“Seninle evlenmem mümkün değil



Yüklə 2.77 Mb.
səhifə28/44
tarix14.08.2018
ölçüsü2.77 Mb.
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   44

- Öyle ise bırak görsün!

Hz. Safiyye, kardeşi Hz. Hamza'nın cesedinin yanına oturup, sessizce ağlamaya başladı. Bu sırada, Peygamber efendimiz de sessizce ağladılar.

Hz. Zübeyr bin Avvâm anlatır:

“Annem Safiyye binti Abdülmuttalib Uhud'da yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp, ‘Bunları, kardeşim Hamza için getirmiştim ‘ diyerek üzerine örttü.”

Nedir bu hâlin?7.12.2006

Zübeyr bin Avvâm hazretleri, Allah yolunda kılıç sıyıranların ilkidir. Bir gün, Peygamber efendimizin yaralandığını zannedip kılıcını sıyırdı. Doğruca, Mekke'nin yukarı kısmında bulunan Resûlullahın yanına koştu. Peygamber efendimiz, kendisini böyle yalın kılıç görünce, “Ey Zübeyr! Ne var, nedir bu hâlin?” diye sordular. O da,”Efendim, size bir zarar verdiler diye korktum, onun için kılıcımı sıyırdım.” diye cevap verdi. Hz. Câbir bin Abdullah anlatır:

“Hendek savaşı öncesi hendek kazma iş ağırlaşınca, Resûlullah efendimiz bize, “Benî Kureyza'nın tutum ve davranışını öğrenip gelebilecek bir kişi yok mu? diye sordular. Zübeyr bin Avvâm, “Ben gider, öğrenip gelirim” dedi. Gidip, onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi.

İşler yine ağırlaşınca, Resûlullah efendimiz tekrar sordular: “Bize, Benî Kureyza'nın tutum ve davranışını öğrenip gelebilecek bir kişi yok mu? “ Yine Zübeyr bin Avvâm dedi ki:”Ben, gider, öğrenir, gelirim.” Gidip, onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi ve durumu arzetti: “Yâ Resûlallah! Onları, kalelerini tâmir ederken ve harp tâlimleri yaparken gördüm. Ayrıca, hayvanlarını derleyip toparlıyorlardı.”

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Her Peygamberin bir havârisi vardır. Benim de havârim Zübeyr'dir.”

Hendek savaşı sonrasında da Yahûdîler, Eshâb-ı kirâma arkadan saldırarak anlaşmayı bozdular. Peygamberimiz de onları Medîne'den çıkardılar. Yahûdîler Hayber kalesine toplandılar.

Peygamberimiz Hendek savaşından sonra da Hayber üzerine yürüdüler. Hayberde, meşhûr Yahûdî Cengâveri Merhab, kaleden çıkarak er diledi. Hz. Ali çıkarak Merhab'ı öldürdü. Merhab'ın katlinden sonra onun oğlu Yâsir, babasının intikamını almak için meydana çıkarak, “Bana karşı gelecek var mı” diye bağırdı.

Hz. Zübeyr, hemen atını sürerek onu karşıladı ve ikisi de şiddetli bir muhârebeye tutuştular. Oğlunun bu hareketini seyreden Hz. Safiyye, Resûl-i ekreme yaklaşıp sordu:

- Yâ Resûlallah! Oğlum şehîd oluyor mu?

Resûl-i ekrem de, “Hayır” buyurdu.

Resûl-i ekremin bu beyânından birkaç dakika sonra, Hz. Zübeyr, hasmını öldürdü. Zübeyr bin Avvâm, Hayber savaşında da büyük kahramanlıklar gösterdi. Netîcede Hayber kalesi de alındı.
Mektubu bana getiriniz!” 8.12.2006

Mekke'nin fethi için hazırlıklar yapılırken bu hazırlardları haber veren bir mektubu Sare ismindeki bir kadın Mekke’ye götürmek üzere yola çıkmıştı. Bu durumu Cebrâil aleyhisselâm Peygamberimize bildirdi. Peygamber efendimiz de Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdâd bin Esved'e “Acele gidiniz! Hah denilen yere vardığınızda, orada, yanında bir mektup bulunan, hayvan üzerinde bir kadın bulacaksınız. Mektubu ondan alınız ve bana getiriniz!” buyurdu.

Hz. Ali ve arkadaşları, durmadan at koşturarak Hah denilen yere vardılar. Kadın orada idi. Hz. Ali kadına, “ Yanında götürmekte olduğun mektup nerede?” diye sordu. Kadın, “Benim yanımda mektup falan yok.” diye cevap verdi. Kadının eşyalarını aradılar, mektubu bulamayınca, Hz. Ali kılıcını çekip, “Resûlullah efendimiz bize, senin yanında mektup olduğunu söyledi. Resûlullah aslâ yalan söylemez. Ya mektubu çıkarırsın veya tepene kılıcı indiririm.”dedi.

Kadın yeminler ederek, inkâra devam ettiyse de, Hz. Ali ve arkadaşlarının işi sıkı tuttuğunu anlayınca, çâresiz olarak saçının arasından mektubu çıkarıp verdi. Böylece haber verme teşebbüsü engellenmiş oldu. Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdâd bin Esved mektubu Resûlullaha getirdiler.

Fetih hazırlıkları tamamlanınca Hicretin 8. senesinde Resûl-i ekremin kumandasında hareket eden binlerce mücâhid, Mekke'ye doğru ilerledi. Hz. Zübeyr, bu hareket esnasında Resûl-i ekremin sancağını taşıyordu. Peygamber efendimiz, askerlerini Zî Tuva denilen yerde bölüklere ayırdı. Bir kısmını Zübeyr bin Avvâm'ın emrine vererek Mekke'nin Kudâ tarafından girmelerini emir buyurdular.

Mekkeli müşrikler Mekke'yi harpsiz teslim ettiler. Mekke'nin fethinden sonra Huneyn vâdisinde Hevâzin müşrikleriyle savaşıldı. Bu esnada, Kabîlenin ileri gelenlerinden Mâlik bin Avf’a, “Geriden uylukları uzunca bir süvârinin geldiğini görüyoruz. Mızrağını omuzu üzerine koymuş ve başına bir kırmızı sarık bağlamış.” dediklerinde,

- İşte o, Zübeyr bin Avvâm'dır. Yemin ederim ki, elbette o size ulaşır. Onun için yerinizde sıkı durunuz, ayrılmayınız!

Hz. Zübeyr bin Avvâm, o iki dağ arasındaki tepelik yerin dibine vardı. Hevâzinliler de onu gördüler. Yetişip, onlara saldırdı. Oradan çıkartıp uzaklaştırıncaya kadar onlarla cenk etti. Gösterdiği kahramanlık onların uzaklaşmasına sebep oldu.


Dilencilikten hayırlıdır” 9.12.2006

Müşrikler, sahâbeden Hubeyb bin Adiy'i yakalayıp Mekke'ye götürmüşlerdi. Burada idâm edip müşrikler görsün de sevinsinler diye sehpadan indirmediler. Kırk gün sehpada kaldı. Bedeni çürüyüp, kokmadı. Hep taze kan aktı.

Resûlullah efendimiz, bunu haber alarak, onun cesedini getirmek üzere, kahramanlığı ve cesareti ile meşhur Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esved'i gönderdiler. Zübeyr ve Mikdâd cesedi gece ağaçtan aldılar. Medîne'ye getirirken, arkalarından yetmiş atlı yetişti.

Bu iki Müslüman, kendilerini korumak için Hubeyb'i yere bıraktılar. Yer yarılıp Hubeyb kayboldu. Kâfirler de bu hâli görüp, döndüler, gittiler.

Hz. Zübeyr bin Avvâm Tâif Muhâsarasına, Tebûk seferine ve Vedâ Haccına iştirak etmiştir. Amr İbn'il-Âs, Mısır'ın kalbi olan Fustat şehrini zaptetmek için Hz. Ömer'den dörtbin kişilik kuvvet istediğinde, Hz. Ömer ona dört kişi göndermiştir ki, bunlar; Hz. Zübeyr bin Avvâm, Hz. Mikdâd bin Esved, Hz. Ubâde bin Sâmit ve Hz. Mesleme bin Muhalled idi. Zübeyr bin Avvâm, yedi aylık muhâsaradan sonra Fustat şehrini zaptetmeye muvaffak olmuştur. Sonra İskenderiyye üzerine yürüyerek, burasının da alınmasında büyük rol oynamıştır.

Hz. Zübeyr, namaz kılarken İbni Cermuz tarafından şehîd edildi. Şehîd olduğunda 67 yaşında bulunuyordu. Hz. Ali, Hz. Zübeyr'in vefâtına çok üzülmüş olup, cenâze namazını bizzat kendisi kıldırdı.

Hz. Zübeyr, Ticaret ve ziraat ile meşgûl olurdu. Medîne'nin en zenginlerinden sayılırdı. Medîne etrafındaki arsalardan başka Basra, Kûfe ve Mısır'da da bir hayli emlâkı vardı. Şehîd edildiğinde mîrâsçılarının herbirine kırkbin dirhem gümüş kaldı.

Etrafındaki fakirlerin hepsinin maişetini temin etmek husûsunda büyük gayretler sarfetmiştir. Borç para isteyene borç para verir, cihâda gitmek isteyenleri Allah rızâsı için donatırdı. Zekâtını zamanında ve muntazaman verirdi. Şu hadîs-i şerîfi naklederdi:

Birinizin ipi alıp, odun yüklenerek satması ve Allahın onun yüzünü ak etmesi, dilencilikten hayırlıdır. İstediği kimseden birşey alsın veya almasın böyledir.”

Bütün servetine ve zenginliğine rağmen, o, son derece sâde yaşardı. Sâde giyinir, sâde yemek yer ve zînet eşyasına iltifat etmezdi. Ancak, silâhına hassasiyet gösterirdi. Bu itibârla kılıcının kabzasını gümüşten yaptırmıştı.

Talha ile Zübeyr, Cennette komşularımdır” hadîs-i şerîfi ile medhedildi.

Sabahleyin yanıma gel!” 10,12.2006

Abdullah bin Cahş hazretleri, Resûlullahın halası Ümeyme ile Cahş'ın oğludur. Zevcât-ı tâhirâttan Zeyneb binti Cahş'ın kardeşidir. Hz. Ebû Bekir'in vasıtasıyla, kelime-i şehâdet getirerek, ilk Müslümanlardan olmak şerefine kavuştu.

Abdullah bin Cahş hazretleri, İslâmiyeti heyecanla yaşayan zâtlardandı. İlk Müslüman olduğu yıllarda, kâfirler kendisine her türlü ezâ ve cefâyı yapmışlardı. Hepsine de îmânının verdiği güç ile mukabele etmiş, ezâ ve cefâlara katlanmıştır. Peygamber efendimiz, kendisi için, “ Açlığa ve susuzluğa en çok dayanan ve katlananınızdır.” buyurmuştur. :

Resûlullah efendimizin şehîdler için verdiği müjdeleri duyarak, hep şehîd olmaya can atar, harplerde hep en önde kahramanca çarpışırdı. Peygamber efendimiz hicretinikinci senesinde, Nahle'de, Kureyş müşriklerini gözetlemek üzere, ilk önce Ebû Ubeyde bin Cerrâh'ı göndermek istemişti. Hz. Ebû Ubeyde, Peygamber efendimizden ayrılmaya dayanamıyarak ağlamaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz, onu göndermekten vazgeçti.

Hz. Abdullah bin Cahş anlatır: “O gün Resûlullah aleyhisselâm, yatsı namazını kılınca bana, “Sabahleyin yanıma gel! Silahın da yanında bulunsun! Seni bir tarafa göndereceğim.” buyurdu. Sabah olunca mescide gittim. Kılıcım, yayım, ok ve çantam üzerimde, kalkanım da yanımda idi. Resûlullah efendimiz, sabah namazını kıldırdıktan sonra, muhâcirlerden benimle birlikte gidecek birkaç kişi buldu. Bana bir mektup vererek buyurdu ki:



- Seni bu kişilerin üzerine kumandan tayin ettim. Git! İki gece yol aldıktan sonra, mektubu aç! Orada yazılanlara göre hareket et!

- Yâ Resûlallah! Hangi tarafa gideyim?



- Necdiye yolunu tut! Rekiye'ye, kuyuya yönel!

Sonra da, ilk defa kendisine “Emîr-ül-mü'minîn” sıfatı verildi. Böylece, İslâmda ilk tayin olunan “emîr” oldu. Mücâhidlerin, iki kişisi için bir develeri vardı. Sekiz veya oniki kişilik bir birlik ile iki gün sonra Melel mevkiine vardıklarında, mektubu açtı. Mektupta şunlar yazılıydı:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu mektubu gözden geçirdiğin zaman, Mekke ile Tâif arasındaki Nahle vâdisine ininceye kadar, Allahü teâlânın ismi ve bereketiyle yürüyüp gidersin.Arkadaşlarından hiçbirini, seninle birlikte gitmeye zorlamayasın! Nahle vâdisindeki Kureyşîleri, Kureyşîlerin kervanını gözetleyip denetleyesin! Onların haberlerini bize bildiresin!” (Devamı yarın)

İşittim ve itâat ettim!” 11.12.2006

Hazreti Abdullah bin Cahş, Peygamberimizin mektubunu okuduktan sonra, “Bizler Allahü teâlânın kullarıyız ve hep O'na döneceğiz. İşittim ve itâat ettim. Allahü teâlânın ve sevgili Resûlünün emrini yerine getireceğim” diyerek mektubu öpüp, başına koydu. Sonra arkadaşlarına dönerek dedi ki:

- Hanginiz şehîd olmayı istiyor ve özlüyorsa, benimle gelsin! Gelmek istemeyen dönüp gidebilir, hiçbirinizi zorlayıcı değilim. Gelmezseniz, ben tek başıma gidip, Resûl aleyhisselâmın emrini yerine getireceğim.

Arkadaşları hep birden cevap verdiler:

- Biz de, işittik. Allahü teâlâya, Peygamber efendimize ve sana itâat edicileriz. Nereye istersen, Allahü teâlânın bereketi ile yürü.

Sa'd bin Ebî Vakkâs hazretlerinin de bulunduğu küçük ordu ile Hicâz'a doğru yol aldılar ve Nahle'ye geldiler. Bir yere gizlendiler. Oradan gelip geçen Kureyşîleri gözetlemeye başladılar.

Bu sırada bir Kureyş kâfilesi geçti. Develer yüklü idi. Mücâhidler, Kureyş kâfilesine yaklaşarak, onları İslâma da'vet ettiler. Kabûl etmeyince, çarpışma başladı. Çarpışma sonunda, birisini öldürdüler, ikisini esir aldılar. Birisi de atlı olduğu için ona yetişemediler. Kâfirlerin bütün malı mücâhidlere kaldı.

Hz. Abdullah bin Cahş, bu ganimet mallarının beşte birini Resûlullah efendimize ayırdı. Bu ganimet, Müslümanların aldıkları ilk ganimetti. Bu beştebir hisse de, ilk ayrılan beşte bir idi. İlk öldürülen müşrik ve alınan esirler de, bu Nahle seferindeydi. Daha henüz ganimetle ilgili âyet-i kerîmeler gelmemişti.

Abdullah bin Cahş, Peygamberimize çok bağlı idi. Resûlullah efendimiz, onu emîr tayin ettiği vakit, kendisine, “Ey Abdullah! Dünyada en çok arzu ettiğin, özlediğin nedir?” diye sormuşlardı. O da, “Allah ve Resûlüne muhabbettir” diye arzetmişti.

Eshâb-ı kirâm arasında lâkabı, “El Mücâhidü fillah”, yanî “Allah yolunun fedâisi” idi. Şehîd olduğunda 40 yaşlarında idi. Allah yolunda Habeşistan'a yapılan ikinci hicretten sonra, âilece Medîne'ye hicret etmişti.

Sonunda arzusuna kavuştu! 12.12.2006

Sa'd bin Ebî Vakkâs hazretleri, Uhud harbinde Hz. Abdullah bin Cahş ile arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı: “Uhud'da, savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana, “Şimdi burada sen duâ et, ben “âmin” diyeyim. Sonra ben duâ edeyim, sen de “âmin” de!” Ben de, “Peki!..” dedim ve şöyle duâ ettim: “Allahım, bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak, geri döneyim. “

Abdullah bin Cahş benim yaptığım bu duâya, bütün kalbiyle “âmin” dedi. Sonra kendisi şöyle duâ etmeye başladı: “Allahım, bana zorlu kâfirler gönder, kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim. En sonunda bir tanesi de beni şehîd etsin.”

Gönlüm böyle bir duâya “âmin” demek arzu etmiyordu. Fakat, o istediği ve önceden söz verdiğim için mecbûren “âmin” dedim.

Daha sonra, kılıçlarımızı çektik, savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk. O, son derece bahadırâne harbediyor, düşman saflarını tarumar ediyordu. Düşmana hamle üstüne hamle ediyor, şehîd olmak için derin bir iştiyakla hücûmlarını tazeliyordu.

“Allah Allah!..” diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz, ona bir hurma dalı uzatarak, savaşa devam etmesini buyurdu. Bu dal bir mu'cize olarak kılıç oldu ve önüne geleni kesmeye başladı. Birçok düşmanı öldürdü.

Savaşın sonuna doğru Abdullah bin Cahş, Ebûl Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehâdete kavuştu. Şehîd olunca, kâfirler, bu mübârek şehîdin cesedine hücûm ederek burnunu, dudaklarını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı.

Muharebe bittikten sonra, Abdullah bin Cahş'ı şehîd edilmiş bulan Hz. Sa'd, durumu ve onun yaptığı duâyı Peygamber efendimize anlattı. Resûlullah efendimiz de, onun duâsının kabûl edildiğini ve bu dünyada istediğine kavuştuğunu, âhırette de istediğine kavuşacağının anlaşıldığını bildirdi.

Hz. Abdullah bin Cahş'ı ve dayısı “Seyyidüşşühedâ” yanî, “Şehîdlerin efendisi” Hz. Hamza'yı aynı kabre defnettiler.

Hz. Abdullah orta boylu, çok yakışıklı bir zât idi. Peygamber efendimizi pek ziyâde severdi. Bu muhabbet uğrunda canını fedâdan çekinmemiş, Uhud harbinde en büyük kahramanlığı göstererek, Allahü teâlânın rızâsı uğrunda şehâdet şerbetini içmiştir.


Küçük haberci 13.12.2006

Hazreti Abdullah, Peygamber efendimiz ile babası Hz. Ebu Bekir Mekke'den Medîne'ye hicretlerinde, Sevr Mağarasına geldiklerinde, habercilik vazifesini yapmıştı. Zekî ve kabiliyetli bir genç olduğundan, babasının emir ve direktiflerini harfiyyen yerine getirirdi. Gündüzleri Mekke'de Kureyşliler arasında bulunup, onların Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir hakkında söylediklerini, akşam vakti Sevr Mağarasına gelerek haber verirdi. Geceyi orada geçirip, tanyeri ağarmadan Mekke'ye dönerdi. Yaşı küçün olduğu için müşriklerin dikkatini çekmiyordu. Bu hizmeti, onun adını İslâm tarihine geçirdi.

Abdullah bin Ebî Bekr-i Sıddîk; hicret-i Nebevî'den sonra, Mekke'den Medîne'ye geldi. Resûlullah ile hicretin 8. senesinde Mekke'nin fethinde bulundu. Atike binti Zeyd bin Amr ile evliydi.Mekke'nin fethinden sonra Huneyn Gazvesine katıldı. Huneyn'den kaçan Sakif ve Hevâzinlilerin toplanmalarına mâni olmak için, onların sığınıp, saklandıkları Tâif Kalesini muhasara etti. Muhasarada ok isâbet edip, yaralandı. Medîne'ye yaralı olarak döndü.

Hz. Abdullah bin Ebî Bekr-i Sıddîk, Peygamber efendimiz için hazırlanan elbiseyi yedi altına satın almıştı. Sonra Resûlullahın tekfînine uygun görülmeyince, teberrüken kendine kefen için saklamıştı. Rûhunu teslim edeceği sırada, “Bunda, hayır ve bereket olsa idi, Resûlullah efendimiz tekfîn olunurdu” deyip, kendisine bunu kefen yaptırmadı.

Hz. Ebû Bekir'in hilâfetinin başlarında, hicretin onbirinci senesinin Şevvâl ayında Tâif'te aldığı yaranın iyileşmemesi sebebiyle vefât etti. Cenâze namazını Hz. Ebû Bekir kıldırdı. Kabrine ise, Hz. Ömer, Talha ve kardeşi Abdurrahman bin Ebî Bekr indirmişlerdir. Tâif şehîdlerinden sayılır. Onun vefâtından bir müddet sonra, Hz.Ebû Bekir'e, Sakif heyeti geldi. O sırada Hz. Abdullah'ın ölümüne sebep olan ok, Hz. Ebû Bekir'in yanındaydı. Oku, heyettekilere göstererek “İçinizde bu oku tanıyanınız var mı?” diye sordu. Aclân oğullarından biri,

- Bu oku ben yonttum; ucunu ben sivrilttim; tüyünü ben taktım; bunu atan da benim, dedi.

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

- Bu ok, Abdullah bin Ebî Bekr'i şehîd eden oktur. Senin elinle ona şehîdlik şerbetini içiren, onun eliyle seni öldürtmeyen Allaha hamdolsun. Allahın himâyesi geniştir.

Hz. Abdullah bin Ebî Bekr-i Sıddîk, Eshâb-ı kirâmdan olup, ilk Müslümanlardandır. Babası Ebû Bekr-i Sıddîk, annesi Kâtile binti Abdiluzza'dır. Esmâ ile anne bir kardeştir. Mekke'de doğduğu tahmin edilmesine rağmen, tarihi bilinmemektedir.

Cennet nimetlerine kavuştum” 14.12.2006

Abdullah bin Hanzala hazretleri, Eshâb-ı kirâmdan, şehâdeti ile meşhûrdur. Babası Hanzala da, Uhud vak'ası gecesi evlenmiş, ertesi gün Uhud'da şehîd olmuştur. Hz. Abdullah, Peygamber efendimizin vefâtında yedi yaşında idi ve Peygamberimizi görüp, gönüllere şifâ olan sohbetine kavuşmuştur.

Hz. Abdullah, 682 senesinde, Hara muharebesinde Zilhiccenin bitmesine üç gün kala, perşembe günü şehîd olmuştur.

Önce sekiz oğlunu, birer birer muharebeye çıkarıp, hepsi şehîd olduktan sonra, kılıcının kınını kırarak askerlerin içine dalmış, şehîd oluncaya kadar mücâdele etmiştir.

Abdullah bin Ebî Süfyân anlatır:

“Ben babamı şöyle derken işittim: Abdullah bin Hanzala'yı şehîd edildikten sonra rü'yâda çok güzel bir şekilde gördüm. Kendisine sordum:

- Ey Ebû Abdurrahmân, sen öldürülmedin mi?

- Evet, fakat öldürülünce, Rabbim beni Cennetine koydu. Ben burada serbestçe dolaşıyor ve Cennet ni'metlerinden istifade ediyorum.

- Ya senin eshâbın, arkadaşların? Onlara ne oldu?

- Onlar benim sancağım etrafındadırlar. Ki, sen bunu görüyorsun.Aramızda olan bu konuşmalardan sonra, uykumdan uyandım. Gördüğüm rü'yânın Hz. Abdullah bin Hanzala için hayırlı olduğunu anladım.”

Süfyân bin Selim'in rivâyetine göre, İblis, Hz. Abdullah bin Hanzala'ya göründü ve ona dedi ki:

- Ey Hanzala'nın oğlu, Allahtan başkasından birşey isteme! Her istediğini Allahü teâlâdan iste! Kızdığında, nasıl bir hâl aldığına bir bak! Sen kızdığın zaman, ben sana hakim olurum.

Abdullah bin Hanzala hazretleri, ziyâret için, arkadaşları ile beraber, Sa'd bin Ubâde hazretlerinin oğlunun evine gitmişti.

Namaz vakti gelince ev sahibine, imâm olmasını teklif ettiler. O da misâfirlerden birinin imâm olmasını istedi. Hz. Abdullah şöyle rivâyette bulundu:

- Resûlullah efendimiz, “Bir kimsenin kendi yatağında yatması, hayvanına binmesi ve evinde imâmlık etmesi evlâdır” buyurdu.


Küçük yaşta başlayan arayış 15.12.2006

Selmân-ı Fârisî hazretleri, eshâb-ı kirâmın meşhurlarından ve büyüklerinden biridir. İslamiyeti tanıması ve kabul etmesi çok uzun ve çok maceralı olmuştur. Bunu kendisi şöyle anlatır: Ben İran'ın, İsfehan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazimiz ve malımız çoktu. Babamın tek çocuğu idim. Beni herkesten çok severdi. Bunun için benim üzerime titrerdi. Evden çıkmama izin vermezdi.

Babam Mecûsî (ateşperest) olduğu için, Mecûsîliği de bana, evde, tam olarak öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar, biz ona tapar, secde ederdik. Babamın malı ve mülkü çok olduğu için, beni bir ara dışarıya çıkardı ve “Yavrum, ben öldüğüm zaman, bu malların sâhibi sen olacaksın. Onun için, git, mallarını ve arazilerini tanı!” dedi.

Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde, bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim. Gidip baktım ki, içerde ibâdet ediyorlar. Ben, daha önce öyle bir şey görmediğim için, çok hayret ettim. Zîrâ bizlerin ibâdeti bir miktar ateş yakıp, ona secde etmekti.

Fakat onlar, görünmeyen bir Allaha ibâdet ediyorlardı. Kendi kendime, “Bizim dinimiz bâtıldır” dedim. Onun için akşama kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza da gitmedim, akşam oldu. Kilisedekilere, “ Bu dînin aslı, merkezi nerededir?” diye sordum. “Bu dînin aslı, merkezi Şam'dadır.” dediler. “Peki, ben de Şam'a gitsem, beni de bu dîne kabûl ederler mi?” diye sorunca, “Evet kabûl ederler. “ diye cevap verdiler. Ben, “Sizlerden yakında Şam'a gidecek kimseler var mıdır?” diye sordum, “Bir müddet sonra bir kervanımız Şam'a gidecektir.” dediler.

Ben bunlarla meşgul olurken, vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce, beni aramak için adam göndermiş. Beni aramışlar, bulamamışlar ve bulamadıklarını babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam dedi ki:

- Bu zamana kadar nerede kaldın? Seni aramadığımız yer kalmadı.

- Babacığım, ben bugün tarlaları dolaşmak için yola çıktım, fakat yolda karşıma bir Nasrânî kilisesi çıktı. Ben de içeri girdim. Baktım ki; görmedikleri ve herşeye hâkim ve kâdir olan bir Allaha îmân ediyorlar. Onların ibâdetlerine şaştım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki, bizim dinimiz batıldır.

Babam, benim hak din arayışıma çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti. (Devamı yarın)
Kendi inancının bâtıllığını anladı 16.12.2006

Selmân-ı Fârisî hazretleri, Müslüman olma macerasını anlatmaya şöyle devam etti: Babam beni, “Bizim dinimiz batıldır” dediğim için, elimi, ayağımı bağlamış ve eve hapsetmişti. Ben daha önce kilisedeki Hıristiyan rahiplere; bu dînin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da Şam'da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde hapis iken, devamlı Şam'a gidecek olan kervanı bekledim.

Nihâyet Hıristiyan rahipler, Şam'a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca, iplerimi çözüp kaçtım ve kervanın bulunduğu yere gittim. Kervandakilere, buralarda duramayacağımı söyleyerek, o kervanla Şam'a giderek hak din arayışımı sürdürdüm.

Şam'da Hıristiyan dîninin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi ta'rif ettiler. Onun yanına giderek, durumu anlattım. Onun yanında kalmak istediğimi, ona hizmet edeceğimi söyleyip, ondan, bana Nasrânîliği öğretmesini, Allahü teâlâyı tanıtmasını rica ettim. O da kabûl etti.

Fakat sonradan, onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü Hıristiyanların fakirlere vermesi için getirdikleri altın ve gümüş sadakaları, kendine alır, fakirlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş biriktirmişti. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi.

Bir müddet sonra o âlim vefât etti. Nasrânîler onu defnetmek için toplandılar. Onlara dedim ki:

- Neden buna bu kadar hürmet ediyorsunuz? O hürmete lâyık bir insan değildir.

- Sen bunu nereden çıkarıyorsun?

Ben de biriktirdiği altınların yerini bildiğim için, onlara gösterdim.

Nasrânîler yedi küp altını ve gümüşü çıkardılar ve “Bu, defin ve techîze lâyık bir kimse değildir” dediler ve bir yere atıp üzerini taşla kapattılar. Sonra onun yerine başka birisi geçti. Çok âlim, zâhid bir kimse idi. Dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Gece-gündüz hep ibâdet ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve onunla ibâdet ederdim. Vefât zamanı geldi ve ona, “Siz vefât ettiğiniz zaman, ben ne yapayım? Bana ne tavsiye edersiniz?” dedim. O da, “Oğlum, Şam'da insanları ıslâh edecek bir kimse yoktur. Kime gitsen seni ifsâd ederler. Fakat Musul'da bir zât vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim.” cevabını verdi. (Devamı yarın)


Ahir zaman peygamberi arayışları 17.12.2006

Selmân-ı Fârisî hazretleri, Müslüman olma macerasını anlatmaya şöyle devam etti:

Yanında kaldığım papaz bana, Musul’a gitmemi tavsiye edince ben de “Peki efendim” dedim ve o zât vefât edince, Şam'dan Musul'a gittim. Onun ta'rif ettiği zâtı bulup, başımdan geçenleri anlattım. Beni hizmetine kabûl etti.

O da diğer zât gibi çok zâhid, âbid bir kimse idi. Onun vefât zamanı, aynı soruları ona da sordum. O da bana Nusaybin'de bir zâtı tavsiye etti.

Musul'da hizmet ettiğim zât da vefât ettikten sonra derhal Nusaybin'e gittim. Bahsedilen kimseyi bulup, yanında kalmak istediğimi söyledim. İsteğimi kabûl etti ve bir müddet de onun hizmetinde bulundum. Bu zâta da vefât etmek üzere iken, beni başka birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye'deki bir Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi ta'rif etti.

Vefâtından sonra da oraya gittim. Ta'rif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim. Uzun bir zaman da onun yanında kaldım. Artık onun da vefâtı yaklaşmıştı. Ona da beni birine havâle etmesini ricâ edince, dedi ki:

- Vallahi şimdi böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat âhır zaman Peygamberinin gelmesi yaklaştı. O, Araplar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Alâmetleri şunlardır: Hediyeyi kabûl eder, sadakayı kabûl etmez, iki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır...

Böylece alâmetlerini saydı. Yanında bulunduğum bu zât da vefât edince, onun tavsiyesi üzerine, Arap diyârına gitmeye hazırlandım. Amuriye'de çalışıp, birkaç öküz ile bir miktar koyun sâhibi olmuştum. Benî Kelb kabîlesinden bir kâfile Arap beldesine gitmek üzere idi. Onlara dedim ki:

- Bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap vilâyetine götürün. Kabûl edip beni kâfilelerine aldılar. Vâdiyül Kurâ denilen yere gelince, bana ihânet edip, “Köledir” diyerek beni bir Yahûdîye sattılar.

Yahûdînin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm. “Âhır zaman Peygamberinin hicret edeceği yer, herhalde burasıdır” diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet Yahûdînin hizmetinde kaldım.

Sonra beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da alıp Medîne'ye getirdi. (Devamı yarın)



Dostları ilə paylaş:
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   44


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə