Stephen King Kara Kule Cilt7 Kule

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 2.92 Mb.
səhifə3/62
tarix03.12.2017
ölçüsü2.92 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   62

(hepsi sihir)

görebilmesi için başlığını geriye atışını hatırladı; eğer kabul ederse ona kur yaparak babasının elinden alma planları aklına geldi. Sonra evlenecekler, kendi çocukları olacak ve Saadet Yurdu adındaki peri masallarından çıkma krallıkta sonsuza dek mutlu yaşayacaklardı. Ah ona nasıl da şarkı söylerdi. Gabrielle Deschain pencereden yansıyan renklerle alacalanmış yüzündeki iri gözlerini ciddiyetle ona dikmiş oğluna şöyle saçma bir şarkı söylerdi:

Canım bebeğim, güzel bebeğim Hep koklayayım öpeyim Chussit, chissit, chassit! Yetmesi gerek, dolacak sepet!

Alev alıverdi kibrit, diye düşündü ağırlıksız bedeni korkunç geçiş ka-jj5inda çınlamalar eşliğinde süzülürken. Bir keresinde annesine anlamadığı kelimelerin ne olduğunu sormuş ve eski rakamlar olduğunu öğrenmişti. Chussit, chissit, chassit: On yedi, on sekiz, on dokuz.

Chassit on dokuz, diye düşündü. Elbette, her şey on dokuz. Sonra Eddie ile kendilerini yine aydınlıkta buldular, ateşli bir hastalık turuncusu rengindeki ışığın aydınlığında Jake ve Callahan'ı gördüler. Jake'in sol ayağının dibinde duran Oy'u bile. Burnunu ileri uzatmış, tüyleri kabarmış, dişleri gözler önüne serilmişti.

Chussit, chissit, chassit, diye düşündü Roland, oğluna, Dixie Pig'in yemek salonunda sayıca çok azınlıkta kalmış o küçük çocuğa bakarken. Chassit on dokuz. Sepetimi doldurmaya yetecek. Ama ne sepeti? Ne anlama geliyor?
4

John Cullum'ın on iki yıllık Ford'u (kilometre sayacı yüz altı bini gösteriyordu ve Cullum'ın insanlara söylemekten hoşlandığı gibi ısınmaya daha yeni başlıyordu) Bridgton'daki Kansas Yolu'nun kenarında havada tembelce öne arkaya sallanıyor, ön tekerlekler yumuşak toprağa kısaca temas edip havalanıyordu. İçindeki baygın görünmekle kalmayıp aynı zamanda şeffaf olan iki adam arabanın hareketleriyle uyumlu bir şekilde batık bir gemideki cesetler gibi tembelce sallanıyordu. Etraflarında, fazla kullanılmış her eski arabada bulunabilecek ufak tefek eşyalar havada uçuşuyordu: küller, kalemler, ataçlar, bir zamanlar arka koltuğun altına kaçmış dünyanın en bayat fıstığı, bir madeni para, paspasların üzerindeki Çam iğneleri, hatta paspaslardan biri. Torpido gözünün karanlığındaki nesneler kapağa çarpıp tıkırdıyordu.

Oradan geçen biri yerçekiminin olmadığı bir uzay kapsülündeymiş gibi havada süzülen tüm bu eşyaları ve insanları -ölmüş olabilecek insanları!- görse şaşkınlıktan küçük dilini yutacağı muhakkaktı. Ama kimse geçmedi. Long Lake'in bu kıyısında yaşamakta olan insanların çoğu artık görülecek pek fazla şey kalmamış olmasına rağmen gölün üzerinden Doğu Stoneham kıyısına bakıyordu. Duman bulutu bile neredeyse kaybolmuştu.

Araba tembelce sallandı ve Gilead'lı Roland yavaşça tavana doğru yükseldi. Ensesi kirli tavana değdi ve bacakları, vücudunun üst kısmını takip ederek koltuğun önündeki boşluktan ayrıldı. Eddie önce direksiyonun arkasında sıkışmıştı ama daha sonra arabanın sağa sola yaptığı salınım yerinden kurtulmasını sağladı ve o da tavana doğru yükseldi. Yüz hatları derin bir uykudaymış gibi gevşemişti. Ağzının kenarında gümü-şümsü, ince bir salya damlacığı belirdi ve uzayarak kurumuş kanla lekelenmiş yanağına doğru yükseldi.


5

Roland, Susannah'nın onu ve muhtemelen Eddie'yi de gördüğünü biliyordu. O tek sözcüğü sarf etmek için onca çaba göstermesi bu yüzdendi. Bununla birlikte Jake ve Callahan ikisini de görmüyordu. Çocuk ve Peder, Dixie Pig'e girmişti; ya çok cesurca ya da fazlasıyla aptalca bir hamleydi ve tüm dikkatleri içeride karşılarına çıkanlara odaklanmıştı.

Yaptığı aptalca olsun olmasın, Roland, Jake ile müthiş gurur duyuyordu. Çocuğun kendisi ve Callahan arasında canda oluşturduğunu gördü: düşmanına göre sayıca azınlıkta olan bir çift silahşorun tek bir atışa hedef olmaması için aralarına koymaları gereken mesafeydi (ve asla iki ayrı durumda aynı olmazdı). İkisi de savaşmaya hazır gelmişti. Calla-han'ın elinde Jake'in tabancası... ve bir şey daha vardı: bir tür oyma heykelcik. Roland bunun bir can-tah, küçük tanrılardan biri olduğundan neredeyse emindi. Çocukta ise Susannah'nın saz kese içindeki 'Rizaları vardı. Nereden, nasıl aldığını ancak tanrılar bilirdi.

Silahşor, insanlığı boyun hizasında sona eren şişman bir kadın gördü. Taktığı maske parçalanmış, üç katlı gerdanının üzerine doğru sarkmiSti Maskenin kalan parçalarının altındaki sıçan kafasını gören Roland, bir anda pek çok şeyi anladı. Dikkati başka meselelere yönelmemiş olsaydı (çocuğun ve pederin dikkatlerinin o an yöneldiği gibi) bazılarını daha önce anlayabilirdi.

Örneğin Callahan'ın sığ adamları. Taheen olabilirlerdi pekâlâ; ne Prim's, ne de doğal dünyaya ait, ikisi arasında bir yerlerde kalmış değersiz piç yaratıklar. Roland'ın ağır değişkenler dediği türde yaratıklar olmadıkları muhakkaktı, çünkü ağır değişkenler, eski insanların uğursuz savaşlarının ve felaketlere yol açan deneylerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Hayır, bunlar gerçekten de bazılarının üçüncü cins, bazılarınınsa can-toi adını verdiği taheen'leı olabilirdi ve evet, Roland bunu daha önce anlamalıydı. Kızıl Kral olarak bilinen varlığa ta/ımz'lerden kaçı hizmet ediyordu? Birkaçı mı? Çoğu mu?

Hepsi mi?

Roland, üçüncü cevap doğruysa Kule'ye olan yolunun bir hayli zor olacağını düşündü. Ama ufkun ötesine bakmak, Silahşor'un doğasına aykırıydı ve içinde bulundukları o an bu kesinlikle bir lütuftu.
6

Görmesi gerekeni gördü. Can-toi -Callahan'ın sığ ahalisi- Jake ve Callahan'ın etrafını dörtbir yandan sarmıştı (Altmış Birinci Cadde'ye açılan kapıyı koruyan ve hemen arkalarında duran ikiliyi fark etmemişlerdi) ama peder elindeki heykelcikle hepsini Jake'in boş arsada bulduğu anahtarla insanları büyüleyip durdurduğu gibi hareketsiz kılmıştı. İnsan vücuduna ve waseau kafasına sahip sarı bir taheen'm hemen yakınında bir silah vardı ama almak için hiçbir girişimde bulunmadı.

Yine de bir sorun vardı. Roland'ın her olası tuzağı ve pusuyu görmek üzere eğitilmiş bakışları hemen üzerinde sabidendi. Eld'in Son Kar-deşliği'nin üzerine saygısızca çarpıtılarak işlendiği perdeyi gördü ve önemini yırtılarak açılmasından saniyeler önce tamamen kavradı. Ve koku: sadece et değil, insan eti kokuşuydu. Düşünmeye fırsatı olsa bunu da daha önceden anlayabilirdi... ancak Calla Bryn Sturgis'dski hayat ona düşünmek için pek az zaman tanımıştı. Calla'da hayat, bir hikâye kitabındaki gibi ardı ardına gelen lanet olası olaylardan ibaretti.

Ama artık çok açıktı, değil mi? Sığ ahali sadece taheen olabilirdi; bir çocuğun korkunç canavarı da denebilirdi, size uyarsa. Perdenin gerisin-dekiler ise Callahan'ın Birinci Tip vampirler adını verdiği ve Roland'ırı Büyükbabalar olarak bildiği, Prim'in çok uzun zaman önce geri çekilmesinden sonra varlıklarını sürdürmeyi başarmış belki de en iğrenç ve en güçlü yaratıklardı. Ve taheen'ler gibiler oldukları yerde dikilip Callahan'ın havada tuttuğu sigul'a bakmaktan memnun olabilirdi ama Büyükbabaların bir kez gördükten sonra dönüp tekrar bakmayacağı muhakkaktı.

Böcekler korkunç tıkırtılar eşliğinde masaların altından çıkarak çocukla pedere doğru ilerliyordu. Roland bu böcekleri daha önce de görmüştü ve perdenin gerisindeki yaratıkların ne olduğuna dair hiçbir şüphesi kalmadı. Böcekler parazitler, kan içiciler, takipçilerdi: Büyükba-ba-pireleri. Muhtemelen bir Hantal Billy varken büyük bir tehlike teşkil etmezlerdi ama küçük doktorların bu kadar çok sayıda olması, Büyükbabaların çok yakınlarda olduğu anlamına gelirdi.

Oy böceklere doğru atılırken Gilead'h Roland düşünebildiği yegâne şeyi yaptı: Callahan'a doğru yüzdü.

Callahan'ın içine yüzdü.
7

Buradayım, peder. Evet, Roland. Ne..

Zamanımız yok. ONU BURADAN ÇIKAR Çıkarmalısın. Hâlâ vakit varken onu buradan çıkar!
8

Ve Callahan denedi. Çocuk elbette gitmek istemedi. Ona pederin gözleri aracılığıyla bakan Roland acı acı düşündü: Ona ihaneti daha iyi öğretmeliydim. Ama tanrılar biliyor ya, elimden geleni yaptım.

"Hâlâ yapabilecekken git," dedi Callahan, Jake'e sükûnetini korumaya çalışarak. "Yapabilirsen ona yetiş. Bu dinh'min emri. Aynı zamanda Beyaz'ın iradesi."

Bu sözlerin çocuğu harekete geçirmeye yetmesi gerekirdi ama gitmemekte inat ediyordu -tanrılar, neredeyse Eddie kadar kötüydü!- ve Roland daha fazla bekleyemedi.

İzin ver, peder.

Roland yanıt beklemeden kontrolü eline aldı. Dalganın, aven kal'm geri çekilmeye başladığını hissedebiliyordu. Ve Büyükbabaların gelmesi an meselesiydi.

"Git, Jake," diye haykırdı pederin ağzını ve ses tellerini bir hoparlör gibi kullanarak. Böyle bir şeyin nasıl yapılabileceğini düşünseydi tamamen kaybolurdu, ama düşünmek hiçbir zaman ona göre olmamıştı ve çocuğun gözlerinin irileştiğini görünce memnun oldu. "Tek bir şansın var ve bunu iyi değerlendirmelisin! Susannah'yı bul! dinh'in olarak sana emrediyorum!"

Sonra, Susannah ile hastane koğuşunda olduğu gibi ağırlıksız bir nesneymiş gibi havaya fırlatıldığını, Callahan'ın aklından ve bedeninden bir toz zerresi veya örümcek ağıymış gibi üflenerek çıkarıldığını hissetti. Bir an için kıyıya ulaşmak için güçlü bir akıntıyı alt etmeye çalışan bir yüzücü gibi geri dönmeye çalıştı ama mümkün değildi.

Roland! Eddie'nin sesiydi ve dehşet doluydu. Tanrım Roland, o şeyler de neyin nesi?

Perde yırtılıp açılmıştı. Dışarı fırlayan yaratıklar yaşlı ve korkunçtu; Silahşor'un bilekleri kadar kalın, sipsivri dişler yüzünden ağızları kapanmıyordu. Kırışık yanaklarında kan ve et parçacıkları vardı.

Ve -tanrılar, ah tanrılar- çocuk hâlâ gitmemişti!

"Önce Oy'u öldürecekler," diye bağırdı Callahan ama Roland, onun Callahan olduğunu sanmıyordu. Eddie, Roland'ın daha önce yaptığı gibi

Callahan'ın sesini kullanmış olmalıydı. Her nasılsa ya daha sakin dalgalar ya da daha fazla güç bulmuştu. Roland dışarı üflendikten sonra içeri girmeye yetecek kadar güç. "Gözlerinin önünde öldürüp kanını içecekler!"

Sonunda yeterli olmuştu. Çocuk, peşinde Oy olduğu halde dönüp koşmaya başladı. Waseau-taheen'in hemen önünden ve iki sığ ahalinin arasından geçti ama hiçbiri onu yakalamaya çalışmadı. Hâlâ büyülenmiş halde Callahan'ın elinde tuttuğu kaplumbağaya bakıyorlardı.

Büyükbabalar, Roland'ın tahmin ettiği gibi kaçan çocuğa hiç aldırmadı. Pederin hikâyesinden, Büyükbabalar'dan birinin pederin bir süre rahiplik yaptığı Salem's Lot adlı küçük kasabaya gittiğini biliyordu. Peder bu karşılaşmadan canlı çıkmıştı -silahlarını veya güç sıgw/'larım kaybetmiş insanların genellikle bu canavarlar karşısında pek şansı olmazdı- ama yaratık, gitmesine izin vermeden önce Callahan'a kötü kanından içirmiş, onu diğerleri için işaretlemişti.

Callahan haç-s/gu/'unu onlara doğru tutuyordu ama Roland daha fazlasını göremeden tekrar karanlığa çekildi. Çınlamalar yine başladı ve dayanılmaz titreşimleri aklını kaçıracakmış gibi olmasına yol açtı. Ed-die'nin bir yerlerde haykırdığını hayal meyal duyabiliyordu. Karanlıkta Eddie'ye uzandı, koluna değdi, kaybetti, elini buldu ve kavradı. Birbirlerine sıkıca tutunup ayrılmamaya çalışarak dünyalar arasındaki kapısız karanlıkta kaybolmamayı umarak boşlukta yuvarlandılar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM EDDIE BİRİNİ ARIYOR
1

Eddie'nin John Cullum'ın arabasına dönüşü, ergenlik yıllarında gördüğü kâbus dolu uykulardan uyanışı gibi oldu: nerede olduğu bir yana, kim olduğunu bile bilmiyordu, nefes nefese kalmıştı, yön duygusunu yitirmişti.

İçinde bulunduğu inanılmaz durumu kavramak için bir saniyesi oldu; Roland ile birbirlerine rahimdeki doğmamış ikizler gibi sarılmışlardı ama onlar bir rahimde değildi. Bir kalem ve bir ataç, göz hizasında havada süzülüyordu. Bir de sekiz şarkılık bir kaset kabı vardı. Vaktini harcama, John, diye düşündü. Bu aletin sonu çıkmaz sokak.

Bir şey ensesine sürtünüyordu. John Cullum'ın eski Galaxie'sinin tavan lambası mıydı? Tanrı aşkına, gerçekten de...

Yerçekimi kuvveti geri döndü ve anlamsız nesneler yağmur gibi üzerlerine yağdı. Ford'un içinde havada süzülen paspas direksiyonun üzerine düştü. Eddie'nin karnı ön koltuğun sırt dayanan bölümüne çarptı ve ciğerlerindeki hava boşaldı. Roland hemen yanına, kalçasının sakat tarafının üzerine düştü. Havlarcasına kısaca bağırdı ve kendini tekrar ön koltuğa çekti.

Eddie konuşmak üzere ağzını açtı. Ama bir şey söyleyemeden Calla-han'ın sesi zihnini doldurdu: Selam olsun, Roland! Selam olsun, Silahşor!

Pederin diğer dünyadan sesini duyurabilmesi ne kadar ruhsal güç gerektirmişti? Ve geri planda, zafer dolu, vahşi haykırışlar vardı. İçinde kelimeler olmayan ulumalar.

Eddie'nin şaşkınlık dolu, irileşmiş gözleri Roland'm soluk mavi gözleriyle karşılaştı. Gidiyor. Ulu Tanrım, sanırım peder ölüyor, diye düşünerek Silahşor'un sol eline uzandı.

Dilerim Kule'ni bulursun, Roland, içine girer ve...

"...en üst katına kadar çıkarsın," dedi Eddie soluk soluğa.

Tekrar John Cullum'ın Kansas Yolu kenarında (yamuk ama yeterince huzurlu bir şekilde) park etmiş arabasının içinde, bir yaz günü akşamının gölgeli ilk saatlerindeydiler ama Eddie, aslında bir restoran değil, yamyam yuvası olan mekânın cehennemden çıkma turuncu ışıklarını görüyordu. Böyle yaratıkların var olduğu düşüncesi, insanların içeride neler olduğunu bilmeksizin, onları aç gözlerle izleyen, belki kurban olarak seçen yaratıkların bulunduğu o yamyam yuvasının önünden her gün geçtikleri fikri...

Düşünceleri, hayalet dişlerin boynuna, yanaklarına ve karnına gömülmesi, ağzının vahşice öpülmesi ve yumurtalıklarının delinmesi hissiyle bölündü ve acıyla haykırdı. Roland, onu yakalayıp hareketsiz kılana dek serbest eliyle havayı pençeleyerek çığlık attı.

"Dur, Eddie. Dur. Gittiler." Bir an duraksadı. Bağlantı kesildi ve acı hafifledi. Roland haklıydı elbette. Pederin aksine onlar kaçabilmişti. Eddie, Roland'ın gözlerinin yaşlarla parladığını gördü. "O da gitti. Peder."

"Yoksa vampirler... Biliyorsun, o yamyamlar... Onlar?..." Eddie sorusunu tamamlayamadı. Peder Callahan'ın onlardan biri olacağı fikri kaldıramayacağı kadar korkunçtu.

"Hayır, Eddie. Korktuğun olmadı. O..." Roland hâlâ taşımakta olduğu tabancayı çekti. Çelik silindiri akşam aydınlığında parladı. Eddie'ye bakarak namluyu çenesinin altına bastırdı.

"Onlardan kaçabildi," dedi Eddie.

"Evet. Kim bilir nasıl çileden çıkmışlardır."

Eddie başını salladı ve aniden kendini çok bitkin hissetti. Yaraları tekrar sızlamaya başlamıştı. Hayır, ağlıyorlardı. "Güzel," dedi. "Şimdi kendini vurmadan elinde tuttuğun şeyi yerine koy." Roland söyleneni yaparken sordu. "Az önce bize ne oldu? Geçiş mi yaptık yoksa bir başka Işın Depremi miydi?"

"Sanırım ikisinden de biraz vardı," dedi Roland. "Aven kal denen bir şey var. Işın'ın Yolu'nda ilerleyen bir gelgit dalgası gibi. Bizi üzerinde taşıdı."

"Ve görmek istediklerimizi gösterdi."

Roland bunu bir süre düşündükten sonra başını ciddiyetle iki yana salladı. "Işın'ın görmemizi istediğini gördük. Gitmemizi istediği yeri."

"Roland, bunları çocukken aldığın derslerde mi öğrendin? Eski dostun Vannay... ne bileyim, Işmlar'ın ve Gökkuşağının Renklerinin Anatomisi gibi bir ders mi veriyordu?"

Roland gülümsüyordu. "Evet sanırım hem Tarih, hem de Summa Logicales derslerinde bunları öğreniyorduk."

"Logicka-ne?"

Roland cevap vermedi. Hâlâ nefesini (hem fiziksel, hem manevi) düzene sokmaya çalışıyor, Cullum'ın arabasının camından dışarı bakıyordu. Bu, özellikle bulundukları yerde fazla zor değildi; Bridgton'ın o kesiminde olmak, Manhattan'daki malum boş arsanın civarında olmak gibiydi. Çünkü o yakınlarda bir yaratıcı vardı. Roland'ın başlarda inandığı gibi sai King değildi; sai King'in potansiyeliydi, sai King'in yeterince zaman ve dünya verildiğinde yaratabileceğiydi. King de aven kal üzerinde taşınmıyor muydu? Belki onu kaldıran dalgayı kendisi yaratıyordu?

Bir adam ne kadar çabalarsa çabalasın kendini çizmelerinden tutup kaldıramaz, demişti Cort Roland, Cuthbert Alain, ve Jamie henüz emeklemeyi yeni bırakmış birer çocukken. Neşeli bir özgüvenle konuşan Cort'un ses tonu, son grup öğrencisi erkeklik sınavına yaklaşırken giderek sertleşmişti. Ama belki Cort çizmeler konusunda yanılıyordu. Belki belirli koşullar altında bir adam kendini çizmelerinden tutup kaldırabilirdi. Ya da Gan'm yaptığının rivayet edildiği gibi göbeğinden evreni doğurabilirdi. King hikâye yazarı olarak bir yaratıcı değil miydi? Ve temelde, yaratmak yoktan var etmek, bir kum tanesinde dünyayı görmek ve kendini çizmelerinden tutup kaldırmak değil miydi?

Ve tefinin iki üyesini kaybetmişken orada oturmuş uzun felsefi düşüncelere dalarak ne halt ediyordu?

"Şu aracı tekrar yürüt," dedi tatlı mırıltıyı duymazdan gelmeye çalışarak. Bu mırıltının Işın'ın Sesi mi yoksa Yaratıcı Gan'm Sesi mi olduğunu bilmiyordu. "Lovell Kasabası'ndaki Turtleback Yolu'na gitmeli ve Susan-nah'ya ulaşmaya çalışmalıyız."

Sadece Susannah'ya da değil. Jake, Dixie Pig'deki canavarlardan kurtulmayı başarırsa o da Susannah'nın yanına gitmeye çalışacaktı. Roland bundan emindi.

Eddie vites koluna uzandı -Cullum'ın Galaxie'si o süre içinde çalışmaya devam etmişti- sonra elini indirdi. Dönüp kasvetli bir ifadeyle Ro-land'a baktı.

"Seni durduran nedir, Eddie? Her ne ise çabuk söyle. Bebek doğmak üzere... doğmuş bile olabilir. Yakında Susannah'ya ihtiyaçları kalmayacak!"

"Biliyorum," dedi Eddie. "Ama Lovell'a gidemeyiz." Bunu söylemek ona fiziksel bir acı veriyormuşçasına yüzünü buruşturdu. Roland, muhtemelen öyle olduğunu düşündü. "Henüz değil."


2

Işın'ın tatlı mırıltısını dinleyerek bir süre sessizce oturdular; mırıltı bazen neşe dolu seslere dönüşüyordu. Milyonlarca yüzün ve milyonlarca hikâyenin onlara baktığı ağaçlar arasındaki gölgelerin koyulaşmasını izlediler, bulunmamış kapı diyebilir misiniz, kayıp diyebilir misiniz?

Eddie, Roland'ın ona bağırmasını (ilk sefer olmayacaktı) ya da Silahşor'un eski öğretmeni Cort'un öğrencilerine yavaş veya hızlı olduklarında yaptığı gibi başına vurmasını bekledi. Hatta bunu umdu. Shardik adına, çenesine yiyeceği bir yumruk kafasını temizleyebilirdi.

Ama sorun karmaşık düşünceler değil ve sen de bunu biliyorsun, diye düşündü. Senin düşüncelerin onunkinden berrak. Öyle olmasaydı bu dünyadan ayrılır ve kaybettiğin karının peşine düşerdin.

Sonunda Roland konuştu. "Nedir o halde? Bu mu?" Eğilip Aaron Deepneau'nun titrek el yazısının bulunduğu katlanmış kâğıdı aldı. Bir süre baktıktan sonra tatsız bir ifadeyle Eddie'nin kucağına bıraktı.

"Onu ne çok sevdiğimi biliyorsun," dedi Eddie alçak, gergin bir sesle. "Biliyorsun."

Roland başını salladı ama ona bakmamıştı. Derisi çatlamış, tozlu çizmelerine ve yolcu koltuğunun önündeki kirli zemine bakıyor gibiydi. O aşağı çevrilmiş bakışlar, Gilead'lı Roland'ı neredeyse kahramanı haline getirmiş genç adama bakmaması bir anlamda Eddie Dean'in kalbini kırdı. Ama devam etti. Artık hata yapma lüksleri yoktu. Oyunun sonuna gelmişlerdi.

"Yapılacak en doğru şey olduğuna inansaydım ona şu saniyede giderdim. Şu saniyede, Roland! Ama bu dünyadaki işimizi bitirmeliyiz. Çünkü bu dünya tek yönlü. Bugün ayrılırsak 9 Temmuz 1977'ye asla dönemeyiz. Biz..."

"Eddie bunları daha önce de konuşmuştuk." Hâlâ ona bakmıyordu.

"Evet ama anlıyor musun? Atılacak tek bir kurşun, fırlatılacak tek 'Riza. Bridgton'a geliş sebebimiz buydu zaten! Tanrı biliyor ya John Cul-lum bize Turtleback Yolu'ndan bahsettiği an oraya gitmek istedim ama yazarı görüp onunla konuşmamız gerektiğine inanıyordum. Ve haklıydım, değil mi?" Artık neredeyse yalvarıyordu. "Değil mi?"

Roland sonunda ona baktı ve Eddie buna memnun oldu. Yaptığı, dinh'inin önüne çevrilmiş bakışları olmadan da yeterince zor ve yıpratıcıydı zaten.

"Biraz daha kalmamız o kadar önemli olmayabilir. O iki yatakta yatan kadınlara konsantre olursak Roland -Suze ve Mia'nın onlan son gördüğümüz hallerine konsantre olursak- yanlarına tam o anda varmamız mümkün olabilir. Değil mi?"

Eddie'nin nefesini fark etmeden tuttuğu uzun bir dakikanın ardından Roland başını salladı. Turtleback Yolu'nda Silahşor'un "eski-kemikler kapısı" olarak düşündüğü şeyle karşılaşırlarsa bu mümkün olmayabilirdi zira bu tür kapılar adanmıştı ve daima aynı yere açılırdı. Ama Lovell'daki Turtleback Yolu üzerinde bir yerde büyülü bir kapı, Prim'in çekilmesinin öncesinden kalma bir kapı bulurlarsa evet, istedikleri yere gitmeleri mümkündü. Ama bu tür kapılar da yüzde yüz güvenilir olmayabiliyordu; bunu Sesler Mağarası'nda, kapı New York'a Eddie ve Roland yerine Jake ve Callahan'ı gönderip tüm planlarını On Dokuz Ülkesi'ne fırlattığı zaman birinci elden öğrenmişlerdi.

"Başka ne yapmamız gerek?" diye sordu Roland. Sesinde öfke yoktu, ama Eddie'ye hem yorgun, hem güvensiz gibi gelmişti.

"Her ne ise, kolay olmayacak. O kadarını garanti edebilirim."

Eddie satış sözleşmesini aldı ve tiyatro tarihindeki bütün Ham-let'lerin zavallı Yorick'in kafatasına bakışında var olan ciddiyetle inceledi. Sonra tekrar Roland'a döndü. "Bu belge gülün olduğu boş arazinin mülkiyet hakkını bize veriyor. Belgeyi Holmes Dişçilik'teki Moses Car-ver'a ulaştırmalıyız. Peki bu adam nerde? Bilmiyoruz."

"Ona bakarsan hâlâ hayatta olup olmadığını bile bilmiyoruz, Eddie."

Eddie vahşi bir kahkaha attı. "Doğru diyorsun, teşekkürler derim! Neden geri dönüvermiyorum, Roland? Stephen King'in evine döneriz. Adamdan yirmi otuz papel alırız -farkında mısın bilmiyorum ama meteliğimiz yok, birader- ama daha önemlisi, bizim için Bogart'a benzeyen ve Clint Eastwood gibi çetinceviz, işinin ehli bir özel dedektif yazmasını isteriz. Carver denen adamı bizim için o arasın!"

Düşüncelerini netleştirmek istercesine başını iki yana salladı. Geçiş çınlamalarının tam tersi etki yaratan tatlı mırıltı zihnini sarmıştı.

"Karımın başı bir yerlerde büyük belada, vampirler veya vampir böcekler şu an kanını içiyor olabilir ve ben en temel yeteneği insanları vurmak olan bir adamla bir kasaba yolunun kenarında oturmuş kahrolası bir şirket kurmaktan bahsediyorum!"

"Yavaş ol," dedi Roland. Bu dünyada biraz daha kalmayı kabullendikten sonra sükûnetine kavuşmuş gibiydi. "Bu zaman ve mekânı sonsuza dek terk etmeden önce ne yapmamız gerektiğini söyle."

Ve Eddie söyledi.


3

Roland büyük bölümünü daha önce duymuştu ama içinde bulundukları durumun zorluğunu tam anlamıyla kavrayamamıştı. Evet, İkinci Cad-de'deki boş arsaya sahiptiler ama bunu kanıtlayan belge bir mahkemede, özellikle de Sombra Şirketi'nin yırtıcı avukatları karşısında yeterince güvenilir olmayabilirdi.

Eddie yapabilirse belgeyi, vaftiz torunu Odetta Holmes'un -1977 yazında on üç yıldır kayıp olan Odetta- hayatta ve iyi olduğuna, en büyük isteğinin Carver'ın sadece boş arsanın değil, sınırları dahilindeki malum gülün de korumasını üstlenmesini istediğine dair mesajla birlikte Moses Carver'a ulaştırmak istiyordu.

Moses Carver'ın (hâlâ hayattaysa) Tet Şirketi'ni Holmes Endüstri'ye dahil etmesi için ikna edilmesi gerekiyordu. Daha da fazlası! Hayatının geri kalanını (Eddie, Carver'ın Aaron Deepneau'nun yaşlarında olduğunu sanıyordu) Sombra ve Kuzey Merkez Pozitronik adlı iki büyük şirketin yoluna taş koyacak dev bir şirketi kurmaya adaması gerekiyordu. Mümkün olursa ikisini de yok etmeli ve böylece uğursuz izlerini Or-ta-Dünya'nın ölmekte olan boşluğuna bırakan ve Kara Kule'yi ölümcül bir şekilde yaralayan canavarı daha doğarken öldürmeliydi.

"Belki satış belgesini sai Deepneau'ya bıraksak daha iyi olurdu," dedi Roland, Eddie sözlerini bitirince. "Hiç olmazsa şu Carver denen adamı bulup hikâyemizi anlatabilirdi."

"Hayır, bizde olması daha iyi." Eddie'nin kesinlikle emin olduğu birkaç noktadan biri de buydu. "Belgeyi Aaron Deepneau ile bıraksaydık şimdi yerinde yeller esiyor olurdu."

"Tower'in sözünden döneceğine ve arkadaşını belgeyi imha etmeye ikna edeceğine mi inanıyorsun?"

"Bundan eminim," dedi Eddie. "Deepneau eski dostunun kesintisiz dırdırına tahammül edebilse bile ("Yak şunu, Aaron, beni kandırdılar ve şimdi de becerecekler, bunu sen de biliyorsun, yak şunu ve polisleri çağırıp üzerlerine salalım") Moses Carver böyle çılgınca bir hikâyeye inanır mı sanıyorsun?"

Roland kasvetli bir ifadeyle gülümsedi. "Asıl sorunun inanıp inanmaması olacağını sanmıyorum, Eddie. Düşünsene, Aaron Deepneau çılgınca hikâyemizin ne kadarını duydu?"

"Yeteri kadarını değil," diye onayladı Eddie. Gözlerini kapadı ve avuçlarını gözkapaklarına bastırdı. Sertçe. "Moses Carver'ı istediklerimizi yapmaya ikna edebilecek tek kişi geliyor aklıma ve o da '99 yılında doğum yapmakla meşgul. Ve o zaman Carver da muhtemelen Deepneau, hatta Tower gibi ölmüş olacak."



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   62
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə