Stephen King Kara Kule Cilt7 Kule

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 2.92 Mb.
səhifə9/62
tarix03.12.2017
ölçüsü2.92 Mb.
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   62

Flaherty -Boston'da büyümüştü ve son yirmi yıldır Kral'm yirminci yüzyıl sonlan New York'larında görev alan adamları arasındaydı- adamlarını bir öfke, korku ve acı kasırgasıyla olabildiğince çabuk toparlamıştı. Pig'e hiçbir şey giremez. Sayre, Meiman'a böyle demişti. Ve girebilmeyi başaran hiçbir şey, hiçbir koşulda dışarı çıkamamalıydı. Silahşor ve ka-tet'i için durumun ciddiyeti ikiye katlanıyordu. Müdahaleleri sadece can sıkıcı olmanoktasını çoktan geçmişti ve bunu bilmek için üst düzeyde biri olmaya gerek yoktu. Ama az sayıdaki arkadaşlarınca Kanarya diye çağrılan Meiman ölmüş ve çocuk her nasılsa onları atlatmıştı. Tanrı aşkına, bir çocuk! Kahrolası bir çocuk! Ama o ikisinin kaplumbağa gibi güçlü bir toteme sahip olduğunu nereden bilebilirlerdi? Lanet şey masalardan birinin altına yuvarlanmış olmasaydı hâlâ donmuş halde oldukları yerde kalmış olacaklardı.

Flaherty bunun doğru olduğunu biliyordu ama Sayre'ın bunu asla geçerli bir mazeret olarak kabul etmeyeceğini de biliyordu. Flaherty'ye açıklama yapma fırsatı bile vermeyecekti. Hayır, Flaherty çoktan ölmüş olacaktı. Diğerleri de öyle. Doktor böcekler yere serilmiş cesetlerinden kan emeceklerdi.

Çocuğun kapıdan öteye gidemeyeceğini, kapıyı açan şifreyi bilmediğini -bilemeyeceğini- söylemek kolaydı ama Flaherty ne kadar çekici de olsa böyle fikirlere kapılmaması gerektiğini biliyordu. Artık olasılıklara yer yoktu. Çocuğun ve tüylü, küçük dostunun ileride durmuş olduğunu görünce içini yoğun bir rahatlama hissi sardı. Ekipten birkaç kişi ateş etti, ama ıskaladı. Flaherty buna şaşırmadı. Çocukla aralarında bir tür yeşil alan vardı; görünüşe bakılırsa şehrin altında kahrolası bir orman parçası vardı ve yükselen sis nişan almayı güçleştiriyordu. Bir de bir çeşit aptal çizgi dinozorlar vardı! Biri kana bulanmış başını kaldırıp küçük pençelerini pullu göğsüne bastırarak onlara doğru kükredi.

Bir ejderhaya benziyor, diye düşündü Flaherty ve çizgi dinozor, gözlerinin önünde bir ejderhaya dönüştü. Kükreyerek ağzından ateş püskürttü ve sarkan birkaç sarmaşıkla kuru bir yosun yığınını tutuşturdu. Bu arada çocuk tekrar harekete geçmişti.

Kakım başlı taheen Lamla diğerlerini itip kakarak öne çıktı ve tüylü yumruğunu alnına kaldırdı. Flaherty selama sabırsızca karşılık verdi. "Ordaki nedir, Lam? Biliyor musun?"

Flaherty, Pig'in altına daha önce hiç inmemişti. İş için seyahat ettiğinde daima New Yorklar arasında gidip gelir, bunun için de ya Birinci ile İkinci arasındaki Kırk Yedinci Sokak'taki kapıyı, Bleecker Soka-ğı'ndaki sonsuza dek boş kalacak (başka dünyalarda inşaası asla bitmeyecek bir binaydı) antrepodakini ya da Doksan Dördüncü Sokak'takini kullanırdı. (Sonuncusu artık hizmet günlerinin sonundaydı ve elbette hiç kimse nasıl tamir edileceğini bilmiyordu.) Şehirde başka kapılar da vardı (New York diğer zamanlara ve mekânlara açılan kapılarla doluydu) ama bu ikisinden başka çalışan yoktu.

Ve bir de Fedic'e giden vardı elbette. Biraz ilerideki.

"Serap-üretici," dedi kakım yaratık. Sesi şapırtıh, homurtuluydu ve insan sesiyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. "Bu makine korktuklarını bulup çıkarıyor ve gerçek yapıyor. Sayre, tef'iyle birlikte kara derili kadını götürürken aktif hale getirmiş olmalı. Dönüş yolunu güvence altına almak için."

Flaherty başını salladı. Bir akıl tuzağı. Zekice. Peki yeterince iyi miydi? Kahrolası velet bir şekilde geçmeyi başarmıştı, değil mi?

"Çocuğun gördüğü her neyse bizim korktuklarımıza dönüşecek," dedi taheen. "Hayal gücüyle çalışıyor."

Hayal gücü. Flaherty bu sözcüğü bir süre düşündü. "Pekâlâ. Orda ne olursa olsun herkese görmezden gelmesini söyle."

Lam'in söyledikleri üzerine son derece rahatlamış bir şekilde bir kolunu kaldırdı ve adamlarına ilerlemelerini işaret etti. Takibe devam etmeliydiler, değil mi? Sayre (ya da daha beteri, Walter o'Dim) o sümüklü veledi durdurmayı başaramazlarsa hepsini öldürürdü. Ve bir diğer nokta, Flaherty'nin ejderhalardan gerçekten korkuyor olmasıydı, babası ona küçükken onlar hakkında bir masal okuduğundan beri korkardı.

Taheen, adamlarına yaptığı hareketi tamamlayamadan onu durdurdu.

"Yine ne var, Lam?" diye sordu Flaherty dişlerini sıkarak.

"Anlamıyorsun. Ordaki şey seni öldürebilecek kadar gerçek. Hepimizi öldürecek kadar gerçek."

"Sen ne görüyorsun peki?" Meraklı olmanın zamanı değildi ama merak daima Conor Flaherty'nin laneti olagelmişti.

Lamla başını eğdi. "Söylemek istemiyorum. Yeterince kötü zaten. Asıl konu, dikkatli olmazsak hepimizin orda ölebileceğidir, sai. Belki sana kalp krizi veya inme gibi görünecektir, ama emin ol sebep, ordaki olacaktır. Hayal gücünün ölümcül olabileceğine inanmayan herkes aptaldır."

Adamların geri kalanı taheen'in arkasında toplanmıştı. Bir Lamla'ya, bir puslu açıklığa bakıyorlardı. Flaherty, adamların suratlarında gördüklerinden hiç hoşlanmadı. Hem de hiç. Bir ikisini diğerlerinin gözlerinin önünde öldürmek belki harekete geçmeleri için geri kalanları ikna edebilirdi, ama Lamla haklıysa bunun ne faydası olurdu? Lanet olası eski insanlar, oyuncaklarını hep artlarında bırakmışlardı! Tehlikeli oyuncaklar! İnsanın hayatını nasıl da zorlaştırıyorlardı! Her birine lanet olsun!

"Nasıl geçeceğiz o halde?" diye bağırdı Flaherty. "Hem küçük piç kurusu nasıl geçebildi?"

"Çocuğun ne yaptığını bilmiyorum," dedi Lamla. "Ama projeksiyon cihazlarını kapatmamız gerek."

"Hangi kahrolası projeksiyon cihazları?"

Lamla aşağıda bir yeri işaret etti... ya da çirkin pezevengin söylediği doğruysa koridor boyunu. "İşte," dedi Lam. "Göremediğini biliyorum ama sözüme güvenebilirsin, oradalar. İki taraf boyunca sıralanmışlar."

Flaherty, Jake'in ormanındaki sisli açıklığın gözlerinin önünde uçsuz bucaksız, karanlık ormana dönüşmesini büyülenmişçesine izliyordu. Bir zamanlar, herkesin uçsuz bucaksız, karanlık ormanda yaşadığı zamanda, bir ejderha insanlara öfkeyle saldırdı.

Flaherty, Lamla ve diğerlerinin ne gördüğünü bilmiyordu ama gözlerinin önünde bir ejderha (kısa süre önce bir Tyrannasorbet Wrecks idi) durmadan ateş püskürüyor, ağaçlan tutuşturuyor ve yiyecek küçük Katolik çocuklar arıyordu.

"HİÇBİR ŞEY görmüyorum!" diye bağırdı Lamla'ya. "Sen o kahrolası AKLINI kaçırmışsın!"

"Kapatıldıklarını gördüm," dedi Lamla usulca. "Ve nerde olduklarını hatırlayabiliyorum. Yanıma dört adam verirsen ve söylediğim yerde iki tarafa ateş ederlerse kısa sürede kapatabileceğimizi sanıyorum."

Peki kıymetli akıl tuzağını kurşunlarla parçaladığımızı öğrendiğinde Sayre ne yapacak? diyebilirdi Flaherty. Ya Walter o'Dim ne diyecek? Çünkü deforme olan asla eski haline döndürülemez, hele ki iki çubuğu birbirine sürtüp ateş yakmaktan fazlasını pek beceremeyen bizim gibiler tarafından.

Böyle diyebilirdi ama yapmadı. Çünkü çocuğu ele geçirmek her şeyden önemliydi. Eski insanlardan kalma, akıl tuzağı gibi olağanüstü bir cihazdan bile önemliydi. Ve cihazı çalıştıran Sayre'dı, değil mi? Evet, öyle! Bir açıklama yapılacaksa bu, Sayre'ın işiydi. Büyük çocukların önünde diz çöküp onlar susmasını isteyinceye kadar konuşması gereken oydu! Bu arada tanrıların laneti üzerine olsun, sümüklü velet Flaherty (göreve balıklama daldığı için onurlandınlacağına dair hayaller kuran Flaherty) ve adamlarının kapattığı arayı tekrar açmaya başlamıştı. Ah, tüylü arkadaşıyla onu görebildikleri sırada içlerinden biri onu vurabilmiş olsaydı! Ama keşke demenin hiçbir faydası yoktu.

"En iyi adamlarını getir," dedi Boston aksanıyla. "Söylediğini yap bakalım."

Lamla üç sığ adam ve bir vampire yanına gitmelerini emretti ve bir başka dilde çabucak konuştu. Flaherty, onların da Lam gibi orada daha önce de bulunduğunu ve duvarlarda gizlenmiş olan projeksiyon cihazlarının yerlerini şöyle böyle hatırlayabildiklerini tahmin etti.

125

Stephen King



Bu arada Flaherty'nin ejderi -daha doğrusu babasının ejderi- uçsuz bucaksız karanlık ormanı altüst etmeye (Jake'in sisli ormanı artık tamamen yok olmuştu) ve ağaçlan tutuşturmaya devam ediyordu.

Sonunda -Flaherty'ye çok uzun bir süreymiş gibi gelmişti ama aradan geçen zaman otuz saniyeden azdı- silahlar patlamaya başladı. Hem orman, hem de ejderha Flaherty'nin gözlerinin önünde solgunlaştı.

"Birini hallettik, millet.1" diye bağırdı Lamla yükseldiğinde koyun melemesine benzeyen sesiyle. "Kurşunları boşaltmaya devam edin! Babalarınızın hatırı için devam edin!"

Adamlarının yarısının muhtemelen hiçbir zaman babası olmadı, diye düşündü Flaherty suratsızca. Sonra cam kırılmasıyla çıkan şangırtı duyuldu ve ejderha ağzından, burun deliklerinden ve zırhlı boğazının iki yanındaki solungaçlardan ateş püskürtür halde dondu kaldı.

Cesaretlenen adamlar daha hızlı ateş etmeye başladı ve birkaç dakika sonra açıklık ve donmuş ejderha da yok oldu. Az önce bulundukları yerde duvarları fayansla kaplı koridorun devamı ve daha önce oradan geçenlerin yerdeki toz tabakası üzerinde bıraktığı izler vardı. Her iki taraftaki projeksiyon cihazları paramparçaydı.

"Pekâlâ!" diye bağırdı Flaherty başını Lamla'ya onaylarcasına salladıktan sonra. "Şimdi o küçük piçin peşine düşeceğiz, yakalayacağız ve kafasını bir sopanın ucuna geçirip geri getireceğiz! Benimle geliyor musunuz?"

Hepsi aynı anda bağırarak gideceğini beyan etti. Gözleri ejderhanın nefesi gibi uğursuz bir sarı-turuncu renkte olan Lamla'nın sesi hepsini bastırmıştı.

"Güzel!" Flaherty her tatbikat denizcisinin tanıyabileceği bir şarkıyı kükrercesine söyleyerek koşmaya başladı. "Ne kadar uzağa kaçarsan kaç..."

"NE KADAR UZAĞA KAÇARSAN KAÇ!" diye bağırdılar Jake'in ormanının bulunduğu yerde dört sıra halinde koşarken. Cam parçaları ayaklarının altında çıtırdıyordu.

"İşimiz bitmeden seni geri getireceğiz!"

"İŞİMİZ BİTMEDEN SENİ GERİ GETİRECEĞİZr

"İster Cain 'e kaç, ister Lud'a..."

"İSTER CAINE KAÇ İSTERLUDA!"

"Hayalarını yiyip kanını içeceğiz!"

Adamlar sözlerini tekrarladı ve Flaherty hızını biraz daha arttırdı.
11

Jake tekrar yaklaştıklarını duydu, gel-gel-commala. Hayalarını yiyeceklerini ve kanını içeceklerini söylemelerini de.

Amma da böbürleniyorlar, diye düşündü ama yine de daha hızlı koşmaya çalıştı. Yapamaymca bir anlığına paniğe kapıldı. Oy ile zihinlerini değiştirmek onu epeyce yormuştu ama...

Hayır.


Roland, ona kendini kandırmanın gizli gururdan, inkâr edilmesi gereken hoşgörüden başka bir şey olmadığını söylemişti. Jake bu tavsiyeye uymak için daima elinden geleni yapmıştı; sonuç olarak durumunun "yorgun" olmakla açıklanamayacağını kabullendi. Yan tarafındaki dikişlerde adeta dikenler bitmiş, koltukaltına batıyordu. Peşindekilerle arayı bir nebze açtığını biliyordu ama seslere bakılırsa mesafeyi hızla kapatıyorlardı. Çok yakında yine Oy'la ona ateş etmeye başlayacaklardı. Koşarken nişan almak daha zor olsa da içlerinden birinin şansı yaver gidebilirdi.

Karşısında, koridoru kapatan bir şey vardı. Bir kapı. Jake kapıya yaklaşırken Susannah'nm diğer tarafta olmaması halinde ne yapacağını düşündü. Ya da oradaysa ve Jake'e nasıl yardım edebileceğini bilmiyorsa.

Eh, Oy ile ellerinden geldiğince karşı koyacaklardı, olacağı buydu. Siper yoktu, Thermopylae Geçiti'ni tekrar kullanabileceği bir yer de yoktu ama yere düşene kadar tabak fırlatacak ve olabildiğince çok kelle alacaktı.

Eğer gerekirse.

Belki gerek kalmazdı.

Jake soluk soluğa (boğazı alev almış gibiydi) kapıya yöneldi. İsabet oldu, diye düşündü. Daha fazla koşamayacaktım zaten.

Kapıya ilk ulaşan Oy oldu. Ön patilerini hayaletağacından kapıya dayadı ve üzerindeki yazıları ve altında yanıp sönen mesajı okuyabiliyor-muş gibi başını kaldırıp baktı. Sonra bir elini yan tarafına bastırmış halde, nefes nefese kapıya yaklaşan Jake'e döndü. Kalan Orizalar kesenin içinde gürültüyle birbirine çarpıyordu.

KUZEY MERKEZ POZİTRONİK, LTD. New York/Fedic

Maksimum Güvenlik

SÖZLÜ GİRİŞ KODU GEREKLİ

#9 SON VARSAYILAN

Jake kapı kolunu yokladı ama bu sadece bir formaliteydi. Buz gibi tokmak dönmeyi reddedince tekrar denemeye yelteıımeyerek her iki eliyle kapıya vurmaya başladı. "Susannah!" diye bağırdı. "Ordaysan beni içeri al!"

Annesinin, masal anlatmak çok ciddi bir işmiş gibi ciddi bir sesle, öldüğümde... bir sineğin vızıltısını işittim, dediğini duydu.

Kapının ardından hiç ses yoktu. Kızıl Kral'ın adamlarının sesleri ise Jake'in arkasından hızla yaklaşıyordu.

"Susannah!" diye haykırdı ve yine cevap alamayınca bu kez kapıya sırtını döndü (böyle sona ereceğini hep düşünmemiş miydi, sırtı kilitli bir kapıya dayanmış halde?) ve her iki eliyle birer Oriza kavradı. Tüyleri kabaran Oy bacaklarının arasında duruyor, burnunun kadifemsi derisi gerilerek dişlerini gözler önüne seriyordu.

128


Kule

Jake kollarını çaprazladı.

"Gelin o halde, piç kuruları," dedi. "Gilead ve Eld için. Steven'ın oğlu Roland için. Oy ve benim için."

Olabildiğince iyi ölmeye, en azından birini kendisiyle birlikte götürmeye (şahsi tercihi pederin akşam yemeği olacağını söyleyendi) öylesine konsantre olmuştu ki sesin kafasının içinden değil, kapının diğer tarafından geldiğini önce anlayamadı.

"Jake? Gerçekten sen misin, tatlım?"

Jake'in gözleri irileşti. Ah lütfen bir numara olmasın, diye düşündü. Eğer öyleyse bir başka numaraya kanacak kadar yaşayamayacaktı.

"Susannah! Geliyorlar! Kapının nasıl..."

"Evet! Chassit olmalı, beni duyabiliyor musun? Nigel haklıysa hâlâ chass..."

Jake, ona kelimeyi tekrar söyleme fırsatı vermedi. Artık son hızla yaklaşan adamları görebiliyordu. Bazıları silahını sallıyor, şimdiden havaya ateş ediyordu.
"Chassit.1" diye bağırdı. "Kule için chassit! Açıl! Açıl seni orospu çocuğu!"

Sırtını dayadığı, New York'tan Fedic'e açılan kapı hafif bir çıtırtıyla aralandı. Yaklaşan grubun başındaki Flaherty kapının açıldığını duydu, dağarcığındaki en ağır küfrü savurdu ve silahını tek bir kez ateşledi. İyi bir nişancıydı ve azımsanmayacak iradesi o tek kurşunu yönlendirdi. Hiç şüphesiz Jake'in sol gözünün üzerinden alnına saplanacak, beynine girerek hayatına son verecekti ama kuvvetli, kahverengi bir el tam vaktinde Jake'i yakasından kavrayarak hızla geriye çekti. Kurşun, kafasına girmek yerine yanından vızıldayarak geçti.

Oy, arkadaşının ismini tiz bir sesle havlayarak onunla gitti -Ake-Ake, Ake-Ake- ve kapı arkalarından çarparak kapandı. Flaherty yirmi saniye sonra kapıya vardı ve elleri kanayana dek yumrukladı (Lamla, onu engellemeye çalışınca taheen'i öyle şiddetli itti ki Lamla yere kapaklandı) ama yapabileceği hiçbir şey yoktu. Yumruklamak işe yaramıyordu. Küfretmek de öyle. Hiçbir şey işe yaramıyordu.

Çocuk ve Hantal Billy ellerinden son anda kurtulmuştu. Roland'm ka-tet'inin özü kısa bir süre için daha kırılmadan sağlam kaldı.

ALTINCI BÖLÜM TURTLEBACK YOLU'NDA
1

Bunu görün, yalvarırım ve çok iyi görün çünkü Amerika'da hâlâ var olan en güzel yerlerden biri.

Size batı Maine'de, sık bir ormanla kaplı bir sırt boyunca ilerleyen, kuzey ve güney ucu üç kilometre arayla 7. Karayolu'na ulaşan sade bir toprak yol göstereceğim. Bu sırtın hemen batısında bir kuyumcunun mücevher yuvası gibi derin, yeşil bir gamze var. Onun altında (yuvadaki taş) Kezar Gölü bulunmakta. Tüm dağ gölleri gibi tek bir gün içinde görünümü defalarca değişebilir, çünkü burada hava muziptir; ona yarı-deli diyebilirsiniz ve tam üstüne basmış olursunuz. Yerel halk size bir ağustos sonunda (1948 yılı) ve bir keresinde de 4 Temmuz gününde (1959) o bölgede yaşanan kar fırtınalarını memnuniyetle anlatacaktır. 1971 Ocak ayında gölün buz tutmuş yüzeyi üzerinden gelen ve karı çekerek ortasında şimşeklerin parladığı bir tipiye sebep olan kasırgayı anlatmak onları daha da mutlu edecektir. Böyle çılgınca hikâyelere inanmak güç ama bana inanmazsanız Gary Barker'ı görmeye gidip tüm bunları kanıtlayacak resimlere bakabilirsiniz.

Bugün, gamzenin altındaki göl ev yapımı günah kadar kara. Üzerinden süzülerek geçen fırtına bulutlarını yansıtmakla kalmıyor, etkilerini katlıyor. Ara sıra bulutlar arasında bir şimşeğin çakmasıyla gümüşi bir çizgi obsidiyan görünümlü yüzeyde parlıyor. Gök gürültüleri, batıdan doğuya iyice şişmiş gökyüzünde, görünmeyen bir yolda ilerlemekte olan dev bir at arabasının tekerlekleri gibi gümbür demekte. Çam, meşe ve huş ağaçlarının tek bir dalı bile kıpırdamıyor ve bütün dünya nefesini tutmuş. Bütün gölgeler kaybolmuş. Kuşlar sessiz. Yukarıda, o gümbürdeyen dev arabalardan biri daha geçiyor ve hemen ardından bir motor sesi duyuyoruz. Kısa bir süre sonra John Cullum'ın, Eddie Dean'in endişeli bir yüzle direksiyonunun gerisinde oturduğu tozlu Ford Galaxie'si, farları çökmekte olan akşam karanlığını yararak beliriyor.


2

Eddie, Roland'a ne kadar ilerleyeceklerini sormak üzere ağzını açtı, ama elbette sorusunun cevabını biliyordu. Turtleback Yolu'nun güney ucu 1 rakamının bulunduğu iri, siyah tabelayla imlenmişti ve gölden sol tarafa doğru ayrılan her yolda daha büyük bir rakamın bulunduğu başka tabelalar vardı. Ağaçların arasından suyu bir anlığına da olsa görebiliyorlardı ama tepenin altındaki evler, görüş alanlarının dışındaydı. Eddie içine çektiği her nefeste ozon ve yağ tadı alıyormuş gibiydi. Diken diken olduklarından emin bir şekilde iki kez ensesindeki tüyleri yokladı. Değillerdi ama bunu bilmek içini saran, karnını fazla yüklenmiş bir akım kesici gibi ısıtan ve oradan yayılan gergin, olağanüstü canlılık hissini değiştirmiyordu. Fırtına yüzündendi elbette; fırtınanın yaklaştığını sinir uçlarında hissedenlerdendi. Ama daha önce hiç bu kadar kuvvetli hissettiği olmamıştı.

Sadece fırtına değil ve bunu sen de biliyorsun.

Hayır, elbette değildi. Ama tüm o vahşi elektriğin bir şekilde Susannah ile arasında bağlantı kurmuş olabileceğini düşünüyordu. Gecelen çok uzak bir radyo istasyonunun yayını gibi gidip geliyordu ama Chay-ven'ü Chevin ile

(Roderick'in Evladı, sen bozulmuş olan, sen kayıp olan) karşılaşmalarından beri çok daha güçlüydü. Maine'in o kısmının ince ve pek çok dünyaya yakın olduğunu, bu yüzden güçlendiğini düşündü. Ka-tef\cıi tekrar bir bütün olmaya yakındı. Zira Jake artık Susannah'nın yanındaydı ve o an için yeterince güvende gibiydiler; takipçileriyle aralarında sağlam bir kapı vardı. Ama o ikisinin önünde de bir şey vardı... Susannah'nın ya bahsetmek istemediği ya da tam olarak ifade edemediği bir şey. Eddie buna rağmen Susannah'nın dehşetini ve o şeyin geri döneceğine dair korkusunu hissedebiliyor, neden korktuğunu bildiğini sanıyordu: Mia'nın bebeği. Tam olarak anlayamadığı bir şekilde aynı zamanda Susannah'nın da bebeğiydi. Eddie silahlı bir kadının bir bebekten neden korkabileceğini bilmiyordu ama Susannah'nın çok iyi bir sebebi olmaksızın korkmayacağından emindi.

Üzerinde FENN, 11 yazan bir tabelanın önünden geçtiler, sonra üzerinde ISRAEL, 12 yazan bir başkasını geride bıraktılar. Eddie bir virajı döndükten hemen sonra Galaxie'nin frenlerine asıldı ve araba bir toz bulutu kaldırarak sertçe durdu, BECKHARDT, 13 yazan tabelanın önüne tanıdık bir Ford kamyonet park etmişti. Daha da tanıdık bir adam, kamyonetin pas lekeli kasasına kaygısızca yaslanmıştı. Bir kot pantolon ve ütülü, düğmelerini boğazına dek iliklediği pamuklu, mavi bir gömlek giymişti. Ayrıca başında seni faka bastırdım, ahbap dercesine hafifçe yana yatırılmış bir Boston Red Sox şapkası vardı. Bir pipo içiyor, yükselen mavi duman adamın yıpranmış ve iyi niyetli yüzünün etrafında nefes kesen fırtına öncesi havasında asılı kalmış gibi duruyordu.

Eddie tüm bunları algıları yükselmiş sinirleri sayesinde son derece net bir şekilde gördü. Yabancı bir yerde eski bir dosta rastlamış biri gibi gülümsemekte olduğunun farkındaydı-Mısır piramitlerinde, eski Tanca pazarında, belki Formosa sahili açıklarında bir adada veya 1977 yazında fırtına toplayan bir öğle sonrasında Lovell, Turtleback Yolu'nda. Ve Roland da gülümsüyordu. Yaşlı, uzun ve çirkin-gülümsüyordu! Görünüşe bakılırsa mucizelerin ardı arkası kesilmiyordu.

Arabadan inip John Cullum'a yaklaştılar. Roland yumruğunu alnına götürerek tek dizini hafifçe kırdı. "Selam, John! Seni çok iyi görüyorum." "Ben de seni," dedi John Cullum. "Gün ışığı gibi berrak." Şapkasının gölgeliğinin altından, kaş hizasının hemen üzerinden bir selam verdi. Sonra çenesini Eddie'ye doğru kaldırdı. "Genç adam."

"Uzun günler ve hoş geceler," dedi Eddie ve yumruğuyla kaşına dokundu. Bu dünyadan değildi, artık değildi ve rol yapmak zorunda olmamak büyük rahatlıktı.

"Güzel bir söz," dedi John. "Sizden önce vardım. Önce gelebileceğimi düşünmüştüm zaten."

Roland yolun iki tarafındaki ağaçlara, yola ve kararmakta olan göğe baktı. "Burası olduğunu sanmıyorum?..." Sesinde çok hafif bir soru tınısı vardı.

"Hayır, varmak istediğiniz yer burası değil," dedi John çektiği dumanı üfleyerek. "Buraya gelirken varmak istediğiniz yerin önünden geçtim ve size şunu söyleyeyim; konuşacaksak orası yerine burda yapmamız daha iyi. Oraya gittiğinizde gözünüzü dikip bakmaktan başka bir şey yapamayacaksınız. Orası gibi bir yeri hiç görmedim." Yüzü bir an için ilk ateş-böceğini yakalayıp kavanoza koymuş bir çocuğunki gibi aydınlandı ve Eddie, adamın her sözcüğü samimiyetle söylediğini gördü.

"Neden?" diye sordu. "Orda ne var? Gaipten-gelenler mi? Yoksa bir kapı mı var?" Bu fikir aklına geldi... sonra tüm benliğini sardı. "Bir kapı, değil mi? Ve açık!"

John başını iki yana sallayacak oldu, sonra tekrar düşündü. "Bir kapı olabilir," dedi son sözcüğü yorucu geçen uzun bir günün ardından iç çekiyormuş gibi uzatarak. "Tam olarak bir kapı gibi görünmüyor ama... evet. Olabilir. Onca ışık arasında bir yerde belki?" Hesaplıyormuş gibi göründü. "Evet. Ama sanırım siz çocuklar konuşmak istiyorsunuz ve oraya, Cara Laughs'e gidersek konuşma falan olmaz, ağzınız bir karış açık kalakalırsınız." Cullum başını geri atarak güldü. "Ben de aynı şekilde!"

"Cara Laughs nedir?" diye sordu Eddie.

John omuz silkti. "Göl kıyısında mülkü olan insanların çoğu evlerine isim koyar. Sanırım satın almak için çok para verdiklerinden karşılığını olabildiğince almak istiyorlar. Her neyse, Cara şu an boş. Washington D.C.'den McCray diye bir aileye ait ama satışa çıkarmışlar. Şanssızlıklar yaşadılar. Adam felç geçirdi, kadm da..." Hayali bir şişeyi başına dikermiş gibi bir hareket yaptı.

Eddie başını salladı. Kule'yi kovalama işinde anlamadığı pek çok mesele vardı, ama bazı şeyleri de daha sormadan biliyordu. Bunlardan biri, dünyanın bu bölgesindeki gaipten-gelenler vakalarının merkezinin Turtleback Yolu'ndaki, John Cullum'ın Cara Laughs dediği ev olduğuydu. Oraya vardıklarında eve giden özel yolun numarasının 19 olacağını da biliyordu.

Başını kaldırınca fırtına bulutlarının Kezar Gölü'nün üzerinden hızla batıya ilerlemekte olduğunu gördü. Batıya, White Dağları'na doğru -oradan fazla uzakta olmayan bir başka dünyada isminin Discordia olduğundan emindi- Işın'ın Yolu üzerinde ilerliyorlardı. Daima Işın'ın Yolu üzerinde. "Ne öneriyorsun, John?" diye sordu Roland.

Cullum başıyla BECKHART yazan tabelayı işaret etti. "Ellili yıllardan beri Dick Beckhardt için bakım çalışmaları yaparım," dedi. "Çok iyi adamdır. Şimdi Washington'da, Carter yönetimi ile bir şeyler yapıyor. Anahtarım var. Bence oraya gitsek daha iyi olur. Hem kuru, hem de sıcaktır, yakında kuru ve sıcak bir yer bulmak zorlaşacak. Siz hikâyenizi anlatırsınız, ben dinlerim -ki bu işte çok iyiyimdir- sonra hep beraber Cara Va gideriz. Ben... şey, ben hiç..." Başını iki yana salladı, piposunu ağzından çıkardı ve onlara saf merakla baktı. "Size söylüyorum, daha önce hiç öyle bir şey görmedim. Ona nasıl bakacağımı bile bilemedim."

"Haydi," dedi Roland. "Sana uyarsa hep beraber senin arabamobilinle gidelim."

"Bana uyar," dedi John ve arka koltuğa oturdu.
3

Dick Beckhardt'ın çam duvarlı, sıcak kulübesi yaklaşık bir kilometre aşağıdaydı. Oturma odasında bir soba ve yerde el dokuması bir hah vardı. Batıya bakan duvar boydan boya camdı ve Eddie işlerinin ivediliğine rağmen orada bir dakikalığına durup dışarıyı seyretti. Gölün rengi ürkütücü bir abanoz tonuna bürünmüştü... bir zombinin gözü gibi, diye düşündü; niçin öyle düşündüğüne dair hiçbir fikri yoktu. Rüzgârın şiddetinin artması halinde (ki yağmur başladığında artacağı muhakkaktı) yüzeyde oluşacak beyaz köpüklerin bakmayı nispeten kolaylaştıracağını düşündü. Bir şeyin ona bakıyor olduğu hissini yok edecekti.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   62
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə