Türk Kültüründe Zambak Motifi


İmam-ı Azam Ebu Hanife Türbesi sandukası (



Yüklə 250,42 Kb.
səhifə3/4
tarix27.12.2018
ölçüsü250,42 Kb.
#87413
1   2   3   4

İmam-ı Azam Ebu Hanife Türbesi sandukası (Bağdat/8-11.yy. Selçuklu Dönemi.): Bağdat'ta Azamiye bölgesinde İmam-ı Azam Külliyesinin içinde yer alır. Önceleri Kerpiç olan türbe (767) Selçuklu döneminde Alparslan tarafından yeniden yapılmış ve yanına bir medrese eklenmiştir (1067). Daha sonra tahrip edilen türbe Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan'a yeniden yaptırılmıştır. Cami, türbe, imaret, medrese, ribat ve hamamdan oluşan külliyenin etrafı bir surla çevrilmişti. Bu külliye Osmanlı döneminde özenle korunmuş ve onarılmıştır. Bugün sadece cami, türbe ve L şeklindeki revaklı kısım bulunmaktadır. Türbe 7x7 m boyutlarında kare bir mekândan ibarettir. Pandantiflere oturtan bir kubbe ile örtülüdür. Mezarın üzerinde ahşap bir dış sanduka bulunur. Sandukanın ahşap dikmelerinin arasında bitkisel bezemeli gümüş şebeke bulunmaktadır. Türbenin girişi ve iç kısmı yazı kuşakları ve bitkisel motifler ile süslenmiştir.
Urimiye Cuma Camisi (7-12-18.yy İran Selçuklu dönemi) Yapının güney cephesi meydanlık bir alana baktığı için açık olarak seçilmektedir. Yapının inşasında duvarlarda belirli bir kademeye kadar taş malzemenin kullanıldığı, üst bölümünde ise tuğla örgünün tercih edildiği görülmektedir. Doğu ve batı cephesi bitişiğindeki yapılar sebebiyle algılanamamaktadır. Güney cephesinde taş örgü sırasının hemen üzerinde başlayan bölümde bir biriyle eşit aralıkta yerleştirilmiş içleri dolu sivri kemerli iki pencere yer almaktadır. Benzer tarazdaki pencerelerin doğu ve batı cephesinde de olduğu görülmektedir. Yüksek kasnak üzerinde, kasnağın tam ortasına yerleştirilmiş bir sivri kemerli pencere daha bulunmaktadır. Kasnak kademeli olarak yapılmıştır. Taşıyıcı duvarlardan hafifçe dışarı doğru taşırılarak köşeleri pahlı kare bir kasnak şeklinde devam eder. İkinci kademedeki kasnak ise eni daha dar olarak fakat sekizgen planda yapılmıştır. Camının içine kuzey cepheden girilir. Kuzey cephe önündeki avluya iki sivri kemerli geçiş ile açılmaktadır. Kare planlı ve tek bir kubbeyle örtülü olan harim taşıyıcı duvar yüzeylerine yerleştirilmiş iki şer pencere ile kasnakta ana yönlerde bulunan birer pencere ile aydınlatılmıştır. Kubbeye geçişte köşelere mukarnaslı geçiş elemanları yerleştirilmiştir. Yapının içinde pencere sırasının üzerinde bir şerit halinde alçı stuko kitabe kuşağı dolaşmaktadır. Bu kitabe kuşağı üzerinde bitkisel ve rumi motifler bir arada kullanılmıştır. Yapının mihrabı son derece zengin bitkisel süslemeli alçı stuko olarak yapılıştır. Mihrap İlhanlı döneminde yenilenmiştir. Alçı kalıplama tekniğinde ve bitkisel karakterli süslemelerin yoğunlukla kullanıldığı mihrapta bordürlerde ve kemer yüzeyinde yazılarda görülür. Yapının kubbesinin ortasında sekizgen formda yapılmış firuze renkte bir rozet izlenir. Rozet büyük oranda tahrip olduğu için nasıl bir formda olduğu anlaşılamamaktadır. Yapının bulunduğu yerde 7.yy. ikinci yansına tarihlenen bir Sasani dönemine ait ateşgede olduğu bilinmektedir. Bu yapı daha sonrasında camiye dönüştürülmüştür. Yapı Selçuklu döneminin mimarı özelliklerini göstermektedir, özellikle Sucas Mescid-i Cuması ve Kazvin Mescid-i Haydariyesi ile olan benzerliği sebebiyle aynı döneme tarihlendirilebilir. Selçuklu dönemi öncesinde yapının cami olarak kullanılmasıyla ilgili bazı H.4.yy.a atfedilen bilgiler bulunmaktadır. Caminin mihrabı üzerinde bulunan kitabesine göre H.696 tarihinde Abdulmümin İbni Şerif Şahul Naggaş tarafından tamamlanmıştır. İlhanlı dönemi stuko işçiliğinin önemli parçalarından birisidir. Cami daha sonraki dönemlerde ilave ve onarımlara da maruz kalmıştır. H.l 184 yılında Afşar Beyler Beyi Guli Han'ın, sonrasında H. 1250'de yine Afşar Beyler Beyi Necef Guli Han emriyle onarıldığı döneminin kaynaklarında belirtilmektedir. Yapının kubbesinin depremde zarar görmesi üzerine de yine Afşar Beylerinden Yusuf Suca tarafından H.l287 yılında son bir onarımın daha yapıldığı anlaşılmaktadır.
Anadolu Selçukluları ve Beylikler Döneminde Motifler

Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemi alçılarında, bitkisel, geometrik ve figürlü süslemelerin yanında, bezeme unsurları olarak yazı ve mukarnasların süsleme repertuarını oluşturduğu görülür. Teknik ve üslûp olarak diğer örneklerden ayrılan Ankara Arslanhane Camisi mihrabında bitkisel süsleme geniş yer tutarken diğer örneklerde geometrik motif ve kompozisyonlar hâkimdir. Saray ve köşklere ait alçılarda figürlü süsleme ön plana çıkar. Figürlü, yazılı bordürlerin zemininde kıvrımdallı bitkisel kompozisyonlar. geometrik düzenlemelerin içlerinde ve hatta mukarnas yüzeylerinde çeşitli bitkisel motifler görülür. Bitkisel kompozisyonları oluşturan motifler; rûmî, palmet, lotus, kıvrımdalar, çınar yaprağı ve çeşitli yapraklar, rozet seklinde çiçekler ve nadiren hatâyı üslûpta işlenmiş şakayık, nar çiçeği, gül ve gül goncalarıdır. Bitkisel kompozisyonlarda biri basit, diğeri dilimli olmak üzere iki rûmî türü ve bunların çeşitlemeleri kullanılmıştır. Bir kısa bir uzun yapraktan oluşan dilimli rûmîler daha çok uç dilimli palmetlerle bordürlerde değerlendirilmiştir. Çini veya tas malzemede gördüğümüz ve hurdeli diye de tanımlanan iç içe geçmiş rûmî formlarına alçı süslemede rastlanmamaktadır. Daha çok lotus veya rûmîlerle bordür veya tepelikte ya da mukarnas yüzeylerinde görülen palmetler üç farklı türde kullanılmıştır. En çok tercih edileni ise birer çanak ve taç yapraktan oluşan üç dilimli türdür. Diğer örnekleri ise beş dilimli ve serbest şekilli palmetler olarak değerlendirmek mümkündür. Tek başlarına hiçbir örnekte görmediğimiz lotüsler, daha çok üç dilimli palmetlerle birlikte ve onları çerçeveler nitelikte bordur ve tepelikte kullanılmıştır. Yollarbaşı ve Akçaşehir Ulu Camiler'ın mihraplarının tepeliklerinde lotuslerin birleşen çanak yaprakları bir palmetle taçlandırılarak farklı bir uygulamaya gidilmiştir. Daha çok Karamanoğlu yapılarında altı veya sekiz dilimli madalyonların içini dolduran yivlenmis yuvarlak yüzeyleri ile akant yapraklarını çağrıştıran ancak çınar yaprağı olarak tanımlanabilecek motifin realist bir örneği Bursa Yıldırım Camisi batı tabhane mekanı niş kemer köseliklerinden yalnızca birinde kullanılmıştır. Hatayi üslûpta şakayık, gül goncası, lotus ve yaprak sayıları farklı çiçeklerin görüldüğü örnekler fazla değildir. Ankara Arslanhane Camisinin mihrabında nesih yazılı kenar borduründe. tepelik ve alınlığındaki kabara içerisinde görülen üç ve beş yapraklı çiçekler palmetten çok şakayık ve nar çiçeklerine benzetilerek bu üslûbun (natüralist) erken örneği olarak ifade edilmişlerdir. İznik Müzesindeki alçı parçalarda, Kastamonu Kemah Köyü Halil Bey Camisi mihrabında gördüğümüz hatâyî üslûpta şakayık motiflerinin, gül goncası, lotus ve yaprak sayıları farklı çiçeklerle süslendiği zengin örnekleri Bursa Yeşil Camisi'nin tabhane mekânlarının ocak yaşmaklarında karsımıza çıkmaktadır. Ankara yapılarının mihrap alınlık panolarının bordürlerinde yaprak sayıları farklı çiçeklerle çiçek formuna sokulmuş palmetler dikkati çeker. Hacı İvaz Camisi mihrabının bir borduründe ise bütün motiflerin hatayi üslûpta değerlendirildiği çiçek motifleri ele alınmıştır. Çağdaşı başka Ankara yapılarında benzer uygulamanın görülmemesi, bu süslemede Hacı İvaz'ın müdahalesi olabileceğini akla getirmektedir.91

Osmanlı Dönemi Hastaneleri ve Bunların Dünyada Hastanelerin Gelişmesine Etkileri

Selçuklu İmparatorluğu'nun Moğol istilası ile yıkılışından sonra, günümüzden 700 yıl önce kurulan Osmanlı Devleti, dünya tarihindeki en uzun ömürlü ve derin izler bırakan en büyük imparatorluklardan biri olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, gerek üç kıtaya yayılarak 600 yıldan fazla dünyaya hükmetmesi, gerekse kendinden önceki antik dönem uygarlıklarının bir sentezini yaparak kendine özgü bir uygarlık yaratması açısından Roma İmparatorluğu'na çok benzer. Romalılar nasıl gittikleri yerlerde ordu mensupları ve çalışan halk için hastane niteliğinde Valatudinarien'ler, leprozeriler, hamamlar tesis ederek o zamana göre oldukça gelişmiş bir sağlık teşkilatına sahip olmuşlarsa, aynı şekilde Osmanlı Türkleri de kendinden önceki Selçuklu, Memluklu ve Bizans yani Doğu Roma sağlık tesislerini devralmakla kalmayıp onları daha da geliştirerek, Hindistan'da Goa'dan Budapeşte ve Viyana'ya kadar Türk hamamları, kaplıcalar, leprozeriler. askeri ve sivil hastaneler tesis ederek, devir aldıkları uygarlık meşalesiyle, 600 yıl Asya, Afrika ve Avrupa'yı aydınlatmaya devam etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında birbirinin devamı olan Karahanlı, Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin dünya medeniyetine en büyük hizmetlerinden biri de imparatorluklar kurdukları Orta Asya ve Hindistan'dan Viyana, Cezayir, Mısır ve Yemene kadar uzanan üç kıta üzerindeki dünyanın yarısından fazlasını kaplayan sahada, içinde hekimlerin de yetiştikleri tıp okulu mahiyetindeki hastaneler tesis ederek tababetin gelişmesine yardım etmiş olmalarıdır.92



Gerek 1154'de Şam'da Selçuklu Atabeği Nureddin Zengi'nin tesis ettiği hastanenin bugüne kadar eski haliyle ulaşabilen dünyanın en eski hastane ve tıp okulu binası olduğu ve gerekse İstanbul'da Topkapı Sarayındaki 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed'in tesis ettiği Cariyeler Hastanesi ile Türk-Moğol İmparatoru Ekber'in 1569'da Fatehpur-Sikri'de inşa ettirdiği Saray Hastanesinin bugüne kadar orijinal haliyle ayakta kalan dünyanın en eski saray hastaneleri olduğu düşünülürse, Türklerin bu sahada medeniyete olan hizmetlerinin büyüklüğü ortaya çıkar. Ortaçağ İslam hastanelerinin günümüze kadar ulaşan hemen hemen yegâne örnekleri Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait çoğu kez Darüşşifa veya Bimarhane diye adlandırılan Türk hastaneleridir. Ortaçağ İslam hastanelerinin yapı özellikleri hakkında bize bir fikir verdikleri için Selçuklu ve Osmanlı hastaneleri hastane tarihi araştırmaları bakımından çok büyük bir önem taşımaktadır. 19. yüzyılda; Avrupa tesirlerinin hastanecilik alanında da Osmanlı İmparatorluğu'nda etkilerinin başlamasına rağmen, 1853-1856 da Kırım Harbi esnasında İstanbul'da, Çanakkale'de Renköyü'nden İzmir'e kadar tesis edilmiş Pavillon sistemi hastanelerin ve o zaman Türkiye'de bulunan Florence Nightingale, Dr.Serive ve Dr.Levy'nin hastanecilik alanında geliştirdikleri fikirlerin, Avrupa'da ve Kuzey Güney Savaşları esnasında Amerika'da Pavillon Sisteminde inşa edilen hastaneleri etkilediklerini unutmamak gerekir.93

Osmanlı Öncesi Türk-İslam Hastaneleri ve Dünya Çapında Etkilerine Kısa Bir Bakış

Osmanlı dönemi hastanelerini ve orada uygulanan tıbbi tedavi yöntemlerini iyice anlayabilmek için, gerek mimari özellikleri gerekse işletme yöntemleri açısından Osmanlı öncesindeki Karahanlı, Gazneli ve bilhassa Selçuklu dönemi hastanelerine kısaca anahatları ile burada değinmekte yarar vardır. Eski İslam kaynaklarına göre ilk Selçuklu hastanesi ve medresesi Selçuklu Sultanı Alp Arslan (1029-1072) tarafından Nişabur'da tesis edilmişlerdir . Ama bu ilk Selçuklu medrese ve hastaneleri de, Karahanlı Türklerinin hükümdarı Tamgaç Buğra Han Abu İshak İbrahim Nasr (1051-1068) tarafından Semerkand'da tesis edilen hastane ve al-Birûnî'nin (973-1051) Kitab as-Saydala eserinde zikrettiği Gazneliler döneminde Gazne şehrinde işletmede olan hastane gibi ortadan kaybolmuşlardır .94

Bugüne kadar ulaşabilen ve Osmanlı döneminde de işletmede olan Selçuklu hastanelerinden Halep'teki ve Şam'daki Nureddin Hastaneleri (1154), Kayseri'de Gevher Nesibe Hastanesi ve Gıyaseddin Keyhüsrev Tıp Okulu (1206) Sivas'taki Keykâvus Hastanesi (1217), Divriği'deki Behramşah'ın kızı Turan Melik'in Hastanesi (1228), Tokat'taki Gök Medrese denilen Pervane Bey Hastanesi (1275). Çankırı'da Atabey Ferruh'un Hastanesi (1235) ile Kastamonu'daki Ali b.Pervane Hastanesinin (1272) ilmî olarak araştırılması ile Selçuklu Türklerinin eski vatanları Türkistan'dan bunların haç şeklinde 4 eyvanlı planlarını ve sonradan Avrupa'da gotik mimarisinin gelişmesine yol açan kubbe konstrüksiyon özelliklerinin yanı sıra 12 hayvanlı takvimlerinden esinlenen hayvan figürleri ile ay ve güneş motiflerini birlikte Ön Asya'ya getirdikleri görülmektedir. Sadece, günümüze kadar ulaşan en eski İslam hastaneleri oldukları için değil, aynı zamanda Avrupa'da İslam kültürünün tesirlerinin en etkin olduğu haçlı seferleri döneminde işletmede oldukları için de dünya hastane tarihi ve hastanelerin genealogisini araştırma açısından Selçuklu Hastaneleri büyük bir öneme haizdirler. Avrupa'daki hastanelerin gelişmesinde büyük rolü olan haçlı şövalyelerinin, Rodos'tan kuzey Avrupa'ya kadar kurdukları hastanelerde, Selçuklu hastanelerinin tesirlerini görmek mümkündür. Meselâ Rodos'taki haçlı şövalyelerinin tesis ettikleri ve günümüze kadar ulaşan hastane (1440-1489), revaklarla çevrili iç avlusu ile Selçuklu hastanelerinden Tokat'taki Gök Medrese (1277) ile Sivas'taki Keykâvus Hastanesindeki (1217) yapı özelliklerini aksettirmektedir. Rodos'taki şövalyelerin hastanesindeki hasta salonunun kemerlerine işlenmiş zambak motifleri Selçuklu tesirlerinin diğer bir kanıtıdır. Zira Selçuklu Atabeği Nureddin Zenginin arması olarak Şam'daki Nureddin Hastanesinde bu zambak motifi daha önce kullanılmıştır.95 (Şekil 16, 17)

Tamara Talbot Rice'in araştırmalarına göre geç Bizans dönemine ait Trabzon'daki Aya Sofya Kilisesi’nin ormamentleri, Selçuklular dönemine ait Divriği'deki Turan Melik Hastanesi ve camiden oluşan Külliyedeki ornamentlerin tesirlerini kanıtlamaktadır. Gerçi Moğollar, Türkistan, İran, Irak ve Anadolu'daki Selçuklu ve İslam medeniyetini çok sarstılar ama, onlar vasıtasıyla Selçuklu İslam kültürünün tesirleri, Rusya'dan Hindistan ve Çin'e kadar yayıldı. Moğol hakimiyeti döneminde Çin'de Selçuklu hastanelerinin örneğinde en az üç hastanenin tesis edildiği biliniyor. Bunlardan en büyüğü Kubilay Han'ın K'ai-p'ing-fu bölgesinde Ciandu'daki yazlık sarayında tesis edilen hastane idi. Moğollar döneminde Amasya'da 1309'da tesis edilen ve günümüze kadar gelen hastane Selçuklu hastane mimarisinin bütün özelliklerini taşımaktadır. Sadece, Selçuklu dönemi ve sonrasında İslam dünyasında, Asya ve Avrupa'da tesis edilen hastanelerin bir sürü mimari özelliklerini ve hasta yatağı başında klinik dersleri verilmesinin menşeini değil, tıbbi olarak akıl hastalarının ilaç ve müzikle tedavisinin esaslarını da Selçuklu hastanelerinde aramak gerektir. Miguel Scrvede'den (1509-1553) çok önce akciğer kan dolaşımını keşfeden ünlü İslam hekimi İbn en-Nefis'in de (1210-1288) Selçuklu Atabeği Nureddin Zengi’nin Şam'da tesis ettiği hastanede tıp tahsilini yaptığını ve sonra orada hoca olarak çalıştığında burada bilhassa belirtmek gerekir.96



Memlükler, Kahirede Seyfeddin Kalavun Hastanesi 683-684 (1284-1285) Gazzede Mehmet Kalavun Hastanesi

Mısırda memlûkler devrinde inşa ve imar faaliyeti çoktur. Kalavunun hastanesi bu devrede yapılmıştır. Mısır - Suriye Türk san'atının büyük bir eseridir. Bu hastane 683(1284) te yapılmıştır. Mansuri hastanesi de derler. Banisi ilk kölemenlerin yedinci hükümdarı ve (1279) da tahta geçen Seyfeddin Kalavundur. Burasını Şamdaki Nureddin Şehit hastanesi şeklinde yaptırmıştır. (1290) da ölen oğlu ve Veliahtı Alinin vefatından çok müteessir olarak iki sene sonra ölmüştür. Hastane dahiline gömülmüştür. Esasen türbesi, camii ve hastanesi bir aradadır. Kalavunun armasında zambak ta görülür. Daha evvel bu alâmet vardır. Nitekim Bağdatta Babülceditte ve Maristanın kapısı üzerinde zambak alâmetine tesadüf edilmiştir. Kalavunun diğer bir arması da ördektir (isminin manası da ördektir). (Şekil 18) Bu muazzam eser Kahire’dedir. Eskiden Fatımilerin sarayları arasında idi. 4 mühim daireden ibaret olan hastanesi bitince Kalavun buraya Mısırda veya başka yerlerde bir milyon dirhem kıymete yakın birçok emlâk vakfetmiştir. Hastanesiyle beraber medrese ve darüleytamının her sene masraflarına kâfi derecede karşılık koymuştur.97 Bir gün hastane şerbetlerinden bir bardak içerek: “Bu hastaneyi benim gibi ve benden aşağı olanların hepsine vakfettim. Padişah, tebea, asker, emir. büyük, küçük, hür. köle, erkek ve kadın, herkese açıktır demiştir.” Hastanesi için etibba tayin etmiş, ilâçlarını tamamlamış ve herhangi bir hastalığa düçar olanın muhtaç olduğu her şeyi tamamlamıştır. Hastaların hizmeti için erkek ve kadın hasta bakıcılar tayin ve hastalar için ayrı ayrı sedirler tahsis ve hastalık zamanında ihtiyaç görülen eşya ile tefriş ettirmiştir. Kalavun hastanesinde filhakika muhtelif hastalıkların ayrı daireleri vardı. Hummalı ve emsali diğer ateşli hastalıklar, göz hastalıkları, yaralılar, ishalliler için ayrı yerler ayrılmıştı. Bununla XIII üncü asırda Mısırda bugün olduğu gibi hummalı hastalıklar, sıtma, trahom ve dizanterinin mevcudiyeti muhakkaktır. Bu gibi hastalıklara duçar olanların ayrı bulundurulmalarının doğru olduğu düşüncesi vardı. Hastanede kadın hastalar için ayrı bir daire, cüzamlılar için de keza. ayrı bir yer vardı. Keza hasta bakıcılarının yerleri de ayrılmıştı. Binasının heyeti umumiyesi bütün bunlar düşünülerek yapıldığı cihetle çok mükemmeldir. Hastalar buraya memnun olarak girmiş ve ayni memnuniyetle çıkmışlardır. Bütün bu saydığımız dairelere su tertibatı yapılmıştı. Kalavun, yemek, ilâçlar, şuruplar ve macunların terkibi, külliyat ve sair şeyler için ayrı yerler yaptırmıştır. Şuruplar ve devaların yerleri de biribirinden ayrı bulunurdu. Baş hekimin ders vereceği yerde ayrı idi. Bu da gösteriyor ki hastanelerin başında bulunan tabip zamanın en yüksek hekim ve âlimidir. Hastanenin baş hekimleri de tedrisat ile meşgul olmuşlardır. Kalavun, hastanede yatacak hastalar için adet tayin etmemiş ve buraya gelen zengin ve fakir ne kadar hasta olursa yatırılmasını emretmiştir. Hastaların hastanede kalabilecekleri zaman hakkında da müddet koymamıştır. Kalavun, evinde hasta olanlar için de ayrı teşkilât vücude getirmiştir ki bugünkü içtimaî muavenete bir misaldir. Bu maksatla yaptığı hizmetler şayanı dikkattir.98 Oraya vakfettiği yerlerle hastanedeki tabipler, memurlar ve sair vazifedar olan zevatın tayin ve idaresi ve diğer hususlar için (Emir İzzüddin Ay Bey)i vekil tayin etmiştir. Kalavun hastanesi için birçok eminler ve memurlar da tayin etmiştir. Türk ve İslâm hekimler şark hastanelerinde tıp ve saydeleye dair dersler verdiler ve bunların tatbikatını da gösterdiler. Bize bunlar eski hastanelerin birer tıp mektebi halinde itibar olunduğunu gösterir. Eski Türk hekimlerinin tercümei hallerinden anlıyoruz ki Kalavun hastanesi onlar için feyz ve tekemmül ocağı halini almıştır. Çünkü bazı Türk hekimleri Mısıra gelirler ve ekseriya bu hastanede tetkiklerini ikmal ederlerdi. Bu meyanda iki Türk hekimi burada başhekimlikte yapmışlar ve bilfiil tıp tedrisatiyle de alâkadar olmuşlardır. Konyalı Hacı Paşa (Hızır bin Ali) burada Reisületibba iken Aydın oğlu Mehmet Beyin davetiyle Birgiye gelmiş ve 820 (1417) tarihlerinde vefat etmiş ve orada hızırlık denilen yerde defnedilmiştir. Bu çok mühim adama İzmir ve civarı hekimleri 1935 senesinde bir ihtifal yaparak mezarına bir abide dikmişlerdir. Hacı Paşa müntehabi şifa, teshil, şifaül eskam ve devaül âlâm, muhtırai tıp namında, daha birçok, Türkçe ve Arabça eserler yazmış büyük bir müellifimiz ve Anadolumuzun İbni Sinası tabirine lâyık yüksek bir hekimimizdir.99

Emir Çelebi de uzun zaman Kalavun hastanesinde başhekimlik yaptıktan sonra İstanbul’a dönmüş ve 1048 (1638) de ölmüştür. Enmuzeci tıp namında büyük ve mühim eseri ve sair yazıları vardır. Muayenehanesi Unkapanında idi. Yapılan mahallî tetkiklere göre bu eski hastane yanına on beş sene kadar evvel ayni ismi taşıyan asrî bir hastane yapmışlardır. O güzel ve eski bimaristanın mühim yerleri kalmıştır. Lâkin harap ve perişan bir halde olan kısımları tamir ile muhafaza olunacaktır. Başvekâlet arşivinden öğrendiğimize göre Gazzede Sultan Mehmet Kalavunun da bir hastanesi var. 1184 (1770) tarihli kayde göre bu hastane vakfı tevliyetinin elhac Ahmet isminde birisine tevcihi hakkında verilmiş bir ariza vardır. Buna buyrultu işareti konmuştur. Keza 1188 (1774) senesine ait vesikada hastane vakfı tevliyetinin beratı mevcuttur. Başvekâlet arşivinde (Tıp dosyası, numara 1299) bir vesikada Gazzede Sultan Mehmet Kalavun tımarhanesinden bahsolunur. Bu vesika, evkafı tevliyetinin tevcihi hakkında 1208 (1793) senesinde verilmiş bir arzuhaldir. Ayrıca Gazze’de Sultan Mehmet tımarhanesi diye yazılıdır. Bunun tevliyet ciheti hakkında 1256 (1840) ta verilmiş diğer bir arzuhal vardır (Tıp dosyası, numara 1364).100



Balkan Türk Kültür Tarihi ve Zambak

Goralılar
Goralı ismi ile anılan ve bu gün Kosova bölgesinde, Prizren' in güneyinde ve Şar Dağları kesiminde yaşayan ve Gorançe dedikleri tarihi Türk şiveleri, Osmanlıca ve Slav dillerinden alınma kelimelerden yeni oluşmuş bir dil konuşan Türk kökenli olduğu büyük ihtimal dahilinde olan bir topluluk bugün yeniden kimliğini bulma ve sahip olma isteği içerisindedir. Kendilerini Goralı olarak adlandıran bu topluluklar, sözü edilen bölgenin dışında Balkanların başka yerlerinde de yaşamış ve yaşamaktadırlar. Gora bölgesi olarak kabul edilebilecek Dragaş ve buraya bağlı bir kısım köyler, Bulgaristan’da birçok köy, Romanya'da bazı yerler, Makedonya'daki çeşitli köyler, eski Üsküp bölgesi, Arnavutluk ve Macaristan'ın doğu kesimleri kendilerine Goralılar gibi gören toplulukların yayılma alanları içerisindedir. Ayrıca, Torbeşler denilen topluluklarla da akraba olduklarını söyleyen, bu insanların, pek azı günümüze ulaşabilmiş, kimi sanat özelliği de gösteren maddi kültür eşyaları, onların bugünkü kimlikleriyle bir Türk-İslam topluluğu olduğunu gösteriyor. Bizim şahsi kanaatimize göre bu topluluklar Kuzey Karadeniz’den gelen bir kısım Türk toplulukları. Doğu Avrupa'nın Osmanlılardan önceki eski Türk topluluklarının kalıntıları ve Osmanlı döneminde Anadolu' dan gelen Türkmenlerin karışımından oluşmaktadır. Kuzey Karadeniz ve Doğu Avrupa'da Asya'dan gelen çoğunluğu Bozkır Kültürü' ne mensup Türk toplulukları bu bölgelere, sahip olduğu önceki ve çağdaş karakteri dışında bir de Türk karakterini katmışlardır.101 Ancak "Türk" denince akla Türkiye Türklerini getiren Avrupalılar daha. Büyük Roma imparatorluğu henüz Doğu ve Batı olmak üzere iki kola ayrılmışken ve Oğuz Türkleri henüz Türkiye'ye gelmemişken Kuzey Karadeniz ve çevresinde etkili olan İskitlerin Türk topluluklarını da içerdiklerini, Avrupa Hunlarının Asya Hunlarının devamcısı olup, Kafkasya, Doğu Anadolu bölgesi ve Kuzey Karadeniz dahil olmak üzere Doğu Avrupa' ya çok daha önce yerleştiklerini pek hatırlamamaktadırlar. Aynı yolu izleyip gelen Avarlar, Peçenekler, Kuman-Kıpçaklar, Tatarlar vb. bazıları Devlet kurmuş veya büyük Devlet kuran toplulukların içerisinde yaşamış Türk toplulukları Avrupa'yı, Türk dışı unsurların vatanı olduğu kadar Türk topluluklarının da vatanı yaptılar. Bu gün Doğu Avrupa'nın karakteri Batı Avrupa'dan bu yüzden farklıdır. Türk Halklarının büyük kollarından biri olan Oğuzlar ve onlarla beraber gelen başka Türk boyları; Doğu Anadolu'ya onlardan yüzyıllarca önce gelen İskitler ve Hunlardan sonra 10. yüzyıldan itibaren Anadolu'yla da ilgilenmeye başlamışlar ve ilk ciddi hareketi 1064’de Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan zamanında tipik bir İpek Yolu şehri olan Ani'yi fethederek gerçekleştirmişler ve 1071’de de Malazgird zaferiyle, Anadolu'yu Anayurt haline getirmenin yolunu açmışlardı . Oldukça erken tarihlerden itibaren bir kısım Türk kavimleri veya onlarla ilişkili Bozkır kavimleri, Kuzey Karadeniz ve Doğu Avrupa'ya Bozkır sanatının yayılmasında baş aktörler oldular. Karadeniz’in Kuzeyinde özellikle Hazarların geliştirdiği yerleşik karakteri ağır basan bir sanat çok önemli idi. Hazar sanatı. Eski Türk dini ( Gök-Yer/su, Atalar dini, Şamanizm) inanışları yanında, kısmen İslamiyet ve ayrıca bölgeye özgü Yahudiliğin ikonografisini de yansıtmaktaydı. Bulgarlar, Avrupa Hunları, Avarlar, Peçenekler ve Türk üsluplarının takipçisi Kuman-Kıpçaklar, Osmanlılardan önce Doğu Avrupa bölgesinin Türk sanatı bünyesine katılmasını sağladılar. Onların oluşturduğu tabaka üzerine daha sonra Osmanlı sanatı katmanı eklemlendi. Böylece Avrasya'da gelişen ve Müslüman Türk devletleri ile de Türkiye, Mezopotamya ve Kuzey Afrika bölgelerine de yayılan Türk sanatı, Dünyadaki sanat ekollerinin başlıcalarından birini teşkil etmiş oldu.102 Osmanlıların ilk kez Rumeli' ye geçişi Türklerin Avrupa topraklarına ilk ayak basışı gibi gösterilmek istenmişse de bu doğru ve bilimsel değildir; çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Kuzey Karadeniz yoluyla gelen Türk halkları Hunlardan itibaren zaten Avrupalı idiler. Osmanlıların yaptığı sadece çemberi güneyden yani Anadolu üzerinden tamamlamak olmuştur. Eski Türk kavimlerinin Asya' dan batıya doğru yollarına devam ederken, büyük oranda milli karakterlerini sürdürdüklerini varsaymak yanlış olmaz; çünkü İç Asya' dan gelip Kafkasya ve Kuzey Karadeniz'den ve aynı zamanda Türkiye’den ( özellikle Doğu, kuzey İç ve İç batı Anadolu, Trakya ) geçen Bozkır Kuşağı Doğu Avrupa'nın da birçok ülkesini kapsayarak Polonya’ya kadar uzanmaktadır. Öte yandan bu topluluklar birden bire batıdaki en uç noktaya ulaşmamıştır. Hatta kimisinin bu hareketi yüzyıl veya yüzyıllardan daha fazla zaman almıştır. Bu ortak kültür çevresi içinde yaşayan bazı Türk kökenli olmayan halklar da söz konusu kültür çevresinin özelliklerinin benzeri imkanları sunması nedeniyle, kolayca Türk kökenli topluluklara uyum sağlamışlardı, örneğin Avrupa Hun Devleti içerisinde yer alan Alan kavimlerinin sanatı ile Hun Sanatı arasındaki çok küçük farklılıklar ancak uzmanları tarafından ayırt edilebiliyordu. Bu husus aynı Devletin bünyesinde yaşayan diğer topluluklar için de geçerli idi. Böylece uzun tarihi kronoloji boyunca Türk Kültürünün etkili olduğu Doğu Avrupa' da, ayrıca bir kısım kuzey kavimleri ve Slavların da etkisi eklendiğinde. Doğu Avrupa'nın (kimi güney bölgeleri hariç) bugünkü etnik, kültürel yapısı ortaya çıkar. Buraya kadar sözünü ettiklerimizden anlaşılabileceği gibi, Goralıların yaşadığı yerler Avrupa Hunlarından beri Türk halklarının yığıldığı bölgelerdendir. Bu eski Türk halklarının nüfus kalıntıları, balkanlar bölgesindeki Osmanlılara ve hakim siyasi unsurların baskısıyla başka başka adlar alarak günümüze kadarki dönemlere erişmişlerdir. Goralıların Goralı ismini almaları da muhtemelen böyle olmuştur. Bu durumda en çok merak uyandıracak soru onların Türk olup olmadıkları değil, hangi Türk topluluklarından geldikleri sorusudur. Bugüne gelen Goralı maddi kültür unsurları, onların Türk halkı olduklarını göstermekle beraber, eski Avrupa Türk kavimlerinden hangileri ile bağlantılı oldukları konusunu net olarak gösterecek durumda değildir; çünkü zaman içinde pek çok şey kaybolmuş Doğu Avrupa'daki Müslüman olmayan eski Türk halk kalıntıları, İslamlaşarak eski kültür unsurlarının bir bölümünden arınmıştır. Bu durumda bugünkü Goralılar benzeri durumdaki birçok Türk kökenli halk gibi Eski Doğu Avrupalı Türklerin Müslüman olmuş bir şekli olarak kabul edilebilir; ancak Osmanlı döneminde Anadolu'dan gelen Oğuz-Türkmen unsurunu da bu bütüne eklenmek şartı ile. Bugün Gorançe denilen dilin de ne kadar Türk dilinin şivelerini yansıttığı konusu, filologların araştıracağı bir husustur. Maddi kültür unsurları ile ilgili bazı isimler Türkçe'ye uymakla birlikte bu dil Slav kültür ve dillerinin baskısıyla Türkçe' den farklı bir yeni lehçe ve hatta dil oluşturmuş olabileceğinden, çok da fazla ipuçları vermez gibi görünüyor. Bu yüzden dil konusunda da özellikle kültür ve inançla ilgili isim ve deyimlere dikkat edilmelidir; çünkü daha çok bunlar geçmiş kültürü günümüze taşıyabilirler. Bazen Türkçe olmayan kelimeler de Türk kültürüne işaret edebilir. " Goralı " kelimesinde olduğu gibi; çünkü Goralı " dağlı " demektir. İslam öncesindeki Türk halklarının kültürlerinde önemli bir yer tutan Yer-Su kültleri ile ilgili bu ifade, ancak bir Türk halkı tarafından veya onlarla birlikte yaşayarak Türkleşmiş bir halk tarafından kullanılmış olabilir. Eski Türklerde Yer ve ona bağlı pek çok unsur kutsaldı ve Tanrı veya Tanrılarla ilişkilendirilmişti. Dağlar da kutsaldı ve bazı Türk topluluklarında Tanrı bazılarında ise kutsal yerler olarak kabul ediliyordu. Büyük ve ulu dağlar aynı zamanda Evrenin Merkezi sayılı yordu.103

İşte bu ve buna benzer eski inanış ve mitlerden dolayı, bir kısım Türk toplulukları ve benzer kültürü paylaşan akraba topluluklar " dağlı " olmayı önemsemişti ve kendilerini bu şekilde adlandırıyorlardı. Goralılar da ilk olarak dağlık ve yaylalık alanlara yerleşmiş olsalar gerektir ki bu da onların bir Türk halkı olduğunu ifade edebilecek unsurlardan biridir. Bilindiği gibi Osmanlılar' da dağlık olan bu bölgeye o yüzden "balkanlar" demişlerdi; çünkü onlar da Müslüman olmakla birlikte daha eski kültürlerinin izlerini taşıyorlardı. Böylece Goralıların maddi kültür unsurlarının, Hunlardan beri gelen bir sanatın ve arkeolojinin, Osmanlı Türk sanatı veya maddi kültürü ile harmanlaşmış şeklinin kalıntıları burada Goralılardan kalmış, maddi kültür unsurunun, bağlanması gereken bütünü göstermesi açısından, Osmanlılardan önceki Doğu Avrupa Türk sanatı ve kültürünü, arkeolojisini en genel hatlarıyla göstermektedir. Goralı olarak adlandıran halkın yayılma alanı içinde olduğundan bu halk Osmanlı Dönemi sanatlarına ek olarak, daha eski bir Doğu Avrupa Türk sanatı ve kültürünün mirasçıları olduğunu da düşünebilir.104



Yüklə 250,42 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin