Stephen King Kara Kule Cilt7 Kule



Yüklə 2,92 Mb.
səhifə11/62
tarix03.12.2017
ölçüsü2,92 Mb.
#33720
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   62

Yukarıda gök şiddetle gürledi ve bir yıldırım, ışığın merkezine doğru indi. Gövdesi yosunla kaplı çok yaşlı bir köknar ağacı ortadan ikiye ayrıldı ve gövdesinin ayrılan parçaları yere yaklaştı. Ağacın içi alev almıştı. Uçuşan kıvılcımlar -ateş değildi, bu değildi, daha ziyade gerçeküstü bir ışıltıydı- alçak bulutlara doğru yükseldi. Eddie o kıvılcımların içinde dans eden minik bedenler gördü ve bir an için soluğu kesildi. Bir sürü Tinker Bell'i izlemek gibiydi ve ardından gözden kayboldular.

"Şunlara bak," dedi John hürmetkar bir sesle. "Gaipten-gelenler! Tanrı'm,yüzlerce var! Keşke arkadaşım Donnie burda olup görebilseydi."

Eddie, onun haklı olduğunu düşündü: yüzlerce adam, kadın ve çocuk aşağıdaki ağaçların arasında, ışığın içinde yürüyor, kayboluyor, beliriyor, tekrar kayboluyordu. İzlerken ensesine soğuk bir damla çarptı, sonra ikinci ve üçüncü damlalar onu takip etti. Rüzgâr ağaçların arasından şiddetle esti, periye benzer yaratıkları havaya uçurdu ve ağacın ikiye ayrılmış gövdesini dev meşalelere çevirdi.

"Haydi," dedi Roland, Eddie'nin kolunu kavrayarak. "Yağmur bastırınca bir mum gibi sönecek. O sırada bu tarafta olursak çıkış yolumuz kapanmış demektir."

"Nerde..." diye söze başladı Eddie, ama o sırada gördü. Işığın merkezi yolun sonunda, ağaçların bitip göle doğru uzanan kayaların başladığı yerdeydi ve o an bakılamayacak kadar parlaktı. Roland, onu o tarafa doğru sü-rüklüyordu. Gaipten-gelenleri seyretmeye dalmış olan John Cullum olduğu yerde birkaç saniye daha kaldıktan sonra onları izlemeye kalktı.

"Hayır!" diye bağırdı Roland omzu üzerinden. Yağmurun şiddeti artmıştı, bozuk para iriliğindeki soğuk damlalar tenine artan sıklıkta düşüyordu. "Senin işin burda, John! Hoşça kal!"

"Güle güle, çocuklar!" diye seslendi John. Durdu ve el salladı. Bir şimşek çakarak yüzünü bir anlığına parlak maviye, ardından koyu bir siyaha boyadı. "Elveda!"

"Işığın tam merkezine doğru koşacağız, Eddie," dedi Roland. "Bu eski insanların değil, Prim'in kapılarından biri... yani sihirli. Yeterince konsantre olursak bizi istediğimiz yere götürecek."

"Nereye..."

"Vakit yok! Jake neresi olduğunu bana dokunuş yoluyla söyledi! Elimi sıkıca tut ve zihnini boşalt! Ben ikimizi götürebilirim!"

Eddie, ona bundan kesinlikle emin olup olmadığını sormak istedi ama zaman yoktu. Roland koşmaya başladı. Eddie, ona katıldı. Tepenin eteğinden ışığa doğru koştular. Eddie milyonlarca minik ağız teninin üzerinde nefes alıyormuş gibi bir hisse kapıldı. Çizmeleri yerdeki kuru yaprakları çıtırdatarak eziyordu. Yanan ağaç sağ tarafındaydı. Pişen kabuğunun özsuyunun kokusunu alıyor, cızırtısını duyuyordu. Artık ışığın merkezine yaklaşmışlardı. Eddie ışığın gerisindeki Kezar Gölü'nü bir anlığına görebildi, sonra devasa bir gücün onu yakalayıp yağmur damlaları arasından mırıldanan, parlak ışığa doğru çektiğini hissetti. Bir an için bir kapı şekli seçebildi. Sonra Roland'm elini her iki eliyle sıkıca kavrayıp gözlerini kapattı. Yapraklarla kaplı zemin ayaklarının altında yok oldu ve uçmaya başladılar.

YEDİNCİ BÖLÜM BİR ARAYA GELİŞ


1

Flaherty kurşunlarla çizilmiş ama bunun dışında sapasağlam olan, hiçbir şekilde geçit vermeyen ama o kahrolası veledin her nasılsa aşabildiği New York/Fedic kapısının önünde duruyordu. Lamla hemen yanında dikiliyor, Flaherty'nin hiddetinin azalmasını bekliyordu. Diğerleri de aynı sağduyulu sessizliği muhafaza ediyordu.

Sonunda Flaherty'nin kapıya indirdiği yumruklar seyreldi. Son bir sert yumruk indirdi ve parmak eklemlerinden kan sıçradığını gören Lamla yüzünü buruşturdu.

"Ne var?" diye sordu yüz ifadesini yakalayan Flaherty. "Ne? Söyleyecek bir şeyin mi var?"

Flaherty'nin gözlerinin etrafındaki beyaz halkalar ve yanaklarındaki kızıllıklar Lamla'yı ilgilendirmiyordu. Koltukaltinda asılı olan otomatik tabancaya doğru tehditkâr bir tavırla kalkan eli de öyle. "Hayır," dedi. "Yok, sal"

"Haydi, aklından geçenleri söyle," diye üsteledi Flaherty. Gülümsemeye çalışınca suratında iğrenç bir sırıtış belirdi; gözlerinde çılgınca bir bakış vardı. Arkasındaki adamlar usulca geri çekildi. "Diğerlerinin söyleyecek çok şeyi olacak; neden sen başlamıyorsun, dostum? Onu elimden kaçırdım! İlk öten sen ol, seni çirkin orospu çocuğu!"

Ben öldüm, diye düşündü Lamla. Kral'a ömrüm boyunca hizmet ettikten sonra günah keçisi arayan bir adamın önünde yüz ifademi gizleyemedi-ğim için öleceğim.

Etrafına bakıp kimsenin tek kelime etmeye niyeti olmadığını görünce, "Flaherty," dedi. "Seni bir şekilde gücendirdiysem özür..."

"Ah, beni gerçekten gücendirdin!" diye bağırdı Flaherty. Öfkesi arttıkça Boston aksanı belirginleşiyordu. "Bu başarısızlığın hesabını akşama vereceğimden eminim ama önce sen vere..."

İçinde bulundukları koridor ani bir nefes almış gibi havada keskin bir uğultu oldu. Flaherty'nin saçları ve Lamla'nın tüyleri uçuştu. Flaherty'nin emrindeki sığ adamlar ve vampirler döndü. Aniden içlerinden biri, Albrecht adında bir vampir çığlık atarak öne atıldı ve böylece Flaherty kot pantolonlarında, gömleklerinde ve çizmelerinde hâlâ yağmur damlalarının ıslaklığı bulunan, yeni gelen iki adamı görebildi. Ayaklarının dibinde tozlu çıkınlar, kalçalarından sarkan büyük tabancalar vardı. Flaherty sandal ağacından kabzayı, genç olan kılıfından şimşekten de hızlı bir hareketle çekmeden bir an önce gördü ve Albrecht'in niçin kaçtığını anladı. Bu tür tabancaları sadece belli insanlar taşırdı.

Genç olan bir tek el ateş etti. Albrecht'in sarı saçları görünmez bir el tarafından karıştırılmışçasına havalandı ve bedeni, giysilerinin içinde kaybolurken yere yığıldı.

"Selam olsun, Kral'ın hizmetkârları," dedi yaşlı olan. Sohbet havasında konuşmuştu. Flaherty -elleri sümüklü piçin geçmeyi başardığı kapıyı deli gibi yumruklamaktan dolayı kan içindeydi- hâlâ onu algılayamıyor gibiydi. Daha önce uyarıldıkları Silahşor, Gilead'lı Roland olduğu muhakkaktı ama oraya nasıl gelmiş, kör noktalarında nasıl belirivermişti? Nasıl?

Roland'ın soğuk, mavi bakışları adamların üzerinde dolaştı. "Bu zavallı sürünün dinh'i olduğunu söyleyen hanginiz? Bir adım öne çıkarak bizi onurlandıracak mı? Onurlandırmayacak mı?" Bakışları teker teker adamlara yöneldi; sol eli tabancasının yanından uzaklaştı ve hafif, alayh bir gülümsemenin belirdiği ağzının kenarına doğru yükseldi. "Yapmayacak mı? Ne kötü. Birer korkak olduğunuzu görmek beni üzdü. Gücünüz ancak bir rahibi öldürüp bir çocuğun peşine düşmeye yetiyor demek. Hepiniz korkaksınız ve babalarınız da..."
Flaherty kanayan sağ eliyle sol koltukaltından sarkan tabancasını hafifçe kavrayarak bir adım öne çıktı. "Liderleri benim, Steven'ın oğlu Roland."

"Demek adımı biliyorsun?"

"Evet! Adını yüzünden, yüzünü ağzından biliyorum. John Farson'ı şevkle emen annenin ağzıyla aynı, annen onu fışkırtana dek..."

Konuşurken bir yandan da silahını çekiyordu; şüphesiz daha önce başvurup meyvesini aldığı bir numaraydı. Hızlı olmasına ve Roland'ın sol elinin işaret parmağı o tabancasını çekerken hâlâ ağzının kenarına değiyor olmasına rağmen Silahşor onu kolayca alt etti. İlk kurşun, Jake'i kovalayan grubun liderinin dudaklarının arasından girerek dişlerini ve üst çene kemiğini tuzla buz etti ve Flaherty ölümünden önce içine çektiği son nefesle kemik parçacıklarını ciğerlerine gönderdi. İkinci kurşun Fla-herty'nin kaşlarının tam ortasına gömüldü ve bedeni New York/Fedic kapısına doğru savrulurken ateşleyemediği Glock parmaklarının arasından koridorun zeminine düştü.

Diğerlerinin büyük bölümü bir saniye içinde silahını çekti. Albrecht'i öldürdükten sonra boşalan yuvayı dolduran Eddie öndeki altısını öldürdü. Tabancası boşalınca daha önce öğretildiği gibi dinh'inin arkasına geçerek tekrar doldurdu. Roland beşini daha hakladıktan sonra sonuncuyu öldüren Eddie'nin arkasına geçerek kendi tabancasını doldurdu.

Sona kalan Lamla ateş etmeye kalkmayacak kadar kurnazdı. Tüylü parmaklı, pürüzsüz avuçlu ellerini havaya kaldırdı. "Teslim olursam canımı bağışlayacak mısın, Silahşor?"

"Hayır," dedi Roland tabancasını doğrultarak. "O halde kahrol, chary-ka," dedi taheen. Gilead'lı Roland tabancasını ateşledi ve Galee'li Lamla'nın cesedi yere yığıldı.
2

Flaherty'nin adamları kapının önüne istif edilmiş odunlar gibi yığılmıştı. Yüzüstü kapaklanan Lamla en öndeydi. Biri bile ateş etme fırsatı bulamamıştı. Duvarları fayansla kaplı koridor, barut dumanının ağır kokusuyla dolmuştu. Sonra duvardaki yorgun hava temizleyiciler devreye girdi ve silahşorlar duman yüklü havanın çekilişini yüzlerinde hissetti.

Eddie tabancayı doldurdu (artık onun tabancasıydı, öyle söylenmişti) ve tekrar kılıfına koydu. Sonra cesetlere doğru yürüdü ve kapıya ulaşabilmek için dördünü kayıtsızca bir kenara çekti. "Susannah! Suze orda mısın?"

Aramızda hiç kimse en basit, en gündelik işi yapmak için yanından kısa bir süreliğine, birkaç dakika için ayrılmış da olsa kalbinin sahibiyle, en büyük aşkıyla tekrar bir araya gelmeyi rüyaları haricinde gerçekten umar mı? Hayır, pek değil. Gözümüzün önünden her uzaklaştıklarında kalbimizin derinliklerinde onları ölmüş sayarız. O kadar çoğu bahşedildikten sonra sevgimizin sersemleştiren varsayımı için ister istemez Şeytan kadar alçalmayı bekleriz.

Eddie de sesini duyana dek Susannah'nın ona cevap vermesini beklemiyordu ama sevdiği kadının sesi, bir başka dünyadan, ahşap kapının ötesinden geldi. "Eddie? Sen misin, tatlım?"

Eddie'nin daha birkaç saniye önce son derece normal olan kafası bir anda taşınamayacak kadar ağırlaştı. Alnını kapıya dayadı. Gözkapakları da sanki tonlarca ağırlıktaydı, gözlerini kapadı. Ağırlığın sebebi bir anda kendini içinde yüzer bulduğu gözyaşları olmalıydı. Kan gibi sıcak damlaların yanaklarından aşağı yuvarlanışını hissedebiliyordu. Ve Roland'ın sırtına dokunan elini.

"Susannah," dedi Eddie. Gözleri hâlâ kapalıydı. Elleri kapıya dayanmıştı. "Açabilir misin?"

Cevap Jake'ten geldi. "Hayır ama siz açabilirsiniz."

"Hangi kelimeyle?" diye sordu Roland. Neredeyse başkalarının gel-meşini umarak (çünkü kanı hareketlenmişti) bir kapıya, bir arkasına bakıyordu ama koridor boştu. "Hangi kelimeyle, Jake?"

Kısa ama Eddie'ye çok uzunmuş gibi gelen bir duraksama oldu ve ardından ikisi birden konuştu. "Chassit."

Eddie kelimeyi söyleyemeyeceğini düşündü; boğazı gözyaşlarıyla sıkışmıştı. Roland'ın böyle bir sorunu yoktu. Kapının önüne yığılmış cesetlerden birkaçını daha çekti (suratında hâlâ sabit bir sırıtış olan Fla-herty'ninki de dahil) ve kelimeyi söyledi. Dünyalar arasındaki kapı bir kez daha açıldı. Eddie kapıyı ardına kadar itti ve dördü karşı karşıya kaldı. Susannah ve Jake bir dünyada, Eddie ve Roland bir diğerindeydi ve aralarında yaşayan, mika gibi titreşen, şeffaf bir zar vardı. Susannah ellerini zarın içinden uzattı ve elleri her nasılsa dayanaksızca havada duran bir su kütlesinin içinden çıkıyormuşçasına uzandı.

Eddie, Susannah'mn ellerini tuttu ve sevdiği kadının, onu Fedic'e çekmesine izin verdi.


3

Roland diğer tarafa geçtiğinde Eddie, Susannah'yı çoktan kaldırıp kucağına almıştı. Çocuk, Silahşor'a baktı. İkisi de gülümsemiyordu. Oy, Jake'in ayaklarının dibine oturmuş, ikisine birden gülümsüyordu.

"Selam olsun, Jake," dedi Roland.

"Selam olsun, baba."

"Bana öyle mi diyeceksin?"

Jake başını salladı. "Evet, eğer izin verirsen."

"Beni kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar memnun eder," dedi Roland. Sonra yavaşça -alışık olmadığı bir hareketi yapan biri gibi- kollarını açtı. Çocuk Jake ciddi ifadeli gözlerini Roland'ın yüzünden hiç ayırmadan o öldürücü ellerin arasına yürüdü ve bedenine dolanmalarını bekledi. Buna dair hiçbir zaman dile getiremediği hayaller kurmuştu.

Bu arada Susannah, Eddie'nin yüzünü öpücüklere boğuyordu. "Ja-jje'i nerdeyse yakalıyorlardı," diyordu. "Ben kapının bu tarafında oturuyordum... o kadar yorgundum ki içim geçmiş olmalı. Ben uyanana kadar Jake üç dört kez..."

Hikâyesinin her bir kelimesini daha sonra sonuna kadar dinleyecekti. Daha sonra konuşmak için fırsatları olacaktı. Ama o an Susannah'mn göğsünü avuçladı -kalbinin güçlü çarpışını hissedebilmek için sol göğsünü kavramıştı- ve dudaklarıyla dudaklarını örterek onu susturdu.

Bu arada Jake hiçbir şey söylemiyordu. Yüzünü yanağı Roland'ın karnına yaslayacak şekilde yan tarafa çevirmişti. Gözleri kapalıydı. Silah-şor'un gömleğindeki yağmur, toz ve kanın kokusunu alabiliyordu. Kayıp olan anne ve babasını; ölen arkadaşı Benny'yi; çok uzun zaman kaçtığı yaratıklarca öldürülen pederi düşündü. Sarıldığı adam bir keresinde ona Kule uğruna ihanet etmiş, düşmesine izin vermişti ve Jake bunun bir daha tekrarlanmayacağını söyleyemezdi. Önlerinde daha kilometreler vardı ve zorlu olacaklarına şüphe yoktu. Yine de o an mutluydu. Zihni sessiz, yaralı yüreği huzurluydu. Sarılmak ve aynı şekilde karşılık görmek yeterliydi.

Gözlerini kapatıp oracıkta durmak ve babam benim için döndü, diye düşünmek yeterliydi.

İKİNCİ KISIM

MAVİ CENNET

DEVAR-TOI

BİRİNCİ BÖLÜM DEVAR-TETE
1

Tekrar bir araya gelen dört yolcu (Orta-Dünya'lı Oy da sayılırsa beş) Mia'nın yatağının ayakucunda duruyor, Susannah'nın ikim 'inden, yani ikizinden geri kalanlara bakıyordu. Cesedi bir nebze tanımlayan içi boşalmış giysiler olmasa muhtemelen hiçbiri bir zamanlar ne olduğunu anlayamayacaktı. Mia'nın yarılmış kafasının üzerindeki saç tutamları bile bir insana aitmiş gibi görünmüyordu; olağanüstü büyüklükte bir toz topağı olduğu sanılabilirdi.

Roland tutkusu -bebe, bebe, hep bebe- onları neredeyse sonsuza dek parçalayacak kadından geriye ne kadar azının kaldığını düşünerek yok olan hatlara baktı. Onlar olmasa Kızıl Kral ve son derece zeki olan sağ koluna kim karşı koyacaktı? John Cullum, Aaron Deepneau ve Moses Carver. Biri hasta olan üç yaşlı adam.

Onca şey yaptın, diye düşündü çözülüp hatları yok olan tozlu yüze "akarak. Onca şey yaptın, hiç vicdan azabı çekmeden, bir an bile duraksamadan daha fazlasını da yapardın ve dünyanın sonu gelirdi. Nefretten ziya-* bir sevgi kurbanı. Sevgi daima en yıkıcı silah olmuştur.

Eğilerek eski çiçekler ve bayat baharatlar olabilecek kokuyu içine çekti, sonra soluğunu verdi. Bir kafaya pek benzemeyen şey bir anda bir toz haline dönüşüp uçuştu.

"Evrene bir kastı yoktu," dedi sesi hâlâ titreyen Susannah. "Herhangi bir kadının sahip olduğu ayrıcalığı istedi; bir çocuk doğurmayı. Seveceği ve büyütebileceği birini."

"Evet," diye onayladı Roland. "Doğru diyorsun. Sonunu bu kadar karanlık yapan da bu."

"Bazen kötü niyeti olmayan herkes bir köşeye çekilip ölse başımızda daha az bela olurdu diye düşünüyorum," dedi Eddie.

"O dediğin bizim de sonumuz olurdu, Koca Ed," diye belirtti Jake. Hepsi düşünmeye koyuldu ve Eddie iyi niyetle burunlarını sokmakla o güne dek kaç kişinin ölümüne sebep olduklarını merak etti. Kötü olanlar umurunda değildi ama kurunun yanında yaşın yandığı da olmuştu; Roland'ın kaybettiği aşkı Susan bunlardan sadece biriydi.

Sonra Roland, Mia'nın cesedinin tozumsu kalıntılarının yanından ayrılıp ellerini kucağında kavuşturmuş halde yakındaki yataklardan birinde oturmakta olan Susannah'ya doğru yürüdü. "Doğu Yolu'ndaki çarpışmadan sonra bizden ayrılmanın ardından başına neler geldi, anlat bize," dedi. "Bilmemiz..."

"Roland sizi bırakmayı hiç istemedim. Mia yaptı. Kontrolü ele geçirdi. Gidecek bir yerim olmasaydı -Doğan- hâkimiyeti tamamen alabilirdi."

Roland anladığını belirtmek için başını salladı. "Yine de bu devar-tete'e nasıl geldiğini anlat. Ve Jake, senin hikâyeni de duymak istiyorum."

"Devar-tete," dedi Eddie. Bu tabir ona tanıdık gelmişti. Roland'ın Lovell'da acılarına son verdiği değişken Chayven'li Chevin ile mi ilgiliydi? Galiba öyleydi. "Nedir?"

Roland her birinin başucunda çelik boğumlu hortumlara bağlı başlıkların bulunduğu yataklarla; Tanrı bilir kaç çocuğun Calla'dan getirilip üzerlerinde deforme edildiği yataklarla dolu geniş odayı gösterdi. "Küçük hapishane veya işkence odası anlamına gelir."

Beyaz saçlı

"Bana pek de küçük görünmedi," dedi Jake. Kaç yatak olduğunu bilmiyor ama üç yüz civan olduklarını tahmin ediyordu. En az üç yüz.

"Belki işimiz bitmeden önce daha büyüğünü de görürüz. Şimdi hikâyeni anlat, Susannah. Sen de Jake."

"Burdan sonra nereye gidiyoruz?" diye sordu Eddie.

"Belki hikâyeler yol gösterir," dedi Roland.
2

Susannah ve Jake maceralarını anlatırken Roland ve Eddie sessiz bir büyülenmişlikle dinledi. Roland, ona para veren ve otelde oda tutan Mathiessen van Wyck'ten bahsederken ilk kez Susannah'nın sözünü kesti. Silahşor, Eddie'ye çantanın astarının içindeki kaplumbağayı sordu.

"Bir kaplumbağa olduğunu bilmiyordum. Bir taş olabileceğini düşünmüştüm."

"Bu bölümü tekrar anlatırsan dinlerim," dedi Roland.

Eddie böylece dikkatle düşünüp hiçbir ayrıntıyı atlamamaya gayret ederek (çok uzun bir zaman öncesinde kalmış gibiydi) Peder Callahan ile Geçit Mağarası'na tırmanmalarını ve içinde Siyah On Üç'ün bulunduğu hayaletağacından kutuyu açmalarını anlattı. Siyah On Üç'ün kapıyı açacağını düşünmüşler, öyle de olmuştu ama önce...

"Kutuyu çantaya koyduk," dedi Eddie. "New York'ta ORTA KASABA KULVARLARİNDA HEP PUAN VAR, Calla Bryn Sturgis'de ise ORTA DÜNYA KULVARLARİNDA HEP PUAN VAR yazısı olan çanta, hatırladınız, değil mi?" Hepsi hatırlıyordu.

"Ve çantanın astarının içinde bir kabarıklık hissettim. Callahan'a söylediğimde bana..." Eddie bir süre düşündü. '"Şimdi onu incelemenin zamanı değil,' dedi. Ya da buna benzer bir şey. Ben de onunla aynı fikirdeydim. Zaten elimizde yeterince gizem var, diye düşünmüştüm. Bunu bir başka güne bırakmak daha iyiydi. Roland Tanrı aşkına o şeyi çantanın •Çine kim koymuş olabilir?"

"Ona bakarsan çantayı boş arsaya kim bıraktı?" diye sordu Susannah. "Ya da anahtarı?" diye araya girdi Jake. "Dutch Hill'deki evin anahtarını o boş arsada bulmuştum. Gül müydü? Gül onları bir şekilde... bilemiyorum... yapmış olabilir mi?"

Roland bir süre düşündü. "Tahmin yürütmem gerekseydi," dedi. "O işaretleri ve sigul'lan sai King'in bıraktığını söylerdim."

"Yazar," dedi Eddie. Fikri kafasında tarttıktan sonra yavaşça başını salladı. Lisede öğrendiği bir kavramı hayal meyal hatırlıyordu, makineden çıkan tanrı idi ismi. Bu kavramı anlatan Latince, süslü bir terim de vardı ama Eddie hatırlayamıyordu. Diğer çocuklar itaatle not tutarken o muhtemelen sırasının üzerine Mary Lou Kenopensky'nin ismini yazmakla meşguldü. Ama kavram, bir oyun yazarının kendini bir köşeye atabildiği takdirde Tanrı'yı gökyüzünden çiçek desenli bir araba içinde gönderebileceği ve başı belada olan karakterleri kurtarabileceğiyle ilgiliydi. Bu, hiç şüphesiz Tanrı'ya (sahnenin üzerinden inen ve özel efektlerle desteklenen göstermelik tanrıya değil, cennete olan Tanrı'ya) inanan oyun severleri hoşnut ediyordu zira hak edenlerin gerçekten kurtarılabileceğini görmek inançlarını doğruluyordu. Böyle fikirlerin modası modern çağda kuşkusuz geçmişti ama Eddie popüler romancıların (sai King'in olma yolunda göründüğü türde yazarlar) bu tekniği muhtemelen hâlâ kullanmakta olduğunu ama daha iyi gizlediklerini düşündü. Küçük kaçış kapakları yaratıyorlardı. Üzerlerinde HAPİSTEN KAÇİP KURTUL, KORSANLARDAN KAÇ

veya KORKUNÇ KASIRGA YÜZÜNDEN ELEKTRİK KESİLDİ, İNFAZ ERTELENDİ gibi

şeyler yazan kartlar gönderiyorlardı. Makineden çıkan tanrı (yani aslında yazarın kendisi) hikâyesinin, "Ve böylece ka-tet Jericho Tepesi'nde öldü, kötüler kazandı, Discordia hüküm sürmeye başladı, çok üzgünüm, şansları bir dahaki sefer yaver gider umarım (bir dahaki sefer mi, ha ha ha), SON," gibi tatmin etmekten çok uzak bir cümleyle sona ermemesi için sabırla çalışıp karakterlerinin güvenliğini sağlıyordu.

Küçük güvenlik ağları, bir anahtar gibi. Oyma kaplumbağa da onlardan biriydi elbette.

"Onları yazarak bu hikâyeye kattıysa onu gördüğümüz 1977 yılından cok sonra yapmış olmalı," dedi Eddie.

"Evet," diye onayladı Roland.

"Ve bunları kendisinin uydurduğunu sanmıyorum," dedi Eddie. "O uydurmuş olamaz. O sadece... bilmiyorum, sadece bir..."

"Şarlatan mı?" diye sordu Susannah gülümseyerek.

"Hayır!" dedi şok olmuş görünen Jake. "O değil. O bir gönderici. Bir uzak-gönderici." Babasını ve yayın ağındaki görevini düşünüyordu.

"Üstüne bastın," dedi Eddie ve parmağını çocuğa uzattı. Bu fikir onu bir başkasına yönlendirdi: Stephen King onları hikâyesine ekleyecek kadar uzun süre hayatta kalamazsa anahtar ve kaplumbağa ihtiyaç duydukları zaman orada olmayacaktı. Dutch Hill'deki evin içindeki Bekçi Jake'i yiyecekti... tabi oraya kadar gidebilirse ki çok büyük ihtimalle gidemeyecekti. Dutch Hill'deki canavardan kaçabilse bile Dixie Pig'deki Büyükbabalar -Callahan'ın Birinci Tip vampirleri- onu öldürülüp yiyecekti.

Susannah onlara Mia Plaza-Park Hotel'den Dixie Pig'e doğru son yolculuğuna başlarken gördüğü imgelemi anlatmayı düşündü. Bu imgelemde Oxford, Mississippi'de bir hapishane hücresindeydi ve bir yerlerden televizyon sesi geliyordu. Chet Huntley, Walter Cronkite, Frank Mc-Gee: haberciler ölülerin isimlerini sayıyordu. Bu isimlerden bazılarını (Başkan Kennedy ve Diem kardeşler gibi) tanıyordu. Christa McAuliffe gibi bazı isimleri ise tanımıyordu. Ama duyduğu isimlerden birinin Stephen King olduğundan emindi. Chet Huntley'nin partneri (iyi geceler Chet iyi geceler David)

Stephen King'in evinin yakınlarında yürüyüş yaparken bir minibüsün Çarpması sonucu öldüğünü söylemişti. Brinkley'ye göre King elli iki yaşındaydı.

Susannah bunu onlara söyleseydi pek çok şey farklı olabilirdi ya da olmazdı. Duyduklarından bahsetmek için ağzını açmıştı ki -tepenin yamacından düşen parça bir taşa, o taş daha büyük bir taşa, o da bir kayaya Çfrpar ve heyelan başlar- kapının açıldığını ve gürültülü ayak seslerinin yaklaştığını duydular. Hepsi birden sesin geldiği yöne döndü. Jake 'Rj. za'sma, diğerleri tabancalarına uzanmıştı.

"Rahat olabilirsiniz, çocuklar," diye mırıldandı Susannah. "Tehlike yok. Onu tanıyorum." Ve sonra DNK 45932'e döndü. "Seni bu kadar çabuk görmeyi beklemiyordum. Aslında seni bir daha göreceğimi pek sanmıyordum. Ne haber, Nigel ahbap?"

Böylece söylenebilecek bir şey söylenmemiş oldu ve '99 yılının bir bahar gününde bir Dodge minibüs ile randevusu olan yazarı kurtarmak için yeryüzüne inebilecek deus ex maduna olduğu yerde, aşağıda kendi rollerini oynamakta olan ölümlülerin üzerindeki yerinde kaldı.


3

Susannah'ya göre robotların en iyi yönlerinden biri çoğunun kin tut-mamasıydı. Nigel, ona görme fonksiyonunu tekrar düzeltecek hiç kimse olmadığını (aslında gerekli teçhizata, disklere ve tamirat rehberlerine ulaşabildiği takdirde sorunu kendisi de giderebilirdi) bu yüzden kuvözün kırık parçalarını almak için kızılötesi bakışlarını kullanarak oraya geri döndüğünü söyledi. Gösterdiği ilgi için Susannah'ya teşekkür etti ve kendini arkadaşlarına tanıttı.

"Tanıştığımıza memnun oldum, Nige," dedi Eddie. "Ama biz seni tutmayalım, tamir işlerine bir an önce başlamak istersin sanırım." Ed-die'nin sesi nazikti ve tabancasını kılıfına geri koymuştu ama eli hâlâ kabzasının üzerindeydi. Aslında Nigel'ın Calla Bryn Sturgis'teki malum bir haberci robota olan benzerliği onu biraz korkutmuştu. O robot kin tutuyordu.

"Hayır, kal," dedi Roland. "Sana yaptıracak işlerimiz olabilir ama şu an için sessiz olmanı tercih ederim. Sana uyarsa kendini kapat." Uymazsa da... diyordu ses tonu.

"Elbette, sai," dedi Nigel İngiliz aksanıyla. "Beni Nigel, sana ihtiyacı^ var, diyerek tekrar çalışır konuma getirebilirsiniz."

"Güzel," dedi Roland.

Nigel paslanmaz çelikten sıska (ama şüphesiz çok kuvvetli) kollarını göğsünde kavuşturup hareketsiz kaldı.

"Kırık camları toplamak için geri dönmüş," dedi Eddie hafif bir şaşkınlıkla- "Belki Tet Şirketi onları satabilir. Amerikalı her ev hanımı ikişer tane ister; biri ev, diğeri bahçe için."

"Bilimle ilgimiz ne kadar az olursa o kadar iyi," dedi Susannah karanlık bir ifadeyle. New York ve Fedic arasındaki kapının önünde kısa bir süre uyumuş olmasına rağmen çok bitkin, nerdeyse tükenmiş görünüyordu. "Bu dünyayı ne hale getirdiğine baksanıza."

Roland başını Jake'e doğru salladı ve çocuk, Peder Callahan ile 1999 New York'unda yaşadıkları macerayı Oy'u neredeyse ezecek olan taksiyle başlayıp Dixie Pig'in yemek salonundaki sığ adamlara ve vampirlere yaptıkları saldırıyla bitirerek anlattı. Siyah On Üç'ü Dünya Ticaret Merkezi'nin altında bir dolaba koymalarını, 2002 Haziranı'na dek orada güvende olacağını, Susannah'nın şişenin içindeki mesaj gibi Dixie Pig'in önündeki oluğa bıraktığı kaplumbağayı bulmalarını anlatmayı da ihmal etmedi.


Yüklə 2,92 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   62




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin