P. M.: Hoş bulduk



Yüklə 50.81 Kb.
tarix30.01.2018
ölçüsü50.81 Kb.

R.Ç.: Merhaba sevgili izleyiciler. Asıl Mesele’ye hoş geldiniz. Bugünkü asıl meselemiz yavaş ebeveynlik, yani günlük yaşamn koşturmacasını bir kenara bırakıp çocuklarımızı sakin ve huzurlu yetiştirebilir miyiz? Bunu konuşacağız konuklarımızla. Önce konuklarımızı tanıtmak istiyorum size. Pınar Mermer, klinik psikolog aynı zamanda Yavaş Ebeveyn kitabının yazarı. Hoş geldiniz.

P.M.: Hoş bulduk

R.Ç.: Ebru Demirhan, Yaşam Koçu, kendisi de Bilen Çocuk Serisi’ni yazıyor.

E.D.: Hoş bulduk

R.Ç.: Siz de hoş geldiniz. Ne iyi ettiniz geldiniz!

E.D.: Ne iyi ettiniz davet ettiniz.

R.Ç.: Teşekkür ederiz. Öncelikle yavaş ebeveynlik nedir? Yavaş şehir biliyoruz, yavaş yemek kültürü vardı onu da biliyoruz, öyle bir akım vardı. Şimdi yavaş ebeveynlik çıkarmışınız. Bu nedir? Sorabilir miyiz?

P.M.: Tabi ki. Çok doğru bir yerden giriş yaptık aslında çünkü hayatlarımız artık çok hızlı gidiyor, çok kaygılıyız, büyük şehirlerde hep diyorum üst üste apartmanlarda yaşıyoruz, bence bu insan doğasına uygun bir şey de değil. O yüzden aslında yavaş şehirler oluşmaya başladı. Daha doğanın içinde yaşayan, daha insana gore, daha trafiksiz, daha insana uygun evler ve ortam şartlarının olduğu.. Sonra yavaş yemek çünkü zamansızlıktan dolayı önce bir sürekli hızlı yemek akımı, tabi onun arkası geldi gerçekten biz yemek mi yiyoruz yoksa yediğimiz şeyler yapay, çok da insan doğasına uygun olmayan şeyler mi diye sorgulamaya başladık. Çünkü bir taraftan da bunların bizi hasta ettiğini anlamaya başladık ve yavaş yemek. Sonrada tüm bunların bir uzantısı da evet çok hızlı yaşıyoruz, çok hızlı yemek yiyoruz, çok fazla kaygılıyız, peki bu bizim ebeveynliğimizi nasıl etkiliyor dediğimiz noktada bizim de çocuklarımızın da ruh sağlığının bozulduğunu fark ettik ve bu yavaş ebeveynlik akımı ortaya çıktı.

R.Ç.: Yavaş ebeveynlik, siz de katılıyor musunuz bu kavrama? Yani günümüzde çok hızlı yaşıyoruz, her şeyi çok hızlı tüketiyoruz ve biraz sakinleşmeye, sindire sindire yaşamaya ihtiyacımız mı var?

E.D.: Katılıyoruz. Evet biraz durmaya ihtiyacımız var. ama durduğumuzda da boş boş bir durmak değil, amaçlı, kendi içinde dolu fakat sakin ve sükunetli bir durmaya ihtiyacımız var. Hatta durmanın planlarını hem ebeveynlik konusunda, hem de hayatın içinde bir sürü konuda önceden programlayıp da durabiliriz artık. Çünkü yaşamımız artık ancak buna izin verebiliyor. Ama ebeveynlikte kaliteli zaman dediğimiz bu süreçleri ancak durmalar ve sükunetin içinde icra edebiliyoruz ve herkesin zihni meşgul. Herkes dursa bile zihni durmuyor, insan dursa bile kalbi durmuyor, duyguları devam ediyor. İş yerinde günlük hayattaki kızgınlıklarımız evde çocuklarımızla ilgilenirken devam ediyor. Bunları da biraz sakinleştirmek, ruh-duygu-zihin dengesini kurabilmek için daha sükunetli, sindirilebilmiş bir yavaşlığa ihtiyacımız var elbette.

R.Ç.: Peki bunu nasıl yapacağız? Sonuçta siz de farkındasınız, sizin de muhtemelen hayatlarınız öyle. Bir taraftan işe yetişmeye çalışıyoruz, bir taraftan aile üyelerinin isteklerini karşılamaya çalışıyoruz, eşle ilgili, evlilikle ilgili sorumluluklarımız var, onları yerine getirmeye çalışıyoruz ama öte yandan da çocuğun bakımıyla ilgilenmemiz lazım, iş hayatımız biliyorsunuz çok yoğun, sürekli olarak talepler, en iyisi olmak, kariyerde yükselme kaygıları gibi kaygılar var. Burada nasıl yavaşlayacağız? Ne yapacağız?

P.M.: Şimdi maalesef bir formulasyon yok.

R.Ç.: Biz sizden reçete beklemiştik oysa ki.

P.M.: Hep günümüzde öyledir ya hani, depresif mi hissediyorsun al bir tane ilaç ya da 3-5 seans terapiye git hop kurtul dun, bitti. Aslında bir şeylerin üstünü örtmekten başka bir şey değil bu. O yüzden once dediğiniz gibi farkına varmak çok önemli, yani ben ne yaşıyorum şu anda? Benim hayattan istediğim, beklediğim şeyler şu anda yaşadığım hayatla uyuşuyor mu? Şu anda yaşadığım hayat beni nasıl etkiliyor? Geçmiş yaşantılarım benim bu günümü, benim ebeveynliğimi nasıl etkiliyor? Neden bunu söylüyorum, dediniz ya biraz once, evde de iyi olmaya çalışıyoruz, işte de iyi olmaya çalışıyoruz, özellikle kadınlar, biz çok fazla yük alıyoruz. Toplum tarafından bize verilen malesef çok fazla yükler var ama bir taraftan da biz sürekli bir mükemmel olma takıntısındayız, yani bunun peşindeyiz. Ben de hep şunu söylüyorum, mükemmellik diye bir şey yoktur, mükemmel ebeveyn diye bir şey yoktur, bir şeyleri ancak yeterince iyi yapabiliriz. Yeterince iyi yaparsak da bu yeterlidir. Ama bizim içimizdeki, çok geçmişimizden getirdiğimiz, toplumun da bize empoze ettiği şeyler sonucunda ortaya çıkan yetersizlik hisleri, değersizlik hisleri, ayıp olurlar, yapmazsam ayıp olur, yapmazsam beni sevmez ler, yapmazsam bana küserler, bunların sonucunda biz bu gün sürekli bir yetişememe, mükemmel olma kaygısı içindeyiz ve bunlar bizim yavaşlamamızın önündeki en büyük engeller aslında. Ne yapmak gerekiyor? Bunların farkına varmak gerekiyor öncelikle.

R.Ç.: Ne gerekiyoru yine knuşalım. Olduğu kadar deyip şöyle bir rahatlamak, durmak mı gerekiyor?

E.D.: Evet olduğu kadar. Mükemmel annelik, çok katılıyorum Pınar hanıma, mükemmel babalık diye bir şey yok. Zaten çocuk, çocuğun ruhu kendisi için en uygun anne-babaya gelir. Dolayısıyla yapmakta olduğumuz zaten en iyisidir. Once bir bunu Kabul edip şöyle bir derin nefes alıp bir arkamıza yaslanmamız gerekir. Şimdi durum bu, bundan daha iyisini nasıl yapabilirim? Zaten sakinleşmeden planlayamayız, yol alamayız, öngöremeyiz, fark edemeyiz o yüzden öncelikle durum bu, mevcut durumu Kabul etmek sonra ne yapabileceğimize bakmak. Bu farkındalık için de biraz angaryalardan uzaklaşmamız lazım. Gün içinde hepimizin yapageldiği bir sürü işler var fakat bunların içinde yapmasak da olur, bu gün bunları halletmesem de olur dediğimiz bir sürü iş var, bu işleri biraz kendi içinde sınıflandırıp fazla yükleri bırakmak, angarya kısımları ortadan kaldırmak da fayda var.

R.Ç.: Bir de şöyle bir şey var, günümüzde anneler uzun sure çalışıyorlar, keza babalar da uzun sure çalışıyorlar, çocuk evde bakıcıyla kalıyor, hafta sonları da çocukla vakit geçiriyoruz diyerek sürekli çocuğu etkinlikten etkinliğe koşturuyorlar. Bakıyorsunuz çocuk dans dersinden çıkıyor spora gidiyor, spordan çıkıyor yüzmeye gidiyor, yüzmeden çıkıyor arkadaşının doğumgününe yetişiyor ya da oyun evine yetişiyor. Böyle bir hengame içerisinde yaşıyor çocuklar da aslında. Öte yandanda bilgisayar başına oturtuyorlar çocuğu, televizyon başına aileler, orada çocuğun kendi kendine eğlenmesini istiyorlar, onlarda bu arada diğer işlerini hallediyorlar. Bir kısır döngü içerisinde devam ediyoruz. Kısır döngüyü nasıl kıracağız? Yani annelerin babalarında aslında çaresiz kaldığı bir durum belli ölçülerde. Ne yapacaklar?

P.M.: Aslında bunun once bir nedenini konuşmak gerekiyor galiba bu gün. Çok yalnız ebeveynlik yapıyoruz. Yani çocukları bilgisayar başında bırakmak zorunda olmak, ekran başında bırakmak zorunda olmak aslında bir nefes almak için ya da günlük işlerinizi yapabilmek için yaptığınız bir şey ise bu çok üzücü bir durum. Eskiden, kitapta da çok bahsediyorum yavaşlamak için birlikte yaşamak diye, ruh sağlığımızı korumamız için birlikte yaşamamız gerekirken biz şu anda evlerimizde iki kişi, üç kişi, dört kişi, çekirdek aileler, yakınlarımızdan uzak, komşularımızla ilişkilerimiz soğuk, bu şekilde yaşamaya çalışıyoruz. Ama çok güzel bir söz vardır, “bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir”. Sedace anne-baba tek başına çocuğa yeterli olamaz ya da onun muadili bir bakıcı yeterli olamaz. Çocuklar da, ebeveynler de bugün çok yalnız oldukları için ekrandan destek almaya çalışıyorlar. Diğer taraftan da bu kadar yalnızlıktan kaynaklanan suçluluk duyguları var. onları nasıl gideririm? Onun için de yoğun programlar yapalım, çocuğu oradan oraya götürelim, ona çok fazla oyuncak alalım, ona kıyafetlerin en güzelini alalım, bu da bir taraftan maalesef suçluluk duygularının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Biraz once Ebru hanımın da dediği gibi once bir şu anı, durumu tanımlayalım. Şu anda ne oluyor? Şu an bizim başımıza bunlar geliyor diye bir sebepleri gözden geçirmek lazım.

R.Ç.: Aslında çekirdek aile de Pınar hanımın söylediği gibi çok idealize edilen bir şey olmamalı, sonuçta anne-babadan destek almak belki en faydalı şeylerden bir tanesi çocuğu yetiştirirken, belki akrabalardan. Ne diyorsunuz?

E.D.: Evet anne, baba, kuzenler, kuzenlerin çocukları gibi ne kadar aslında büyük aileye yayılabilirsek hem kültür aktarımı konusunda çok daha sağlıklı, kökleri tanımak, kökleri taşımak, çünkü DNA’mız taşıyor ama bilgimiz aklımız taşımıyor, onları da bir sonraki kuşaklar için aracı kılmak önemli hem de paylaşmaktan daha güzel ne var bu hayatta? Paylaşırken de kendi ailemizin içinde paylaşabilmek çok daha kaliteli sonuçlara ulaştıracaktır bizi. Fakat günümüz şartları maalesef buna çok fazla izin vermiyor, ne kadar yapabileceğimizi de bir denememiz lazım, denemekten de vazgeçiyoruz aslında.

R.Ç.: En azindan belki yakin evlerde, yakin yerlerde yaşamak belki, sonuçta ayni evlerde yaşayamiyorsak bile komşular var.hiç tanımadığımız komşular var. aslında anne bir yere gideceği zaman, baba bir yere gideceği zaman çocuğu bırakabileceği kimse de yok. Tabi ki çok elzem anlarda komşuya iki saat sen bakar mısın da diyemiyoruz, o kadar çok birbirimizden kopmuşuz, yabancılaşmışız ki birbirimize.

E.D.: Ve o kadar büyük bir güven sorunu var ki bir taraftan.

R.Ç.: Evet bir taraftan da öyle bir şey var. özellikle son dönemdeki çocuk cinayetleri, çocuğa yönelik şiddetle ilgili olaylardan dolayı. Bir de tabi işin şöyle bir yönü var, çocuklarımızı tam donanımlı, mükemmel yetiştirmeye çalışıyoruz, biraz önce bahsettiğim gibi çocuk sporla da ilgilensin, çocuk dans da bilsin, çocuk hatta 3 dil bilerek büyüsün, böyle acayip durumlar da var.

E.D.: Matematik dehası olsun.

R.Ç.: Benim çocuğum çok zeki olsun, her şeye hakim olsun gibi, kendimizde aslında bulamadığımız şeyleri çocukta da bulmaya çalışıyoruz değil mi aslında bir taraftan?

P.M.: Proje çocuk.

R.Ç.: Bunu ne yapacağız? Anneler babalar bir taraftan nerede kendini kontrol edecek?

P.M.: Güzel bir nokta, kendimizde bulamadığımız şeyler. Değil mi? Ben yapamadım, o yapsın. Bu nokta biraz tehlikeli bir nokta bizim için çünkü size çok kötü yerlere götürebilir. Çocuğunuzdan beklentileriniz çok yüksek oluyor öyle bir noktada ve bu anne-babalara hak verdiğim çok fazla yer var. ben de anneyim ve bu yarışta geri kalır diye insanın ödü kopuyor. Geri kalırsa ne olur? Iyi bir işe giremez. Geri kalırsa ne olur? Gerekli eğitim, sağlık şartlarından, kaliteli bir hayattan, bundan faydalanamaz, zor. Bu sistemin getirdiği bir şey bir taraftan. Ama bir taraftan sistemi biz bu şekilde besliyoruz, destekliyoruz. Çocuklarımızı yarıştırarak sürekli asıl bu yarışı kızıştıran biziz. Ama sorarsanız herkes der ki biz yapmıyoruz başkaları yapıyor. Ben de diyorumki kitapta kim bu başkaları? Hadi kim bana söyleyin. Biziz.

R.Ç..: Başkalarının hesabını soracağım diyorsunuz yani, kim söyleyin.

E.D.: Başkaları biziz. Pınar hanım için başkası benim, benim için başkası Pınar hanım aslında. Çok uzakta aramıyoruz bu başkasını .

P.M.: Biz farkında olmadan bu rekabeti çok kızıştırıyoruz. Çocuklarımızı çok yetersiz hissettiriyoruz, çok baskı altına alıyoruz ve şuna dikkat çekmek istiyorum, son zamanlarda bana çok fazla gelen sınav korkusu, kaygısı, endişesi olan çocuklar var. İstediğimiz sonucu da elde edemiyoruz çünkü 2 yaşında bu kadar çok kursa götürdüğümüz çocuk artık 5 yaşında size ben hiç bir yere gitmiyorum diyor. Hani bu çocuk her şeyi öğrenecekti, öğrenemez ki bu kadar baskıyla. Ya da çocuk 17 yaşına kadar harika gelmiş baskılarınızla, 17’den sonra yok ben girmiyorum üniversite sınavına ya da giremiyor o kadar çok kaygılanıyorki sınavı alamaz hale geliyor. Hani istediğimiz sonuçlar, olmadı. Demek ki doğru değil bu yol.

R.Ç.: Peki bu çocukta duygusal patlamalara yol açar mı böyle bir durum? Ya da bir yerden sonra arıza vermeye başlar mı? Siz diyorsunuzki altını ıslatma, tırnaklarını yeme aslında çocuğun duygularını ifade edememesinin sonucudur bu gibi bir tespitiniz var.

E.D.: Depresyon yaşımız çok çok küçük seviyelere düştü, çocuklarımız maalesef çok mutsuz, anne-babalardan en çok şunu isterim, bir hak diye sorarsanız, lütfen çocuğun farklı bir kimliği ve kişiliği olduğunu fark edin, o biz değiliz, o anne değil, o baba değil, o sadece çocuk, bu aileye gelmiş bambaşka bir birey. Bizim yapamadıklarımızı o yapsın, eyvallah çok güzel , biz yapamadık onun için imkanlar sağlıyoruz ama o belki bunu istemiyor ve bambaşka bir şey istiyor. Onun isteklerini de duymuyoruz. Çocuklar çok çırpınıyorlar istemiyorum, bunu yapmak istemiyorum. Hayır yapacaksın çünkü deyip bir sürü gerekçe sunuyoruz. Kabul etmek zorunda kalıyorlar ya da bir takım hem ilişki problemleri hem sağlık problemleri gündeme gelmeye başlıyor. Işleri de bu noktaya taşımamak lazım. En kıymetli şey sağlık ama sağlığı sağlık yapan ilişkilerimiz. Önce anne sevgisi, baba güveni, bunlarla çocuğu bir sarıp sarmalayalım sonra ne yapabileceğimize bakalım. Çok şükür derim her zaman çocuklar annelerinin ve babalarının istediği çocuklar değil, öyle olsaydı hep aynı nesiller dönecekti, hiç bir yere gidemeyecektik.

R.Ç.: Allahtan arıza veriyorlar diyorsunuz.

E.D.: Gerçekten öyle, iyiki arıza veriyorlar ve bir sıçrama olarak kullanıyorlar bunu ve farklılıklarını ortaya koyuyorlar. Bu anne-babayı bir sure üzüyor fakat sonra bu kendi düzenini ve dengesini kurmaya başlıyor.

P.M.: Bencede. Burada birazcık araya gireyim bir şeyler söylemek istiyorum. Heycanlanıyorum çünkü bu konu açıldığı zaman. Hep tek tip çocuk yetiştirmeye çalışıyoruz ya biz, aslında biraz eğitim sistemimiz de ona yönelik. Aslında dünyayı değiştiren, dünyada farklı şeyler yapabilen, büyük şeyler başaran insanlar farklı büyüyen çocuklar, yani çocukluğunda çok farklı olan insanlar. Hep böyle hikayeler duyarız ama gerçekten de öyle.

E.D.: Çoğunluklada isyan etmiş çocuklardır.

P.M.: Evet öyle. Çok düzgün düzgün gitmiş çocuklardan çok fazla bir liderlik bekleyemeyiz değil mi? Ama bugün bana bu çocuğun çok fazla liderlik ruhu var bunu ne yapabiliriz diye çocuklar getiriliyor. Öğretmenleri haksızlık yaptığı zaman bu çocuk karşı geliyor. Ne güzel! Ama sivri oluyor, sivri olmasın. Yani bu çocukların aslında olması gereken özelliklerini de biz böyle uyum sağlasın diye maalesef yok ediyoruz, törpülemeye çalışıyoruz.

R.Ç.: Siz kitapta diyorsunuzki, kitabınızda aslında bu sizin çocuğunuzla hikayeniz, çocuğunuza hamile olduğunuz dönemde yazmaya başladığınız bir kitap. Çocukların da sıkılmaya ihtiyacı vardır, sıkılmaları için onlara zaman tanıyın diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

P.M.: Tabiki. Hatta kendi hikayemden başlıyorum. Sıcak İzmir öğleden sonralarında çok fazla yapacak bir şey olmazdı. Ben de şiir yazmaya, öykü yazmaya, müzik yapmaya başladım ve bu benim için, bunu bir performans göstermek için, birilerine göstermek için yapmıyordum. En değerlisi de oydu aslında ya da işimde bir yere ulaşmak için yapmıyordum, bilmem ne sertifikasını alayım da.. Keyif almak için, rahatlamak için yaptığım şeylerdi. Bugün çocuklar piyanoyu bile piyano sertifikası alabilmek için çalıyorlar. Ya da belli okula girebilmek için şunları yapma, tenisten şunu yapma, bu dersten böyle başarılı olma şartı vardır ya, onun için bir şeyleri yapıyorlar. Başkaları için, evet hep başkaları için. Sıkılma konusuna geri döndüğümüzde sıkılmak yaratıcılığı besler, ama biz çocukların sııklmasına fırsat vermediğimiz için bizim sözümüzle hareket eden çocuklar olmaya başlıyorlar. Bu çocuklar yalnız kaldığı zaman hiçbir şey yapamıyor. Ya da bu çocuklar üniversiteye gittikleri zaman başında oturup da hadi dersini çalış bakayım diyen biri olmadığı zaman tamamen dersleri bırakabiliyorlar. Ya da bugün şikayet edilen şudur: sorumluluk almayı bilmiyor. Çünkü sürekli ona hiçbir fırsat vermeden tepesinde bir şeyleri söyleyen, helikopter ebeveyn diyoruz ya tepesinde böyle gezen, o kişiler varken bu çocuk nasıl sorumluluk alabilir ki? Sorumluluk alamadığı zaman nasıl özgüven geliştirebilir? Sıkılmadan buraya kadar gelebiliyoruz. Çocukların yalnız kalmaya ihtiyacı var. 2 yaşındaki oğlumun bile ben kendimi tutmaya çalışıyorum bazen, şurada biraz yalnız kalıp keyif yaptığı zaman, oyun oynadığı zaman gidip bozuyorum. Ne yapıyorsun? Arabayı öyle mi yapıyorsun? Bu kadar müdahaleye gerek yok çocuklara. Birazcık kendi kendilerine kalabilirler, sıkılabilirler. Yalnız kalma kapasitelerini geliştirmeleri gerekiyor yoksa odalarında yalnız kalamayan, ders çalışamayan çocuklar var, müthiş korkular geliştiren çocuklar var şu anda.

E.D.: Kaldı ki biz bugün yalnız aileleriz aslında, biraz once de konuştuğumuz gibi. Teknolojinin ilerlediği ve bu sistemin devam ettiği süreçte onları daha yalnızlık bekliyor olabilir. Ona da hazırlamamız gerekir. Bugün hepsi bizim prensimiz, prensesimiz, hepsi el üstünde, hepsinin hem elimiz üstünde hem gözümüz üstünde, hem yalnız bırakmıyoruz, hem çok şey bekliyoruz gibi böyle bir kaostalar. Yarın öbür gün bir iş hayatının içinde, bir erkek askerliğin içinde ya da üniversite hayatının içinde kalabalık bir ortamın içinde tekliğe gittiklerinde problemleri çok daha fazla artıyor. Çünkü bugüne kadar hep onları yolda tutmaya çalışan ebeveynler olduk ama birden o çıkınca yol neresi, sınır neresi, dışarısı neresi tanımlayamamaya başlıyorlar ve depresyon onlar için çok ağır bir konu olabiliyor.

P.M.: Evet bir taraftan çok izole büyüyorlar çünkü. Sitelerin içinde, güvenlik kameraları, sınırlar, fanus, servisle okula gidip gelerek.. Evet gerçek hayatla yüzyüze geldikleri zaman müthiş bir mutsuzluk. Bocalıyorlar.

E.D.: Bir taraftan da örneğin böyle bir çocuk iş yerine gittiği zaman o ne istese o oldu ya evde ve her şey zaten bir sürü insanın kontrolü altındaydı, bir sürü şeyi düşünmesi gerekmiyordu ama iş hayatına başladığında dünya böyle değil ve ona geri bildirimler çok sert geliyor. Bugüne kadar, 20-25 yaşına kadar prens ya da prensesti, şimdi ne oldu? Doğru bildiği her şey şaşmaya başlıyor ve burda hemen anne-babaya siz beni böyle yaptınız diye yönleniyor. 20-25 yaşına kadar çok güzel giden ilişki bıçak gibi kesilip tam ters bir yönde devam edebiliyor. Biz senin için yaptık her şeyi, anne-baba şaşkın. Benim içindi de ben niye bugün bu kadar mutsuzum bir yerde doğru olmayan bir şey var dediğinde bu sefer aile içi duygusal şliddetler başlıyor.

P.M.: Onu fark edemeyedebilir. Onu fark etmek önemli bir nokta. Beni bugüne kadar böyle getirdiniz ben bir kendimi düzelteyimi de getirir o ama bugün maalesef fark edemeyen ve hatayı sürekli karşıdakinde arayan insanlarla karşılaşıyoruz. Ben sınavda başarılı olamadım çünkü çalışmadım değil de, öğretmenim beni sevmiyordu, hocam beni sevmiyordu not vermedi ya da bu işi ben yapamadım çünkü bana takmıştı patronum gibi.. Hiç sorumluluk almamak bu aslında.

R.Ç.: Aslında orada ciddi bir kırılma yaşanıyor ve o kırılma depresyon olarak da geri dönüyor. Antidepresan kullanımı da bir anda artıyor dediğiniz gibi. Panik atak çağdaş hastalıklar olarak da karşımıza geliyor.

E.D.: Sonsuz, ucu açık, o kadar çok çeşidi var ki..

R.Ç.: Siz bu kitapta, Bilen Çocuk Serisi yapmışsınız, Babamı Seviyorum, Annemi Seviyorum ve Kendimi seviyorum diye. Ne anlatıyorsunuz bu kitapta? Bilen çocuk derken kastettiğiniz nedir?

E.D.: Bilen, bilgisini kullanan çocuk aslında bilen çocuk derken. En önemli yapıtaşımız anne-baba. Onların DNA’sını alıyoruz, onların görgüsünü, kültürünü alıyoruz, onlardan oluyoruz. Onlardan olup onların başka hallerini de onlara gösteriyoruz. Bu yüzden 0-7 yaş aralığı için yazılmış bir kitap bütünüdür her üçü de. Annemi Seviyorum, anne çocuğa okur, aslında istediğimiz budur. Anne çocuğa okurken hem kendi annesine okur aslında kendi bilinçaltında, hem çocuğuna okur ve onu dinleyen çocuk kendi annesine yönlendirir gibi bir üçleme var her 3 kitabın da içerisibde. Aslında niyetimiz şudur: anne her nasılsa benim için en uygun anneki ben onun çocuğu oldum, bunu fark etmek. Anne için de aynı şekilde, çocuğum her nasılsa benim için en uygun çocukki bugün biraradayız. Ondan öğreneceğim ve ona öğreteceğim ve bunun hem ilahi uyumunu, hem evrensel dengesini hayata geçireceğiz. Baba için de aynı şeydir. 0-7 yaş aralığı için yazıldı, çöp adamlar kullanıldı. Biz onlarla öğrendik çünkü, Cin Ali’lerle büyüdük. Fakat herkes okuyabilir, herkes dinleyebilir, içinde CD’si var. Duymayan çocuklarımız için 3 kitap işaret diline çevrildi. Görmeyen ve fiziksel engelli, okuyamayan çocuklarımız için de 3 kitabı okudum tüm önsözleriyle birlikte ve peşine de bir “seçimlerime saygı duyuyorum meditasyonu” ekledik çünkü anne-baba bir seçim, aklen değil ama ruhen bir seçim. Biz de onlar için bir seçimiz, karşılıklı bir seçim var. Bu seçimi Kabul edip anne ve baba ile barıştığımızda annede 16 ayrı, babada 16 ayrı dinamik çalışır, 32 dinamikle birden barışmayı getirir ve hayatımızı çok kolaylaştırır. Bu yüzden her yaşta, 80 yaşındaki kişi de dinleyebilir, okuyabilir, 0 yaşında anne rahmindeki bir çocuğada okuyabiliriz.

R.Ç.: Mükemmel çocuk var mı?

P.M.: Sizce? Olabilir mi?

E.D.: Her çocuk mükemmeldir.

P.M.: Evet farklı bakış açısıyla öyle ama beklentilerimizin hepsini karşılayacak çocuk yoktur.

R.Ç.: Çok zeki olsun çocuğum, biraz once de bahsettiğimiz gibi, en iyi okula gitsin çocuğum, en iyi kurslara gitsin gibi bir yaklaşımın sonu ne olacak onu merak ediyorum. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

P.M.: Böyle bir şey mümkün değil. Dediğim gibi mükemmel ebeveynlik de yok mükemel çocuk da yok. Mükemmel çocuk dediğiniz şey dediğimiz gibi ebeveynin çoğu zaman gereksiz bütün ihtiyaçlarını, ebeveynin ihtiyacı çünkü bunlar çocuğun ihtiyacı değil, bunu karşılayan bir çocuk olamaz.

R.Ç.: Onun altından anne-babaların ihtiyacı, aslında çocukların ihtiyacı değil biz çocuğun ihtiyacıymış gibi yansıtıyoruz sadece değil mi?

P.M.: Evet aynen öyle.

E.D.: Çok özür diliyorum. Bu koşturmacanın çocuğun gerçek mükemmelliğini bozduğunu düşünüyorum. Çünkü ona alan tanımıyoruz. Sen aradan çekil ben seni şekillendiririm, yoğururum, ben tabiki ne gerekiyorsa içine damlatırım, seni onunla büyütürüm. Ama biz onun hem ruhunu hem duygularını hem aklını işin dışına taşıyoruz dolayısıyla da biz çocuğun gerçeğini bozuyoruz bu koşturmaca içinde. O zaten doğuşunda mükemmeldi, dünyaya zıtlıklar yasası gereği bir şeyi aramak için geldi, onu yolundan da ayırıyoruz bir taraftan.

P.M.: İş yerinde bu kadar ciddi mücadele içindeyken, bu kadar öfkeliyken değil mi bugün çok ciddi bir yarış var iş yerlerinde eve geldiğimizde çok yumuşak, tatlı, şeker, iyi ebeveynlik yapan biri olamıyoruz bir, ikincisi bu özelliklerimizi eve taşıyıp çocuğun yöneticisi gibi davranıyoruz. Dikkat edin iş yerinde yönetici konumunda olan kişiler nasıl davranıyorsa evde de öyle. Mesela bazen bakıyorum havuzda çocuk yüzüyor, bu tarafa geç, şimdi böyle yap. Bu ebeveyn-çocuk ilişkisinde olabilecek bir şey değil. Tabi ki bir ast-üst ilişkisi doğru bir şey değil. O yüzden bütün hayatımızı sorgulamamız gerekiyor. Bu iş yerinde ben ne yapıyorum? Onu da sorgulamak gerekiyor.

E.D.: O kadar alışıyoruz ki öyle davranmaya artık öyle davranmamak ne demek onu çok çabuk unutuyoruz. Böyle davranmazsak ne olur çok çabuk unutuyoruz. O işteki savaşma, o kültür, mücadele, hırs, her tarafı kollamalıyım gibi o duygular hiç farkında olmadan eve, çocuklarımızla ilişkiye, kitap okurken kitaplarımızla ilişkiye bile akmaya başlıyor ve kontrolden çıkıyoruz bu noktada. Profesyonel hayat böyledir. Profesyonel hayatı orada bırakmak, eve bir baba, bir anne olarak dönmek, keza ertesi gün sabah yine profesyonel kimliğimizi giyip onunla gidebilmek, bu tabiki biraz ideal insana doğru gidiyor. Ideal insan diye bir şey var mı? O da yok ama ne kadar, neresinden tutup toparlarsak, küçük farkındalıklar, o benim çocuğum, o benim yönettiğim insanlardan biri değil ya da o benim patronum değil. Ona öfkelenip de çocuğuma kızmanın, öfkeyi burada patlatmanın bir anlamı yok. O sadece benim çocuğum diyebildiğimiz noktada bir sürü şey değişmeye başlar.

P.M.: Belki iş yerinde de aslında değişiklik. Yine biz yapıyoruz. Niye profesyonel hayat öfkeli olmak demek olsun?

R.Ç.: Asık suratlı olmak, niye emir cümleleri kurmak anlamına gelsin? Rica cümleleri, istek cümleleri varken değil mi? Pınar hanım siz bu kitapta diyorsunuzki çocuklar çok fazla şey istiyorlar. Her şeyin en güzeli olsun, bir tane telefonu varken.. Gerçi çocukların telefon kullanmasını herhalde 18 yaşından küçük çocukların telefon kullanmasını da onaylamıyorsunuz zannedersem. Telefon alıyor aileler, telefonun eniyisi olsun, tablet bilgisayarlar alınıyor, bilgisayar alınıyor onun en iyisi olsun, topun en iyisi olsun, spor aletlerinin en iyisi olsun, çocuk en iyisini istiyor sürekli, en iyisine kodlanmış durumda ve bir türlü doymuyor. Doyumsuz bir yönü var çocukların diyorsunuz. Neden doyumsuzlar?

P.M.: Biraz orada şeyi de anlatıyorum, “baklava sendromu” diye bir şey uydurdum ben. Baklavayı bir tane yersiniz hoşunuza gider, belki çok seviyorsanız bir kaç tane daha yersiniz ama bir sure sonra yediğinizden ne keyif alırsınız, bir de üstüne hasta olursunuz o kadar çok yerseniz. Bu kadar çocuklara bir şey almak da yani bir kaç oyuncağı olduğu zaman çocuk memnun olabilir, iyi olabilir, hadi diyelim bazı şartlarda biraz daha bir şeyler alıyorsunuz veriyorsunuz, tamam belli bir seviyeye kadar Kabul edilebilir. Ama bir yerden sonra bu kadar çok eşya, bu kadar çok oyuncak, bu kadar çok her şeyin en iyisi çocuğu hasta ediyor, hiçbir şeyden keyif alamaz hale geliyor. Çünkü siz 8 yaşındayken en pahallı telefona sahipseniz o zaman ulaşacağınız bir nokta olmuyor. Bir de zaten onu kaldırabilecek durumda değilsiniz, o telefonun sorumluluğunu alacak durumda değilsiniz, kaybediyorsunuz üzülüyorsunuz, su dökülüyor üzülüyorsunuz, beceriler gelişmemiş zaten, zaten sağlık zararlarını saymaya bile gerek yok herkes farkında böyle şeylerin. O yüzden aslında çocuklara çok fazla şey vermek, çocuklara çok fazla yük vermek, duygusal olarak çok fazla yük veriyoruz. Bunu yapmamızın bir sebebi suçluluk hisleri, digger sebebi yalnızlık, çocuk çok fazla yalnız kalıyor yazık bari odasında bir sürü oyuncağı olsun da onunla ilgilensin. Ama hiçbir oyuncak özellikle ekran anne-baba ilgisinin yerine geçmiyor ki. Tam aksi çocuğa zarar veriyor bunlar.

E.D.: Çok fazla oyuncak ve çok fazla teknolojik talep ve bunun karşılanması bana sorarsanız en çok yaşam enerjisini azaltıyor. Çünkü az bir zaman ayırıyor ve biliyor ki çok kısa bir zaman sonra tekrar yenisi gelecek ve sürekli önünden geçen malzemeler artık onun için anlamını kaybediyor ve ona harcayacağı vakit, nasılsa yenisi gelecek. Ama hayat böyle değil onun yerini bir zaman sonar insanlar alabiliyor, durumlar, duygular alabiliyor. Onlar için de aynı tavrı sergileyebiliyor çocuk bir zaman sonra çünkü buna alışıyor ve yaşam enerjisi gittikçe düşüyor. Aman bu da geçecek, bunun da önemi yok, sevincin de önemi kalmıyor, hüznün de önemi kalmıyor bir zaman sonra, orada yaşam enerjisinin barajı gittikçe düşüyor.

P.M.: Belki demek istediğiniz şey bağlanamıyoruz bir şeylere. Eşyayla olan ilişkimiz insanla olan ilişkimize çok benzer. Eşyalarınızı güzel tutar onlara bakar uzun uzun kullanır mısınız yoksa parçalar, atar, değer vermez, önem vermez misiniz?

R.Ç.: Nasıl olsa yenisini alırım, yenisi gelecek diye..

P.M.: Bu insan da gitti, bana arkadaş mı yok, bana sevgili mi yok diyebilirsiniz. Çok farklı şeyler gibi görünüyor ama değil aslında.

E.D.: Çocukluktaki eşyalarımızla ve diğer her şeyle olan bağımız büyüdüğümüz zaman onların yerini alan diğer konularla kendini ifade eder bize.

R.Ç.: Biz hızlı tüketiyoruz dolayısıyla çocuklar bize bakarak onlar da hızlı tüketiyorlar hem eşyaları hem de insanları ya da duyguları. Çocuklar aileleri ile size geliyorlar, ne yapıyorsunuz, ne öneriyorsunuz? Aileler ben çocuğa zaman ayiramiyorum, yeterince zaman ayiramiyorum, ne yapacağim diye sorduğu zaman siz ne yapiyorsunuz, ne tavsiye ediyorsunuz?

E.D.: Önce suçluluk duygusundan bir arınmamız lazımki durumun gerçeğini görelim. Neden vakit ayıramıyor, bunu once tahlil ediyoruz. Bunun için çok gerçek sebepleri olabilir, aslında çok gerçek gibi görünen ama altı çok boş sebepler de olablir. Kişi bunun farkında da olamıyor bazen. Mesela gün içinde ev hanımlarıyla şunu tartışıyoruz. Şu saatler arasında temizlik yapmak zorundayım, şu saatler arasında bulaşık yıkamak zorundayım gibi kendine bir iş planı ayırmış ama bunu esnetebilir. Bu onun evi, bu onun düzeni. Çocuk evdeyken bir saat hiçbir şey yapmayabilir ama kendi programına uymak zorunda hissediyor kendini. Baktığımızda çok gerçek ama altı esnetilebilir, değiştirilebilir gibi bir sürü konular var. bu bir örnek, bunun gibi bir sürü insan hayatı çeşidi var. burada once suçluluk duygusu ile başlıyoruz. Anne neden suçluluk hissediyor ya da baba neden suçluluk hissediyor. Aslında neyi vermek istiyor da onu veremiyor, onu vermek yerine neyi nasıl tamamlıyor, oradaki bilgilerin gerçeği ile başlıyoruz, onlar üzerine çalışıyoruz. Ama burada anne-baba mı tek konu? Hayır, çocuğun kimsayı da bizim için çok önemli. Karşımızdaki çok öfkeli bir çocuksa o zaman öfkenin kaynağına bakıyoruz. Karşımızdaki çok çekingen bir çocuksa neden ifade edemiyor, neden hayatın dışında, ailenin biraz dadha sessiz tarafında kalmayı seçiyor? Bu sefer onlara bakıyoruz. Aslında tek bir formül yok.gelen anne, baba ve çocuk ilişkisindeki ana sorunlar üzerinden tek tek yürümeye başlıyoruz.

R.Ç.: Kişilere bakıp ona gore formüller sunuyorsunuz. Siz ne dersiniz?

P.M.: Belki bunlara ekleyeceğim şeyler olabilir. Bugün çocuklar hiç oyun oynamıyorlar ya, biz onlara diyoruzki okula gideceksin oyun zamanı değil, okuldasın oyun zamanı değil, okuldan geldin oyun zamanı değil, hafta sonu kursların var oyun zamanı değil ya da derslerin var. ama çocukların oyun oynamaya ihtiyacı var, onların asıl işi oyun aslında ve bugün ebeveynlere once bunu farkettirmek ve hatırlatmak gerekiyor. Bir dakika durum siz bu çocuğun yapması gereken bir şeyi engelleyerek zaten çocuğu kapattınız, biro nu açalım. Reçete diyorum ben ona, ben ilaç yazmıyorum ama reçeteniz var diyorum. En az 15 dakika her gün oyun oynamalarını öneriyorum oradan bir giriş yapabiliyoruz. Çünkü çocuklar ancak oyun sırasında kendilerini ifade edebiliyorlar, onların bizim kadar sözcüklerle ifade edecek becerileri yok. Ben de oyun terapistiyim ve çocukları oyun içinde iyileştiriyoruz biz. Çoğu ebeveyn diyorki ben oyun oynamayı bilmiyorum. Öyle bir bu hızlı hayatlar içerisinde bastırmışız kapatmışızki o tarafımızı. Ama yetişkinler de oyun oynayabilir, yetişkinler de oyuncu olabilir.

R.Ç.: Aslında olsa daha iyi olur aslında rahatlamak için değil mi?

P.M.: Çok daha iyi olur, dünya daha iyi bir yer olur.

R.Ç.: Daha mutlu insanlar oluruz.



P.M.: Aynen öyle. O yüzden bazen oyun odasına onları beraber alıp baştan ilişki kurmayı baştan oyun oynamayı öğrettiğimiz zamanlar da oluyor. Oyun içinde kurulan ilşki çok sağlam ilişki oluyor. Hatta oyundan sonra çocuklar ağladığı zaman onlar da üzülüp geliyorlar, hani biz oyun oynayacaktık ve her şey iyi olacaktı? Ben de diyorumki ağlaması, kendini ifade edebilmesi zaten her şeyin iyi olacağını gösteren bir şeydir. Çocuk size güvendiği zaman kendini bırakabildiği zaman ağlar, anlatır, hazır olur buna.

R.Ç.: Çok teşekkürler verdiğiniz bilgiler için ne iyi ettiniz geldiniz, bu güzel bilgileri bizimle paylaştınız. Evet sevgili izleyiciler, bugün yavaş ebeveynlik nedir bunu konuştuk. Günlük yaşamın koşturmacasında bir sakinleşip çocuğumuz ne istiyor, biz ne istiyoruz, aslında nasıl mutlu olabiliriz? Bunun üzerine kafa yormak önemli sakin ve huzurlu çocuklar yetiştirebilmek için. Umarım siz de keyif almışsınızdır bu sohbetten. Bir sonraki programda görüşmek dileğiyle hoşçakalın.

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə