S. D.Ü. İLÂHİyat fakültesi GÜNÜMÜz aleviLİĞİnde eğİTİM Çaliştayi


İ K İ N C İ O T U R U M 30 Mayıs 2009 saat: 9.00-10.45 ALEVİLERİN ÖRGÜN EĞİTİMİ



Yüklə 1,05 Mb.
səhifə7/17
tarix09.01.2019
ölçüsü1,05 Mb.
#93913
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   17

İ K İ N C İ O T U R U M


30 Mayıs 2009 saat: 9.00-10.45

ALEVİLERİN ÖRGÜN EĞİTİMİ



Başkan: Prof. Dr. Beyza BİLGİN

Raportör: Arş. Gör. Mehmet ERSAL

Dursun GÜMÜŞOĞLU


Yard. Doç. Dr. Ali YAMAN
Şakir KEÇELİ
Prof. Dr. Sönmez KUTLU
Prof. Dr. Cemal TOSUN
Prof. Dr. Recep KAYMAKCAN
Ömer ÖZCAN


Başkan Prof. Dr. Beyza BİLGİN: İlkokulda, ortaokulda okuduğum zaman hiç Din Dersi okumamıştım. Çünkü o zaman yoktu ve galiba bunun eksikliğini duyuyorum. Hâlbuki toplumda din çok canlıydı. Toplumda çok canlıydı adetler. Mübarek günlerde pişiler yapılır, teravihlere gidilir, oruçlar tutulur, herkes herkese karışırdı. Bir mahalle terbiyesi vardı: “Şöyle giydin, şu kadar yanacaksın. Şu kadar kısa giyiyorsun. Namaz kılmadın, kızgın saç üzerinde öbür dünyada kılacaksın.” Bunları nereden biliniyordu? Bunlar sanki gitmiş gelmiş gibi her şeyi biliyorlar. “Kitapta yazıyor” deniliyordu. Kitap, bana göre Kur’an olmalıydı; çünkü evde okunan Kur’an’dır. Annem çok özeniyordu. Çünkü o Osmanlı döneminde babasının görevi dolayısıyla Şam’da bulunmuş; dayım da annem de Arapça anlıyorlardı. Onlar okurken, annem biraz anlatırdı. Allah diyor ki diye… Ona göre Allah diyor. Bazen komşulara da Allah diyor ki diye anlatırdı. Yasin Suresi Tebareke (Mülk suresi), Perşembe akşamları okunurdu. Şimdi daha çok Cumaları okuyorlar. Ben biraz, din derslerinin eksikliğini duydum. Kitapta bunlar yazıyor mu acaba? Nasıl yazıyor? Kitapta olduğunu nasıl öğreneceğim? Ve bunun peşine düştüm.

Liseyi bitirdikten sonra, o zaman bize Üniversiteler ve Fakülteler hakkında pek bilgi verilmiyordu, ben bir İlahiyat Fakültesi olduğundan habersizdim. İlk Fakültem Fen Fakültesi, Yüksek Kimya Mühendisliği olmuştu. Sonra ben İlahiyat Fakültesini keşfettim. Tabi bir sene kaybettim ve İlahiyat’a geçtim. İlahiyat’ı bitirdikten sonra Din Dersi ve Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Yozgat İmam-Hatip Okulu’na gitmiştim. Oradaki başka diğer okullardaki mesela Öğretmen Okulu vs. çocuklar o kadar heyecanlıydı ki… Din dersini o kadar çok seviyorlar ki… Kızların ve lisedeki öğrencilerin benim gibi heyecanla dersi takip etmelerini unutamıyorum.

Niye bu ders de okunmasın? O zamanlar isteğe bağlı bir ders konmuştu. Ama isteğe bağlılığın çok büyük problemleri vardı. Ben “Din Derslerinin isteğe bağlı olması” konusunu kendime iş edindim. Tezlerim hep bu konudadır. Din dersinin isteğe bağlılığının meydana getirdiği problemler, yokluğunun, okumayanların sahip olacağı problemler. Yani, dünkü arkadaşlarımızın söylediği gibi, eğer bu, Din Derslerinin mecbur olması bir kabahatse, bu kabahatte benim çok payım var arkadaşlar. Çünkü ben yokluktan gelmiştim, hiç din dersi okumamıştım. Bunun ille de okunmasını istiyordum. Mecburi olsun diye Anayasa’ya yazılmasını ben ve benimle beraber çalıştığım arkadaşlarım, biz istememiştik. Niçin Coğrafya dersi için mecburiyet yok, ama herkes okuyor, Niçin Tarih için mecburiyet yok, ama herkes okuyor. Din Dersi de öyle olsun istedik. Ama o zamanki Din Öğretimi Genel Müdürü (Allah rahmet etsin) Necati Öztürk bey dedi ki “Hocam bunu anayasaya koymazsak bu açılmaz. Derler ki, “bu anayasaya aykırı, çünkü anayasada yeri yok”.” Gerçekten daha önceden ne zaman din dersinden söz etsek, denirdi ki “Anayasaya aykırı, anayasada yeri yok.” Hep mahkemeye verilirdi Din dersleri Anayasada yeri yok, Anayasaya aykırı diye. İşte bir dönem öyle oldu. Biz bunları anlattık ve din dersleri okunmasını, bütün çocuklar tarafından okunmasını istedik. Ama Anayasa’ya girmezse, “Anayasa’ya aykırı” denileceği için Anayasa’ya girdi. Mecburi/ zorunlu kelimesi konulsun denildi ve o kelime oraya girdi.

Şimdi bunun sevabı da var elbette günahı da var. Hepsinde benim payım da var. “Pişman mısın?” Hayır, pişman değilim. Kalitenin yükseltilmesi, çok kültürlülüğe doğru programın zenginleştirilmesi gerekiyor. Bunları savunan insanların seslerini duyurmaları gerekiyor. Bence, Alevîler bu işleri yapmaktalar. İnşallah bu ilerleyecek.

Arkadaşlar, değişik mezhep olsun, yol olsun, yorum olsun ne derseniz deyin ortaklaşa bazı kavramları, mesela “can kıymeti” gibi, “rahmet” gibi kavramlara vurgu yapmamız gerekiyor. “Rahmeten li’l-âlemin Peygamberimiz”. Ama görüyorsunuz her gün ne kadar çok insanımız ölüyor, öldürüyoruz. Yani sanki barışı, sanki düzeni ölme ve öldürme üzerine kurmuşuz ve bunun da kimseyi rahatsız ettiğini görmüyorum doğrusu. Bir öldürme yarışı içerisinde insanlar. İnşallah sevgiyi, merhameti birlikte bulursak, milletimiz aynen benimseyecektir. Ve daha iyi olacağız, daha sevgili ve hoşgörülü.. Sevgiye, yaratandan ötürü sevmeye gitmek lazım. Ben böyle bir giriş yapmış oldum, şimdi arkadaşlarımıza sırayla söz verelim.

Raportör: İlk konuşmacımız Dursun Gümüşoğlu.
Dursun GÜMÜŞOĞLU

Teşekkür ederim. Öncelikle hepinize saygılar sunuyorum. Şimdi, bazıları örgün eğitimle alâkalı, bazıları da Alevî açılımıyla alâkalı bir metin hazırlamıştım. O nedenle belki biraz konunun dışına çıkacak gibi ama direkt veya dolaylı bu konuyla alâkalı konuşacağım.

Öncelikle Alevilik; Allah’ı, Hz. Muhammed’in en son ve hak peygamber olduğunu ve manevî emanetlerin taşıyıcısı olan Hz. Ali’nin Şah-ı Velâyet olduğunu, Kur’an’ın kutsal kitapları olduğunu kabul eden, İslâm’ın bir Türkmen yorumudur. Şu veya bu şekilde yani daha sonra ders kitapları vs. hazırlanacağı zaman bu cümlelerin buraya bir şekilde konulmasının uygun olacağını düşünüyorum.

Alevî toplumu dede dedikleri seyyid-i sâdattan gelen kişilerin önderliğinde cem ibadetlerini yapmaktadırlar. Cem evlerini ise kendi ibadethaneleri olarak kabul etmektedirler. Cemevi asla caminin alternatifi veya rakibi değildir. Caminin yüzyıllarca İslâm’ın ibadethanesi olduğu bilinen bir gerçektir. Alevî toplumu açısından cemevleri mescit kelimesinin benzeri veya eş anlamlısı gibi düşünülebilir. Anadolu Alevîliğinde cem ibadetleri dönemin sosyal koşulları gereği köyün en büyük veya en uygun evinde yapılmaktaydı. Günümüz şartlarında köyden şehre göçlerin olması nedeniyle şehir şartlarına göre Alevîlerin ibadetlerinde, muamelatlarında yeni şekillenmeler meydana gelmiştir. Cemevleri de böyle bir değişimin ve gereksinimin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu gereksinimin devletimiz tarafından ve tarafların da ortak kararlarıyla meşru bir zemine gelmesinin ülkemizin yararına olacağına inanıyoruz.

Alevîlerin yazılı kaynakları olmasına rağmen, inançları esas olarak sözlü kültüre dayanmaktadır. Yazılı kaynaklar da son zamanlarda bu kaynaklarla ilgili son derece olumlu gelişmeler vardır. Bunları da sevinçle, mutlulukla karşılıyoruz. Halk tipi İslam sözünün onun yapısına daha uygun bir ifade olduğuna inanıyoruz.

Alevilik kendisini Cafer’in mezhebine bağlı tasavvufî bir yorum, bir yol olarak kabul eder. İran Şiîliğine benzer gibi görünürse de aksine onlarla Ehl-i Beyt, On iki İmamlar sevgisinden başka ortak bir yanı yoktur. Özellikle Ehl-i Beyt sevgisi esas alındığında Anadolu’daki samimî Ehl-i Sünnet topluluklarına yakınlığı da göz ardı edilemez. Çünkü Türkler tarih boyunca Ehl-i Beyt sevgisiyle yaşamışlardır. İmam Cafer mezhebinin fıkhını da kendisine esas almadığı ve tasavvufî kökenlerinin geleneklerle beraber içinde barındırması nedeniyle kendisine özgü bir İslâm yorumudur.

Alevîlik bir tarikat değildir. Çünkü bir kere tarikatte bulunması gereken evrâd, ezkâr, kisve ve özellikleri kendisinde bulunmamaktadır. Elli veya yüz sene öncesi el alma, görgü cemi gibi bazı tarikat ögeleri kendisinde bulunmasına rağmen hiçbir zaman tam bir tarikat olma özelliğine kavuşamamıştır. Bu nedenle cemevlerinin resmî statüye kavuşması açısından Tekke ve Zaviyelerin Seddiyle ilgili kanun onun önünde bir engel değildir. O kanun günümüzün sosyal ve siyasal şartlarında devletimizin bekâsı nedeniyle kendini muhafazaya devam etmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı maalesef özünde yalnızca Hanefî mezhebinin içtihadını esas kabul etmiş veyahut sözel değilse bile uygulama pratiklerinde maalesef böyle bir seyir takip etmiştir. Bu kurumun tamamen kaldırılması, pek çok çıkarcı, hurafeleri din olarak kabul eden, bilimden uzak insanların bu boşluğu doldurmasına neden olacağından Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yeni bir bakış açısıyla ülkemizde yaşayan tüm insanların ve tüm inançların ortak temsilcisi, herkese eşit mesafede duran kurum olması daha uygun olur.

Din dersleriyle ilgili de Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi’nin insanların genel ihtiyaçları olması nedeniyle okullarda verilmesi uygundur. Günümüzün içinde bulunduğu sosyal, siyasal şartlar nedeniyle. Bir de halkın da böyle bir talebi var. Verilip verilmemesinden ziyade içeriğinin nasıl olması üzerinde tartışılması gerekir. Din derslerinin içeriği, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi düzeyinde olması toplum içinde bilgili, ahlâklı gençler yetişmesine katkısı açısından önemlidir. İzlenecek yöntem, dinin bütün ekollerinin ortak kabul ettiği değerlerinin ve tarihsel seyirlerin anlatılması olmalıdır. Ahlâki değerler yine genellikle toplumun ortak kabulleridir. Din derslerinin bütün inançlara eşit mesafede duran bir Din Kültürü bilgisinin verilmesi şeklinde olması yararlı olacaktır. Eğer bir inanç eğitimi yapılacaksa, Alevi veya Sünni, o ders seçmeli olmalı ve onu sadece isteyenler, müracaat edenler almalıdır. Alevilik seçmeli ders olarak okullarda okutulacaksa bu müfredatın hazırlanmasında Milli Eğitimin yetkililerinin yanı sıra yetkin durumda olan Alevi inanç önderlerinin, kurum temsilcilerinin veya yazarlarının katkısı da olmalıdır. Dolayısıyla Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi tüm inançlardan söz ederken tüm inançların misyoner olmayan ve erkân öğretme amacı gütmeyen bir yansızlıkla anlatıp, tanıtırken tüm inanç sistemleri ve alt sistemleri arasında Alevilik de anlatılmalıdır. Bilinmediği için toplum içinde bilgisizlikten kaynaklanan bir düşmanlık olmaktadır. Bu da ülkemizin yetmiş milyon insanının ortak problemidir diye düşünüyorum. Din dersi içinde seçmeli ders olarak Alevîlik, Şîîlik, Sünnîlik işlenecekse bunun Lise 1 veya Lise 2. sınıftan itibaren işlenmesinin daha uygun olacağı düşüncesindeyiz. Bu dersler okullarda uzman pedagojik formasyonu olanlar tarafından verilmeli, ücretleri de devlet tarafından karşılanmalı, bu işler cemaatlere bırakılmamalıdır.

İlahiyat Fakültelerinde Alevilik, özel bir bölümde uygun görülecek bir sürede öğretilmeli, Alevilik konusunda uzman ilahiyatçılar olmalı, bunlar Alevî toplumunun bilgi yönünden gereksinimlerini karşılamalı veya sorularına cevap verebilmelidir. Ancak bu açılım onları aslından uzaklaştırmaya değil, aksine aslıyla bağları kuvvetlendirme yönünde olmalı ve toplumsal barışa katkıda bulunulmalıdır. Dolayısıyla Din dersi öğretimi ve eğitimi yapılırken mesafe daha fazla açılmamalıdır. Diğer itikatları aşağılacı ifadeler kullanılmaması için özellikle bütün Din dersi öğretmenleri tekrar hizmet içi eğitimden geçirilip eğitilmelidir. Din dersi öğretmenleri herkesten fazla toplumun birleşmesi, bir arada yaşayabilmesi yönünde çaba sarf etmelidir. Günümüzde din dersi öğretmenlerinin bu bilgisizliği veya yanlış eğitimi nedeniyle toplum ayrışma noktasına doğru gitmektedir. Pek çok mahallelerde Alevî çocuklarının maalesef din derslerinin din dersi hocalarının söylemleri değil ama imaları veya bir takım ifadeleriyle çocuklar aşağılanmakta, dışlanmakta olduğuna bizzat şahidiz. Alevi çocukların arkadaşları içinde küçük düşmesine yönelik söylemlerinin yapılması toplumda ayrışma veya çatışmaya doğru gitmesine sebep olmaktadır. Hızla bunun önüne geçilmelidir. Bu görev camilerden başlamalı okullarda ve medya desteğiyle alınmalıdır. Diyanet Sünnî toplumuna da doğru hizmeti verebilmesi için tüm camilerde ve müftülüğün denetiminde Alevîliğin de İslâm içinde olduğunu, hoşgörünün İslam’ın esas mesajı olduğunu, insanın Yaratan’ın en özel varlığı olduğu vurgusunu yapmalıdır. İnsan sevgisi, Yaratana olan sevginin sureti olduğu yönünde telkinlerde bulunulması, Sünnîliği de daha sevecen hale getirecektir.

Alevî toplumunda bugün bilinen talepleri varsa, vaktiyle camilerde görev yapan ve cenaze namazının kılınması ve cenazenin kaldırılması için camilere gelen Alevilerin aşağılanmasının çok önemli ve olumsuz izleri vardır. Yani Alevîlerin maalesef camilere bu kadar mesafeli durmasında hiç mi Diyanetin veya idraki düşük cami hocalarının payı yoktur? Düşünmek gerekir. Cemevleri on beş yirmi senedir sosyal hayatımızda bulunmaktadır. Daha önceleri bu insanların hiçbirisinin acaba bir ibadet uygulaması bir ibadet pratiği yok muydu? Hiç mi bu insanlar bir bayram namazına veya vakit namazına gitmiyorlardı? diye düşünmekte fayda vardır. Bunlar sadece olayın birer tarafı. Sadece kendi inancımıza doğru gelen, kalan herkesin inancını yanlış olarak gören böyle bir bakış açısı, ancak insanları kendinizden soğutmanıza sebep olabilir. Bektaşî dervişleri Balkanlardaki Hıristiyanların gönüllerini onları aşağılayarak mı fethetti? Yoksa onların da hakkın bir tecellisi olduğunu görerek mi fethetti? Bunlardan dersler çıkartmamız gerekir. Sünnîliğin kitabî olacağı çabasıyla gittikçe bağnazlaşan bir hale geldiği İlahiyat hocalarının da ortak tespitleri değil midir? Bu bakış açısıyla İslam’ı yaymak yerine Müslüman olanların diğer dinlere kaymalarına vesile olmuyor muyuz? Gençlerimizin az da olsa diğer din ve ateizme kaydığını görmezden gelemeyiz. Yarım doktor candan, yarım imam dinden edermiş. Diyanet ve Milli Eğitim geçmişimizi ve günümüzü iyi değerlendirmek zorundadır. Bu eleştirel ifadeler asla geçmişin hesabını sormak anlamında değildir. Sadece geçmişten ders çıkartmaya katkı olmasına yöneliktir.

Bize göre; din ile kin bir arada olmaz. Ama bu konuda her zaman fedakârlık yapan tarafın Alevi ve Bektaşiler olması da hakkaniyet ilkesine uymadığı düşüncesindeyim. Bu bakış açısı ile çalışmalarımızı devam ettirirsek daha faydalı ve olumlu şeyler yaparız diye düşünüyorum.



Raportör: Şimdi Ali Yaman Hocamızda söz.
Yard. Doç. Dr. Ali YAMAN*

Teşekkür ediyorum sayın başkan. Değerli konuklar çok uzun zamana yayılmış meseleler, yıllarca süren ve günümüze gelen konular hakkında on, on beş dakikada belli köşe taşları üzerinde durabiliriz. Dolayısıyla bazı noktalara işaret edeceğim.

Şimdi, dün Cemal Bey’in de ifade ettiği gibi Alevi-Sünni maçı karşılaşması değil, bu şekilde konuların ele alınması, yani Din dersi konusu, Diyanet konusu, cemevi konusu ele alınırken bunun bir karşılaştırmaya dönüştürülmesi çok yanlıştır. Konu esas mecrasından sapıyor; başka noktalara gidiyor. Bir defa bunu vurgulamamız gerekir.

Diğer bir mesele ise; bu konuyla basında çıkan bütün haberleri ilgili taradım. Sağcı-solcu, dinli-dinsiz hepsinin yazdığı ortak nokta Din Derslerinde bir problem vardır. Hepsi bunu yazıyor, hepsi bunu vurguluyor; yani, bütün görüş sahipleri bunu belirtiyor. Bunu da kabul etmemiz, burada açıkça ifade etmemiz gerekiyor.

Cumhuriyet dönemi boyunca Din dersleri ve Din hizmetleri meselesinin bugün artık çıkmaz bir sokağa girdiğini biliyoruz. Artık bu şekilde gidilmesi mümkün değil. O zaman yapılması gereken, konuyu başka yönlere çekmek, kenarında köşesinde dolaşmak değil; konunun çözüme kavuşturulması için Diyanet’ten Milli Eğitim Bakanlığı bürokratlarına kadar, İlahiyatçılardan başka akademisyenlere kadar sorunun çözümüne katkıda bulunmaktır. Yoksa “Ben sorunu çözmek istemiyorum, öyleyse başka meseleleri gündeme getireyim” mantığı çok yanlıştır. 1990’lı yıllarda gazete başlıklarını hatırlıyorum: “Hükümetten Alevi atağı”, vb… Hâlâ aynı durumdayız, aynı yerdeyiz. Hiçbir yol kat edilememiş durumda, yazık! Bugün bu konu, dün de ifade edildiği üzere uluslararasılaşmış bir konudur. Bana göre konunun çözümüne engel olanlar da, bu uluslararasılaşmada katkı sahibidir, sorumludur. Yani buna Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün bürokratları, Talim ve Terbiye Kurulu’nun da dâhli varsa onlar da dâhildir. Bizim varsa biz de dâhiliz. Dolayısıyla bunu lütfen bırakalım ve biz yapmamız gereken neyse ona bakalım. Tabi burada samimiyet çok önemlidir. Hepimizin bir takım hesapları varsa bu hesaplarla da bir yere gidemeyiz. Bunu bırakmamız gerekiyor. Ve konuyu ciddi olarak içerik, personel, uygulama bakımından yani, genel bir paket halinde düşünmek gerekir.

Din Dersi meselesi sadece basit bir ders problemi değildir. Türkiye’deki genel din problemiyle alakalı bir şeydir. Dolayısıyla personel bakımından Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Milli Eğitim Bakanlığı’nı ilgilendirir. Yani Din Derslerinin içeriği çok güzel yapılsa bile bu dersi kim verecek? Nasıl verecek? Bu dersi veren insanı iyi bir şekilde yetiştiremediğiniz takdirde bu ders o içeriğiyle uygun bir şekilde öğretilemeyecektir. Herhangi bir dersi kötü bir hocayla verdiğiniz zaman, onun özünü bilmeyen birisine verdiğiniz zaman, ondan bir verim alınması mümkün değildir. Onun için ben, “sadece içerikle ilgili bir sorunla karşı karşıya değil, aynı zamanda bir personel sorunuyla da karşı karşıyayız”, yani “bunlara dikkat etmemiz gerekiyor”, diyorum.

Bu sorunlarla ilgili çeşitli raporlar hazırlanmış. Ben tabi burada İlahiyatçılara ve DİB bürokratlarına eleştirel yaklaşmak zorundayım. Çünkü konunun doğrudan muhatabı onlardır. Efendim şimdi çıkıyorlar. “Biz ne yapalım? Biz emir kuluyuz. Siyasiler bize böyle telkin ettiği için böyle yapıyoruz.” Ben buna inanmıyorum. Sonuna kadar siyasilere direnen DİB bürokratı ben görmedim, değişim yönünden, dönüşüm yönünden direnen hiçbir bürokrata ben rastlamadım. Bırak koltuğunu git, senin dediğin yapılmıyorsa. Niye gitmiyorsun? O zaman her sorumlu siyasilere topu atacak, siyasiler topu İlahiyatçılara, DİB bürokratlarına atacaklar. Bu kabul edilemez bir durumdur. Samimi bir şekilde sorunun çözümü için çalışmak gerekiyor.

Derslerle ilgili bu zamana kadar ilahiyatçıların, DİB bürokratlarının söylediği görüşlerin nasıl değiştirildiğini gördüm. Kendileri daha önce “Efendim bu kitaplar mezhepler üstü” diyorlardı. Sürekli değiştirildi, yamalar yapıldı. O zaman demek ki bu söylediğiniz şey doğru değilmiş. Çünkü yamayı yapan yine DİB yayınları veya Milli Eğitimin ilgili birimleri, yani hem bunu söylüyorsun hem zorlama oldukça da bir şeyleri değiştiriyorsun. O zaman demek ki burada, bu mezhepler üstülük meselesi doğru değil. Çünkü bakın burada daha önceden çıkan kitaplar var. Bazı örnekler vermek istiyorum. Mesela 47-51 yılları arasında DİB tarafından yapılan Ahmet Hamdi Akseki’nin kitabı “Yavrularımıza Din Dersleri” diye kitap yazmış. Kitapta aynen şunu söylüyor: “Bütün Türkler itikatta Maturidi, amelde Hanefi mezhebi olarak” Şimdi bu cümleyi bir Alevinin kabul etmesi mümkün değildir. Böyle iken bunu niye yazıyorsun. İnsanlara bunu dayatıyorsun. Çok ayıp, günah yani inanç özgürlüğü ve insan hakları ile hiç bağdaşmayan şeyler bu zamana kadar yazılmıştır. Bunu kabul etmemiz lazım. Yani bunları yok sayarak bir yere gitmemiz mümkün değil.

Efendim 12 Eylül rejimi zorunlu din derslerini getirdi. Özgürlükçü geçinen insanlar bugün bunu nasıl savunabilir? Yani 12 Eylül rejimi tarafından zorunlu hale getirilmedi mi? Getirildi. Özgürlükçü isen nasıl bunu savunabiliyorsun? Bunu hiç doğru bulmuyoruz. Bakın din konusunda siyasi partiler arasında ayrım yapmıyorum. İşte CHP’lilerin de AKP’nin de bu konuda arklı yaklaşımlarının olmadığını biliyoruz. İşte Şemsettin Günaltay Başbakan idi. Dine yaklaşımını biliyoruz. Alevilik anlamında çok olumsuz şeylerinin olduğunu biliyoruz. Burada örnekler vermek istemiyorum. Bunları çoğaltabiliriz. Kitapların içinde Alevilerle ilgili çok olumsuz ifadelerin yer aldığını biliyoruz. 1001 Hadis kitabından tutun da Mehmet Arif’in, çok incitici, çok aşağılayıcı ifadelerinin yer aldığı kitabını biliyoruz. Buna bu zamana kadar İlahiyat camiasından, Diyanet camiasından yeterli derecede, son 20-30 yılı kastetmiyorum, tepkinin eleştirinin geldiğini görmedim. Son yıllarda yapılanlar hariç, bugün çalışmalar yapılıyor, ama nereye gideceğini bilmiyoruz. Demek ki samimi olmamız lazım.

Aleviliği anlamamız için bu topluluğun, özellikle Alevilik dışındaki toplum kesiminden gelenler için söylüyorum. Bir Kul Himmet’in deyişine bir Alevî “ayet” diyor. Bunu bir Sünnî duyduğu zaman “Ne biçim şey bu? Ayet bizim bildiğimiz Kur’ân-ı Kerim’in surelerinin her bir parçasına denir ” diyor. Ama bu böyle isimlendiriliyor, böyle anlaşılması gerekir. Alevilerin Allah-Muhammed-Ali üçlemesi Hıristiyanlıktan gelmiştir; “12 imam 12 havarîden gelmiştir”, türü ifadeler yanlıştır. Bunları yazıyorlar. Bu toplumu anlamaya çalışmak yerine tamamen kendi klişelerine uydurmaya çalışan anlayışa ben karşıyım. Sürekli benzeştirmeci yaklaşımlara karşıyım. Mesela bakın eski devlet bakanımız; “Ortak yönlerimizi ön plana çıkaralım” demişti. Çıkaralım ama bir insan, “Ben bu yönden farklıyım” diyorsa, niye sen buna dayatmada bulunuyorsun? Camiyle ilgili benim herhangi bir eleştirim yok. Camiye giden insana herhangi bir itirazım yok. Sen niye cemeviyle ilgili rahatsızlık duyuyorsun? Cemevinden alerji kapıyorsun? Var böyle insanlar. Cemevi dediğin zaman, bu hemen başka bir yöne çekiliyor. Ne yazık ki medya kanalları da cemevlerinde 365 gün olan olumlu şeyleri vermiyor bir olay çıktığı zaman hemen manşete taşıyor, basın da bu işe alet oluyor. Başlık olarak yanlış başlıklar atılıyor. Mesela “Cemevinde Canlı Bomba” diye başlık atılıyor. Ben kendilerini aradım ve “Camide Canlı Bomba” gibi bir başlık atabilir misiniz? Dedim “Atamayız”, dediler. Peki, bunu niye atıyorsun? Bu tür yanlış yaklaşımlar var. Bunlar düzeltilmeksizin bu işi çözmek zor gözüküyor.

12. sınıf kitabına bugün dört, beş sayfa civarında Alevilik diye bir bölüm konuldu. Sayın Başbakan konuşmalarında kitaplara otuz iki sayfa konulduğunu söylüyor. Ben bütün kitaplarda otuz iki sayfa bulamadım. Bilmiyorum belki Ahilik, Mevlevîlik, bütün hepsi katılıyorsa olabilir. Ama onlar ayrı bir kategori. Maalesef, o dört, beş sayfanın içine baktığımız zaman Alevîlerin tanımlaması dışında bir şey var. Cemi Alevîliğin yaptığı ve ibadet dediği şeyleri siz tören olarak yorumlarsanız, gelenek olarak yorumlarsanız, bu şekilde bakan bir arkadaşın bu soruna çözüm üretmesi mümkün değil. Çünkü buna reaksiyon gelecek. Alevi çıkıp diyecek ki “Ben buna tören demiyorum. Sen niye böyle söylüyorsun?” “Ben burada ibadet ediyorum” diyor. Şimdi onun için soruna çözüme çalışan siyasi ve bürokrat teknik ekibin bu işlere dikkat etmesi gerekiyor. Alevilerin kullandığı terminoloji dışında kendi kafamıza göre bunları tanımlayamayız.

Burada bulunan Recep Kaymakcan Bey tarafından Din Dersi öğretmenleriyle ilgili bir araştırma yapıldı. “Alevîliğin tanımı” soruluyor. Sünnîliğin tanımıyla ilgili sokağa çıkın anket yapın aynı Alevîliğin tanımı sorunu gibi çeşitli cevaplar gelecektir. “Sünnîlik nedir?” diye çıkalım şurada Eğirdir’de bir araştırma yapalım. “Mezheptir, tarikattır, yoldur işte bir sürü şey.” Dolayısıyla Alevîlikle ilgili bu yapılıyor. Sünnîlikle ilgili bu yapılmıyor. Ben burada tabi maksatlı şeyler görüyorum. Ondan sonra da deniliyor ki “Efendim bu konuda bir görüş birliği yok.” Ne münasebet, diğer konularda görüş birliği var mı? Yok. Onun için samimiyet çok önemlidir. Herkesin kendi alanını bilerek fikir beyan etmeli. Yani bana göre, bir Alevinin camileri eleştirmeye, camiler hakkında konuşmaya hakkı yoktur. Kalkıp da “Efendim burada nasıl sen ibadet ediyorsun? Ne yapıyorsun?” diyemez, o senin işin değil, ona karışamazsın. Ama bir başkası da kalkıp Alevinin ibadet olarak gördüğü bir şeyi “Bu bir törendir, gelenektir” falan diye küçümsemeye kalkmamalıdır. Bunu yaparsak bu sorunun çözümü mümkün değil, bu samimi bir yaklaşım da değildir. Sen kendi alanının dışına çıkarak başka bir yere müdahale ediyorsun.

Din dersinin müfredatıyla ilgili bakın ben İlahiyatçı hocalarımızın makalelerini de taradım. Bunlarda Din Dersinin seçmeli hale getirilmesini bırakın, öyle şeyler var ki, iki tane derse çıkarmak da var işin içinde. “Hani birileri bu dersten kurtulalım da sorunlarımız çözülsün” diyor, ama öyle şeyler var ki, bir yerine iki tane Din dersi de ortaya çıkabilir. Nasıl? “Bir tane seçmeli olsun”, “biri de zorunlu olsun” deniliyor. Bütün bunları iyi bir şekilde düşünmek lazım. Bütün herkesi kucaklayacak bir kitabın içinde hem Alevilik hem de Sünnilik olmaz şeklinde refleksler var. Ben de böyle düşünüyorum. Yani aynı kitapta Aleviliği ve Sünniliği nasıl verelim? Bilemiyorum. Bu, uğraşılacak, verilebiliyorsa yapılacak. Ama Din Derslerine veya topluma objektif düzgün bir şekilde bakılabilirse, dayatmacı, tanımlayıcı değil, en azından çok daha az hasar yaratacak, toplumdaki insanları birbiriyle karşı karşıya getirmeyecek çözümler bulunabilir. Ancak siz Aleviliği Sünnilik çerçevesi içerisinde tanımlamaya kalkarsanız, Sünnî terminoloji ile onu anlamaya çalışırsanız bunun içinden çıkamazsınız. Aynı şeyi ben Sünnîlik için yaparsam ben de yanlış yaparım. Yani onun için bu şeyleri iyi bir şekilde çözmemiz lazım ve bence bu sorunun çözümünde samimiyet ana noktayı oluşturuyor.

Özellikle din alanıyla ilgilenen kişilere siyasilerin yardımcı olması gerekiyor. Muhafazakâr, tutucu, statükocu bir rol üstlenmek değil, onların çabalarına yardımcı olmaları gerekiyor, yoksa onlar siyasileri suçlayarak bu işlerin içindeki veballerinden kurtulamazlar. Biraz önce samimi bir şekilde hocam da Din Dersleriyle ilgili geçmişteki çalışmaları söyledi. Bugünkü durumda her şekilde din konusuyla ilgili hem siyasi hem de bu alanda çalışma yapmış teknik ekibin işin içinde emeği var bir şekilde. Ama konu bence iyi bir şekilde sonuçlandırılabilir. Bunun için samimi olunması gerekiyor ve Din dersi programını hazırlarken de böyle kapalı kapılı odalar ardında iş yapılmamalıdır. “Biz Alevilerin görüşünü de aldık”, denilmemelidir. Kimi çağırdın? Belli değil. Nasıl görüş aldın? Belli değil. Bu tür şeylerle de olmaz. Dayatma olmaksızın açık, şeffaf bir şekilde konuşulması, yazılması gerekiyor. “Ben güçlüyüm İlahiyat Fakültelerinde ben varım, İmam-Hatiplerde ben varım ve bunu istediğim şekilde çözeceğim”, diyerek bu işin çözülmesi mümkün değil. Tartışma kısmında ben yine konuyla ilgili görüşlerimi ifade ederim.

Çok teşekkür ediyorum..


Yüklə 1,05 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   17




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin