızalardan silinmeyen bîr çok vak'a da bundan kaynaklanmıştı. Devletim dedikleri, uğruna ölüme seve seve gitmeyi tereddütsüz kabul ettikleri oluşumun umrunda dahi olmadıklarını göremeyen bazı kimseler kendilerini ispat etmek veya devletin oluşturduğu boşluğu doldurmak uğruna istem dışı eylemlere bulaşmışlardı. Bir zamanlar DİSK Genel Başkam olan Kemal Türkler'den tutun, eroin tüccarı Savaş Buldan'a Behçet Cantürk'e, kan emici, ev yıkan kumarhaneler kralı Ömer Lütfi Topal'a, PKK için çırpınan Vedat Aydın ile Mehmet Sincar'a kadar sayısız bir çok insan meçhul bir ölüm zincirinin halkası olmuştu. Yine yaptıklarının cezasını çekmesi bir türlü sağlanamayan Akın Birdal'ın uğradığı silahlı saldırı hâlâ hafızalarda saklıdır sanırım.

Her ne olursa olsun mazeret kabul edilmeksizin kanaat getirilebilir ki, bu tür olayların oluşumuna sebebiyet veren güç elbetteki devletti. Çünkü devlet, gerçekten de hukuksal anlamda bitmişti. İnsanlarına sahiplenemeyecek, verdiği sözlerini yerine getiremeyecek kadar güvenilmez olmuştu. Kurumları işlememekte, koordinasyon sözcüğünün "k" harfi dahi bilinmemekte, herşey rüşvete, yalana ve talana dayalı bulunmaktaydı. Bunların ortaya çıkmasındaki etkeni ise, devletin tepesinde aramak en mantıklı çözüm olacaktı. Devletin kendisini sorgulayacak bir kontrol mekanizması yoktu. Tabiatıyla bu mekanizmayı oluşturamayan bir devletin yıkımdan kurtulması da düşünülemezdi.

Devlet, PKK ile giriştiği adı konmamış kirli savaşta maalesef otuzbinden fazla insanın hayatını kaybetmesine sebebiyet veren olayların nedenlerini sadece isimse l bazda arayacak kadar zavallılaşmıştı. "Otuzbin kişinin katili, PKK'lı dağ kadrosudur" denerek olayların tamamı henüz çocuk yaşta bulunan, çoğu kandırılmış dağdaki gençliğin üzerine yıkılmaya çalışılmıştı.

Sormak geliyor içimden; dağlardakilere teröristler diyenler onların kimlik tespitini yapmışlar mıydı hiç acaba? Terörist dedirtilen, denilen dağlardaki çocuklar (bazıları bunların dışında bulunmaktadır) ülke topraklarında yaşayan ve evlatları için gözyaşlarını durmaksızın akıtanlar dahi, devlete sadık kalarak vergisini veren Ahmet dayıların, Ayşe teyzelerin evlatlarıydı. Kim gönderdi gençliği dağlara! PKK'ya katılmalarına sebebiyet veren koşullan kimler sağlamışlardı? Hep neden, niçin sorulan çıkıyor karşımıza. Daha sakalı dahi çıkmayan, filiz gibi gençliğin dağlara sürüklenmeleri olayı da ortadadır. Sebep; kendiliğindenciliktir, başıboşluktur, gaflettir. Kendimizi kandırmayalım, kimse sebepsiz yere çıkmaz dağlara! Devlet insanlarını terketmişti, yangına körükle gitmişti. Haklı olduğu bir davayı dahi ifade etmekte güçlük çekmişti. Polisiye gücünü denetleyememiş ve halkın huzurunu korumak amacını gütmesi gerekirken bu teşkilat bir korkuluk gibi dalmıştı milletin sinesine. Kısacası devlet, devlet olmanın gereğini yerine getirememişti.

Bilindiği üzere devlet pişmanlık duyan dağlardaki gençlik için çok yerinde bir karar alarak bir af yasası çıkartmış ve bu yasayı bir müddet uygulamada tutmuştu.

Fakat bu yasayı çıkarmanın olumlu bir süreç başlatacağım düşünen kişiler dağlardan kopanları kazandıktan sonra nasıl ıslah edeceklerini hesap etmemişlerdi.




Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   31


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə