Seminer Sezon- ahmet Adnan Saygun Üzerine, Ilhan Usmanbaş



Yüklə 187.37 Kb.
tarix30.06.2018
ölçüsü187.37 Kb.

Seminer 3. Sezon- Ahmet Adnan Saygun Üzerine, Ilhan Usmanba
*Aaıdaki metin 24 Mayıs 2007 tarihinde Yeni Müzik Konser Serisi’nin Üçüncü Sezon “Karma Konser” etkinlii çerçevesinde gerçekletirilen “Ahmet Adnan Saygun Üzerine” adlı seminerin deifresidir.

Ahmet Adnan Saygun Üzerine.... lhan Usmanba

Aaı yukarı 3 aydır stanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki derslerimde Ahmet Adnan Saygun’u ele aldık. Bu derslerde 20.yy felsefesi ve 20.yy sanat akımlarıyla ilgili paralellikler kurmaya çalıtık. 1.dönemde Stravinsky üzerine çalıtık, 2.dönemde Saygun’u hem 2007’nin 100. doum yılı olması münasebetiyle ele aldık hemde bir müzik hareketinin douunda hem fikriyle, hemde eserleriyle ve davranılarıyla ele aldıı ve kendisini o douun içinde hem bir mücadeleci olarak hemde kendi konumunu savunan bir insan olarak gördük. Bu u demektir, 1943 yılında yazmı olduu o zamanki Ankara’da biraz devlet gazetesi gibi gözüken, Ulus gazetesinde çıkmı olan 7-8 makalesi var. Bu makaleleri arka arkaya okunduumuzda Ankara’da tek baına kalmı ve bir çeit hem dünyayı temsil eden hemde Türkiye’yi dünyaya taımak isteyen bir insanın mücadelesini, yakarılarını, sıkıntılarını ve belki de yanlızlıını anlatan metinler olarak görüyoruz. Bunu u bakımdan söylüyorum, ben Ankara’ya, Ankara Devlet Konservatuarı’na 1942 yılında gittim ve gerçekten 1943 yılı, Cebeci’de kendi içine kapalı, hemen yanında Cumhurbakanlıı senfoni orkestrasının olduu, bütün müzik hareketlerinin 250 kiilik bir salonda olutuu bir dönemdi.

Saygun, henüz konservatuarda hoca deildi o zaman; 1947’de geldi. Öyle anlaılıyor ki, bu küçücük 250 kiilik salonda ve ayda bir yapılan bir müzik hareketinde dünyayla baa çıkmanın ne olduunu en çok kendisi anlamıtır. Yazılarında bunu baka ekilde görüyoruz. Yazılardan bazılarını biraz okuyacaım size. Hem onun 1943’teki dilini size aktarmak üzere, hemde gerçekten büyük bir heyecan, büyük bir doa hayranlıı, büyük bir tarihin yuvarlandıı bir sanat hareketinin tek temsilcisi olarak satırlara döktüü konumunu göstermek istiyorum bu yazılarıyla.

Bu yazıları ben 10-15 sene önce çıkan, “Yalan” adlı -adıda çok anlamlı- bir kitaptan tanıyorum. Fakat bu sene Saygun üzerine konumaya karar verdiimiz zaman bu yazılardaki çok gizli haykırıları birden bire görmü oldum ve çok heyecanlandım. Çünkü, bu küçük makalelerde hem bize bütün Dünya müziinin gelimesini anlatıyor hemde Türk müziinin nerde olmasını anlatıyor ve bunu o günkü Ulus gazetesinin belki 1000-2000 kiinin okuduu günlük yazılarında, Ankara halkına anlatmaya çalııyordu. Böyle bir insanın ne kadar yanlız olduunu hayal edebiliriz. Ama sonradan bir karılatırma yapmak aklıma geldi. Acaba dünyada 1900’le 1910 arasında doan ve bugün adlarını tanıdıımız, hala müziklerini dinlediimiz kaç besteci var ve bunların

arasında Saygun’un yeri nedir? Bir anda, sonra eserlerden de parçalar dinleyerek, kendi çadalarının, kendi yadalarının bulunduu yerler ile kendisinin bulunduu yer hakkında tam bir fikir edineceiz.

Mesela kimler diyoruz; 1910 doumlu, Amerikalı Samuel Barber, mehur “Adagio”suyla tanınan ve tabii Keman Konçertosu gibi birçok eseriyle tanınan; 1903 doumlu Boris Blacher; 1908 doumlu Elliot Carter; Amerikalı besteci Aaron Copland; Paul Kristen, bir Amerikalı besteci, senfonileriyle tanıyoruz; Luigi Dalla Piccola, 1904 doumlu, talyan besteci; Werner Egk, Avusturyalı bir besteci, operalarıyla tanıyoruz; Kabalevsky, Soviet bestecisi, 1904 doumlu; Khatchaturian’ı daha fazla tanıyoruz “Kılıç Dansı” ile, 1903 doumlu; Messiaen 1908 doumlu Fransız besteci; Goffredo Petrassi, 1904 doumlu, talya’nın çok ünlü bestecilerinden; gene Amerikalı William Schuman; çok fazla tanınan Shostakovich, 1905 doumlu ve çok az tanınan 1905 doumlu talyan besteci Scelsi. Çok az tanınıyor çünkü bütün bu saydıım besteciler arasında Saygun’la karılatırabileceim çizgi içinden ayrılan bambaka bir yöne doru gitmi olan tek besteci. Mikrotonlar kullanmı, Uzak Dou müzik anlayıından etkilenmi vs. Daha önce saydıklarımın çou Avrupa kültürünün yarattıı besteciler ve bunlarla karılattırdıımızda görüyoruz ki, Saygun gerçekten Avrupa kültürünün insanı. Bunu u anlamda söylüyorum; Saygun. Dünya müziinin gelimesiyle ilgili yazdıı 1. makalenin sonunda, “peki biz neredeyiz” diye bir soru sormu ve bu soruda bizim, yani kendisinin olması gerektii yeri belirtmi. Gayet tabi her bestecinin burada farklı konumları var, farklı dilleri var fakat genelde baktıımızda teknik olarak, orkestral kullanı olarak, fikirlerin kullanımı olarak ve belki boyutlar olarak gerçekten birbirine çok yakın, aynı çizgi üzerinde gitmiler. Birtek Scelsi’yi, o da Avrupa kültüründen deil Uzak Dou kültüründen ve Hint kültüründen etkilendii için, belki de kendisini Avrupa kültürüne kapattıı için ayırabiliriz. O biraz garip bir adamdı; genede söylemek lazım, bir piyanistti ve uzun sure talya’da bir kemancı arkadaıyla birlikte keman-piyano konserleri düzenleyen bir insandı. Ama öyle gözüküyor ki bütün bu besteciler arasında bir tek kii dünyada kültürün sadece Avrupa olmadıını ortaya koymu. Ama ben diyorum ki; Saygun, bu Avrupa kültürüne gelirken Osmanlı kültürününde Avrupa çizgisinden uzak olmadıını anlatmak istemi. Çünkü bize yakın baka yerlere baktıımız zaman bir besteci olma geleneinin farklı olduunu görüyoruz. Mesela ran’da daha ziyade virtuoz çalgıcılar var. Bütün ran sanatında olduu gibi, ran mintayütüründe olduu gibi gerçekten virtuozite üzerine dayalı bir sanat. Arap sanatçılarında olduu gibi onlarda da sadece çalgı çalmak üzerinden gelen ve biraz da doaçlamadan çıkan müziklerin oluturduu Arap-ran müziine karı Osmanlı müzikçileri, -gerçi yazmamılar ama o eserlerini tasarladıkları eserlerini örencilerine ezberletmiler- 45-50 dklık büyük bir senfoni geliimi gösteren ayinleriyle, müzikteki düünce türünün ne kadar Avrupa düünce türüne yakın olduunu gösteriyor bize. Yani, Saygun’da bu büyük isimleri almı ve Osmanlı kültürünün bir bakıma temelinde; ta eskiden gelen Anadolu kültürüyle, Bizans kütürüyle gelien bir müzik yaratıcılıı kültürünün kendi gününe geldiini bu yazısında anlatıyor. Kısaca onun dilini anlatmak istiyorum. Bazı paragraflar okuyacaım.

Birinci yazısında, nerelerden ne halk müziklerini toplamak gerektii üzerinde durmu fakat ikinci yazısında, sanki müzik tarihini; aaçlarla, insanlarla, köklerle, hayvanlarla birlikte yaayan büyük bir geliim olarak görmü. Yaklaık 1000 yılından balıyor yani tek seslilikten daha önceden balıyor. Hatta eski Yunandan, Anadolunun iki yanından, Egenin iki yanından balıyor. Onu kendi diliyle görmek daha güzel olacak:

ın karlı ve souk günlerinde karıık bir muammayı andıran kupkuru bir dal ve budak yıını ılık günün davetine kouyor. Kökler katı topraı kavramı sömürüyorlar - toprak düüncesi var- ve gövde hayat suyunu dallara ulatırıyor. Bir gün önceki kuru dal ve budak iiyor; tomurcuk çiçek ve yaprak birbirini kovalıyor.” Bütün bu düünceler daha sonra kendi konumunu anlatacak düünceler oluyor: “Artık top yeilliklerin zamanı gelmitir. Aaçlar baharı, hayatı kutluyorlar. Bu bir hamle; hayat hamlesidir –noktayı orayıa getirmek istiyor- ve ılık gün hamleyi gelitiriyor. Sıcak bir yaz gününde yapraklar altında gizlenmi parlak renkli meyveye eriiyoruz.” Hep varmak istedii bir nokta var; müziindede aynı ey vardır Saygun’un: kinci baharın souk ülkere açılan kapısında aaç solgun yapraklarını dökerken, yerde çürüyen meyvenin parlak rengi artık bir hayaldir. Fakat burada ölüm yok. Gelecek bahar, gelecek hamleyi müjdeleyecek ve o mevyenin çekirdei yeni bir hayatın özünü oluturacak. Hamle bir mecburiyettir.” Bütün gelmek istedii nokta u; Türk musikisi yüzyıllar boyu yürümü gelmi, yürümü gelmi; büyük sanatçılar getirmi ama eer topraa dü bir hamle varsa, o tohumun yeniden yeillenmesi gerek. “Göü kaplayan kara bulutlarda yamuru yadırmak için birikmiyorlar mı? Olgun bir meyve gibi yere düen taneler yarının hayatını baırlarında taımıyorlar mı? Hamle hayatın kendisidir ve tıpkı denizin dalgaları gibi bir hamlenin ardından yeni bir hamle gelmek lazımdır. Insan doar, büyür, evlat sahibi olur ve ölür. Çocuk da, yamur da, mevye de hamlenin timsalleridir. Ve hamle olmayan yerde ölüm mukadderdir.” Yarı Türkçe, yarı biraz eski kendi gençliinin Arapça’sıyla karıık. Özellikle bu metinleri Bilgi örencilerine verirken biraz içten içe bir kıvanç duyuyodum. Bu iki dilin yan yana geliini nasıl karılayacaklar diye merak ettim. Houma gitti; tabii açıklamalar yaparak. Ve ite bu hamlenini 1000 yılın da nasıl olduunu; nasıl insanların tek sesten çok sese geçtiini anlatıyor. O çok ses nasıl oluyor 16.yy’da olgunla bir hamle Opera’ya dönüüyor. 17. yy’da nasıl oluyorda Senfoni anlamı yava yava douyor ve Senfoni anlamı nasıl oluyorda 19.yy’da Opera’yı, Senfonik iir’i hazırlıyor. “Bütük besteciler, yani Haydn, Mozart ve nihayet Beethoven. Ve musikinin Klasik hamlesi burada biter” diyor.
Yeni bir hamlenin zamanı gelmitir 19. asırda. Glinka, Korsakov ve hatta Lizst; bir anda Avrupa’nın dıına giden insanlar bunlar. Yıllar birbirini kovaladıkça benliimizi daha iyi kavramak lüzumu duyuluyor ve köy köy dolaarak türkü toplamaya balıyorlar. Bartok gibi kompozitörler bu iin öncüleri oluyorlar. Stravinsky eserlerinde halk temaları kullanıyor. Bu arada Schoenberg gibi bakaları ayrı yollardan yürüyorlar. Yeni bir hamle bir asırdan beri gelimektedir yani bütün 19.yy 20.yy’a baka bir yoldan balanmı oluyor. Asıl onun gelmek istedii nokta bu garp musikisinin hikayesidir. Ya Türk musikisi? Onunda aynı yoldan yürümemesi mümkün mü? Bu tabii Saygun’un kendi büyük kalesinde savunmaya geçtii satırlar: İşte Türk musikisi bunlardan yüzyıllarca evvel tıpkı hristiyanlıın ilk çalarındaki gibi kendini türlü tesirlere açmı ve bunların hepsinden bir hamur yaparak üstüne kendi damgasını vurmutur. Itri’nin ve smail Dede’nin eserlerinde hamlenin olgunluunu buluyoruz. Bir asır önce smail Dede yeni bir hamle ihtiyacını hissediyor. Türk sanat aleminde çöküntüler balamıtır. Mehter’in yerini Bando’nun alması, Fasıl takımının Orkestra’ya yönelmesi, yeni duyuların zarureti deilde nadir? Hamle bir asırdır gelimekte.” Ve hemen kendisinden önceki bir musiki öretmeninin ilk yazdıı ve belki tamamlamadıı bir senfoni. Saygun üzerinde zmir’li smail Zühtü’nün etkisi büyüktür gerçekten. smail Zühtü ve onan sonra gelenler yani kendi kuaı, halkın duyuunda ve sesinde kendi duyularını ve seslerini bulmaya çalııyorlar. Beri yanda da bu lüzumu duyamayanların elinde eski devirlerin ihtamlı sanatı, Zekai Dede’den sonra ölüme mahkum sürünüyor. Zekai Dede, 1910’larda 20’lerde stanbul’daki en eski gelenei sürdüren neyzenlerden biridir.

Görüyorsunuz; Saygun hem doaya balamı, hem insan kültürünün gelimesini bir hamleye balamı, hemde Türk musikisinin 1943’lerde yazdıı makalelerle nerede olması gerektiini söylemi. Çok ilginç bir rastlantı çünkü 42’lerde 40’larda, Saygun henüz belki “Yunus Emre”nin ilk satırlarını yazmaya baladıı dönemde, ngiltere’de Michael Tippett, çok tanınmı bir ngiliz bestecisi, neredeyse aynı konuyu ele alan, yani insanın gelecei, insanın varmak istedii nokta ve insanın belki günahları, belki hataları, Yunus Emre’nin satırlarında olduu gibi Michael Tippett’in “Çaımızın Bir Çocuu” adlı oratoryosunda karımıza geliyor. Saygun “Yunus Emre”yi yazdıı zaman, 1942’lerde, dediim gibi 250 kiilik bir konser salonuyla o konser salonunun yanında ayda 1 konser veren ve ancak o zaman ki Cumhurbakanı nönü’nün gelip muntazaman dinledii ve herkese dinletmeye çalıı aylık konserlerin olduu; ilk opera denemelerinin, belki daha sonra olacak ilk opera denemelerinin, biz kompozisyon örencilerinin perde arkasında sanatçıları yönettii, koroya girip koroya destek verdii ilk -42-43lerde tam tarihini hatırlamıyorum ama- “Fidelio” operasını oynadıımız zamanlar. Ve tabii gene tiyatronun kuruluunda Karl Ebert’in ilk büyük yunan tiyatro eserlerini, Sofoklesleri sahneye koyduu ve bunlara mesela Neci Kazım Akses’in -bugünde hala hayret ediyorum- yıma seslerle yaptıı kadın alamaları korosu perdenin arkasında. Çok garip bir hamle yaıyoruz gördüüm kadarıyla.

imdi Saygun’dan ve Michael Tippett’ten; bu iki oratoryonun benzerlikleri üzerine konumak istiyorum. Çünkü Saygun, neye güvenerek bilmiyorum, o zaman Michael Tippett’in 500 yıllık ngiliz korolarının geleceine güvenerek yazdıı koro partilerini, “Yunus Emre”sinde yazıyor. Çünkü daha sonra 1946’da biz bu eseri, yani “Yunus Emre”yi Ankara’da çaldıımız zaman koro varolan korolardan deildi. Konservatuar örencilernden olmu bir koro vardı. Demekki bireye güveniyordu bunu yazdıı zaman. una güveniyordu benim anladıım kadarıyla; 1000 yıllık Avrupa müziinin varlıı Saygun’a da o güveni verdi. Orkestra eflerinin, koristlerin, solistlerin varlıı ilk defa o eserle ortaya çıkmı oldu. Bu iki eserin balangıçlarını sadece çalalım. Çok baka benzerliklerde var. Mesela Saygun Mevlevi ilahinerinden bazı eyleri almı, Tippett’te zenci arkılarından bazı kaynaklar almı. Neredeyse ikiside uhrevî yani dünya dıı ezgileri barındıran müzikler. Tippett’in “A Child Of Our Time”’ının baka bir hikayesi var ama dediim gibi dünya karanlık yerine dönüyor çünkü Almanya’daki Nazi savaı balamıtır 1939’da. Tippett bunu 1940-41’lerde yazmı oluyor.

[Michael Tippett – A Child of Our Time – Giri kısmı dinletildi.]

Dünya karanlık tarafına doru dönüyor. Burada koroyu gördük, orkestrayı gördük ama ben müzik olarak, müziin seviyesi olarak bahsetmek istiyorum. imdide Saygun’un “Yunus Emre”sinin birkaç dakikasını dinleyelim.

[Ahmet Adnan Saygun – Yunus Emre Oratoryosu – Giri kısmı dinletildi.]

Evet bu oratoryonun Türkçe kayıtları da var. Ben özellikle Macaristan’da yapılmı olan Almanca kaydını getirdim çünkü Türkçe’leri anlıyoruz ve birden bire Saygun’u bize baka bir ekilde yaklatırmı oluyor. Türkçe’de “yaylalar yaylamaz olmu” deyince baka bir yere gelmi oluyoruz, halbuki ben öyle olmasını istemedim. Yani Tippett ne kadar yabancıysa Saygun o kadar yabancı kalsın istedim. Ama hakkaten sonunda unu görüyoruz ki; üslup olarak da, bestecilik düüncesi olarak da, hayat düüncesi olarak da ngiltere’deki meslektaından hiç de farklı deil. Aynı tarihlerde bu eserleri yazmı bu iki besteci çok sonra karı karıya geldiler. Ne zaman ki Saygun’un oratoryosu Paris’te çalındı, Tippett’le o münasebetle tanılar. Sonradan mektuplalar. Garip bir durum çünkü Saygun öyle diyor: “Hayat artlarının deimes,i telakkilerin deimesi, sanatın da ifade tarzının deimesini gerektirir. Sanat bir hayat tezahürüdür. Hayatta bir hamleler silsilesinden baka birey midir?” Burada söylemek istedii ey, tabii ki hemen

anlıyoruz. Türk toplumu deiti, deimek zorunda. Onunda musikisi deimek zorunda. Daha önce Atatürk’ün dedii gibi; bir toplumun deimesindeki birinci nianelerden biri musikisinin deimesidir. Yani bir savunma, aslında bir doruluu, bir doal doruluu anlatıyor. Bu doal doruluk üzerinde daha ne kadar konusak yeridir ama ben istiyorum ki sadece isimlerini saydıımız öbür karılatırmaları pek yapmayalım çünkü gerçekten Saygun, onun örencileri olan bizler ve bizlerden sonra gelen kuaklar Türkiye’nin deien bir yanını, deien, hamle yapmak mecburiyetinde kalan bir yanını temsil ediyoruz ve unu hemen söyleyeyim; biraz sonra dinleyeceiniz eserler bizden sonraki kuakların eserleridir ve belki Saygun’un ifade tarzından çok farklıdır ama madem ki hamle bir mecburiyettir, madem ki toplum deierek yürümek zorundadır, müzikte deierek yürümek zorunda olacaktır. Kimse -özellikle genç kuaklara söylüyorum- yaptıından sıkıntı duymasın. Yani eer düünceleri alabildiine gidiyorsa o alabildiine gitmeye müsade etsin. Hepimiz yaarken etraftan daima bir sınırlama, bir sınırlandırma haberleri geliyordu. “Sende hepimizin houna giden birey yaz” gibi bütün bu eyler yanlıtır. Aynı eyi ben Saygun’un cümleleriyle söylüyorum: “Madem ki sanatçı bir deimenin sembolüdür, o deimeyi kendisi hissediyorsa o deimeyi de yapmalıdır.” Belki birkaç dakikamızı Saygun’un bir orkestra eseriyle bitirirsek iyi olacak. Yanılmıyorsam 1975’te yazmı olduu “Ayin Dansı” adlı bir eser.

[Ahmet Adnan Saygun – Ayin Dansı dinletildi.]

Prof.Dr. lhan Usmanba

Türk besteci; Devlet Sanatçısı; Üniversite Öretim üyesi, profesör. 1921’de stanbul’da dodu. Çocukken viyolosel örenmeye baladı; Galatasaray Lisesi’ndeyken Sezai Asal’dan viyolonsel dersleri aldı. Liseden sonra stanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeyken stanbul Belediye Konsevatuvarı’nda Sezai Asal’dan viyolonsel, Cemal Reit Rey’den armoni dersleri aldı. 1942’de Ankara Devlet Konservatuvarı’na girdi; viyolonselde David Zirkin’in armoni, kontrapunt ve kompozisyonda Ferit Alnar’ın ve daha sonra Adnan Saygun’un örencisi oldu. 1948’de Kompozisyon Bölümü leri Dönem mezunu olduktan sonra aynı kurumda görev aldı ve yıllardır içinde sırasıyla solfej, armoni, form bilgisi, müzik tarihi ve kompozisyon dersleri verdi. 1964’te aynı okulda müdürlük yaptı. 1974 ile 1999 yılları arasında ve YÖK yasası ile Mimar Sinan Üniversitesi’ne balanmı olan bu kurumda Kompozisyon Ana Sanat Dalı bakanı oldu, Kompozisyon ve Çada Müzikler dersi verdi, Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlilik örencilerine danımanlık yaptı ve ders verdi. 1999 yılında bu görevden ayrıldı. Usmanba halen stanbul Bilgi Üniversitesi’nde, stanbul Teknik Üniversitesi MAM’da ve stanbul Üniversitesi Devlet Konsevatuvarı’nda

6

öretim üyesidir(2005); opera sanatçısı ve an pedagogu Atıfet Usmanba ile evlidir. UNESCO ve Rockafeller Vakfı aracılııyla iki kez ABD’ye, yarıma jüri üyesi olarak Rusya ve Polonya’ya, eserlerini yönetmek üzere sviçre ve Hollanda’ya, kongre ve festivallere katılmak üzere talya, Japonya, Fransa, ABD’ye davet edilmi, Dıileri ve Kültür Bakanlıkları’nın resmi kültür ilikileri çerçevesinde SSCB, Mısır, Tunus, Romanya, Bulgaristan ve Almanya’ya görevli olarak gitmitir.

lhan Usmanba 1954’te Yaylı Dördül 47’si ile Fromm Müzik Ödülü (Chicago, ABD), 1958’de Koussewitzky Ödülü (Tanglewood, ABD), 1967’de Wieniawsky Ödülü (Ponzan, Polonya), 1969’da Bale Müzii Ödülü (Cenevre, sviçre) gibi ödüller almı, 1971’de kendisine Devlet Sanatçısı ünvanı verilmitir. Usmanba Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Altın Madalyası ile Boaziçi Üniversitesi Fahri doktorasının sahibidir.

Umanba’ın eserleri arasında üç senfoni, senfonik bölümler, konçertolar, yaylı ve üfleme dördülleri, piyano için büyüklü küçüklü parçalar, an-piyano, an ve çalgı toplulukları için müzikler, sahne müzikleri, baleler, solo çalgılar müzikler bulunmaktadır. Eserlerinden bazıları ABD ve Avrupa’daki yayınevleri tarafından LP ve CD olarak yayınlanmı ve notaları basılmıtır. Müzik teorisi üzerine telif ve çeviri kitapları yanında çeitli dergilerde yayınlanmı yazıları, eitim uralarında, müzik ve kültür panellerinde sunulmu bildirileri bulunmaktadır. Usmanba, Ankara Radyosu’nda “Çada Müzik”, stanbul Radyosu’nda “Çalar Boyu Müzik” adlı yaklaık yüzer hafta süren iki büyük program yayınlamıtır. lhan Umanba hakkında Evin lyasolu’nun yazdıı Sevda-Cenap And Vakfı Yayınları’nda çıkmı olan “lhan Usmanba’a Armaan” adlı kitapla Yapı Kredi Yayınları’nda yayınlanmı olan “lhan Usmanba/Ölümsüz Deniz Talarıydı” adında iki kitap yanında eserlerini ele alan bazı yüksek lisans ve doktora tezleri vardır.

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə