Restorasyon kesintisiz devam edecek” dedi. Binadan değil de kurumdan (devlet’ten) bahsettiğine göre, “eski rejime dönüş



Yüklə 36.08 Kb.
tarix30.10.2017
ölçüsü36.08 Kb.

“Restorasyon”: Bir Atatürk-Abdülhamit sentezi

Baskın Oran

Başbakan Davutoğlu “Restorasyon kesintisiz devam edecek” dedi. Binadan değil de kurumdan (devlet’ten) bahsettiğine göre, “eski rejime dönüş” demek. Terim, Bourbon Hanedanı’nın, 1789’un izlerini silmek için tahta geri getirilmesi olayından kaynaklı. Ama hangi eski rejim’e döneceğiz, onu bir süre sonra üniversite ders kitapları şöyle yazacak:

“2007’de Ulusalcıların 367 ısrarı (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/baskin_oran/faideli_bir_rehber_ikinci_kenan_evren_nasil_olunur-1205557) sayesinde 2014’te halk oyuyla seçilen Erdoğan’ın uygulamaya başladığı programa ‘Restorasyon’ dendi. Bu kavram, ikisi de yakın geçmişte denenmiş ve başarısız olmuş iki unsura geri dönmek anlamındaydı: Yöntem olarak Kemalizm’in otoriterliği, ideolojik olarak da Abdülhamit’in İslamcılığı.”

Öğrenci bunu okurken, Wikipedia’da şu anda mevcut bir K. Marx cümlesi de aynı anda aklına düşecek: "Hegel bir yerde şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak” (http://tr.wikipedia.org/wiki/Louis_Bonaparte'in_18_Brumaire'i).

OTORİTERLİK

Erdoğan’ın otoriterlik tutkusu hakkında; demokrasiyle özdeş olan Kuvvetler Ayrımı ilkesini sıfırlamaya çalıştığını, bunun için de “Paralel’le Mücadele” adı altında Yargı’yı, ayrıca medyayı sindirmeye savaştığını söylemek yeter (http://www.radikal.com.tr/politika/erdogandan_yargitaya_cok_sert_sozler_bir_avuc_hashasi-1209328).

Bu tutku öyle bir şey ki, günahı kadar sevmediği Atatürk için Anıtkabir özel defterine, “Vefatınızın ardından cumhurbaşkanlığı makamı ile cumhur arasındaki irtibat maalesef zayıfladı” diye yazdı.

Yazdı, çünkü Atatürk döneminde muhalefet yoktu, Kuvvetler Ayrımı yoktu. Çünkü o zamanki irtica ezberinin (1925 isyanı bile öyle takdim edilmişti) yerini şimdi “Paralel” ezberi aldı. Çünkü Davutoğlu parti içi demokrasiyi “fitne” olarak tanımlıyor (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27119065.asp?top=1), Türkiye için de şunu diyor: “Özgürlükleri yeni bir ahlaki formasyonla buluşturacağız” ” (http://bianet.org/bianet/siyaset/158135-davutoglu-ozgurluklere-ahlaki-formasyon). Çünkü Erdoğan “istikbali gençliğe emanet” etmek istiyor: Gidilmesi TEOG’la fiilen mecburi hale getirilmiş İmam-Hatiplerden çıkacak “Dindar Nesil”e (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/112527/Okullara_imam_Hatip_siniflari_geliyor.html).



BİR KARŞILAŞTIRMA?

Erdoğan yöntemde Atatürk’ü kopyalıyor. Bu “Yeşil Kemalizm” olgusu hem yine Marx’ın komedisini anımsatıyor, hem de 85 yıl önceki durumun, bütün günahlarına rağmen, bugünkünden bin kere daha anlaşılabilir olduğunu:

1) Ülkeyi işgalden kurtarıp sıfırdan devlet inşa etmek suhuletle yapılabilecek bir şey değildi. Oysa şimdi böyle bir durum yok ve komedi yazılıyor: Kurtuluş Savaşına Samsun’dan başlanmıştı, Erdoğan seçim gezisine oradan başlıyor.

2) Kemalizm’in o devirde kendine örnek aldığı Batı da otoriterdi, hatta kısmen Nazi ve Faşist. Şimdi ise alabildiğine özgürlükçü. Üstelik, "Türkiye'nin AB hedefi stratejik bir hedeftir ve kararlılıkla devam ettirilecektir" (http://www.aksam.com.tr/siyaset/davutoglu-bu-veda-degil-vefa-kongresidir/haber-334540) diyerek adamlara saf muamelesi yapıyoruz.

3) Atatürk, bir azınlığın otoriteriydi. Erdoğan ise çoğunluğun. Azınlık tahakkümü, çoğunluk tahakkümünün yanında çocuk oyuncağıdır.

MİLGRAM DENEYİ VE “KİMLİK, BİTTE!”

Erdoğan diktatör değil, çünkü buna ne imkan var ne de gerek. Rejimin Atatürk’te olduğu gibi otoriter bir Tek Adam yönetimi olması yeterli.  Çünkü, Milgram Deneyi’nin (http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi) kanıtladığı gibi, insanlar devlet otoritesini arkalarına aldıkları anda, iktidardan yana olmayana hayat hakkı tanımayan birer müstebit müsveddesi oluveriyorlar. 18 dk. vaktiniz varsa bu deneyin teatral videosunu kaçırmayın: (http://www.youtube.com/watch?v=ND-bxlwHx_E). Eğer “Bunlar bizim cennet ülkemizde olmaz” diyorsanız, Nokta dergisinin Aralık 1986’daki “Kimlik, Bitte!” deneyini hatırlayın (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=175821&tarih=16/01/2006). O da yetmezse, Havuz Medyası’nın köşe yazarlarını okuyuverirsiniz.



İSLAMCILIK

AKP’nin ideolojik içeriği de kopya. Osmanlı’nın ölmemek için denediği “üç tarz-ı siyaset”in ikincisi olan İslamcılık’ın 21. Yüzyıl kopyası. Önce 1839 Tanzimat’la Osmanlıcılık uygulanmış ama 1789’un ve büyük devletlerin etkilediği Gayrimüslim bölgelerin ayrılıkçılığına tabii ki merhem olmamıştı. Onun üzerine Abdülhamit hiç olmazsa Müslüman bölgeler başını alıp gitmesin diye İslamcılık politikası başlatmıştı, sonuç Arapların da tüymesi olduydu. Arkasından da İttihatçıların (ve ayrıca Kemalistlerin) Müslüman Türk’ü odak alan Türkçülük politikası geldiydi.

Şimdi AKP, aynı İslamcılık politikasını Türk Müslüman’a dönüştürmüş bir vaziyette hem dış hem de iç politikada ısıtıp getiriyor. Tabii, Marx’ın yukarıdaki “… komedi” lafı yine geçerli. Çünkü:

Dış politikada durum traji-komik: Sünni-Şii kavgasıyla yırtılan Ortadoğu’da Sünni terör örgütlerine Türkiye’yi lojistik üs olarak kullandıran İslamcılık politikamız önce Ortadoğu’nun, sonra da bütün medeni dünyanın sabrını tüketti (http://www.nytimes.com/2014/08/25/opinion/a-necessary-response-to-isis.html?_r=0). Türkiye artık 49 diplomatını IŞİD’e teslim edip eller yukarı (bu deyimin devamı da vardır, malum) olmuş bir ülke.

İç politika daha traji-komik: AKP, İslamcılık’ı birleştirici tutkal olarak algılıyor.

1) Birleştirici tutkalı din olan gelişmiş ülke hiç duydunuz mu? Çünkü din, tarım toplumlarının birlik-beraberlik ideolojisidir (cohesion ideology); Türkiye şu anda sanayi-sonrası toplumunu yaşıyor yahu. AKP 2010 sonuna kadar başarılı olduysa, İslamcılık sayesinde değil, 1930’lar Kemalizmi’nin 21. Yüzyılda uygulanmasına karşı çıkmak ve askerî vesayeti sona erdirmek sayesinde oldu.

2) Abdülhamit İslamcılığı o dönemde çok büyük iki avantaja sahipti. Birincisi, Kürtler özellikle 1839’da Gayrimüslimlerin eşit ilan edilmesinden sonra Ermenilere bir yandan diş biliyor, bir yandan da onların devlet kurmasından korkuyorlardı. İkincisi, Kafkas ve Rumeli muhacirleri Hıristiyanlardan gördükleri eziyetin acısını Anadolu’daki Gayrimüslimlerden çıkartmak için sabırsızlanıyorlardı.

Bu durumda Abdülhamit, İslamcılık politikasını Erdoğan gibi yukarıdan empoze etmeye ihtiyaç duymadı; aşağıdan zaten şiddetli bir talep geliyordu. Oysa şimdi ne Ermeni (+ Rum ve Süryani) kaldı, ne de gasp edilecek Gayrimüslim malı; Müslümanların bu politikayı talep ettikleri falan yok.

3) Hatta, bugün durum tam tersine döndü. Bir kere, Kürtler artık tam bir etnik bilince sahip. İkincisi, Ermeni korkusu ve düşmanlığının bittiği bir ortamda onları İslam’dan soğutacak çok şey var: İslamcı terör örgütleri. Hani Erdoğan “Özellikle son yıllarda İslam ile terörü bir arada anma gibi bir gayret ortada. İslami terör ifadesine tahammül edemiyorum” (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=96774) ve “Bir Müslüman soykırım yapamaz” (http://www.ntvmsnbc.com/id/25018860/) demişti ya, o işte.

KÜRT MESELESİNDE İSLAMCILIK

AKP şu anda Kürtlerin yarısının oyunu alıyor ama, bu Kürtlerin dindar oluşundan değil. Başka sebepleri var:

Bir kere, PKK’nın yapmış olduğu baskılara tepki. Ama artık PKK eski PKK değil. Mesela direkten bayrak indirmeyi, mezarlığa heykel dikmeyi, şehirde otobüs yakmayı kınıyor. Her şeyden önce, HDP adayı Demirtaş çok şeyi değiştirdi. Kaldı ki, en muhafazakar Kürtler bile kabul ediyor: PKK silaha sarılmasaydı bugün Kürd’ün adı bile olmayacaktı. Aynen, ASALA silaha sarılmasaydı, …

İkincisi, Kemalizm’in Kürtlere yaptıklarına tepki. AKP Ulusalcı olmadığı için Kürt meselesine çok daha rasyonel yaklaştı, yaklaşıyor. Ama bu daha ne kadar sürecek bilemem çünkü silahı bırakan Kürtleri 1,5 yıldır çocuk gibi oyalıyoruz. Bunun sonucu, doğuda (şimdilik insan ölümüyle sonuçlanmayan) sayısız olay başladı. Öyle ki, son bir yıllık listesini versem sonuna kadar okuyamazsınız. Kandil’in homurdanması da ayrı.

Bunlara çok daha önemli bir unsuru, Ortadoğu’daki Kürt Rönesansını ve IŞİD “sayesinde” Barzani devletinin eli kulağında oluşunu, ayrıca, PKK’nın ABD ve AB tarafından terör listesinden çıkarılacağını (http://www.hurriyet.com.tr/avrupa/27038943.asp), hatta Batı tarafından IŞİD’e karşı silahlandırılmakta olduğunu eklerseniz şunu görürsünüz:

Artık Kürtler için anadil öğretimi falan alay gibi. Bu insanları yerel yönetim’den başka hiçbir şey kesmez. Türkiye bir bütün olarak kalsın isteniyorsa, artık bu şarttır.

Diğer yandan, AKP’nin bunu vermesi zor. Çözüm Süreci hükümet programında “Terörün bitmesi ve PKK’nın silah bırakması” biçiminde geçiyor. Olayı bugüne kadar suhuletle götüren Beşir Atalay tasfiye edildi. Bir de, hiçbir şeyde gıkı çıkmayan Genelkurmay Başkanı, “Kırmızı çizgiler aşılırsa gereğini yaparız” diyor? (http://www.zaman.com.tr/gundem_kirmizi-cizgiler-asildiginda-cevap-verilir_2240880.html).



İSLAMCI ZENGİNLERİN YARINI

Trajedi’nin komedi’ye dönüşmesini, AKP’nin düşünmek bile istemediği bir olguyla kapatalım.

1920’lerde Kemalizm’in imal ettiği Anadolulu zengin tipi, mesela Vehbi Koç veya Hacı Ömer Sabancı, ayağını altına alır öyle otururdu. Sadece 1 kuşak sonra oğulları Rahmi Koç ve Sakıp Sabancı rafine burjuva oldu, müze ve adam gibi üniversite kurdu. Bu yüzdendir ki şimdi Koç Holding ile Ali Sabancı üzerine Maliye orduları saldırtılıyor.



Şu anda AKP, yolsuzlukları örtbas ederek Anadolu’dan yeni zenginler imal etmekte. Davutoğlu’nun “Yolsuzlukları örtemeyeceğiz” dediği gün şu haber çıktı: “25 Aralık dosyası kapandı” (http://www.hurhaber.com/25-aralik-dosyasi-kapandi/haber-653529). Bu zenginler de 1, bilemedin 2 kuşak sonra rafine olacak.

Buna şunu da ekleyin: Nasıl Kemalist aşırılıklar Erdoğan’ı yarattıysa, Erdoğan’ın aşırılıkları da demokrasiyi getirecek. Menderes sonrasında daha demokrat bir Türkiye geldiği gibi.


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə