Şehadet mertebesi ve çanakkale وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لَا تَشْعُرُونَ “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin! Onlar diridir­ler, fakat siz fark etmiyorsunuz”



Yüklə 99.73 Kb.
tarix26.10.2017
ölçüsü99.73 Kb.



Şehadet Mertebesi Ve Çanakkale- 18-19-20 Mart www.kalpehli.com




بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلّهِ اَلْحَمْدُ


ŞEHADET MERTEBESİ VE ÇANAKKALE

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لَا تَشْعُرُونَ


Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin! Onlar diridir­ler, fakat siz fark etmiyorsunuz”1
Allah Yolunda Cihad
Cihad, Allah rızası için İslâm uğrunda gayret sarfetmek, maddi ve manevi düşmanlarla gereği gibi mücadele etmektir. Cihad pek üstün bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de toplam yüz civarında cihad ayeti vardır ki, bunlardan bir ayetin meali şöyledir:
De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler; size Allah’tan, Rasulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”2, 3
Cihad, birçok hayatî maslahatın elde edilmesi, inkârdan kaynaklanan şer, fitne ve bozgunculuğun da önünün alınması anlamına geldiği için hayatî önemdedir. Yeryüzünde hakkın ve adaletin sağlanması, mazlum ve kimsesizlerin korunması, haklının hakkının savunulması, her türlü sömürü ve istismarın kökünün kazınması… gibi temel insanî değerler ancak cihad sayesinde korunup geliştirilebilir. Bunlardan vazgeçilmesi ise yeryüzünü gücün ve zorbalığın eline teslim etmek demektir ki, Kur’an bu gibi durumlara fesat/bozgunculuk demektedir.
Bu temel fonksiyonun bir göstergesi olarak cihad ibadetinin faziletini ve müminler için arzettiği önemi ifade eden ayet-i kerime ve hadis-i şerifler, mümin kişiliğinin tabii olarak cihad şuuru etrafında şekillenmesini gerekli kılmıştır.
Bu şuurun en temel yansıması şudur: Hayattan hayata fark olduğu gibi, ölümden ölüme de fark vardır. Mümin, hayatı Allah Tealâ’nın rızası ve muradı doğrultusunda yaşadığı gibi, son nefesini de aynı gaye istikametinde vermek ister. Mümin için hayatı nasıl yaşadığı kadar, son nefesini nasıl verdiği de önemlidir. Bu sebeple her mümin, “şehitlik mertebesi” dediğimiz yüce mertebeye erişerek ruhunu teslim etmek ister. Bu şuur hali sayesinde yatakta gelen ölümde bile şehadet şerbeti içmek mümkündür mümin için.
Peygamberlik gibi bir zirve noktasında bulunan Alemlerin Efendisi (s.a.v) dahi, “Nefsim kudret elinde bulunan (Allah)’a yemin ederimki, Allah yolunda öldürülüp diriltilmek, tekrar öldürülüp diriltilmek, tekrar öldürülüp diriltilmek isterim.”4 buyurarak şehitliğin ne kadar yüce bir mertebe olduğunu dile getirmiştir.5
Müminin, en hakiki sevgili olan Allah’a karşı sevgisini ispatlamak için yapabileceği en büyük fedakarlık canını vermektir. Bunun adı şehitliktir. Şehitlik makamı, Peygamberlikten sonra en yüksek ve en şerefli makamdır. Bu, o kadar büyük bir şereftir ki, onlar için ölü denmesi, onların sevgilisi Allah Tealâ tarafından şu ferman ile yasaklanmıştır: “Allah yolunda şehit edilenlere ölü demeyin. Onlar bilakis diridirler. Fakat siz anlayamazsınız.” (Bakara/154) Bu ilahi ferman, ne güzel bir fermandır. Aynı şekilde, “Şehitler ölmez” ilahi gerçeğini, milli bir slogan haline getiren ve bu slogan ile sık sık yeri göğü inleten millet ne büyük millettir. Allah yolunda şehit veremeyen milletler, İslamın hizmetçisi olamazlar. İslam Tarihi boyunca görülmüştür ki, İslamın sancaktarı olan milletler, ancak en çok şehit verenlerdir. Gayet tabidir ki en büyük şeref, en büyük fedakarlıklarla elde edilebilir.6
Kıssa: Konuşan Şehit
Nebhânî anlatıyor: Abdurrahman en-Nüveyrî (k.s) alim, fakih ve ârif bir veliydi. Dimyat'ta Frenklerle yapılan savaşa katıldı ve şehit edildi. Onu öldüren Frenk şunu anlattı:
Ben onu öldürdükten sonra kendisiyle alay ederek:

- Ey Müslümanların papazı, siz kitabınızda:


"Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın. Onlar Rab'leri yanında diridirler ve rızıklanırlar,"7 diyorsunuz. Bu gerçek mi? dedim. Bunun üzerine, şeyh gözlerini açtı ve başını yerden kaldırarak kuvvetli bir sesle:
- Evet gerçektir! Onlar diridirler ve rızıklanırlar, dedi ve tekrar başını yere indirip gözlerini kapattı. Bunu görünce, Allah küfrü kalbimden çıkardı ve şeyhin ellerine kapanıp Müslüman oldum. Umarım ki, Cenab-ı Hak, onun bereketiyle ve Müslüman oluşum yüzünden beni affeder.
Bu kerametli hadiseden sonra, şeyhe, "Konuşan Şehit" ismi verildi.8, 9
Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kaçmayarak, yalnız Allah'tan sevap bekleyip sabrederek düşmana karşı durduğun halde öldürülürsen, (elde ettiğin şehitlik mertebesi) senin bütün günahlarına keffaret olur. Yalnız, (ödemediğin) borçların müstesna. Bunu bana Cibril söyledi.”10, 11
Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Kim, sıdk ile Allah’tan şehitlik isterse, yatağında ölse bile Allah onu şehitlerin derecesine ulaştırır.“12 13
Aynı manada diğer bir hadis de şöyledir: “Şehit olmak niyet ve arzusuna sahip bir kimse, yatağında da ölse şehit olarak ölmüş olur. Ümmetimin şehitlerinin çoğu, başı yastıkta ölenlerdir. Savaş alanında nice öldürülenler vardır ki, onların niyetini ancak Allah bilir.”14, 15
Şehitlik Özlemi
Cabir'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resulullah'ı (s.a.v.) şöyle derken işitmiştir: "Uhud ashabı zikredildiği zaman Allah'a yemin ede­rim ki ashabımla beraber dağın eteklerinden şehid edil­meyi isterdim.”16
Amir b. Sa'd’ın babasından (r.a.) rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.v.) namaz kılarken, bir adam namaza geldi. Safa durunca şöyle dedi:

"Allah'ım salih kullarına verdiklerinin en faziletlisini ba­na ver." Rasulullah (s.a.v.) namazı bitirince:

"Az önce konuşan kimdi?" diye sordu. Adam:

"Benim ya Rasulallah!" dedi. Rasulullah (s.a.v.) şöyle bu­yurdu:



"O zaman atın yaralanır ve Allah yolunda şehid edi­lirsin."17
Abdullah b. Cahş (r.a.) Sa'd b. Ebu Vakkas'a Uhud günü şöyle dedi:“Gelmiyor musun Allah'a dua edelim."
Bir köşeye çekilip dua ettiler. Sa'd (r.a.) şöyle dua etti: "Ya Rabbi! Yarın düşmanla karşılaştığımızda güçlü ve kızgınlığı şiddetli biriyle beni karşılaştır. Senin için onunla savaşayım, o benimle savaşsın. Sonra bana zafer nasip et ki, onu öldüreyim."
İbni Cahş kalktı ve şöyle dua etti: "Allah'ım! Bana güçlü ve öfkesi şiddetli birini nasip et. Senin için onunla savaşayım, o benimle savaşsın. Sonra beni öldürsün. Ve burnumu kulaklarımı kessin. Yarın senin­le karşılaştığımda, Sen: ‘Ey Abdullah niçin burnun ve ku­lakların kesildi?’ diye sorduğun zaman ‘Senin ve Rasulün için’ diye cevap vereyim ve Sen: ‘Doğru söyledin’ diyesin"
Sa'd diyor ki: "Ey oğlum! Abdullah'ın duası, benim duamdan daha hayırlı idi. Günün sonunda onu gördüğümde burnu ve kulak­ları bir ipte asılı duruyordu.”18
Malik'in Zeyd b. Eslem'den rivayet ettiğine göre Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle diyordu: "Allah'ım! Senin yolunda şehitlik ve Rasulü'nün belde­sinde ölümü senden isterim."19
Enes'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle diyor: "Cennet ehlinden bir adam getirilir. Allah Teala ona şöyle der: "Ey Ademoğlu! Yerini nasıl buldun?" Adam: "Ya Rabbi yerlerin en hayırlısıdır" der. Allah Teala ona şöyle der: "İste ve temenni et." Adam şöyle ce­vap verir: "Bir şey istemiyorum ve temenni etmiyorum. Senden beni dünyaya döndürmeni ve senin yolunda on defa öldürülmemi isterim." Adam şehadetin faziletini gö­rünce böyle söyler. Ateş ehlinden bir adam getirilir. Allah Teala ona şöyle der: "Ey Adem oğlu! Yerini nasıl buldun?" Adam: "Ya Rabbi! Yerlerin en şerlisidir." Allah Teala şöyle sorar: "Fidye olarak yeryüzü dolusu altını verir miydin?" Adam: "Evet" der. Allah Te­ala şöyle der: "Yalan söyledin. Bundan daha azını sen­den istedim, sen yapmadın."20
Amr b. Cemuh (r.a)’ın Şehitlik Arzusu
Uhud Savaşı sonrası Hind, savaşta şehit düşmüş kocası Amr b. Cemuh, oğlu Hallâd ve kardeşi Abdullah’ın naaşlarını bir deveye yüklemiş getirmektedir. Fakat bir süre sonra deve çöker, Medine tarafına devam etmez. Uhud’a çevrildiğinde ise koşarak gider. Hind, Efendimiz (s.a.v)’in yanına gider ve sorar: Efendimiz (s.a.v);
- Deve memurdur, Amr’ın herhangi bir vasiyeti var mıydı? diye sordu. Hind (r.anha):
- Amr, Uhud’a gideceği zaman kıbleye dönmüş; “Allah’ım, bana şehitlik nasip et! Beni (şehitlikten) mahrum bir halde ev halkıma döndürme!” diye dua etmişti, dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) buyurur:
- İşte bunun içindir ki deve yürümüyor. Ey Ensar topluluğu! Sizden her kim Allah’a yemin etmişse ona sadık kalsın. Ey Hind! Kocan Amr sadıklardandır, şehit edildiği andan itibaren melekler kanatlarıyla üzerine gölgelik yaptılar ve nereye defnedilecek diye bakıp durdular. Ey Hind! Cennette Amr bin Cemuh da, oğlun Hallâd da, kardeşin Abdullah da bir araya gelecek ve arkadaş olacaklar.”21, 22


Zenci Çobanın Şehadeti
Hayber savaşı sırasında İslâm ordusu ile Hayber Kalesi’ndeki yahudiler arasında mücadelenin iyiden iyiye kızıştığı bir andır. Hayberli yahudilerden birisinin yanında çobanlık yapan bir zenci, savaşın zorlu anlarından birinde Resul-i Ekrem (s.a.v) ile karşılaşır ve “Bana İslâm’ı anlatır mısınız?” der.
Efendimiz, ilk akla geleceği üzere, “Şimdi sırası mı? Git, uygun bir zamanda gel!” tarzında bir cevap vermez, oturur ve o zenci çobana İslâm’ı anlatır. Yüreğine sıcacık bir şeyler aktığını hisseden çoban, o anda Kelime-i Şehadet getirerek müslüman olur.
Savaş bütün şiddetiyle devam etmektedir ve çoban henüz kavuştuğu imanın heyecanıyla bir şeyler yapmak istemektedir. “Ey Allah’ın Resulü” der; “Ben şu koyunların Hayberli sahibinin yanında çalışan bir işçiyim. Bu koyunlar bana emanet. Şimdi bunları ne yapsam?”
Müslüman askerlerin günlerdir bir şey yemeden çarpıştığı bir savaşta olmalarına rağmen Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “İslâm, emanete ihanet etmemeyi emreder. Sürünün başına dön, koyunların yüzlerine hafifçe vurarak onları kaleye doğru yolla. Yüce Allah seni isteğine kavuşturacaktır.”
Sürüyü kaleye sokan çoban, vakit kaybetmeden mücahitlerin arasına koşar ve savaşa atılır. Çok geçmeden yahudilerin attığı bir taşla şehit olur. Savaş bittikten sonra, diğer şehitlerle birlikte zenci çobanın cansız bedenini de getirip sırtüstü yatırırlar. Efendimiz (s.a.v) şehide bakar ve hemen yüzünü çevirir. Yanında bulunanlar niçin böyle yaptığını sorduklarında der ki:
“Şu anda onun yanında hurilerden iki zevcesi var ve yüzünden toprakları siliyorlar.”
Birkaç saat içinde başına cennet kuşu konan bu zenci çoban, müslüman olduktan sonra bir namaz vakti bile dolmadan şehitlik payesini elde etmiş ve cennete uçmuştur.23
Başını Kurtaran Şehit
Yüz kişilik Osmanlı mücahid gücünün savunduğu Girijkal kalesi (1555 yıllarında) bini aşkın düşmanın saldırısına uğramıştı. Bu savaşta şehit düşen Deli Mehmed isimli bir dervişin macerası da o savaşta bulunan Girijgal kadısı tarafından şöyle anlatılmıştır.
“Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Girijgal gazileri Allah, Allah naralarıyla müthiş bir umman gibi fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birine Deli Hüsrev, birine Deli Mehmed baş olmuştu. Deli Mehmed’le Deli Hüsrev’in takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kuru Kadı cübbesini atmıştı. Elinde kılıç, gazilerin arkasında yürüyordu…
Kuru Kadı’nın gözleri Deli Mehmed’i aradı. Bakındı, bakındı, göremedi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı. Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu… Şövalye atından inmiş, kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bir anda bu kestiği baş elinde, yine bir ifrit gibi şahlanan atına sıçradı. Kaçacaktı. Kuru Kadı bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken baktı ki solu ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak avazı çıktığı kadar bağırıyor:
- Mehmed, Mehmed!.. Canını verdin başını verme Mehmed!..
Kuru Kadı: “Vah, Deli Mehmedmiş!” diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu, şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki, lâin hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden düştü. Deli Mehmed’in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi, yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu.”24, 25

Nefsle Savaş
Ayyazî (k.s) anlatıyor: Şehit olmak ümidiyle zırhsız, göğsüm açık bir şekilde yetmiş kere savaşa girdim. Tenimde ok yarası açılmadık yer kalmadı. Vücudum kılıç yaralarıyla kalbura döndü fakat şehitlik nasip olmadı.
Bunun üzerine nefsimle savaşmaya karar verdim. Halvete girdim. Çile çekmeye koyuldum. Devamlı riyâzet yapıyordum, ölmeyecek kadar yiyip içiyor, çok az uyuyordum. Nefsimle olan mücadeleme ara vermeden devam ettim.
Bir gün, bir topluluğun savaşa gitmekte olduğunu gördüm. Bende de savaşa gitme arzusu uyandı. Nefsim bana, "Haydi, yürü savaş meydanına" diyordu. Nefsimin, savaşın faziletlerini sayıp döküp beni teşvik etmesine hayret ettim. Şaşırdım kaldım. Çünkü nefs yaratılışı gereği ibadetten ve itaatten hoşlanmaz. Nefsime seslendim:
"Ey nefis! Doğruyu söyle. Savaşa gitmek istemenin sebebi nedir?"
Nefsim cevap vermeyince tehdit ettim,

"Eğer doğruyu söylemezsen seni daha fazla riyâzet yaparak perişan ederim" dedim.


O anda nefsim, sessiz sedasız bir şekilde ve güzel bir ifadeyle, içimden şöyle söyledi:

"Sen yaptığın riyâzetlerle beni her gün öldürüyorsun. Devamlı işkence görüyorum. Yemeksiz ve uykusuz bırakarak yavaş yavaş canımı alacaksın. Üstelik benim çektiğim bu ıstıraplardan kimsenin haberi yok. Savaşta bir kez ölüp kurtulurum. İnsanlar senin yiğitliğini överler. Şehid olduğun için adın sanın yayılır."


Bunun üzerine nefsime,

"Hem münafık hem ikiyüzlüsün. Bu dünyada münafık olduğun gibi ölümünden sonra da münafıksın. Ne bu dünyada Müslüman oluyorsun ne de öbür dünyada, iki dünyada da işe yaramazsın" dedim. Bu beden sağ oldukça halvetten başımı çıkartmamaya söz verdim.26, 27


Çanakkale Zaferi
Çanakkale zaferi, tarihimizi taçlandıran efsanevi mücadeleler silsilesi içerisinde muhteşem bir serlevhadır. Tarihin kırılma çizgisinde sarp bir virajdan geçen milletimizin kaderindeki en zorlu imtihanlardan birisidir. Tarih kulvarından ayrılma hazırlıkları yapan “Hasta Adam”ın ise son silkiniş ve şahlanış hamlesidir.
Hiç kuşkusuz, çöken Osmanlı Devleti’nin ardından yeni bir devletin temellerinin atılması ve bu mukaddes coğrafyaya hürriyet ve istiklâl havasının yeniden teneffüs edilmesinde, şanlı ecdadımızın Çanakkale’deki tarihte bir eşi daha görülmemiş destansı şahlanışının katkısı çok büyüktür. Kutsal vatan topraklarına döktüğümüz mübarek şehit kanı, bu yeniden diriliş hamlesinin adeta hayat iksiri olmuştur. Cennet vatanımızın tapusunu bugün göğsümüzü kabartarak korkusuzca taşıyorsak; bunu hiç şüphesiz atalarımızın orada istikbâlimiz adına ödedikleri diyete borçluyuz.28
Çanakkale Savaşları, “yüzyılın son centilmen savaşları” olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme, özellikle karşı karşıya gelmeden sadece teknolojik üstünlüğe dayanarak yüzlerce, hatta binlerce kilometre öteden füzelerle, gemilerle ve uçaklarla yapılan günümüzün ahlâksız savaşlarına kıyasla, savaş ahlâkı ve kuralları açısından bakıldığında son derece farklıdır.
Bu savaşta askerlerimiz, iman hassasiyetleriyle bütün dünyaya büyük bir insanlık dersi vermişler ve savaşın merhamet boyutunu, düşmanlığın dostluğa dönüş örneklerini göstermişlerdir. Onlara göre düşman cephede iken düşmandır; kurtarılmayı bekleyen bir acziyet içinde iken ve esir alınmışsa artık misafirdir. Çünkü insandır. Savaş cephe dışında değil, cephede yapılır.29
Mehmetçiğin Merhameti
Tarih 20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı’nın Çanakkale muhabiri, Londra’daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken, savaşın insanî boyutunu öne çıkaran bir haber geçer:
“Türkler pek merdâne ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde, askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir.”30
Son Haçlı Seferi
Batılıların, Haçlı Seferleri’nden beridir müslüman varlığını yeryüzünden ebediyen silme hırsıyla gözledikleri tarihi fırsat Çanakkale Savaşı’nda nihayet önlerine çıkmıştı. “Son Haçlı Seferi”nde yakaladıkları imkanı sonuna kadar kullanıp, Osmanlı Devleti’ne ölümcül bir darbe indirmeli ve terekesini hemen bölüşmeliydiler.
Harbi takip etmek gayesiyle Çanakkale açıklarına gelen Sunday Times Gazetesi’nin yayın müdürü F. Ashmead Barlette, klasik haçlı zihniyetinin çıkartmadaki tesiri hakkında şu dikkat çekici tespitleri yapmıştı: “... Son Haçlı Seferi’nden beri ilk defadır ki Batı, Doğu’ya yönelmiş bulunuyor. Hıristiyanlık alenen Fatih Sultan Mehmed’in 29 Mayıs 1453 meş’ûm tarihinde Bizans İmparatorluğu’na indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan harekete geçmiş bulunuyor... Diğer savaş meydanlarından alınıp buraya yığılan acemiler, sanki bir tek amaç için, belki de Hıristiyanlık aleminin Türklere karşı yapabileceği son Haçlı Seferi içindir... Halbuki bu sonuncusu ve en büyüğü olan Haçlılar, bir zamanlar Viyana kapılarından Kudüs’e kadar uzanmış olan eski Osmanlı İmparatorluğu’nun her bir köşesinde kemikleri dağılıp kalmış Ortaçağ şövalyelerinin öcünü alacaktır.”
İngilizler ve müttefikleri, Osmanlı Devleti’ni en zayıf anında yakaladıklarına inanıyor ve Çanakkale’yi geçerek İstanbul’a girecekleri ve devleti dağıtacaklarına kesin gözüyle bakıyorlardı. Öyle ki, İngiltere Başvekili Lloyd George, bu durumu müttefiklerinin hissiyatına tercüman olurcasına şu alaylı ifadelerle ortaya koymuştu: “Türk Milleti sadece birinci sınıf dövüşen bir kalabalıktır.”
Aynı küstahlığı, İngiliz Bahriye Nazırı Winston Churhill ise şu sözlerle dile getirmişti: “Türkler mi? Bir elimizi arkamıza bağlar, diğer elimizle yener geçeriz o milleti!.”
Düşman gemileri, işimizi yarım saatte bitirip, turistik seyahat yapıyormuşçasına boğazı geçeceklerinden o kadar eminlerdi ki, beş çayı içmek ve piknik yapmak için birbirlerine söz bile vermişlerdi. Hatta, İngilizler İstanbul’da kullanmak için, 10 şilinlik banknotlarının üzerine Osmanlıca “60 gümüş kuruş” yazarak, paralarını dahi hazırlamışlardı.31
Ancak gelin görün ki, kuvvet dengeleri arasında korkunç uçurumlar vardı. Her türlü askeri malzeme bakımından gayet iyi düzeyde olan modern düşman ordusuyla; topu-tüfeği sayılı, siperleri ve silahları zayıf, yarı aç ordumuz güya savaşıyordu. Ordumuzun en yeni topu üzerinde yapım yılı 1885 yazılıyken; düşman topları ise saatte sayısız seri atışlar yaparak mevzilerimizi dövüyor, cehenneme çevirircesine kan kusturuyordu. Hatta ne hazindir ki, top yetersizliğinden dolayı, hiç olmazsa aldatıcı olsun diye bazı mevzilere soba borusu yerleştirilmişti. Siperler için yeterli kum torbası ise hiç bulunamıyordu. Bazen İstanbul’dan birkaç yüz torba getirildiğinde, bırakın kum torbası olarak kullanmayı, askerlerin harap elbiselerinin tamirine ancak yetiyordu.
Bu savaşın, silahla iman gücünün çarpışmasından başka bir anlamı yoktu. Birisinin elindeki en büyük kozu askeri gücü, bundan tamamen mahrum olan diğerinin ise yegâne sığınağı iman kalesi idi. Mehmetçikler “gök ekinler gibi” biçilmek pahasına Allah yolunda bedenlerini feda etmiş ve korkusuzca ölüme yürümüşlerdi.
İngiliz Başkomutan Hamilton bu hakikati şöyle itiraf ediyordu: “Türkler hücuma kalktıkları zaman, ‘Allah Allah’ deyip Rablerinden yardım diliyorlardı. İşte bu Allah sevgisi ve inancı Mehmetçiği galip getirmiştir.”
İngiliz yazar Michael Hickey ise Gelibolu isimli eserinde; “Biz en büyük hatayı Türk ordusunun gücünü küçümsemekle yaptık. Türk askerinin büyük vatan aşkını fark edememiştik” sözleriyle bunu doğrulamaktadır.

Çanakkale savaşı, kahraman ecdadımızın batının son haçlı seferine karşı verdiği bir ölüm kalım savaşı idi. Yedi düvele karşı âdeta etten ve kemikten bir müdafaa harbi idi.


Mehmetçiğin canını dişine taktığı, ölümü âsude bir bahar gibi gördüğü savaştı Çanakkale. Bu canhıraş gayrete rağmen gücünün tükendiği, çaresiz kaldığı demlerde ilahî yardımlar ile teyid ve taltif edildiği savaştı.
Bu hakikatlerin pek çoğunu düşmanlar da itiraf etmekteydi. Nitekim Hamilton şöyle demiştir: “Bizi Türklerin maddî gücü değil manevî gücü yendi. Onların atacak barutu bile kalmamıştı. Lakin biz gökten inen güçleri müşahede ettik.”
Yine Çörçil (Churchill) bunca teknolojiye rağmen Türklere nasıl yenilirsiniz? diye sıkıştırılınca şu cevabı vermiştir: “Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil Tanrıyla harb ettik, herhalde yenildik.”
Bu ilahî yardımlardan bizim için en şereflisi hiç şüphesiz iki cihan güneşi sevgili Peygamberimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] Mehmetçikle beraber olması, kendisine yapılan istimdada cevap vermesidir. Nitekim savaşın çok kızıştığı bir esnada, stratejik mevkilerimizi teker teker kaybettiğimiz bir hengâmede, Binbaşı Lütfi Bey “Yetiş ya Muhammed, yetiş Ya Muhammed, kitabın gidiyor!” feryatları ile düşman saflarına hücum etti. Onun bu feryadı, yüreği Peygamber sevgisi ve Kur’an hürmeti ile dolu Mehmetçiğimize çok tesir etti. Onlar da vecd içinde, ölümüne düşman siperlerine hücum ettiler. Neticede kaybettiğimiz yerleri geri aldığımız gibi birkaç siper de fazladan kazandık. Peki, Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] bu veya buna benzer istimdâtlara cevap verdiğini nereden biliyoruz?
Kıssa: Niye Zahmet Buyurdunuz Ya Resûlallah?...
Yıl 1930. Cemal Öğüt Hoca hacca gider. Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimizin [sallallahu aleyhi vesellem] türbedarının kendisine gösterdiği aşırı hürmete şaşırır ve sebebini sorar. Türbedar, “Türkleri sevmem için bir tek hatıram bile yeter” der ve anlatmaya başlar:
1915 yılıydı. Hindistan’dan gelen veli bir zât Efendimizin [sallallahu aleyhi vesellem] kabri başında hıçkırıklarla ağlıyordu. Hıçkırıklar boğazına düğümleniyordu. Sebebini sordum.
Bana Ravza’ya her gelişinde Peygamberimizle [sallallahu aleyhi vesellem] mana âleminde görüştüğünü fakat bu sefer Efendimizi [sallallahu aleyhi vesellem] hissedemediğini söyledi. ‘Ya benim kalp gözüm köreldi ya da Efendimiz şu an kabr-i şerifinde değil; bunun sebebini bilemediğimden ağlıyorum’ dedi.
Bir şey diyemedim. Fakat onun sözleri kalbimde ve zihnimde yer etti. O gece Rasulullah Efendimizi [sallallahu aleyhi vesellem] rüyamda gördüm. Sabahki hadise aklıma geldi. Ben sormadan Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] izah etti:
Hissedilen doğrudur. Ben şu an Medine’mde değilim. ÇANAKKALE’deyim. Zor durumda olan asker evlatlarıma yardım ediyorum.’ İşte sizler Çanakkale’de Efendimizin [sallallahu aleyhi vesellem] yardımına mazhar olmuş bir milletsiniz. Size olan sevgimin sebebi budur.
Bir diğer hadise de savaş esnasında Yarbay Hasan Bey’in başından geçiyor.
Kalbi engin bir şefkat ve merhametle dolu olan Yarbay Hasan Bey, Kilitbahir köyünden geçerken yaralı bir köpeğin su içmek için köy çeşmesine yaklaşmaya çalıştığını fakat çeşme başında çamaşır yıkayan kadınların ve oynayan çocukların yarasından kanlar ve irinler akan bu köpeği çeşmeye yaklaştırmadığını gördü.
Köpek boynunu büküp çaresiz bir şekilde dönerken olayı takip eden Hasan Bey atından atladı. Akan kanlarına ve irinlerine aldırmadan köpeği kucaklayıp çeşmeye getirdi. Önce bir güzel susuzluğunu giderdi, sonra yaralarını sardırıp karnını doyurdu. Köpek âdeta hayata yeniden dönmüştü. Velinimeti olan Hasan Bey’in peşini bırakmıyordu.
Yarbay Hasan Bey de köpeği sevmişti. Ona Canberk ismini koydu. Canberk Türk siperlerinde gündüz savaşlara katılıyor akşam nöbet tutuyordu. Yaraları da artık iyileşmiş, tüyleri yeniden çıkmıştı. Bir gün Fransızlarla yapılan süngü harbinde Mehmetçik başarılı olmuş, düşman siperlerini ele geçirmişti.
Yarbay Hasan Bey siperler arasında dolaşıp yaralı olan askerleri cephe gerisinde kurulan hastaneye sevk ediyordu. Bir Fransız askerinde hafif bir kıpırdanma görünce yaralı zannedip yanına yaklaştı. Zira merhamet âbidesi olan Hasan Bey’in engin yüreğinde sadece yaralı bir köpeğe değil, göğüs göğse çarpıştığı düşman askerine bile fazlasıyla yer vardı.
Fakat yerdeki Fransız askerinin Canberk kadar bile iyilikbilirliği, kadirşinaslığı yoktu. Yarbay Hasan Bey şefkatle eğilip yarası var mı diye bakarken ani bir hareketle hançerini çıkarıp Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Artık Hasan Bey son anlarını yaşıyordu. Askerleri büyük üzüntü içindeydi.
Canberk de koşa koşa gelmiş Hasan Bey’in ellerini yalıyor, melül melül gözlerine bakıyordu. Tabur imamı da geldi, başında Kur’an okuyordu. Yarbay Hasan Bey yanındaki askerlere birden “Beni ayağa kaldırınız” diye seslendi. İki asker kollarına girip Hasan Bey’i ayağa kaldırdılar ve Hasan Bey son sözlerini söyledi:
NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RASÛLULLAH?”
Canberk de dâhil bütün herkes ağlıyordu. Fakat yapacak bir şey yoktu. Hasan Bey’in üzerine bir Türk bayrağı örttüler ve şehit düştüğü yeri kazmaya başladılar. Canberk de bayrağın altından girip Hasan Bey’in ayaklarına kapanmıştı. Kabri kazdıktan sonra defnetmek için bayrağı kaldırdılar. Hasan Bey’in sadık dostu Canberk’i ayırmak için dokunduklarında askerlerin şaşkınlığı bir kat daha arttı.
Çünkü Canberk sadakatin zirvesine ulaşmış, o da velinimeti Hasan Bey’in ayakucunda ruhunu teslim etmişti. Önce Peygamberimizin ağuşunu (kucağını) açtığı o mübarek komutanı defnettiler, sonra da onun ayakucuna sadık dostu Canberk’i…
Çanakkale’de Allah’ın izniyle Efendimiz’den [sallallahu aleyhi vesellem] başka meleklerin ve evliyaullahın da yardımları görülmüştür. Savaşa katılmış olan Lâdikli Ahmed Ağa, isminin Kaşıkçı Dede olduğunu söyleyen nur yüzlü bir zâtın cehennemî bir çatışma ortasında, herkesin susuzluk çektiği bir anda askerlerimize su dağıttığını, bu sudan kendisinin de içtiğini söylemiştir. Kaşıkçı Dede, sudan matarasına da koyup “Eğer yaralanırsan bu suyu yarana sür” demiş ve bir iki defa yaralanan Lâdikli Ahmed Ağa suyu yarasına sürünce çok kısa sürede iyileşmiştir. Kaşıkçı Dede, savaştan yıllar önce vefat eden ve Kilitbahir’de medfun bulunan bir Allah dostudur.
Düşman Yutan Bulut
Çanakkale’de ilahî yardım olağanüstü tabiat hadiseleri şeklinde de tezahür etmiş ve bunların çoğuna düşman askerleri de şahitlik etmiştir. Üç Anzak askerinin (Feiçhardt, D. Nevnes, J.L. Newman) yemin ederek ve Anzak Sahra Birliği’ndeki diğer 19 arkadaşlarını da şahit göstererek anlattıkları “Düşman yutan bulut” hadisesi şu şekildedir:
İngilizler harpte bir türlü istedikleri neticeyi alamayınca İngiltere’den mütemadiyen takviye güç istemektedirler. Hamilton’un isteği üzerine hususî eğitim almış olan Norfork Kraliyet alayı Çanakkale’ye sevk edilir. 267 kişilik bu birlik fazla bir mukavemetle de karşılaşmayınca stratejik konuma sahip olan Alçıtepe’den bir önceki tepe olan 60. tepeye doğru rahat bir şekilde ilerler. Havada soluk renkli bulutlar vardır. Bu bulutlar saatte 6 veya 8 km. hızla esen rüzgâra rağmen sabit bir şekilde durmaktadırlar. Bunlardan yaklaşık 250 metre uzunluğunda 60’ar metre eninde ve yüksekliğinde olan bir bulut 60. tepeyi kaplamıştır. Norfork Kraliyet alayının subayları ve askerleri bulutun içine girmeye başlarlar. Son asker de girince bulut yükünü almış bir uçak gibi havalanmaya başlar. Havadaki diğer soluk renkli bulutlarla birleşerek kuzeye yani Trakya tarafına doğru gider. Savaş sonrasında bu 267 kişilik alayın bir tek ferdine bile -ne ölüler arasında ne de esirler arasında- rastlanamamıştır. Askerlerin aileleri ve İngiliz hükümeti çok aramasına rağmen tek bir ferdi bile bulamamıştır.
Bulutla gelen bir diğer ilahi tecellî de şudur: Bayram namazını kılmak isteyen askerlerimize komutanları izin vermiyordu. Zira toplu halde namaz kılmak düşman için bulunmaz bir fırsat olurdu. Arefe günü hava açık olmasına rağmen bayram sabahı siperlerimizin üstüne bulutlar çökmüştü. O derece ki, düşmanın, askerlerimizi görebilmesine imkân yoktu. Bu vaziyete askerlerimiz çok sevinmişti. Artık bayram namazını kılabilirlerdi. Huşû içerisinde namazlarını kıldılar. Ardından vecd ile bayram tekbirlerini getirmeye başladılar. Hep bir ağızdan dalgalanan tekbirin sadası ta düşman siperlerinden duyuluyordu. İşte bu esnada düşman saflarında karışıklıklar baş gösterdi. Silah sesleri duyuldu. Meğer İngilizler, Müslüman sömürge ülkelerden asker toplarken onları kandırmışlar, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı, halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşa gidiyoruz” demişler. “Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi” gibi dalgalanan tekbirin sadasını duyan Müslüman sömürgeler, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlamışlar ve siperlerinde İngilizlere isyan etmişler. İngilizler ise bu askerlerin bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine sevk etmiş.
Çanakkale’de ilahî yardımlar bulutlardan başka rüzgârla da tecelli etmiştir. 25 Nisan’da hava aydınlanmadan karaya ilk çıkartmalarını yapacak olan Anzakların, önceden yerleştirdikleri işaret dubalarının yeri rüzgârın tesiriyle değişmiş ve Anzaklar çıkartma için çok elverişsiz olan –şimdiki ismi Anzak koyu olan- tepelik alana çıkartma yapmışlardır.
Rüzgârla ilgili bir diğer hadise de şudur: Savaşın uzaması ve İngilizlerin bir türlü netice alamaması üzerine Çörçil, Lordlar kamerasında, kimyasal gaz kullanılmasını teklif etmiş, bunun insanlık suçu olduğu, savaş ahlakına sığmadığı hatırlatılınca “Türkler insan değildir, hayvandır” diyerek meclistekileri ikna etmiştir. İngiltere’den varillerle kimyasal gaz Çanakkale’ye sevk edilmiştir. Mevsimin yaz olması sebebiyle rüzgâr denizden karaya doğru esmektedir. İngilizlerin hesaplarına göre denizdeki varillerin kapağı açılacak ve karada savunma harbi yapan askerlerimiz zehirlenecektir. Fakat onların bu hilesini ilâhî mekir bozmuş, rüzgâr yön değiştirmiş ve savaş bitene kadar da karadan denize doğru esmeye devam etmiştir. İngilizler, bu menhus emellerine, Allah’ın ecdadımıza olan inâyeti sebebiyle ulaşamamışlardır.

"Çanakkale Geçilmez’in Geniş Mânâsı"
Bütün bunlar ne için yapılıyordu? Neyin uğruna tatlı canlar kurban ediliyordu? Candan ve canandan çok daha sıcak gelen, insanları öbek öbek kendisine çeken bu cazibe ne idi? Tabii ki, “Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli” diyen İslâm Şairi Mehmed Akif’in ifadelerinde kendini gösteren din ve devletin bekası içindi.
Bunu en güzel surette, oğlunu cepheye gönderirken sarf ettiği şu sözlerle bir Osmanlı ninesi bayraklaştırmıştır: “Hüseyin’im, yiğit oğlum benim! Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehit düştüler. Bak, son yongam sensin!. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, camilerin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun!. Öl de köye dönme!..”
Çanakkale’de bir şehidin mektubunda da şöyle yazıyormuş: “Anne, ben ayağımdan yaralıyım. Bir başka kurşun daha yersem, dayanacağımı sanmam. Size vasiyetim, beş vakit namazınızı kılın, borçlarımı ödeyin. Hepinize elveda...”
“Çanakkale Geçilmez” sözüyle şahikalaştırılan büyük destan işte böyle yazılmış, bu şuur ve sarsılmaz iman ile kazanılmıştır.
Çanakkale Zaferi, daha sonra Anadolu’da benzer bir varlık-yokluk mücadelesinin verildiği İstiklâl Harbi’nin muvaffakiyetle sonuçlanmasında ise moral güç vazifesi görmesi bakımından önemli bir yer edinmiştir. Hâkim kanaate göre bu zafer, İstiklâl Harbi’nin ilk altın halkası olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda öne çıkan komutanların yıldızı burada parlamış; Anafartalar, Arıburnu ve Conkbayırı gibi mevkilerde verilen kahramanca mücadeleler İstiklâl Harbi’nin kazanılmasına bir tür prova teşkil edip, zemin hazırlamıştır.

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ




1 Bakara 2/154

2 Tevbe/24.

3 Cihad Ve Önemi, Yusuf Özcan, Semerkand Dergisi, Ekim 2000.

4 Buharî.

5 Bugünün Cihadı - Ebubekir Sifil 125. SayıSemerkand Dergisi.

6 İlahi Sevginin Zirvesi Şehitlik ArifGezersemerkand Dergisi, Mayıs 1999.

7 Al-i İmran, 3/169.

8 Nebhânî, Veliler Ve Kerametleri, S. 153-154.

9 Allah Dostlarının Hayatlarından Menkıbeler Kıssalar, Semerkand Yayınları, Sf.617.

10 Müslim.

11 Kul Hakkı Kimin Hakkı?, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Mart 2004.

12 Müslim, İmâret, 157; Ebu Dâvud, Vitr, 26; Tirmizî, Cihâd, 19, Nesâî, Cihâd, 36.

13 Allah Yolunda Yardım ve Cömertlik, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları.

14 Ahmed b. Hanbel (rh.a)

15 Niyet İşten Önemlidir, Dr. Hüseyin Erçelik, Semerkand Dergisi, Nisan 2002.

16 Abdurrezzak Cihad: 5/263.

17 Heysemi, Mecmauz Zevaid'de, Cihad bölümünde, "Şehadet ve faziletleri hakkındaki rivayetler" konusunda, 5/295 de, Sa'd b. Ebi Vak-kas'dan rivayet etmiştir.

18 Hakim Müslim'in şartıyla sahih olduğunu söylemektedir.

19 İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/91-95

20 Ebu Davud, Müsned'inde, Cihad bölümünde, "Allah yolunda öldü­rülen şehidin sevabı" konusunda, 5/33 de, Affan yoluyla Hammad b. Seime'den sadece birinci bölümü rivayet etmiştir.

21 Kâdîİyâz, eş-Şifa bi-Ta‘rîfiHukuki’l-Mustafâ, 2/18; eş-Şâmî, Sübülü’l-Hüdâve’r-Reşâd, 4/228

22 Müminin Mihengi Dürüstlük, SiraceddinÖnlüer, Semerkand Dergisi, Ocak 2012.

23 Murat Hafızoğlu, Semerkand Dergisi, Şubat 2001.

24 Ömer Seyfeddin, Seçme Hikâyeler (İstanbul 1993), 1/3-17; Peçevî Tarihi (Ankara 1992), 1/252-57.

25 Binbir Damla, Yusuf Yavuz, Semerkand Dergisi, Nisan 2012.

26 Mesnevide Geçen Hikâyeler, s. 234.

27 Seyrimde Bir Şehre Vardım, Allah Dostlarından Kıssalar, Ruhan Umut, Hâcegân Yayınları, sf.50.

28 Çanakkale Zaferi, M. İsmail Çolak, Semerkand Dergisi, Mart 2000.

29 Çanakkale, Ahmet Miroğlu, Semerkand Dergisi, Mart 2004.

30 Çanakkale Olmak, Serdar Tuncer, Semerkand Dergisi, Mart 2006.

31 Çanakkale Zaferi, M. İsmail Çolak, Semerkand Dergisi, Mart 2000.


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə