Tasdik İle İlgili İtikat


Sözde Doğmluk: Söylenen sözün gerçeğe uyması, vakıaya aykırı düşme­mesi. 2



Yüklə 0,93 Mb.
səhifə10/12
tarix28.07.2018
ölçüsü0,93 Mb.
#61127
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   12

1. Sözde Doğmluk: Söylenen sözün gerçeğe uyması, vakıaya aykırı düşme­mesi.

2. Niyette Doğruluk: Bunun anlamı, ihlastır. Hayırlı bir işe kalp ile niyet edip gafil olmaksızın Allah'a yönelmekle otur.

3. Arimde Doğruluk: Hayrlı olduğuna inanılan bir şeyi yapmaya koyulmak ve bundan güçlenmek.

4. Vefa Göstermekte Doğruluk: İşlemeye koyulduğu ve azmettiği hayırlı bir işi başarmakta sebat gösterip onu tamamıyla yerine getirmek.

5. Amellerde Doğruluk: Gidi ve açık yapılan bütün amelleri eşit tutup amellere riya kanştırmaksızın hareket etmek.

6. Makamatta Doğruluk: Korku halinde ve emniyet halinde fark gözetmeksizin doğruluğa devam edip ondan ayrılmamak.

Doğruluktaki özellik, insanı, iyi amellere yani bire götürür. Esasen birin anlamı, Allah katında makbul olan ve kendine günah kanşmayan ameller ve ibadetler­dir. Böyle makbul ve iyi ameller de, insanı, cennete götürür. Bu iyi ve güzel va­sıfların zıddı olan yalan ise, insanı kötü amellere ve günah işlere götürür. Gü­nahlar da büyüdükçe insanı cehenneme iletir. Yalanın her çeşidini işleyip de bütün günahlara düşen kimseye "kez2âb" (=büyük yalana) denir, (ç)



209[209] Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105 (2607); Muvatta', Kelâm 16; Ebu Dâ-vud, Edeb 80 (4989); Tirmizî, Birr 46 (1971); Ahmed b. Hanbel, 1/384, 432

210[210] Bu ikisi, dünyada insan üzerinde en büyük beladırlar. Bunlann şerlerinden korunan, serlerin en büyüğünden korunmuş olur. Bu, her an hatırda tutulup günlük hayatta uygulanacak çok kıymetli bir hayat düsturudur, (ç)

211[211] Garanti etmek, masiyeti bırakmayla ilgili vefa anlamındadır. Bununla, onun gerekliliği anlatılmaktadır. Bu da, hakkı yerine getirmektir.

Hafız İbn Hacer, "Fethu'l-Bârî"de bu konuda şöyle der: " 'Hakkı yerine ge-tîrme'nin anlamı; kişinin konuşması yada susmasıyla ilgili lisanı ve haramı bıra­kıp helal olanı yapması ile ilgili cinsel organıyla bağlantılıdır." Müellif belirtmiş olsa bile, Müslim, bu hadisi rivayet etmemiştir. Bu hadis; Buhârî, Rikâk 23'de geçmektedir.

Müellif belirtmiş olsa bile, bu hadisi sadece Müslim rivayet etmemiştir. Bu hadisi; Buhârî, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, İman 77 (48); Ahmed b. Hanbel, 4/31, 6/384, 385'de rivayet etmiştir.

Yine bu hadisi; Buhârî, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, İman 74-75 (47)'de Ebu Hureyre (r.a)'tan rivayet etmiştir.



212[212] Müellifi belirtilmiş olsa bile Müslim bu hadisi rivayet etmemiştir

213[213] Müellifi belirtilmiş olsa bile bu hadisi sadece Müslim rivayet etmemiştir buhari edeb 31, 85. rikak23, Müslim iman77 Beyhâkî, İmanın Şubeleri, Polen Yayınları, İstanbul, 2005: 96-99.

214[214] Nisa: 4/58

215[215] Bakara: 2/283

216[216] Emanet, bir çok manaya gelmektedir. Bunlardan bazısı şudur: İtaat, ibadet, emanet, güvenirlilik, eman. Emanetin, bütün bu manalara gelmesinde bir en­gel yoktur.3

Görüldüğü üzere sâri' (=kanun koyucu}, emanete büyük önem vermektedir. Ayrıca bu konuda bir çok hadis rivayet edilmiştir.

"Sana hainlik eden kimseye hainlik etme" ifadesinde; bu dinin özelliklerine ve inceliklerine bir işaret vardır. Bu da, insanın, kendisine kötülük eden kimseye aynı karşılığı vermemesidir. Aksine kendisine kötülük eden kimseyi affetmesi, kusurunu örtmesi ve bunu unutması gerekmektedir


217[217] Ebu Dâvud, İcâre 79 (3535); Tirmizî, Büyü' 37 (1264); Dârimî, Büyü' 57 (2600); Hâkim, Müstedrek, 2/46; Beyhakî, Sünenü'l-Kübrâ, 10/271; Taberânî, el-Evsat, 4/55; Dârekutnî, Sünen, 3/35. Hâkim, Ebu Hureyre yolundan gelen bu hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.

Çünkü bu hadis, bir çok geliş yoluyla ve şahidleriyle sahihtir. Bu hadisin Enes'den gelen bir şahidi; Dârekutnî, Sünen, 3/35; Ziyâuddin el-

Makdisî, Muhtâre, 7/282; Hâkim, Müstedrek, 1/46; Heysemî, Mecmâu'z- Zevâid, 4/144-145; Taberânî, es-Sağîr, 1/288'de geçmektedir.

Yine bu hadisin Ebu Ümâme'den gelen diğer bir şahidi ise; Taberânî, el-Kebîr, 8/127'de geçmektedir. Übey b. Ka'b yolundan gelen başka bir şahidi ise; Dârekutnî, Sünen, 3/35'de geçmektedir.



218[218] Bu hadis, bu lafzıyla, Buhârî ile Müslim'de geçmemektedir. Bu hadis bu lafzıyla ancak Ahmed b. Hanbei'in, Müsned, 2/536'da geçmektedir. Bu hadisi; Müslim, İman 59 (109, 110)'de bu hadisi Ebu Hureyre'den şu lafızla rivayet etmiştir:

"Münafığın alameti üçtür:



1. Konuştuğunda yalan söyler,

2. Söz verdiğinde sözünde durmaz,

3. Kendisine bîr şey emanet edildiğinde o emanete ihanet eder. Oruç tutsa da, namaz kılsa da, Müslüman olduğunu iddia etse de."

"Oruç tutsa da, namaz kılsa da, Müslüman olduğunu iddia etse de" ifadesi, Buhârî'de geçmemektedir.

Bu hadisin; Buhârî, İman 24, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Edeb 69'da geçen şekli ancak şu şekildedir:

"Münafığın alameti üçtür:



1. Konuştuğunda yalan söyler,

2. Söz verdiğinde sözünde durmaz,

3. Kendisine bîr şey emanet edildiğinde o emanete ihanet eder."

Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned, 7/136'de, bu hadisi, Enes yolundan şu lafızla rivayet etmiştir:

"Üç şey vardn: ki, oruç tutsa da, namaz kılsa da,.....'Ben Müslümanım' desede, kimde bulunursa, o kimse münafıktır......"

Rüşte Ebu'l-Hüseyin el-İsbehânî, "İman"da; Ebu'ş-Şeyh el-İsbehânî'de, "Tev-bîh"de, bu hadisi, Enes yolundan şu lafızla rivayet etmiştir:

"Oç şey vardır ki, oruç tutsa da, namaz kılsa da, hacca gitse de, umre yapsa da, 'Ben Müslümanım' dese de, kimde bulunursa, o kimse münafıktır:

1. Konuştuğunda yalan söyler,

2. Söz verdiğinde sözünde durmaz,

3. Kendisine bir şey emanet edildiğinde o emanete ihanet eder."

"hacca gitse de, umre yapsa da" ilavesi hariç bu hadis, sahihtir. Nesâî'de, İman 20'de, bu hadisi, Abdullah ibn Mes'udtyolundan şu lafızla rivayet etmiştir:

"Üç şey vardır k, kim de bulunursa o kimse münafıktır;

1. Konuştuğunda ya­lan söyler,

2. Kendisine bir şey emanet edildiğinde o emanete İhanet eder,

3. Söz verdiğinde sözünde durmaz. Kimde de bu hasletlerden birisi bulunursa, onu terk etmedikçe onda münafıklıktan bir haslet var demektir." Bu hadisin senedi sahihtir. Beyhâkî, İmanın Şubeleri, Polen Yayınları, İstanbul, 2005: 99-101.


219[219] Nisa: 4/93

220[220] Nisa: 4/29

221[221] "Sibâb", 4—B "sebb" anlamında olup sövmek, ayıplamak suretiyle bir kişi hakkında ileri geliri konuşmaktır.

"Fusûk" faşıklık; günahlar, haktan çıkma, Allah'ın emrini terk etmek anlamındadır.

"Kıtal" ise savaşmak anlamındadır.

"küfür" ise nimetlere karşı yapılan nankörlük oİup dinden çıkma anla­mında değildir. Çünkü Ehl-i Sünnetin icmaına göre, mümin kişi; diğer Müslü­manlarla savaşması, şirk dışında başka bir masiyet işlemesi sebeiyle ve zarurat-ı diniyyeden kabul edilen bir haramı helal saymadıkça tekfir edilemez. Bu tür konularda "küfür" kelimesinin kullanılması, abartıl: bir şekilde sakındırmayı ifa­de etmek içindir.



222[222] Buhârî, İman 32, Edeb 44, Fiten 8. Müslim, İman 116 (64}'da, bu hadisi, şu lafızla rivayet etmiştir: -

"Müslümana sövmek, fasıklıktır. Onunla savaşmak nankörlüktür."



223[223] Yani insanlar arasında hükme bağlanılacak ilk mesele kan davasıdır. Bu, Ebu Hureyre'nin;

"Kıyamet gününde kulun İlk hesaba çekileceği ameli, namazdır" (Tîrmizî, Salât 188;Nesâî, Sedat 9, Tahrîmu'd-Dem 2; İbn Mâce, İkamet 202; Dârimî, Salât 91; Ahmed b. Hanbel, 2/290, 425) şeklinde rivayet ettiği hadise ters düşmemektedir. Abdullah ibn Mes'ud hadisi, kulların kendi aralannda birbirle­riyle olan haklarıyla ilgilidir. Ebu Hureyre hadisi ise kullar ile Allah arasında olan haklarla ilgilidir.



224[224] Buhârî, Rikâk 48, Diyât, l'da bu hadisi Abdullah ibn Mes'ud yolundan şu lafızla rivayet etmiştir:

"İnsanlar arasında hükme bağlanılacak ilk mesele, kan davasıdır."

Müslim'de, Kasâme 28 (1678)'de bu hadisi Abdullah ibn Mes'ud yolundan şu lafızla rivayet etmiştir:

"Kıyamet günü insanlar arasında hükme bağlanılacak ilk mesele, kan davası­dır."

Görüldüğü üzere müellifin naklettiği lafız, Müslim'e aittir. Buhârî'nin lafzında "Kıyamet günü" ifadesi yer almamaktadır.

Ayrıca bu hadisi; Tirmizî, Diyât 8 (1396); Nesâî, Tahrirnu'd-Dem 2; Ahmed b. Hanbel, 1/388, 441,442'de rivayet etmiştir.



225[225] Müellif belirtmiş olsa bile, bu hadis, Buhârî ile Müslim'in "Sahih"lerinde geç­memektedir. Bu hadis, sadece Buhârî'de geçmektedir. Bu hadis; Buhârî, Diyât l'de Abdullah ibn Ömer yolundan şu lafızla gelmiştir:

"Mümin, kendisine haram bîr kan bulaşmadıkça daima dininden (ilham aldığı) bir genişlik içerisindedir."

Ayrıca bu hadisi; Ahmed b. Hanbel'de, Müsned, 2/94!de Abdullah ibn Ömer yolundan şu lafızla rivayet etmiştir.

"Kişi, kendisine haram bir kan bulaşmadıkça daima dininden (ilham aldığı) bir genişlik içerisindedir." Beyhâkî, İmanın Şubeleri, Polen Yayınları, İstanbul, 2005: 102-104.



226[226] Nûn 24/30

227[227] Nur: 24/31

228[228] Mü'minûn: 23/5, Meâric: 70/29

229[229] İsrâ: 17/32

230[230] Nevevî der ki: Bu hadis, alimlerin, manası hususunda ihtilafa düştüğü hadisler­dendir. Muhakkik alimlerin belirttiği sahih olan görüşe göre, bunun manası şu­dur: Kamil imana sahip mümin bir kimse, bu tür masiyetleri işlemez. Bu ifade, aksi anlamıyla bilinen lafızlardandır. Çünkü bir kelimenin aksi anlamıyla, bazen onun kamil oluşu kast edilir. Örnek: Ancak fayda sağlayan ilim vardır, ancak âhiret hayatı için yaşantı vardır.

231[231] Burada zina yapmak, içki İçmek, hırsızlık yapmak, ganimet malından aşırmak gibi günah olan fiilleri yapan kimse, bu yaptıklan eylemleri helal saymadığı müddetçe, onun için tevbe kapısı açıktır. Tevbe ederlerse, cezaları

düşer. Tev-be etmeden Ölecek olurlarsa, işleri Allah'a kalır. Dilerse affeder, dilemezse affet­mez. Müminler bu tür günahlan işlemeleri sebebiyle dinden çıkmazlar. Mümin­dirler, fakat günahkardırlar. Bu günahları işlemek suretiyle İmânları zayıflar, (ç) Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, Hudûd 1, 20; Müslim, iman 100 (57); Ebu Dâvud, Sünnet 15 (4689); Tirmizî, İman 11 (2627); Nesâî, Sânk 1; Ahmed b. Hanbei, 2/317,386. Buhârî, Hudûd 6, 20'de bu hadisi Abdullah ibn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Beyhâkî, İmanın Şubeleri, Polen Yayınları, İstanbul, 2005: 104-105.



232[232] Bakara: 2/188

233[233] Nisa: 4/160-161

234[234] Mutaffifİn: 83/1

235[235] İsrâ: 17/35

236[236] Buhârî, İim 37, Hac 132, Meğâzî 77, Edâhî 5, Fiten 8, Tevhîd 24; Müslim, Kasâme29(1679).

Buhârî, Hac 132'de bu hadisi Abdullah ibn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Yine Buhârî, Hac 132'de bu hadisi Abdullah ibn Ömer'den rivayet etmiştir. Beyhâkî, İmanın Şubeleri, Polen Yayınları, İstanbul, 2005: 106-107.



237[237] Mâide:5/3

238[238] Enfâl: 8/145

239[239] Maide:5/90

240[240] Bakara: 2/219

241[241] A'râf:7/33

242[242] Bu içki, Yemenlilere özgü bir İçki olup bunu onlar içiyorlardı.

243[243] Resulullah (s.a.v), bu hadiste; haram olan içecek maddesinin ismi üzerinde durmaktan ziyade "sarhoş edici" vasfı üzerinde durmaktadır.

Bir şişe içilince ancak sarhoşluk veren yani alkol miktarı son derece az olan bir maddenin az miktarı dahi haramdır. Haram olma hali, içecek maddesinin in­sanda fiilen meydana getireceği etkiden değilde, maddenin tabiatından gel­mektedir. Tıpkı pis bir maddenin azı da çoğu da pis olması gibi. O halde bu meselede, illet ile maslahatı birbirine kanştırmamak gerekmektedir. Çünkü Cenab-ı Hak, sarhoşluk verici maddeyi Mâide: 5/90-93'de haram kıl­mıştır. O maddelerin haram edilişinin illeti (=asıl sebebi), Resulullah (s.a.v)'in hadisleriyie tebliğ edilmiş olan ilahî yasaklamadır. Elbette Allah, bu yasağı, in­sanların aklını, sağlığını koruma maslahatına binaen koymuştur. Fakat biz, bize tanınmayan bir ruhsata , kendimize tanıyarak illeri yerine maslahatı koyup: "İçki sarhoş ettiği için haramdır" ve "İçkinin sarhoş etmeyen miktarı haram olmaz" diyecek olursak, büyük bir hataya düşmüş oluruz. Hiçbir alim bunu söyleme­miştir, (ç)



244[244] Buhârî, Eşribe 4; Müslim, Eşribe 67 (2001); Muvatta, Eşribe 9; Ebu Dâvud, Eşribe 5 (3672, 3687}; Tirmizî, Eşribe 2 (1863, 1866); Nesâî, Eşribe 23; İbn Mâce, Eşribe 9 (3386); Ahmed b. Hanbel, 6/96,190, 226

245[245] "Harar" (=içki), örtme anlamına gelen bir kökten gelir. Aklı örten yani sarhoşluk veren şey demektir. Yalnız içkinin terim anlamı üzerinde görüş ayrılığı vardır. Diğer mezhep imamları, içki denince, bütün sarhoşluk ve­ren içkilerdir. İmam A'zam ise, bu kelimeyle, üzüm suyunun kaynayan ve kaynaması artarak üzerindeki köpüğünü atan şeklini anlamıştır. Bu görüş ayrılığı, içki kelimesinin sözlük anlamına bağlı kalmaktan kaynaklan­maktadır.

Bir içecek maddesinde haramlık vasfının varlığı veya yokluğu aranırken, ona takılmış olan ismi veya yapılmış olduğu hammaddeyi göz önüne almayıp, ak­sine insan üzerinde bırakacağı sarhoşluk edicilik özelliğine sahip olup olmadı­ğına dikkat etmek gerekmektedir. Çünkü geçmişe nazaran bugün içki türleri ve İsimleri daha çoktur.

Günümüzde imamı A'zarn'm bu görüşü istismar edilerek; "Arpa suyu haram değildir, rakı haram değildir" gibi İleri sürülen sözlerin hiçbir muteber tarafı yotur. Çünkü İmamı A'zam'ın bu konudaki görüşü, sarhoş edici içeceklerin hepsini içine almaktadır. Bugün pazarlanan bütün alkollü içeceklerin sarhoşluk edicilik vasfı, herkesçe bilinmektedir. Sarhoş eden her şeyin, Kur'an (Mâide: 5/90-93)'da, haram edilmiş olan "hamr" olduğu da bilinen bir husustur, (ç)


246[246] Müslim, Eşribe 73 (2003)'de bu hadisi şu lafızla rivayet etmiştir:"Sarhoşluk veren her şey, içkidir. Sarhoşluk veren her şey, haramdır."

İmam Ahmed b. Hanbel'de, Müsned, 2/16, 29, 31, 98'de bu hadisi rivayet etmiştir.



247[247] Bu hadiste; dünyada haram olan şarabı içip de tevbe etmeden ölen kimselerin âhirette takva sahibi kimselere vaad olunan cennet şarabından mahrum ola-caklan bir ceza olarak bildirilmektedir. Masiyet ve günah, sonuç itibariyle cen-netten mahrum olmayı gerektirmediğinden, bunlar cennete günahlarını cezası­nı çektikten sonra girecekler, fakat insana sarhoşluk vermeyen, içenlere yüksek lezzet veren âhiret şarabından mahrum kalacaklardır. Cennetliklere vaad edilen şarab ile ilgili olarak b.kz: A'râi: 7/43; Hicr: 15/47; Muhammed: 47/15

248[248] Buhârî, Eşribe 1; Müslim, Eşrİbe 73, 76, 77, 78 (2003)

249[249] Buhârî, Eşribe 1, Enbiyâ' 23, 48, Teîsiru Sure-t İsrâ' 3; Müslim, Eşribe 92 (2009)

250[250] Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, Hudûd 1, 20; Müslim, İman 100 (57); Ebu Dâvud, Sünnet 15 (4689); Tirmizî, İman 11 (2625); Nesâî, Sânk 1; Ahmed b. Hanbel, 2/317, 386. Bu hadisle ilgili açıklama daha önce 37 nolu hadiste geçmişti, (ç) Beyhâkî, İmanın Şubeleri, Polen Yayınları, İstanbul, 2005: 107-110.

251[251] Hadisin metninde geçen "Tayyib" kelimesi; güzel ve temiz anlamına gelmek­tedir. Buna göre Allah, bütün noksanlıklardan ve ayıplardan uzaktır. Dolayı­sıyla da riya, gurur gibi fesat edici ve pis şeyleri değil de ancak güzel ile temiz olan amelleri ve helal olan mallan kabul eder. Çünkü yüce Allah, peygamber­lerin ve onların ümmetlerinin güzel şeyler (=tayyibât)dan olan helal şeyleri yemek ile salih amelleri işlemekle emrolunduklannı açıklamaktadır.

252[252] Mü'minun: 23/51

253[253] Bakara: 2/172

254[254] Müslim, Zekat 65 (1015); Tirmizî, Tefsiru Sure-i Bakara (2989); Ahmed b. Hanbel, 2/328

255[255] Hattâbî (ö. 388/998}'ye göre; bu şüpheli şeyler, bazı insanlar için karışıktır. Yoksa bunlar, haddizahnda kanşık ve şüpheli, şeriatın aslında beyanı olmayan şeyler değildirler. Çünkü yüce Allah, hakkında hüküm bulunması gereken hiç­bir şeyi delilsiz ve beyansız bırakmamıştır. Şu da var ki, beyan; herkesin bilebi­leceği açık beyan ve usul ilmine önem veren, nasların manalarını iyice anla­yan, kıyas ve istinbat yollannı bilen ilim adamlarının dışında kimsenin anlaya­mayacağı gizli beyan olmak üzere iki çeşittir. Hadisteki, "onlan, insanların çoğu bilmezler" ifadesi, bu söylenilenlerin doğruluğuna delildir.

Daha sonra Hattâbî, bir şeyin hükmünde şüphe eden kişinin durması ve şüp­heden korunması gerektiğini, aksi takdirde harama düşebileceğini İfade eder. İşte tespiti zor olan ve hükmü ancak alimler tarafından çıkartılabîlenler bunlar­dır. Alimler, ya nasla yada başka bir delille bu tür şeylerin hükümlerini İstinbat ederler. Onu, ya haram yada helal sınıfına dahi! ederler. Fakat bazen olur ki, müctehidin, bir şeyin hükmünü delillerden ictihad ederek ortaya çıkarması da mümkün olmaz. O zaman o şey, şüpheli olarak kalır. Peki bu durumda olan şeylere nasıl hüküm verilecektir?

Kadı İyâz (ö. 544/1149} bu konuda;

1. Bu tür şeyler helaldir,

2. Bu tür şeyler haramdır,

3. Bunlarla ilgili hiçbir hüküm verilmez' şeklinde üç görüşün olduğunu bildirir. Şüpheli şeylere tam olarak haram yada hela] denilmemekle birlikte, bunlardan kaçınmanın daha uygun olduğunda şüphe yoktur. Çünkü Peygamber (s.a.v), bir hadisinde; "Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe etmediğini yap" buyur­maktadır.

Demek oluyor ki, haram yada helal olduğu konusunda kesin bir hüküm bulun­mayan şeylerin haram olduğuna fetva verilmese de, onlan işlemekten kaçın­mak daha uygundur. Yalnız daha iyi olanla amel edeceğim diye vesveseye düşmemek, vesvese ile daha iyi olanı birbirine karıştırmak gerekir, (ç)



256[256] Şüpheli şeylerden sakınan kişi, dini açısından noksanlıktan, ırz açısından da ayıplanma ve dedikodudan korunmuş olur. Buradaki "dîn" sözü, Allah'a; "ırz" sözü de, insanlara taalluk eden şeylerle ilgilidir, (ç)

257[257] Bu sözün iki manaya ihtimali vardır:

1. Şüpheli şeyleri adet haline getirip onlan devamlı yapan kişi nihayet ha­ramları işlemeye cesaret edip haram işler.

2. Böyle bir kimse, dikkatsizliği adet edinip yavaş yavaş haramlara dalar, (ç)

258[258] Hz. Peygamber (s.a.v), haram olduğu apaçık olan şeyieri koruya; haram mı, yoksa helal mi olduğu şüpheli olan şeyleri de korunun etrafına benzetmiştir. Yine Resulullah (s.a.v), günah olup olmadığı şüpheli olan şeyleri yapan kişiyi, korunun etrafında hayvan otlatan çobana benzetmiş ve bu çobanın hayvanla­rının her an koruya girmesi muhtemel olduğu gibi, şüpheli şeyleri yapanların da her an günaha dalabileceklerini bildirmiştir, (ç)

259[259] Buhârî, İman 39, Büyü' 2; Müslim, Müsâkât 107, 108 (1599); Ebu Dâvud, Büyü' 3 (3329, 3330); Tirmizî, Büyü' mistir. Nu'mân b. Beşîr'in naklettiği bu hadis İse, bu konuda rivayet edilen ha­dislerin en sıhhatli olanıdır." Şevkânî'de, "Keşfu'ş-şubuhât anî'l-muştebihât" adlı eserinde bu hadisi rivayet etmiştir.

260[260] Hz. Peygamber (s.a.v)'e, farz olan zekat ile nafile olan sadaka haramdı. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisine bir yiyecek gelince, bu hediye mi, yoksa sadaka mı diye sorup "Hediyedir!" denirse, kabul edip, "Sadakadır!" denirse kabul ermediği; kabul etse bile, kendisi faydalanmayıp Ashab-ı Suffe'ye gön­derdiği herkesçe bilinen bir husustur.

Bazı alimler, Haşimoğullanna, sadaka almanm haram olduğuna dair İcma bu­lunduğunu söylemişlerdir. Bunun yanı sıra Resulullah (s.a.v)'in, sadaka al­masının haram olup olmadığı hususunda alimlerin ihtilaf ettiğini ileri sürenler de olmuştur.

Buradaki ihtilaf, haram olan hususun; zekat mı, yoksa nafile olan sadaka mı olduğu meselesidir. Bu konuda mezhepler arası ve Hanefi mezhebi İçinde çe­şitli görüşler ileri sürülmüştür. Ebu Yusufa göre; Haşim oğulannın, başkala­rından zekat almaları haramdır. Fakat birbirlerine zekat vermeleri helaldir. Haşimoğullan; Hz. Ali, Abbâs, Ca'fer, Akil, Haris b. Abdulmuttalib kollarına ay­rılmaktadır.

Haşjmogullanna sadakanın haram kılınmasının sebebi; sadakanın, İnsanların günahlarının karışması sebebiyle bunlan bu günahlardan tenzih etmek içindir. Yalnız bu konu, bugün, teorik bir yapıya sahiptir. Belki bir zamanlar uygu­lanmış olabilir. Bugün kimin Haşimoğullarından olduğu meselesi, net ve açık değildir. Bir takım spekülatif bilgilere yada iddialara dayanarak bir sonuca git­mek, doğru bir husus olmasa gerek, (ç)



261[261] Buhârî, Lukata 14; Müslim, Zekât 162, 163 (1070); Ahmed b. Hanbel, 2/317

262[262] Kahin: Gelecek zamanda meydana gelecek olaylardan haber veren ve gele­cekte olacak sırlan bildiğini iddia eden kimsedir.

263[263] Cahiliyye devrinde gelecekten haber verme ile ilgili hurafeler çoktu. İslam dini bu tür hurafeleri yasaklamıştır. İnsanları aldatarak elde edilen kazançlar haram olduğu için, Ebu Bekr, bu tür bir kazançtan yediği şeyleri elini ağzına sokarak küsmüştür, (ç)

264[264] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 26

265[265] Muvatta', Zekât 31 (ç)

266[266] Beyhâkî, İmanın Şubeleri, Polen Yayınları, İstanbul, 2005: 111-117.

267[267] İpek: İpek böceği adıyla anıları ve dut yaprağı ile beslenen bir tırtıl tarafında salgılanan maddedir. İpek böceği tırtılının salgıladığı bu madde havaya değince katılaşarak ipek teli haline gelir.

İslâm dini; ipekli kumaşlar hakkında bazı ölçüler ortaya koymuştur. Dinimizde, halis ipek veya malzemesinin çoğu ipekten olan giyecek, süs ve eşyasını erke­ğin kullanması haram iken bunlar kadına helâldir.

İslâm dini, kadının doğuştan süs ve ziynet eşyasına karşı sevgisini göz Önüne alarak; erkekleri yoldan çıkarma ve şehveti kamçılama yolunda kullanmamak şartıyla, erkeklere uyguladığı haram hükmünden kadınları istisna etmiştir. Zira kadını süsten, ziynetten menetmek, onun fıtratına ters düşer ve ağır gelir. Kadinlann, tenlerini göstermeyecek kalınlıkta olmak şartıyla, her türlü ipekli kumaşı giymelerinde bir sakınca yoktur. Kibirlenme ve başka kadınlara karşı böbürlenme hevesi gütmeksizin bir kadının ipekli giymesi caizdir, (ç)


268[268] Buhârî, Libâs 25;' Müslim, Libâs 21 (2073).

Buhârî, übâs 25; Müslim, Libâs 11 (2069)'da bu hadisi Hz. Ömer (r.a)'tan rivayet etmiştir.

Müslim'de, Libâs 22 (2074)'de bu hadisi Ebu Ümâme (r.a)'tan rivayet etmiştir. Buhârî'de, libâs 25'de bu hadisi Abdullah ibn Zübeyr (r.anhümâ)'dan rivayet etmiştir.


269[269] Dibac: Kalın ve kıymetli bir cins ipekli kumaş ki, üzerine çiçek motifleri işlenir, ibrişim, (ç)

270[270] Bu hadiste; altın ve gümüş kaplann dünyada kafirlerin olduğu bildirilmektedir. Bundan maksat; söz konusu kaplann, kafirler için kullanılmasının helal olması değil, kafirlerin bunları kullanmakta oldukları, fakat Müslümanlann bunları kul­lanmaktan sakınmalarının gerektiği ve bu nedenle ahirette Müslim, lümanlann bu kaplan kullancaklan, kafirlerin ise ahirette bundan mahrum kalacaklannı belirtmektedir,

Müslümanlar, haramdır diye altın ve gümüş kaplan kullanmaktan sakındıkları için buna mükafat olarak ahirette kullanacaklardır. Kafirler ise diğer günahları işledikleri gibi altın ve gümüş kaplan kullanmak günahını işlediklerinden dolayı ahirette bu nimetten mahrum bırakılacaklardır. Nasıl ki, dünyada içki içen bir Müslüman ahirette cennet şarabından mahrum bırakılması gibi. B.k.z. H. Hatipoğlu, Sünen-İ İbn Mâce Terceme ve Şerhi, 9/167 Yeme içme dışındaki diğer kullanımlar konusunda çoğunluğun görüşü, aynıdır. Cumhur, alün ve gümüşün abdest alma gibi, yeme içme dışındaki kulla­nımlarını da yeme içmeye kıyas ederek bunun da haram olduğunu ileri sür­müştür. Buna göre alün ve gümüşün kap, yazı gereci, ev eşyası gibi şekillerde kullanımı, mezhep imamlannca erkek ve kadınlara haram görülmüştür. Son dönem alimlerinden Şevkânî (ö. 1250/1834;, yasağın sadece alün ve gümüş kaplardan yeme içmeye ait olduğunu, diğer kullanımlann buna kıyas edilemeyeceğini görüşündedir.

İmam Muhammed (ö. 189/805), üzerinde oturmamak ve uyumamak şartıyla süs eşyası olarak evde altın ve gümüşten yapılmış ve üzerine de ipek örtü se­rilmiş sandalye, koltuk bulundurulmasında bir sakm>ca görmez. Ebu Hanîfe (ö. 150/767)'de, üzerine oturulmasında ve yatılmasında da bir sakınca görmez. Hanefılerin bu görüşünün delili, A'râf: 7/32. ayettir.

Altın ve gümüşün yaygın kullanım maddeleri haline getirilmesine İslam Hukuk­çularının karşı çıkmalarının temelinde; israf ve lüks kullanıma engel olma dü­şüncesi yer almaktadır. Bu gerekçelendirme, doğru kabul edildiği takdirde, gü­nümüzde, özellikle gümüşün bu açıdan fazla bir değeri kalmadığı noktasından hareketle, gümüş kaplann kullanılmasının artık caiz olduğu, fakat çok daha de­ğerli maddelerden yapılmış kaplann kullanılmasının, israf ve lüks gerekçesiyle, doğru olmadığı şeklinde bir sonuca gitmek mümkün olabilir. Yalnız bu gerek­çelendirme üzerinde tam bir fikir birliği sağlanamamıştır. B.k.z: Komisyon, İl­mihal, T.D.V, 2/86-88 (ç)



271[271] Buhârî, Et'ime 29; Müslim, libâs 4-5 (2067); Nesâî, Zînet 88; Ahmed b. Hanbel, 5/390

272[272] Kibir: Büyüklenmek, büyüklük taslamak, ululuk iddia etmek, kendini baş-kalanndan yüksek görerek onları aşağılamak gibi anlamlara gelmektedir. Kibir inkârda önemli bir rol oynadığından Allah Teâlâ Kur'ân'da kibirden ve bu kelimenin türevleri olan istikbâr, müstekbir ve kibriya'dan sık sık bahset­mektedir.

Kibir, haram olan kötü huylardan birisidir. Ahlâkî bir özellik olarak kibir, başka-lanni küçük görmek ve onlarla alay etmek anlamıyla düşünülürse bu özellik in­sanı dinden çıkaran bir özellik değildir. Ancak haramdır, insanı dinden çıkara­bilecek fiiller işlenmesine sebep olabilir. Böyle bir özellik sahibi de cehennemde kibrinin cezasını çektikten sonra Allah'ın affıyla ve mağfiretiyle cennete girecek­tir. Nitekim bir âyet-i kerime'de Yüce Allah: "Biz onların kalp lerin deki kin ve hasedi çıkaracağız" (Hicr, 15/ 47) buyurarak, cennete giren insanların kalbin­den dünyadaki ahlâkî kusurlannın temizleneceğini anlatmaktadır. Bu tür hadisler, ahlâkî bir kusur olan kibrin Allah katında ne derece kötü kabul edildiğini anlatmaktadır.

Bir başka kibir şekli olan hakka karşı büyüklenmek ise kâfirlikle bir kabul edil­miş ve lanetlenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: "Mütekebbirler ki-yamet gününde, insan yeklinde küçük karıncalar gibi hasredilir. Bütün her ta­raflarından zillet onları kuşatır..." (Tİrmizî, Kıyâme 47; Ahmed b Hanbel, 2/179).

Hz. Peygamber (s.a.v) kibri zemmettiği gibi, kibrin olumlu karşıtı olan tevâzuyu da övmüştür. Bir hutbelerinde Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Şanı yüce olan Allah bana şöyle vahyettİ: Mütevazı olun! Öyle mütevazı olun ki, bi­riniz diğerine karşı övünmede bile bulunmasın" (ibn Mâce, Zühd, 16} İslâm bir ahlâkî kusur olan kibir, Allah'ın rahmetinden kovulma sebebidir. Ancak bir kibir daha vardır ki Kur'an bunu "Müstekbir" ifadesiyle ifade etmiştir. Müstekbirler, Allah'ın arzında bizzat kendi güzelliklerini tesis etmek için gayret gösteren azgınlar ve zorbalardır. Bunlar Allah'ın kullannı kendi köleleri yapmak için Allah'ın dinine karşı büyüklenirler. Allah Teâiâ bu çeşit insanlar için şöyle buyurmaktadır: "İşte âhiret yurdu; Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve boz­gunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) sonuç tnuttakile-rindir." (Kasas, 28/83). (ç)



273[273] Müslim, İman 147 (91). Bu hadis, uzunca bir hadisten bir bölümdür. Hadisin tamamı şu şekildedir:

"Resulullah (s.a.v):

- 'Kalbinde zerre miktarı İman bulunan kimse cennete giremez' buyurdu. Bir adam:

- 'İnsan, elbisesinin güzel ve ayakkabısının da güzel olmasını ister' dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v):

- 'Şüphesiz ki Allah, güzel (=Cemîl)dir. Güzelliği sever. Kibir ise, hakkı inkar ve İnsanları küçümsemektir' buyurdu."


274[274] Mülebbed, yamalı demektir. Kelimenin asıl manası, "keçeleştirilmiş" demek olduğundan bazıları bunu; "ortası kalınlaşıp keçe gibi olan kumaş" manasına da almışlardır, (ç)

275[275] Bu ifade; Hz. Peygamber (s.a.vj'in, her şeyin en azı ve en basitiyle yetindiğini, ayrıca dünya zevkinden ne kadar uzak olduğunu göstermektedir, (ç)

276[276] Buhârî, Ubâs 19; Müslim, libâs 35 (2080); Ahmed b. Hanbel, 6/32 Buhârî'nin lafzı şu şekildedir: "Aişe der ki: Resulullah (s.a.v), şu (iki elbise) içerisinde vefat etti" (Buhârî, Ubâs 19)

277[277] Buhârî, Ubâs 1, 5; Müslim, Libâs 42-45 (2085).

Yine bu hadisi; Buhârî, Ubâs 5; Müslim, Ubâs 48 (2087)'de Ebu Hureyre (r.a)'tan rivayet etmiştir.

Buhârî'nin Ebu Hureyre1 den gelen lafzı şu şekildedir:

"Allah, kibirden dolayı izannı uzatıp yerde sürükleyen kimseye kıyamet gününde (merhamet bakışıyla) bakmaz." Beyhâkî, İmanın Şubeleri, Polen Yayınları, İstanbul, 2005: 117-121.



278[278] Hz. Peygamber (s.a.v), gerek çocuklar için ve gerekse de büyükler için bazı kayıtlar çerçevesinde oyuna yer verdiği görülmektedir.

Oyun ile ilgili rivayetler incelendiğinde, Sünnette, oyunlann üç grupta ete alındığı görülür:



Yüklə 0,93 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   12




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin