Stephen King Kara Kule Cilt7 Kule

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 2.92 Mb.
səhifə2/62
tarix03.12.2017
ölçüsü2.92 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   62

"Birlikte gideceğiz," dedi Jake. "Sersemlediler, peder! Ve çok yaklaştık! Onu burdan çıkarmışlar... sonra mutfaktan geçirmişler ve..."

Callahan, onu dinlemedi. Kaplumbağayı karanlık bir mağarada fener taşıyormuşçasına havaya kaldırmış, perdeye doğru dönmüştü. Gerisindeki sessizlik, tüyler ürperten kahkahalardan ve kulak tırmalayan haykırışlardan çok daha korkunçtu. Üzerlerine doğrultulmuş bir silahtı adeta. Ve çocuk durmuştu.

"Hâlâ yapabilecekken git," dedi Callahan sükûnetini korumaya çalışarak. "Yapabilirsen ona yetiş. Bu dinh'inin emri. Aynı zamanda Beyaz'ın iradesi."

"Ama sen tek başına..."

"Git Jake"

Dixie Pig'deki sığ adamlar ve kadınlar sköldpadda'mn etkisinde olmalarına rağmen bu haykırış üzerine huzursuzca mırıldandı ve huzursuz-lanmakta haklıydılar zira Callahan'ın ağzından çıkan ses ona ait değildi.

"Tek bir şansın var, bunu iyi değerlendirmelisin! Susannah'yı bul! Dinh'in olarak sana emrediyorum!"

Callahan'ın ağzından Roland'ın sesini duyunca Jake'in gözleri irileş-ti. Ağzı bir karış açıldı ve şaşkınca etrafına bakındı.

Callahan perde yırtılarak açılmadan bir saniye önce üzerindeki resmin, dikkatsiz bir gözün muhtemelen algılayamayacağı kara mizahını gördü: ziyafet masasının ortasındaki mangalda kızaran bir insan bedeniydi; şövalyeler ve leydiler insan eti yiyor, insan kanı içiyordu. Perdenin üzerinde, bir yamyam toplantısının resmi vardı.

Sonra kendi akşam yemeklerini yemekte olan eskiler dehşet verici perdeyi yırtarak açtı ve deforme olmuş ağızlarının sonsuza dek açık kalmasına neden olacak devasa dişlerinin arasından salona tiz çığlıklar yayıldı. Gözleri körlük kadar kara, yanaklarındaki ve kaslarındaki deri-ler-hatta ellerinin üzeri-tümörümsü vahşi dişlerle kaplıydı. Bedenleri, yemek salonundaki vampirler gibi auralarla sarılıydı ama öylesine koyu, zehirli bir mordular ki siyah gibi görünüyorlardı. Gözlerinin ve ağızlarının kenarlarından bir tür cerahat sızıyordu. Anlaşılmaz sesler çıkarıyorlar, birkaçı da gülüyordu: sanki seslere kaynak olmuyorlar, yaşayan kiralık varlıklarmış gibi havadan çekip kullanıyorlardı.

Ve Callahan onları tanıyordu. Elbette tanıyordu. Onlardan biri tarafından gönderilmemiş miydi? Bunlar gerçek, Birinci Tip vampirlerdi. Bir sır gibi saklanırlardı ve şimdi de yabancıların üzerine salınmışlardı.

Havada tuttuğu kaplumbağa onları bir anlığına bile durdurmamıştı.

Callahan, Jake'in bu korkunç ucubeler karşısında her şeyi unutup solgun bir yüz, dehşetle parlayan, yuvalarından fırlamış gözlerle olduğu yerde donakaldığını gördü.

Ne söyleyeceğini ağzından çıktığı ana dek bilmeden bağırdı: "Önce Oy'u öldürecekler! Gözlerinin önünde öldürüp kanını içecekler!"

İsmini duyan Oy havladı. Bu ses üzerine Jake'in gözlerindeki donuk bakışlar kaybolur gibi oldu, ama Callahan'ın onu daha fazla izleyecek vakti yoktu.

Kaplumbağa onları durdurmayacak ama en azından diğerlerinin yaklaşmasını engelliyor. Kursunlar da ise yaramaz ama...

Callahan bir deja vu hissiyle-neden olmasın, tüm bunları daha önce Mark Petrie adında bir çocuğun evinde de yaşamıştı. Elini gömleğinin yakasından içeri soktu ve taktığı haçı çıkardı. Haç, Ruger'ın kabzasına çarptıktan sonra aşağı sarktı. Mavimsi beyaz, parlak bir ışıltısı vardı. En öndeki iki yaşlı yaratık onu yakalayıp aralarına çekmek üzereydi. Haçı görünce acıyla çığlık atarak gerilediler. Callahan yaratıkların derilerinin cızır-dayarak erimeye başladığını gördü ve içi vahşi bir mutlulukla doldu.

"Uzak durun!" diye bağırdı. "Tanrı'nın gücü size emrediyor! İsa'nın gücü size emrediyor! Orta-Dünya ka'sı size emrediyor! Beyaz'ın gücü size emrediyor!"

İçlerinden biri yine de öne fırladı. Çok eski, küfle kaplı bir yemek kıyafeti içinde deforme olmuş bir iskeletti. Boynunda bir tür çok eski nişan asılıydı... belki Malta Haçı'ydı? Uzun tırnaklı ellerinden birini Callahan'ın tuttuğu haça doğru savurdu. Callahan haçı son anda indirdi ve vampirin pençesi birkaç santim yukarıdan geçti. Sonra hiç düşünmeden atıldı ve haçın ucunu yaratığın sarı parşömene benzeyen alnına daldırdı. Altın haç, kızgın bir bıçağın bir kalıp tereyağma girmesi gibi yaratığın kafasına gömüldü. Paçavraya dönmüş kıyafetler içindeki vampir acı ve korkuyla bir çığlık atarak geriye doğru sendeledi. Callahan haçı geri çekti. Bir an için, yaşlı yaratığın alnına götürdüğü ellerinin arasından haçın açtığı deliği gördü. Sonra vampirin parmaklarının arasından sapsarı, yoğun bir madde sızmaya başladı. Dizleri çözüldü ve iki masanın arasında yere yığıldı. Yandaşları öfkeyle haykırarak ondan uzaklaştı. Yaratığın suratı, parmaklarının arasında içeri göçmeye başlamıştı. Aurası sönen bir mumun alevi gibi uçup gitti ve kısa süre sonra geride sadece eriyen bir vücudun ceketin kol ağızlarından ve pantolonun paçalarından kusmuk gibi fırlayan, sapsarı kalıntıları kaldı.

Callahan sert ve emin adımlarla diğerlerinin üzerine yürüdü. Korkusu yok olmuştu. Barlow'un haçını alıp kırmasından beri kurtulamadığı utanç hissi sonunda onu terk etmişti.

Nihayet özgürüm, diye düşündü. Yüce Tanrım, sonunda özgürüm. Sonunda. Sonra: Sanırım bu kefaret. Ve iyi, değil mi? Hem de çok iyi.

"Elindekini at," diye bağırdı biri ellerini korunmak için yüzüne doğru kaldırarak. "Çoban Tanrı'nın adi süsü. Cesaretin varsa at onu elinden!"

Demek Çoban Tanrı'nın adi süsü. Öyleyse neden çekmiyorsun?

Barlow karşısında bu meydan okumaya karşı bir şey yapamamış ve ceremesini çekmişti. Dixie Pig'de, haçı konuşmaya cüret eden yaratığa doğru çevirdi.

"İnancımı senin gibi bir yaratığın meydan okumasıyla tehlikeye atacak değilim, sai," dedi sesi salonda çınlayarak. Yaşlı yaratıkları neredeyse çıktıkları yere kadar geriletmeyi başarmıştı. Öndeki vampirlerin ellerinde ve yüzlerinde yaşlı, kâğıdımsı derilerini asit gibi eriten kapkara, büyük tümörler belirmişti. "Ve bunun gibi eski bir dostumu asla fırlatıp atmam. Ama bir kenara kaldırmak? Onu yapabilirim isterseniz." Ve haçı tekrar yakasından içeri soktu.

Vampirlerden dört beş tanesi hemen öne atıldı, sivri dişlerin taştığı ağızları sırıtışa benzer bir ifadeyle gerilmişti. Callahan ellerini onlara doğru uzattı. Parmakları (ve Ruger'ın namlusu) mavi ateşe bandırılmış gibi parlıyordu. Kaplumbağanın gözleri de aynı şekilde parlıyor, kabuğu ışıldıyordu.

"Uzak durun!" diye haykırdı Callahan. "Tanrı'nın gücü ve Beyaz size emrediyor!"


7

Korkunç şaman, büyükbabalarla yüzleşmek için döndüğünde taheen Meiman, Kaplumbağa'nın dehşet verici, muhteşem çekiminin bir nebze azaldığını hissetti. Çocuğun gitmiş olduğunu gördü ve içi korkuyla doldu ama dışarı kaçmak yerine iç tarafa doğru ilerlediğini fark edince biraz rahatladı. Bununla birlikte çocuk Fedic'e giden kapıyı bulup kullanmayı başarırsa başı büyük belaya girerdi. Zira Sayre, Walter o'Dim'e, Walter da doğrudan Kızıl Kral'a hesap veriyordu.

Bu konuyu o an için boş verdi. Her seferinde bir sorunla uğraşacaktı. Önce şamanın büyülü müdahalesi engellenmeli, Büyükbabalar üzerine salınmalıydı. Sonra çocuğun peşine düşerlerdi. Belki seslenerek arkadaşının ona ihtiyacı olduğunu söylerlerse işe yara...

Meiman (Mia için Kanarya-adam, Jake için Kuş Tweety) bir eliyle Andrew'yu -ekose klapalı smokin giyen şişman adam- diğeriyle de And-rew'nun ondan da şişman karısını kavrayarak sinsice ilerledi. Arkası onlara dönük olan Callahan'ı işaret etti.

Tirana başını şiddetle iki yana salladı. Meiman gagasını aralayarak ona tısladı. Kadın büzülerek geriledi. Detta Walker'in yırttığı maske Ti-rana'nın çenesinden ve boynundan sarkıyordu. Alnının ortasında kızıl bir yara, ölmekte olan bir balığın solungaçları gibi açılıp kapanıyordu.

Meiman, Andrew'ya döndü, şamanı göstermesine yetecek kadar kısa bir süre adamı bıraktı ve sonra eli yerine geçen pençesini tüylü boğazına doğru kaldırarak sert bir kesme işareti yaptı. Andrew başını salladı ve karısının onu engellemeye çalışan tombul ellerini itti. Yüzündeki insanlık maskesi, iğrenç smokin içindeki sığ adamın cesaretini toplamak için sarf ettiği çabayı yansıtacak kadar iyiydi. Sonra boğuk bir çığlık atarak öne atıldı ve şişman kollarını Callahan'ın boynuna doladı. Karısı aynı anda çığlıklar atıp fırlayarak pederin elindeki kaplumbağaya vurdu ve yere düşürdü. Sköldpadda kırmızı halının üzerinde yuvarlandı, sekerek masalardan birinin altına düştü ve bu hikâyedeki yeri orada (bazılarınızın hatırlayabileceği malum bir kâğıttan kayık gibi) sona erdi.

Büyükbabalar, daha önce salonda yemek yemekte olan Üçüncü Tip vampirlerle birlikte geride durmaya devam ediyordu. Fakat zayıflığı sezen sığ adamlar ve kadınlar önce tereddütle, sonra giderek artan bir güvenle harekete geçti. Callahan'ın etrafını sardılar, duraksadılar ve sonra hepsi birden üzerine çullandı.

"Tanrı adına beni bırakın!" diye bağırdı Callahan ama elbette işe yaramadı. Alınlarında kırmızı delikler olan yaratıklar, Callahan'ın Tan-rı'sının adına vampirler gibi tepki göstermedi. Tek yapabileceği, Jake'in durmayacağını, Oy ile rüzgâr gibi Susannah'ya gideceklerini umut etmekti. Yapabilirlerse onu kurtarmalarını. Yapamazlarsa onunla birlikte ölmelerini. Ve fırsatları olursa bebeği öldürmelerini. Tanrı'nın yardımcısı olmasını dileyerek o konuda yanıldığını düşündü. Calla'dayken, hazır fırsatları varken o şeyi Susannah'nın bedeninden söküp çıkarmalıydılar.

Bir şeyin dişleri boynuna gömüldü. Vampirler artık haç olsun olmasın saldırabiliyordu. Kanının kokusunu alınca köpekbalıkları gibi üzerine çullandılar. Tann'm yardım et, bana kuvvet ver, diye dua etti Callahan ve gücün içine dolduğunu hissetti. Pençeler gömleğini yırtıp paramparça ederken sol tarafına doğru yuvarlandı. Sağ eli bir an için serbest kaldı. Ruger'ı hâlâ sıkıca kavrıyordu. Tabancayı (Jake'in paranoyak televizyon yöneticisi babası tarafından çok eski bir geçmişte ev güvenliği için satın alınmıştı) Andrew adındaki sığ adamın terli, nefretle çarpılmış yüzüne doğru kaldırdı ve namlusunun ucunu sığ adamın alnındaki yumuşak kırmızı yaraya bastırdı.

"Hayuıır, sakın yapayım deme!" diye haykırdı Tirana ve silaha uzandığında devasa göğüsleri sonunda elbisesinin yakasından kurtularak serbest kaldı. Üzerleri kaba bir kürkle kaplıydı.

Callahan tetiği çekti. Ruger'ın kulakları sağır eden sesi salonu sardı. Andrew'nun kafası, kanla dolu bir sukabağı gibi patladı ve yanındaki yaratıkların üzerine kanla karışık parçacıklar saçıldı. Dehşet ve inanmazlık dolu çığlıklar yükseldi. Callahan'ın, böyle olması gerekmiyordu, değil mi? Bu beni kulübe sokmaya yeter mi? Artık bir silahşor muyum, diye düşünecek kadar vakti oldu.

Belki hâlâ bir silahşor değildi. Ama tam önünde, iki masa arasında gagasını açıp kapayan, boğazı heyecanla titreyen kuş-adam vardı. Callahan, Jake'in Ruger'ını doğrulttu.

"Yoo," diye haykırdı Meiman şekilsiz ellerini gereksiz bir korunma çabasıyla yüzüne doğru kaldırarak. "Hayır, YAPAMAZSIN!" dedi.

Öyle bir yaparım ki, diye düşündü Callahan çocuksu bir neşeyle ve tekrar ateş etti. Meiman geriye doğru sendeleyerek iki adım attı, sonra üçüncüsünü. Bir masaya çarptı ve üzerine düştü. Üç sarı tüy, hemen üzerinde, havada tembelce süzülüyordu.

Callahan vahşi ulumalar duydu. Öfke veya korku değil, açlık doluydular. Kan kokusu sonunda yaşlı vampirlerin yıpranmış burun deliklerine ulaşmıştı. Artık onları hiçbir şey durduramazdı. Yani eğer onlara katılmak istemiyorsa...

Bir zamanlar Salem's Lot'un Peder Callahan'ı olan Peder Callahan, Ruger'ın namlusunu kendine çevirdi. Namlunun karanlığındaki sonsuzluğa bakmakla vakit harcamayarak doğruca çenesinin altına dayadı.

"Selam olsun, Roland," dedi ve duyulduğunu

(dalga, dalga onları kaldırmıştı)

anladı. "Selam olsun, Silahşor!"

Yaşlı canavarların sivri dişlerle dolu ağızları ona doğru yaklaşırken tetiği çekti. Soğuk ve kansız nefeslerine gömülmüş ama gözü korkmamış-tı. Kendisini hiç bu kadar güçlü hissetmemişti. Hayatı boyunca en mutlu olduğu zamanlar, basit bir göçebe olduğu yıllardı. Rahip değil, Gezgin Callahan olduğu günler. Ve görevlerini yerine getirdiğini, pek yakında özgür bırakılarak o hayata kaldığı yerden devam edebileceğini hissetti. Bu iyi bir histi.

"Dilerim Kule'ni bulursun, Roland, içine girer ve en üst katına kadar çıkarsın!"

Eski düşmanlarının, kendine Kurt Barlow diyen yaratığın çok yaşlı jaz ve erkek kardeşlerinin dişlerini bedenine iğneler gibi gömüldü. Callahan hiçbirini hissetmedi. Tetiği çeker ve onlardan sonsuza dek kaçarken gülümsüyordu.

İKİNCİ BOLÜM DALGANIN ÜZERİNDE
1

Eddie ve Roland, onları yazarın Bridgton kasabasındaki evine götüren toprak yoldan geri dönerken yan taraflarında MERKEZ MAİNE ELEKTRİK BAKİM yazan turuncu bir pikap gördüler. Yakınlarda sarı kask takmış ve fosforlu sarı bir yelek giymiş adam, elektrik tellerine değme tehlikesi olan ağaç dallarını kesiyordu. Ve Eddie o zaman bir şey hissetti mi? Artan bir güç? Belki de Işm'ın Yolu üzerinden onlara doğru yaklaşan dalganın bir habercisi? Daha sonra öyle olduğunu düşündü ama emin olamadı. Tanrı biliyordu ya tuhaf bir ruh hali içindeydi ve bunun için iyi de bir sebebi vardı. Kaç kişi yaratıcısryla tanışabilirdi? Eh... Stephen King Co-Op Şehri Bronx'ta değil Brooklyn'de olan Eddie Dean'i yaratmamıştı, henüz değil, 1977'de değil ama Eddie, gelecekte yaratacağından emindi. Başka türlü nasıl orada olabilirdi?

Eddie pikabın önünü sağa çekip durdu, arabadan indi ve elinde elektrikli testere olan terli adama Lovell'daki Turtleback Yolu'na nasıl gidebileceklerini sordu. Merkez Maine Elektrik Bakım işçisi yolu yardımsever bir şekilde tarif ettikten sonra ekledi: "Bugün Lovell'a gitmeye gerCekten niyetliyseniz 93. Karayolu 'nu kullanmanız gerekecek. Bazıları oraya Bataklık Yolu der."

Bir elini Eddie'ye doğru kaldırdı ve tartışmayı önlemeye çalışan bir adam gibi başını iki yana salladı. Oysa Eddie yol tarifi sorduğundan beri tek kelime bile etmemişti.

"Yolunuzu on bir kilometre uzatır ve oldukça engebelidir ama bugün Doğu Stoneham'dan geçmeniz mümkün değil. Polisler bütün yolları kapattı. Eyalet Ayıları, yerel hödükler, hatta Oxford kasabası şerifinin karakolunu bile."

"Yok canım," dedi Eddie. Güvenli bir cevaba benziyordu.

İşçi başını ciddi bir ifadeyle salladı. "Tam olarak neler olup bittiğini kimse bilmiyor ama ateş edilmiş -belki otomatik silahlarla- ve patlamalar olmuş." Kemerinde asılı duran tozla kaplı telsizine hafifçe vurdu. "T ile başlayan kelimeyi de bugün bir iki kez duydum. Hiç şaşırmadım doğrusu."

T ile başlayan kelimenin hangisi olduğuna dair Eddie'nin hiçbir fikri yoktu ama Roland'ın yola devam etmek istediğinden emindi. Silahşor'un sabırsızlığını kafasının içinde hissedebiliyor; Roland'ın parmaklarını çevirerek yaptığı sabırsız hareketi neredeyse görebiliyordu: Gidelim artık.

"Terörizmden bahsediyorum," dedi adam. Sonra sesini alçalttı. "İnsanlar o tür belaların Amerika'ya bulaşmayacağını sanıyor, dostum ama size flaş haberlerim var, bulaşıyor. Bugün olmazsa yarın veya öbür gün olacak. Birileri Özgürlük Anıtı'nı veya Empire State binasını havaya uçuracak, ben böyle düşünüyorum. Sağcılar, solcular ya da lanet olası Araplar. Dünyada çok fazla kaçık var."

Karşısındaki adamın zamanının on yıl ilerisini bilen Eddie başını salladı. "Muhtemelen haklısınız. Neyse, bilgi için teşekkürler."

"Sadece size zaman kazandırmaya çalıştım." Eddie, John Cullum'ın Ford'unun kapısını açarken ekledi. "Bir kavgaya mı karıştınız, bayım? Dayak yemiş gibi görünüyorsunuz. Üstelik topallıyorsunuz da."

Eddie gerçekten de bir kavgaya karışmıştı: bir kurşun kolunu sıyırmış, bir diğeri sağ bacağına gömülmüştü. İki yara da ciddi değildi ve olay. ların akışında onları unutmuştu bile. Şimdi tekrar sızlamaya başlamışlardı. Aaron Deepneau'nun önerdiği Percocet tabletlerini neden geri çevirmişti ki?

"Evet," dedi. "Lovell'a bu yüzden gidiyorum. Guy'ın köpeği beni ısırdı. Ona bir çift lafım olacak." Tuhaf bir hikâyeydi, basit ve kısırdı ama Eddie ne de olsa bir yazar değildi. O, King'in işiydi. Neyse ki elektrik işçisinin daha fazla soru sormasına fırsat vermeden Cullum'm Ford Gala-xie'sine binebilmesini sağlamıştı ve bu, Eddie'nin gözünde hikâyesini başarılı kılardı. Arabayı oradan aceleyle uzaklaştırdı. "Yol tarifini aldın mı?" diye sordu Roland. "Evet."

"Güzel. Her şey aynı anda gelişiyor, Eddie. Mümkün olduğunca çabuk Susannah'ya gitmeliyiz. Jake ve Peder Callahan da. Ve bebek her ne ise, geliyor. Hatta gelmiş bile olabilir."

Kansas Yolu'nun sonundan sağa dönün, demişti elektrik işçisi Ed-die'ye (Dorothy, Toto ve Em Teyze'deki gibi Kansas ve her şey aynı anda oluyor) ve Eddie de öyle yaptı. Böylece kuzeye doğru ilerlemeye başladılar. Güneş, sol taraftaki ağaçların gerisinde kaybolmuş, iki şeritli asfalt yol gölgeler içinde kalmıştı. Eddie zamanın tutulamayacak kadar kaygan, çok pahalı bir kumaş gibi parmaklarının arasından kaydığını hissediyordu. Neredeyse elle tutulur bir histi. Cullum'm eski Ford'unun gaz pedalı üzerindeki baskısını arttırdı. Saatte doksan kilometre sabit hızla ilerlemeye başladılar. Hızı daha da arttırabilirdi ama Kansas Yolu hem virajlı, hem de bakımsızdı.

Roland gömlek cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı, açtı ve incelemeye başladı (ama Eddie, Silahşor'un yazıları okuyabildiğinden şüpheliydi; bu dünyanın yazılı kelimeleri ona büyük ölçüde yabancıydı). Sayfanın tepesinde, Aaron Deepneau'nun titrekçe ama okunaklı yazısının (ve Cal-tower'in çok önemli imzasının) üst kısmında gülümseyen çizgi bir kunduz ve YAPİLACAK ÇOK ÖNEMLİ İŞLER yazısı vardı. Aptalca bir yazıydı.

Aptalca sorulardan hoşlanmam, aptalca oyunlar oynamam, diye düşündü Eddie ve aniden sırıttı. Mono Blaine ile ilerlerken iyi zamanlanmış birkaç aptalca sorunun hayatlarını kurtarmış olduğu gerçeğine rağmen Roland'ın hâlâ sahip olduğundan zerre kadar şüphe etmediği bir bakış açışıydı. Eddie dünya tarihinin en önemli belgesi olabilecek kâğıdın (Magna Carta'dan, Bağımsızlık Bildirgesi'nden ve Albert Einstein'ın İzafiyet Teorisi'nden de önemli) üzerinde aptalca bir başlığın olduğunu söylemek ve Roland'ın bu konuda ne düşündüğünü sormak için ağzını açtı. Ancak tek bir kelime bile edemeden dalga onlara çarptı.
2

Ayağı gaz pedalının üzerinden kaydı ve iyi de oldu. Pedalın üzerinde kalsaydı hem o, hem Roland'ın yaralanması, hatta ölmesi işten değildi. Dalga geldiğinde John Cullum'm Ford Galaxie'sinin kontrolünü sağlamak Eddie Dean'in öncelikler listesinde alt sıralara düştü. Bir lunapark treninin ilk tepenin zirvesine tırmanıp... duraksayıp... yüzünüzde sıcak yaz havasını hissetmenize, göğsünüzde bir basınç oluşmasına ve midenizin arkanızda bir yerde uçmasına yol açarak dalmasına benzere bir histi.

Eddie, Cullum'm arabasında herhangi bir yere sabitlenmemiş olan her şeyin uçmaya başladığını gördü; pipo külleri, konsolun üzerinden iki kalem ve bir ataç, Eddie'nin dinh'i ve dinh'imn ka-mai'si, sevgili Eddie Dean. Midesini kaybetmesine şaşmamalıydı! (Yavaşlayıp yolun kenarında duran arabanın da havada süzülmekte olduğunun, yerden on santim kadar yukarıda, görünmez bir denizde yüzen küçük bir kayık gibi tembel hareketlerle öne arkaya sallandığının farkında değildi.)

Sonra iki şeritli kasaba yolu kayboldu. Bridgton yok oldu. Dünya da °yle. Tiksindirici, mide bulandırıcı geçiş çınlamaları duyuldu ve Eddie'nin 'Cinden dişlerini gıcırdatma dürtüsü yükseldi... ama dişleri de yoktu.


3

Eddie gibi Roland da yerçekiminin etkisinden kurtulmuş bir nesne gibi önce yükseldiğini sonra havada asılı kaldığını açık bir şekilde hissetti. Geçiş çınlamalarını duydu ve yükselerek varlık duvarının içinden geçtiği-ni duyumsadı ama bunun gerçek geçiş olmadığını anlamıştı, en azından daha önce tecrübe ettiklerine benzemiyordu. Bu büyük ihtimalle Van-nay'in aven kal dediği olguydu. Kelime anlamı, rüzgârla yükseltilmiş veya dalgayla taşınmış idi. Ama genellikle kullanılan kas kelimesinin yerine kullanılan kal, şiddeti felaket derecesine varan doğal bir güce işaret ediyordu; rüzgâr değil de kasırga, dalga değil de tsunami gibi.

Işın seninle konuşmak istiyor, Geveze, dedi Vannay'in kafasının içinden yükselen sesi. Vannay, Steven Deschain'in oğlu çok ketum olduğu için ona bu eski, iğneleyici lakabı takmıştı. Parlak zekâlı, topal öğretmeni bu lakabı kullanmayı Roland on bir yaşına bastığında bırakmıştı (muhtemelen Cort'un ısrarıyla). Konuşacak olursa onu dinlemen iyi olur. Çok iyi dinleyeceğim, diye cevap verdi Roland ve düştü. Hiçbir ağırlığı yokmuş gibi hissederek öğürdü, midesi bulanıyordu.

Daha çok çınlama. Sonra birdenbire tekrar uçmaya başladı; bu kez boş yataklarla dolu büyük bir odanın üzerinde süzülüyordu. Tek bir bakış, Kurtlar'ın Sınır Callaları'ndan kaçırdıkları çocukları buraya getirdiklerini anlamasına yetti. Odanın uzak ucunda...

Bir el kolunu kavradı, Roland içinde bulunduğu durumda bunun mümkün olabileceğini sanmazdı. Soluna baktığında hemen yanında çıplak halde havada süzülmekte olan Eddie'yi gördü. İkisi de çıplaktı; giysileri yazarın dünyasında kalmıştı.

Roland, Eddie'nin gösterdiğini zaten görmüştü. Odanın uzak ucunda iki yatak itilerek birleştirilmişti. Birinde beyaz bir kadın yatıyordu. Bacakları (Susannah'nm New York'a yaptıkları geçiş yolculuğunda kullandığı bacakların bunlar olduğundan Roland'ın hiç şüphesi yoktu) iki yana almıştı- Sıçan kafalı bir kadın -ta/zeen'lerden biri olduğuna şüphe yoktu-iki bacağın arasına eğilmişti.

Beyaz kadının yanındaki yatakta bacakları dizlerinin hemen altında son bulan koyu tenli bir kadın vardı. Havada çıplak bir halde süzülüyor olsa da geçiş yapıyor olsa da, midesi bulansa da Roland ömründe hiç kimseyi gördüğüne bu kadar sevinmemişti. Eddie de aynı şekilde hissediyordu. Roland, genç adamın neşeli haykırışım kafasının içinde duydu ve sakinleştirmek için ona uzandı. Sakinleştirmeye mecburdu zira Susannah onlara bakıyor, çok büyük ihtimalle de görüyordu ve bir şey söyleyecek olursa her bir kelimeyi duymaları gerekiyordu. Çünkü kelimeler onun ağzından çıksa bile asıl konuşan Işın olacaktı; Ayı'nın veya Kaplumbağa'nm Sesi.

Her iki kadının da başına metal başlıklar geçirilmişti. Boğumlu bir çelik hortum iki başlığı birleştiriyordu.

Bir çeşit Vulcan beyin-eritici, dedi Eddie ve sesi bir kez daha beynini sararak diğer her şeyi silikleştirdi. Ya da belki...

Sus, diye araya girdi Roland. Babanın hatırına sus, Eddie!

Beyaz önlüklü bir adam, acımasız görünüşlü bir çift forsepsi tepsiden aldı ve sıçan kafalı taheen hemşireyi kenara itti. Eğilerek Mia'nın bacaklarının arasına baktı. Forsepsi başının üzerine kaldırmıştı. Hemen yakınlarında, üzerinde Eddie ve Susannah'nm dünyasının harflerinden oluşmuş bir yazı bulunan bir başka taheen vardı. Yırtıcı bir kuşun kafasına sahipti.

Varlığımızı hissedecek, diye düşündü Roland. Gereğinden uzun kalırsak bizi mutlaka hissedecek ve alarm verecek.

Ama Susannah, ona bakıyordu; başlığın altından bakan gözleri çakmak çakmaktı. Parlak ve anlayış doluydular. Onları görüyordu, evet, doğru.

Tek bir kelime söyledi ve Roland, açıklanamaz ama yüzde yüz güvenilir bir sezgiyle konuşanın Susannah değil, Mia olduğunu anladı. Ama aynı zamanda Işın'ın, belki nasıl bir tehdit altında olduğunu hissedecek kadar sezgili, kendini korumak isteyen o gücün sesiydi.

Chassit demişti Susannah. Roland kelimeyi kafasının içinde duymuştu çünkü onlar ka-tet ve an-tet'ti; ayrıca kelimeyi yüzü bir başka zaman ve mekânda olan biteni gözleyerek durdukları yere doğru çevrili olan Susan-nah'nın dudaklarından da okumuştu.

Şahin kafalı taheen belki de onun bakışlarını takip ederek başını kaldırdı. Ya da belki olağanüstü keskin kulaklarıyla geçiş çınlamalarını duymuştu. Sonra doktor forsepsi indirdi ve Mia'nm önlüğünün altına soktu. Kadın bir çığlık attı. Susannah da onunla birlikte çığlık attı. Ve Roland bedensiz varlığı bu iki çığlığın birleşimiyle oluşan kuvvetle itilebilirmiş gibi, ekim rüzgârında uçuşan kuru yapraklar misali aniden ve büyük bir güçle yükseldiğini, bulunduğu yerle bağlantısının kesildiğini hissetti, ama o tek sözcüğe sıkı sıkıya sarıldı. Kelime, annesini yatağının üzerine eğilirken gördüğü son derece net bir anıyı beraberinde getirdi. Bu yatak, rengârenk bir bebek odasındaydı ve şimdi, küçük bir çocukken, emekleyen bir bebekken sihir olduğuna inanarak sorgusuzca kabullendiği o renklerin anlamını kavrayabiliyordu.

Bebek odasının camları gökkuşağının renklerine boyanmıştı elbette. Annesinin o harikulade renklerin yansıması yüzünde dans ederek ona doğru eğilişini, boynunun kıvrımını çocuk gözleriyle ve bir âşığın ruhuyla



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   62
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə