Stephen King Kara Kule Cilt7 Kule



Yüklə 2,92 Mb.
səhifə6/62
tarix03.12.2017
ölçüsü2,92 Mb.
#33720
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   62

"O kahrolası şey ne için?" diye tersçe sordu Sayre. Hem öfkeli, hem inanamaz gibiydi.

"Bir kuvöz," dedi Scowther. "Sonradan üzülmektense tedbirli olmanın daha iyi olacağını düşündüm."

Bakmak için döndüğü sırada askı içindeki tabancası Susannah'ya doğru savruldu. Böyle bir fırsat bir daha eline geçmezdi ve bunu biliyordu. Harekete geçmenin tam sırasıydı. Ama tabancayı alamadan Mia'nın bebesi değişti.
4

Susannah kırmızı bir ışığın çocuğun kafasının tepesinden topuklarına kadar pürüzsüz teninde yol aldığını gördü. Kızarma değil, ışımaydı ve çocuğu içten aydınlatıyordu: Susannah buna yemin edebilirdi. Ve sonra, bebek, annesinin düz karnında yatıp göğsünü emerken kırmızı ışığı kabaran ve genişleyen bir siyahlık takip etti. Çocuğu, Mia'nın rahminden çıkan gül pembesi bebeğin tam tersi kapkara bir cüceye çevirerek tüm bedenini sardı. Aynı anda bedeni büzülmeye başladı, bacakları geri çekilip karnında eriyerek yok oldu, başı boynundan içeri gömüldü -Mia'nın göğsünü de beraberinde çekerek- ve boğazı bir kurbağanınki gibi şişti. Mavi gözleri zifte dönüştü, sonra tekrar mavileşti.

Susannah çığlık atmaya çalıştı ama yapamadı.

Simsiyah yaratığın yan taraflarında yumrular belirip irileşti, sonra açılıp birer bacak haline geldiler. Bebeğin topuğundaki kırmızı leke hâlâ görülebiliyordu ama artık bir kara dulun karnındaki kızıl damga gibi görünüyordu. Bebenin dönüştüğü de oydu: bir örümcek. Ama bebek tamamen kaybolmamıştı. Örümceğin sırtından beyaz, çirkin bir şişlik yükseldi. Susannah bu şişlikte deforme olmuş küçük suratı ve gözleri olduğu anlaşılan mavi kıvılcımları görebiliyordu.

"Ne?..." dedi Mia ve yine dirsekleri üzerinde doğrulmaya yeltendi. Göğsünden kan boşalıyordu. Bebek kanı, tek damlasını bile ziyan etmeden süt gibi içiyordu. Mia'nın yanında duran Sayre ağzı bir karış açılmış, gözleri yuvalarından fırlamış halde donakalmıştı. Bu doğumdan beklediği her neyse -beklemesinin söylendiği- bu gördükleri değildi, orası muhakkaktı. Susannah'nın içindeki Detta, adamın şokla çarpılmış yüzünün ifadesinden çocuksu bir keyif alıyordu: Sayre komedyen Jack Benny'ye benziyordu.

Bir süre için olan biteni sadece Mia kavramış göründü; yüzü bilginin verdiği dehşet ve muhtemelen acıyla çarpıldı. Sonra bir azizenin mele-ğimsi gülümseyişi yüzüne geri döndü. Elini uzatıp göğsündeki hâlâ değişmekte olan yaratığı, karnında kırmızı leke, sırtındaysa minik bir insan kafası olan örümceği okşadı.

"Ne kadar güzel, değil mi?" diye haykırdı. "Oğlum yaz güneşi kadar gü-îxl, değil mi?"

Bunlar son sözleri oldu.


5

Yüzü tam anlamıyla donmadı, bir anda hareketsiz kaldı. Daha bir dakika önce yıpratıcı doğumun etkisiyle kıpkırmızı olan yanakları, kaşları ve boynu solarak bir orkidenin taçyapraklarının balmumu beyazlığına büründü. Parlayan gözleri hareketsizleşti ve yuvalarının içinde sabitlendi. Susannah aniden kendini bir kadına değil, yatakta yatmakta olan bir kadının resmine bakıyormuş gibi hissetti. Olağanüstüydü ama yine de bir parça kömür ve soluk renklerle bir parça kâğıdın üzerine yapılmış bir resim gibiydi.

Susannah, Discordia Şatosu'nun yürüyüş yoluna yaptıkları ilk ziyaretin ardından Plaza-Park Hyatt Hotel'e dönüşünü ve Mia'yla son konuşmasından sonra oraya, Fedic'e gelişlerini hatırladı. Gökyüzünün, şatonun ve gözlerinin önündeki taşların nasıl bir kâğıt parçası gibi yırtıldığını düşündü. Sonra, sanki bu düşünce tetiklemiş gibi Mia'nın yüzü saç diplerinden çenesine kadar yırtılarak ayrıldı. Sabit bakışlı gözleri her iki yana doğru sarktı. Dudakları çılgınca bir ikiz-sırıtış gibi ikiye ayrıldı. Kafasındaki yarıktan boşalan kan değil, bayat kokulu beyaz bir tozdu. Mia'nın dan-tete'i iğrenç kafasını ilk öğününden kaldırırken Susannah'nın zihnine T. S. Eliot'tan (boş adamlar, doldurulmuş adamlar, samanla doldurulmuş kafa)

ve Lewis Carrol'dan

(ama siz bir deste karttan başka bir şey değilsiniz) parçalı anılar üşüştü. Örümcek kanla sıvanmış ağzını açtı ve bacaklarının üzerinde yükseldi. Arka bacakları, annesinin içi boşalan karnından destek alıyor, ön bacakları neredeyse Susannah'nın yüzüne değiyordu.

Yaratık bir zafer çığlığı attı. O an onu karnında büyütüp besleyen diğer annesine de saldıracak olsaydı Susannah Dean hiç şüphesiz Mia'nın yanı başında ölecekti. Ama yaratık onun yerine ilk yudumunu emdiği patlak balon gibi inmiş göğse döndü ve yırtarak kopardı. Çiğneme sesi ıslak ve sakindi. Bir süre sonra açtığı yarığa yumuldu. İnsan yüzü giderek kayboluyor, Mia'nın yüzüyse ikiye ayrılan kafasından boşalan beyaz tozla giderek belirsizleşiyordu. Keskin, şiddetli bir emme sesi duyuldu ve Susannah, içindeki tüm nemi emiyor, geride kalan ne varsa kurutuyor. Ve şuna bir bak! Nasıl da şişiyor! Bir atın boynundaki sülük gibi, diye düşündü.

Tam o sırada aptalca denebilecek kadar İngiliz bir ses -bir centilmenin baygın sesiydi- duyuldu: "Pardon, beyler ama bu kuvöze ihtiyacınız olacak mı? Beni mazur görün ama durumun artık bir kuvözü gerektirmediğini söylemek durumundayım."

Susannah'yi kıpırtısız bırakan şok halini dağıtan bu ses oldu. Bir eliyle bedenini yukarı itip diğeriyle Scowther'in otomatik tabancasını kavrayrak cekti ama tabanca kabzasının altından geçen kayış yüzünden askıdan kurtulmadı. İşaret parmağı emniyeti bulup açtı. Sonra tabancayı kılıfının içinde Scowther'in göğüs kafesine doğru çevirdi.

"Neler olu..." dedi Scowther ama Susannah hiç zaman kaybetmeyerek tetiği orta parmağıyla çekti. Aynı anda tabancayı da tüm gücüyle kendisine doğru çekmişti. Askıyı Scowther'in gövdesine bağlayan kayışlar sağlam kaldı ama tabancayı tutan ince kayış koptu. Scowther beyaz önlüğünün üzerindeki duman tüten deliğe bakmaya çalışarak yan tarafına doğru düşerken Susannah tabancayı tamamen ele geçirmeyi başardı. Straw'u ve hemen yanındaki vampiri, elinde ateşli-kılıcı tutanı vurdu. Vampir bir an için normal bir bebek gibi doğan örümcek-tanrıya şok içinde bakar halde kaldı, sonra aurası bedenini terk etti. Ve yaratığın vücudu yok oldu. Az önce olduğu yerde içi boş bir gömlek ve gömleğin eteğinin içine sokuşturulduğu bir blucin hâlâ bir bedenin üzerindeymiş gibi havada kaldı. Sonra yere düştüler.

"Öldürün onu," diye bağırdı Sayre kendi silahına uzanırken. "Gebertin sürtüğü!"

Susannah hâlâ annesinin büyük bir hızla sönen bedeninin üzerinde durmakta olan örümcekten yuvarlanarak uzaklaştı. Yatağın kenarından aşağı sarkarken bir yandan da başlıktan kurtulmaya çalışıyordu. Bir an için dayanılmaz bir acı duydu. Tam kurtulamayacağını düşünüyordu ki, başlık kafasından çıktı ve Susannah hemen ardından yere düştü. Başlık yatağın kenarından sarkıyordu. Susannah'nın kopmuş bir tutam saçı içinde görülebiliyordu. Annesinin bedeni o tarafa doğru çekilince tünediği yerden bir anlığına ayrılan örümcek-yaratık öfkeyle bağırdı.

Susannah kurşunlar üzerinden vızıldayarak geçerken yatağın altına yuvarlandı. Kurşunlardan biri bir yaya çarpınca yüksek bir BOİNKK sesi çıktı. Susannah sıçan kafalı hemşirenin ayaklarını ve tüylü bacaklarını görerek dizlerinden birine ateş etti. Hemşire haykırarak döndü ve topallaya topallaya kaçmaya çalıştı.

Sayre tabancasını Mia'nın giderek sönen bedeninin altındaki uyduruk çift kişilik yatağa doğru çevirerek öne eğildi. Çarşafta şimdiden duman tüten üç delik vardı. Dördüncü atışını yapamadan örümceğin bacaklarından biri yüzünü sıyırdı ve maskesini yırtarak altındaki tüylerle kaplı yanağı ortaya çıkardı. Sayre bağırarak geriledi. Örümcek, ona dönerek miyavlar gibi bir ses çıkardı. Sırtındaki beyaz şey -insan suratlı şişlik- Say-re'ı yemeğinden uzak durması için uyarıyormuşçasına ışıldadı. Sonra artık pek de insana benzemeyen kadına döndü; Mia artık toza ve paçavralara dönmüş inanılmayacak kadar eski bir mumyadan geri kalanlara benziyordu.

"Söylemeliyim ki bu durum biraz kafa karıştırıcı," dedi kuvözü taşıyan robot. "Huzurdan çekilmeli miyim? Belki koşullar belirgin hale geldiğinde geri dönsem daha iyi olur."

Susannah yatağın altından yuvarlanarak çıkıp yön değiştirdi. İki sığ adamın kaçmış olduğunu gördü. Şahin-yaratık Jey ne yapacağına karar verememiş gibi görünüyordu. Kaçsın mı, kalsın mı? Susannah, yaratığın kahverengi tüylerle kaplı kafasına bir kurşun gömerek kararı onun yerine verdi. Kan ve tüyler havaya saçıldı.

Susannah dengesini sağlamak için yatağın kenarına tutunarak olabildiğince doğruldu. Scowther'in tabancasını bir anlığına bile indirmemişti. Dördünü haklamıştı. Sıçan kafalı hemşire ve bir başkası daha kaçmıştı. Sayre tabancasını düşürmüş, kuvözü taşıyan robotun arkasına saklanmaya çalışıyordu.

Susannah kalan iki vampiri ve buldok suratlı sığ adamı vurdu. Sonuncusu -Haber- Susannah'yı unutmamış, kaçmayıp atış için uygun fırsatı beklemişti. Susannah daha erken davrandı ve yere yığılmasını tatmin hissiyle izledi. Ona göre içlerinde en tehlikelileri Haber'dı.

"Hanımefendi, acaba bana söyleyebilir misiniz..." diye söze başladı robot ve Susannah çelik surata çabucak iki el ateş ederek elektrikli mavi gözleri kararttı. Bu numarayı Eddie'den öğrenmişti. Çok yüksek bir larm sesi anında yükseldi. Susannah bu sesi uzun süre duyarsa sağır olacağından emindi.

"ATEŞLİ SİLAHLA KÖR EDİLDİM! diye bağırdı robot aynı absürt bir-nncan-çay-daha-alır-mısınız-efendim aksanıyla. "GÖRÜŞ SIFIR YARDIMA İHTİYACIM VAR KOD 7, İMDAT!"

Sayre ellerini kaldırarak robottan uzaklaştı. Susannah alarm sesi ve robotun haykırışı yüzünden sesini duyamıyordu ama piç herifin söylediklerini dudaklarının hareketlerinden okuyabildi: Teslim oluyorum, kabul edecek misin?

Bu eğlendirici düşünce üzerine farkında olmayarak gülümsedi. Gülümsemesinde ne neşe, ne de merhamet vardı ve sadece bir tek anlama gelebilirdi: bacaklarının kesik uçlarını daha önce Mia'ya çizmelerini yalattığı gibi yalatmak isterdi. Ama bunun için yeterince zaman yoktu. Sırıtışında sonunun geldiğini gören Sayre dönüp kaçmaya yeltendi ve Susannah başının arkasına iki el ateş etti... biri Mia, biri Peder Callahan içindi. Sayre'ın kafası kan ve beyin parçacıkları saçarak parçalandı. Duvara çarpan Sayre malzeme dolu bir rafı devirerek yere yığıldı.

Susannah örümcek-tanrıya nişan aldı. Yaratığın kapkara sırtındaki küçük beyaz surat ona döndü. Roland'ınkilere tıpatıp benzeyen mavi gözler parladı.

Hayır, yapamazsın! Yapmamalısın! Ben Kral'ın tek oğluyum!

Yapamaz mıyım, diye düşündü Susannah tabancasını doğrulturken. Ah şekerim, fena... halde... YANILIYORSUN!

Ama tetiği çekemeden arkasından bir silah sesi geldi. Bir kurşun, boynunun yan tarafını sıyırdı. Susannah anında tepki göstererek döndü ve kendini yan tarafı üzerine attı. Kaçan sığ adamlardan biri fikrini değiştirip geri dönmüştü. Susannah yaratığın göğsüne iki kurşun sıkarak bu kararından sonsuza dek pişmanlık duymasını sağladı.

Daha fazlası için hevesli bir şekilde döndü -evet, istediği buydu, yaradılış amacı buydu ve bunu ona gösterdiği için Roland'ı daima sevip sayacaktı- ama geri kalanlar ya ölmüş ya da kaçmıştı. Örümcek, annesinin ıslak kâğıt hamuruna benzeyen cesedini geride bırakarak doğduğu yatağın yan tarafından aşağı hızla ilerliyordu. Beyaz bebek başını kısa bir süre için Susannah'ya çevirdi.

Gitmeme izin versen iyi olur, Karaderili, yoksa...

Susannah, ona ateş etti ama tam o sırada şahin-adamın koluna takılıp sendelemişti. Korkunç yaratığı öldürecek olan kurşun hedefinden saparak sekiz tüylü bacaktan birine isabet etti. Kandan çok irine benzeyen sarımsı-kırmızı bir sıvı, bacağın gövdeyle birleştiği noktadan fışkırdı. Yaratık acı ve şaşkınlıkla çığlık attı. Susannah'nın bu çığlığı robotun kesil-meksizin devam eden haykırışı ve alarm sesi yüzünden kulaklarıyla duyması zordu ama kafasının içinde gayet net bir şekilde duydu.

Bunun hesabını vereceksin! Babamla bunun intikamını alacağız! Ölümün için yalvaracaksın, evet seni yalvartacağız!

Öyle bir şansınız olmayacak, şekerim, diye gönderdi düşüncesini Susannah. Olabildiğince güvenli görünmeye çalışıyor, yaratığın asıl korkusunu sezmesini engellemek için elinden geleni yapıyordu: Scowther'm otomatiğinde hiç kurşun kalmamış olabilirdi. Gereksiz bir dikkatle nişan aldı. Örümcek önce sesini kesmeyen robotun arkasına fırlayıp ardından karanlık bir kapıdan geçti ve gözden kayboldu.

Pekâlâ. Mükemmel sayılmazdı. Kesinlikle en iyi çözüm değildi ama hiç olmazsa hayattaydı ve bu kadarı da az sayılmazdı.

Sayre'ın bütün adamlarının da ölmüş veya kaçmış olması gerçeği de iyi sayılırdı.

Susannah, Scowther'm tabancasını bir kenara fırlatarak bir başkasını aldı; bu seferki bir Walther PPK idi. Silahı Straw'un taktığı askıdan almıştı. Ceplerini karıştırınca yarım düzine fazladan şarjör buldu. Cephanesine vampirin ateşli-kılıcını da eklemeyi düşündü ama sonra olduğu yerde bırakmaya karar verdi. Kullanmayı bildiği silahlarla devam etmesi daha akıllıca olacaktı.

Jake ile temas kurmaya çalıştı, kendi düşüncelerini duyamadı ve robota döndü. "Hey, koca adam! O kahrolası sireni kapatmaya ne dersin?"

İşe yarayacağını pek ummamıştı ama yaradı. Sessizlik çok ani ve muhteşemdi. Susannah'nın çok işine yarayabilirdi. Bir karşı saldırı olursa geldiklerini duyabilecekti. Ve pek övünülemeyecek gerçek şuydu ki bir karşı saldırı olmasını umuyordu, gelmelerini istiyordu ve bunun makul olup olmadığı umurunda değildi. Bir silahı vardı ve iyice ısınmıştı. Önemli olan sadece buydu.

(Jake! Jake, beni duyuyor musun, evlat? Duyuyorsan ablana cevap ver!)

Hiçbir şey yoktu. Uzaklardan gelen bir silah sesi bile. Muhtemelen fazla uzak...

Sonra tek bir kelime duydu... bu bir kelime miydi?

(naynanay)

Daha da önemlisi, bu Jake miydi?

Emin değildi ama o olabileceğini düşündü. Ses ona her nasılsa tanıdık gelmişti.

Susannah daha şiddetli seslenmek için konsantre oldu ama sonra aklına sezgi olabilmek için fazla güçlü bir fikir geldi. Jake sessiz olmaya çalışıyordu. Belki de... saklanıyordu? Bir pusu kurmaya hazırlanıyor olabilirdi? Çılgınca bir fikirdi ama o da ısınmıştı. Bilmiyordu ama o tuhaf kelimeyi

(naynanay)

kasten göndermiş olabileceğini veya ağzından kaçırdığını düşündü. Her iki durumda da onu rahat bırakması daha akıllıca olacaktı.

"Ateşli silahla kör edildim diyorum!" dedi robot ısrarla. Sesi hâlâ yüksekti ama en azından normale yakın bir tona inmişti. "Hiçbir şey göremiyorum ve kucağımda bu kuvöz..."

"Bırak," dedi Susannah.

"Ama..."

"Bırak onu dedim, Chumley."

"Bağışlayın hanımefendi ama adım Kâhya Nigel ve gerçekten..."

Susannah bu kısa konuşma süresinde robota yaklaşmıştı -bir süreliğine bacaklara sahip olması eski hareket yöntemlerini unutturmamıştı-ve robotun çelik göğsündeki isimle seri numarasını okuyabiliyordu.

"Nigel DNK 45932, o kahrolası cam kutuyu bırak, teşekkürler derim!"

Robot (seri numarasının hemen altında HİZMETÇİ yazıyordu) kuvözü elinden bıraktı ve çelik ayaklarının dibinde tuzla buz olunca sızlandı.

Susannah, Nigel'a doğru süründü ve üç parmaklı çelik ele uzanıp tutmadan önce içindeki korkuyu alt etmesi gerekti. Kendine bu robotun Calla Bryn Sturgis'teki Andy olmadığını ve Nigel'ın onu tanımasının mümkün olmadığını hatırlattı. Kâhya-robot intikam duygusuna sahip olacak kadar karmaşık yapıda olabilirdi de olmayabilirdi de -Andy'nin intikam duygusuna sahip olduğu muhakkaktı- korkunun hareketlerini yönlendirmesine izin veremezdi.

Ama umut etmeye devam etti.

"Nigel, beni kucağına al."

Robot eğilirken servomotorlar vızıldadı.

"Hayır tatlım, biraz daha yaklaşman gerek. Durduğun yerde cam kırıkları var."

"Bağışlayın hanımefendi ama körüm. Sanırım gözlerime ateş eden de sizdiniz."

Ah. O mesele.

"Şey," dedi Susannah sesindeki sinirin daha derindeki korkuyu gizlediğini umarak. "Beni yerden kaldırmazsan sana yeni gözler bulamam, değil mi? Şimdi dediğimi yap, sana uyarsa. Zaman harcamayalım."

Nigel kırık camları ezerek Susannah'nın sesine doğru ilerledi. Susannah içinden yükselen gerileme isteğini büyük bir çabayla bastırdı, ama

Hizmetçi Robot'un dokunuşu son derece nazikti. Onu kollarına alarak kaldırdı-

"Şimdi beni kapıya götür."

"Hanımefendi bağışlayın ama On Altı'da pek çok kapı vardır. Şatonun altında daha da çok."

Susannah merakına engel olamadı. "Kaç tane?" Kısa bir duraksama oldu. "Şu an işlevsel beş yüz doksan beş kapı olduğunu söyleyebilirim." Susannah beş dokuz ve beşin toplamının on dokuz olduğunu hemen fark etti. Yani chassit.

"Beni silahlar patlamaya başlamadan önce girdiğim kapıya götürebilir misin?" dedi Susannah odanın uzak ucunu göstererek.

"Tabi hanımefendi, götürebilirim ama işinize yarayacağını sanmıyorum," dedi Nigel yapmacık sesiyle, "NEW YORK #7/FEDİC kapısı tek yönlüdür." Bir duraksama oldu. Çelik kafasının içinden tıkırtılar duyuldu. "Ayrıca son kullanımdan sonra hizmet dışı kaldı. Yolun sonundaki açıklığa vardı da denebilir."

"Ah, bu harika işte," diye bağırdı Susannah, ama Nigel'ın verdiği haber onu fazla şaşırtmamıştı. Sayre, onu kapıdan içeri kabaca iterken duyduğu düzensiz mırıltıyı ve içinde bulunduğu şartlara rağmen kapının ölmek üzere olduğunu düşündüğünü hatırladı. "Aman ne güzel!"

"Sıkıntılı olduğunuzu seziyorum hanımefendi."

"Çok haklısın, kesinlikle sıkıntılıyım! Lanet kapının tek yöne açılması yeterince kötüydü zaten! Şimdi tamamen işe yaramaz hale gelmiş!"

"Varsayılan hariç," dedi Nigel.

"Varsayılan mı? Ne demek istiyorsun?"

"NEW YORK #9/FEDİC kapısı," dedi Nigel. "Bir zamanlar New York'tan Fedic'e otuzun üzerinde tek yönlü kapı vardı ama bildiğim kadarıyla geriye sadece #9 kaldı, NEW YORK #7/FEDiCe mahsus tüm komutlar şimdi #9'a yüklendi."

Chassit, diye düşündü... neredeyse dua etti Susannah. Galiba chas-şiften bahsediyor. Tann'm, umarım öyledir.

"Şifre gibi şeylerden mi bahsediyorsun, Nigel?" "Evet, hanımefendi." "Beni #9 Kapısı'na götür." "Başüstüne."

Nigel bembeyaz çarşafları tavandaki parlak ışıklar altında göz alan yüzlerce boş yatak arasındaki boşlukta yürümeye başladı. Susannah'nm hayal gücü odayı bir anda Call a Bryn Sturgis'ten ve diğer Callalar'dan kaçırılıp getirilen yüzlerce korkmuş, çığlık atan çocuklarla doldurdu. Sadece tek bir sıçan kafalı hemşire yoktu, dehşet içindeki çocukların kafalarına çelik başlıkları geçirmek için bekleyen onlarca iğrenç yaratık vardı. Başlıkları takacaklar ve işlemi başlatacaklardı. Çocukları... ne yapan? Bir şekilde deforme eden işlemleri. Beyinlerinden zekâyı emerek büyüme hormonlarını azdıran ve çocukları geri dönüşü olmayacak şekilde deforme eden işlemleri. Susannah çocukların kafalarının içinde onları karşılayan ve Kuzey Merkez Pozitronik ile Sombra Şirketi'nin harika dünyasına geldikleri için teşekkür eden hoş bir ses duydukları an kısa süreliğine de olsa neşelendiklerini düşündü. Ağlamaları kesilecek gözleri umutla dolacaktı. Beyaz üniformalı hemşirelerin tüylü, korkunç suratlarına ve sivri dişlerine rağmen iyi yürekli olabileceğini düşüneceklerdi belki. Hoş sesli kadın gibi iyi.

Sonra vızıltı başlayacak ve şiddeti gittikçe artarak beyinlerini saracaktı. Sonra korku dolu çığlıkları odayı dolduracak... "Hanımefendi? İyi misiniz?" "Evet. Neden sordun, Nigel?" "Titrediniz."

"Boş ver. Beni New York'a açılan kapıya götür yeter. Hâlâ çalışan kapıya."


6

Nigel revirden ayrılmalarından sonra onu önce bir koridor boyunca hızla taşıdı, sonra bir başkasına saptı. İkinci koridorun sonunda asırlardır orada duruyormuş gibi görünen basamaklara vardılar. Merdivenlerin yansını inmişlerdi ki bacakları olan çelik bir top kehribar rengi gözleri yanıp sönerek Nigel'a "Hop hop," diye bağırdı. Nigel da, "Hop hop," diye karşılık verdikten sonra Susannah'ya döndü ve (dedikoducu insanların Talihsiz Zavallılardan bahsederken kullandığı sır veren tonla), "Bir Mekanik Ustabaşı. Sekiz yüz yıldan fazladır burda sıkışıp kalmış... sanırım devreleri yanmış. Zavallı şey! Yine de elinden geleni yapmaya çalışıyor."

Nigel, Susannah'ya gözlerinin yerine yenilerinin takılıp takılamayacağını iki kez sordu. Susannah ilk seferinde bilmediğini söyledi. İkinci seferinde (bu kez onun adına samimi bir üzüntü duyarak ve onu neredeyse bir insan gibi görerek) Nigel'a kendisinin ne düşündüğünü sordu.

"Hizmet süremin sona ermek üzere olduğunu düşünüyorum," dedi Nigel. Sonra Susannah'nm tüylerini ürpertecek şekilde ekledi. "Ah Dis-cordia!"

Diem Kardeşler öldü, diye düşündü Susannah (bir rüya mıydı? Bir imgelem mi? Kendi Kule'sine bir bakış mı?) Mia ile geçirdiği zamanı hatırlayarak. Yoksa kendi zamanındaki Oxford, Mississippi miydi? Belki de ikisi birdendi? Papa Doc Duvalier öldü. Christa McAuliffe öldü. Stephen King öldü, popüler yazar bir öğle sonrası yürüyüşe çıktığı sırada öldü, ah Discordia, ah kayıp olan!

Ama Stephen King kimdi? Veya Christa McAuliffe?

Bir keresinde Mia'nın canavarının doğumunda bulunan sığ adamlardan birinin cesedinin yanından geçtiler. Bir elinde tabanca, kafasında bir delikle koridorun tozlu zemininde bir insan karides gibi yatıyordu. Susannah sığ adamın intihar ettiğini düşündü. Bir açıdan mantıklı bir hareketti.

Çünkü işler sarpa sarmıştı, değil mi? Ve Mia'nın bebeği ait olduğu yere kendi başına gidemezse Büyük Kızıl Babacık öfkeden kuduracaktı. Mordred evin yolunu bulmayı bir şekilde basarsa bile öfkelenebilirdi.

Diğer babası. Çünkü bu dünya ikizler ve akis görüntüler dünyasıydı. Susannah artık gördüklerini dilediğinden fazla anlıyordu. Mordred da bir ikizdi, iki kişilikli bir Jekyll ve Hyde yaratığıydı. Yüzlerini hatırlamak zorunda olduğu iki babası vardı.

Yollarına başka cesetler de çıktı; Susannah tümünün de intihar etmiş olduğunu düşündü. Nigel'a bunu doğrulayıp doğrulayamayacağını sordu (belki kokuları yardımıyla veya başka bir şekilde) ama Nigel yapamayacağını söyledi.

"Sence geride kaçı kaldı?" diye sordu Susannah. Kanındaki ateş biraz sönmüştü ve kendini biraz huzursuz hissediyordu.

"Fazla değil, hanımefendi. Çoğunun kaçtığına inanıyorum. Büyük ihtimalle Derva'ya." "Derva da ne?"

Nigel çok üzgün olduğunu ama bu bilginin gizli olduğunu ve ancak doğru şifre girilirse açıklayabileceğini söyledi. Susannah chassit'i denedi ama işe yaramadı. On dokuz ve son denemesi olan doksan dokuz da. Çoğunun gitmiş olduğu gerçeğiyle tatmin olması gerekecekti.

Nigel sola dönerek her iki tarafında kapıların sıralandığı bir koridora girdi. İçlerinden birini denemek için Nigel'ı durdurdu ama kapının gerisinde kayda değer bir şey göremedi. Çok uzun zaman önce terk edilmiş, bütün eşyaların kalın bir toz tabakasıyla kaplı olduğu bir ofisti. Bir duvarda, deli gibi sving dansı yapan bir grup gencin olduğu bir poster vardı. Altına iri mavi harflerle şöyle yazılmıştı:


ÇILGIN KEDİLER VE ZIPLAYAN KEDİCİKLER }

ALAN FREED İLE HIRTLARINIZI DÖKÜN! ~

CLEVELAND, OHID, EKİM 1?S4 f
Susannah sahnedeki şarkıcının Richard Penniman olduğundan emindi- Kendisi gibi gece kulübü müdavimleri Phil Ochs'dan başka herkesi küçük görürdü ama Susannah'nın kalbinde Küçük Richard için daima bir yer olmuştu: vay canına Bayan Molly, dans etmeyi gerçekten seviyorsunuz. Bunun Detta'ya ait bir şey olduğunu düşündü.

Bu insanlar bir zamanlar kapıları istedikleri zamana ve mekâna tatile gitmek için mi kullanmış? Işınlar'ın gücünü Kule'nin bazı katlarını turistlerin ziyaretine açmak için mi kullanmışlar?

Nigel'a sordu ama Nigel cevabı bilmiyordu. Gözlerini kaybettiği için hâlâ üzgün gibiydi. Sonunda kapıların dip dibe sıralandığı daire şeklinde, kubbeli bir odaya geldiler. Zemin, Susannah'nın Mia'nın bebesini beslediği rüyalarından hatırladığı siyah beyaz mermerlerle döşenmişti. Çok yukarıda, elektrikli takımyıldızları artık pek çok yeri çatlamış kubbeden göz kırpıyordu. Burası Susannah'ya Lud'un Beşiğini, Büyük Merkez İstasyo-nu'nu hatırlatmıştı. Klimalar ya da havalandırıcılar bir yerlerde gıcırtıyla çalışıyordu. Tuhaftı ama havadaki koku çok tanıdıktı ve Susannah kısa bir süre sonra ne olduğunu buldu: Comet Hava Temizleyici. Sabahları evde olduğu günlerde izlediği Doğru Fiyat programının sponsorlarından biriydi. "Ben Don Pardo, lütfen sunucunuz Bay Bili Cullen'a hoş geldin deyin!" Susannah bir anlık baş dönmesi hissederek gözlerini kapadı.

Bili Cullen öldü. Don Pardo öldü. Martin Luther King öldü, Memp-his'te vuruldu. Hüküm sür, Discordia!

Ah Tanrım bu sesler, hiç susmayacaklar mıydı? Gözlerini açınca üzerlerinde ŞANGAY/FEDİC ve BOMBAY/FEDİC yazan kapılar gördü. Bir başkasının üzerinde DALLAS (KASİM 1963)/FEDİC yazıyordu. Diğerlerinin üstünde Susannah'nın anlayamadığı rünler vardı. Sonunda Nigel, Susannah'nın üzerindeki yazıyı okuyabildiği bir kapının önünde durdu.


Yüklə 2,92 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   62




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin