Türkiye’nin Demokrasi Sorunu 2



Yüklə 122.87 Kb.
səhifə1/3
tarix17.11.2017
ölçüsü122.87 Kb.
  1   2   3

Türkiye’nin Demokrasi Sorunu 2
Yahya Arıkan

Çok teşekkürler. Aramızda bürokratlar varsa, kendilerini savunmak istiyorlarsa, tartışma bölümünde söz alabilirler. Demokratik bir toplantının gereği olarak. Şimdi birinci turun son konuşmacısı olarak söz Sayın Mehmet Metiner'de. Buyrun sayın Metiner.


Mehmet Metiner

Teşekkür ediyorum sayın başkan. Öncelikle ben oda yöneticilerine teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten çok önemli bir soruna ışık tuttukları için teşekkür ediyorum. Ve sevgili Semih Gemalmaz'ı da içtenlikle kutlamak istiyorum. Raporunun tamamını büyük bir tititlikle okudum. Hani derler ya didik didik edercesine. Belki bir takım kusurlar da bulabilirim diye. Kendimce ufak tefek eksiklikler bulduğumu söylemeliyim. Ama ben raporu hazırlayan perspektifi aynen paylaşıyorum. Sayın Gemalmaz'ın demokratik perspektifini aynen paylaştığımı belirtmek istiyorum. Raporun tamamına yakınını da içtenlikle paylaştığımı gene vurgulamak istiyorum. Bir iki istisnai yanı hariç. Onları yeri geldiğinde belirtmek istiyorum. Daha çok demokratik düşünebilme alışkanlığına belki sahip olabiliriz adına da bu eksikliklere de göndermede bulunmak istiyorum. Yoksa bu çok değerli raporda bir şekilde eksiklikler, ufak teker kusurlar bularak gölge düşürmeyi de doğrusu kendi içime sindiremiyorum. Ama bağışlarlarsa kendi adıma bulabildiğim en azından eksik olduğunu düşündüğüm bir iki yönüne de kısmen değinmek istiyorum.



Ama ondan önce demokrasiyi konuşurken çok dikkatli olmamız gerektiğini söylemek istiyorum. Türkiye'nin bir demokrasi sorunu var. Siyasal-hukuksal düzenimizin bırakınız yeterince demokrat olduğunu söylemek, demokrat olduğunu söylemek bile kuşkulu. Ama acaba sadece siyasal-hukuksal düzenimiz mi demokrat değil? Bireyler olarak bizler ne kadar demokratiğiz? Demokrasiyi telaffuz ettiğimiz ölçüde acaba içselleştirebilmiş miyiz? Açık yüreklilikle bir özelleştiri yapmamız gerektiğine de inanıyorum. Sayın Gemalmaz'ın, sivil toplum örgütleri tabirini kullanmasa bile, sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduğunu sorgulayan bakışını burada esas alarak bir çift söz söylemek istiyorum. Bu da özellikle önsöze ilişkin bir çift söz olacak. Kanımca raporun genel içeriğindeki perspektifle, önsözün sonuna doğru ortaya konan bir kısım düşünceler var. Bununla genel perspektif arasında bir çelişki var. Ve önsözü kaleme alan yönetim kurulu da zaman zaman kendisi ile çelişkiye düşmekten kendisini kurtaramıyor gibime geldi. Ben öncelikle demokrasinin bir zihniyet sorunu olarak algılanmasından yanayım: Demokrasiyi bizler inşa edeceğiz. Toplumun çeşitli katmanlarını oluşturan bizler inşa edeceğiz. Bu ülkenin kürtleri, bu ülkenin alevileri, bu ülkenin islamcıları, laikleri, kemalistleri hepimiz birlikte ancak demokrasiyi inşa edebiliriz. Sayın Gemalmaz'ın da raporunda gene çok önemle altını çizerek belirttiği gibi, eğer demokratik bir anayasa oluşturulacaksa, Türkiye'deki çeşitli toplumsal kesitlerin birbirlerine tek yanlı dayatmalarda bulunmaması çok önemlidir. Ve genellemesi, bir anayasal metnin sahici anlamda demokratik olsun isteniyorsa, bir anayasa metninin toplumun bütün kesimlerinin istençlerine uygun, taleplerine uygun bir şekilde bir uzlaşma zemininde hazırlanması gerekir. Asıl bu perspektifle biz demokrasi ekseninde konuşabiliriz. Ben sayın Şenatalar'a da teşekkür etmek istiyorum. Çok güzel bir gerçekliğimizin altını çizdiler. Bunun gözden kaçırılmamasını gerektiğini söylemek istiyorum. Demokratik olamamak gibi bir sorunumuz var dediler. Çok doğru. Asıl bizim demokratik olamamak gibi bir sorunumuz var. Doğru oturup doğru konuşalım. Bir takım sembollerle birbirimizi dışlama ihtiyacını hala hissediyorsak, kenidimizi bir şekilde sorgulamamız lazım. Gene sayın Gemalmaz, "sorun demokrasinin kurumsallaştırılmaması, somut bir biçimde kurumsallaştırılmaması sorunudur" diye ortaya koydular ve hemen eklediler, "toplum kendisine giydirilen elbisenin içine sığmıyor" dediler. Çok doğru. Burada bir tercih yapmamız gerekiyor. Topluma biçilen elbise topluma dar geliyorsa, o halde nasıl bir yöntem izlememiz gerekiyor. Demokrasi adına, yani her kesim kendi elbisesi içinde yaşamasına veya kendi zevkine, kendi rengine dokusuna uygun bir elbise içinde yaşamasına olanak sağlayacak siyasal-hukuksal bir düzenlemeden mi yana olacağız, yoksa gene herkese biz kendimiz bir elbise dikerek, "ya bunun içine gireceksiniz, ya da bunun içine gireceksiniz" mi diyeceği? Ben ikincisinin demokrasi ile demokrasinin işlevleriyle bağdaşmadığı kanaatindeyim. Ve üzülerek şunu gördüm. Açış konuşmalarında da var, sayın başkanı kutladığım halde konuşma metninin içinde de var. Sarık miğfer gibi bir takım sembollerle Türkiye toplumunun iki arada bir derede kaldığı söylendi. Belki şu şekilde ifade edilseydi daha doğru olduğu kanaatindeyim. Sarık da miğfer de bu toplumun bir gerçekliğidir. Önemli olan sarığın da, sarıkla sembolleşen ideolojinin de, miğferle sembolleşen ideolojinin de, militarizme ve militarizmin esas aldığı bir başka ideolojinin de tek yanlı topluma dayatılmasının doğru olmadığının söylenmesiydi. Yoksa sarığın ve miğferin dışlandığı bir sistemin de yeterince demokratik olmadığının kabul edilmesi gerektiğini söylemek istiyorum. Tabii şeriata geçit vermemek gibi sözler, yani bir birey olarak söylemek bence çok anlamlı. Elbetteki şeriata inanmıyorsanız, ona geçit vermemek için mücadele verirsiniz. Ama sonuçta ötekini zararlı gibi görme anlayışa yakamızı kaptırırsak, yani bir laik olarak bir şeriatçıyı, bir şeriatçı olarak bir laiki, bir kemalisti bir cumhuriyetçiyi zararlı gibi görmeye başlarsak ötekini yok varsayıp yoketmeye yönelirsek, böyle bir düşünme alışkanlığını hala sürdürmeyi düşünürsek, bence yeterince demokrat olamayız. Biz demokrat olmayanlara bakarak ne kadar demokrat olduğumuzu kestiremeyiz değerli konuklar. Yani bir başkasının yeterince demokrat olmaması bizim de yeterince demokrat olmamamızı gerektirmemeli. Ben sadece toplumun belirli bir kesimi için söylemiyorum bunu. Türkiye'de zaten siyasal kültürümüz demokrasiden yoksun ve çeşitli katmanları oluşturan bireyler olarak herbirimizin içi hala totaliter siyasal ideolojilerle dolu. Zaman zaman konjonktürel olarak bunlardan yakamızı kurtarabiliyoruz. Ama zaman zaman da güncele yenik düşüyoruz. Zaman zaman da güncel tartışmaların etkisiyle demokrasi gerçekliğinden hayli uzaklaşabiliyoruz. Onun için birey ve toplum korkusu üzerine inşa edilmiş bir normlar yığını olarak Sayın Gemalmaz mevcut anayasayı tanımlıyor. Çok doğru. Kutsal devlet fetişist devlet anlayışı, bireyden ve toplumdan korkan bir devlet anlayışı, birey ve toplum korkusu üzerine inşa edilen bir normlar yığını olarak anayasanın mutlaka değiştirilmesi gerektiğini savına katılıyorum. Aynı zamanda gene sayın Gemalmaz'ın esas doku diye gündeme getirdiği, "sistemi kilitleyen esas doku nedir" sorusuna doğru cevap aramamız gerekiyor. Gerçi sayın Gemalmaz daha çok 12 Eylül rejimi üzerinde yoğunlaşmış, bir hukukçu olarak çok güzel örnekler de seçmiş, çok önemli saptamalarda bulunmuş. Benim de katıldığım doğru önermelerde de bulunmuş. Ama bence sistemi kilitleyen esas doku sadece askeri rejimler sonrasında ortaya çıkan totaliter ve otoriter zihniyetlerde aranmamalı. Galiba sistemin başlangıcından itibaren böylesine bir totaliter ve otoriter ideolojik bir doku var, sistemin içine sirayet etmiş. Bunu kendi adıma bir tespit olsun diye söylüyorum. Sayın Gemalmaz da zannediyorum bir şekilde buna değinmek istemiş. Ama hemen tarihsel ve kültürel nedenlerle o dönemi öyle algılamamız gerektiğini söylüyor. Bunun nedenleri ve sonuçları üzerinde polemiğe girmeye Türkiye toplumunun bence şu an ihtiyacı yok. Çok gereksiz bir tartışma olur. Ama bir dönem sistemin başlangıcından beri var olduğuna inandığım bu totaliter anlayışı halen sürdürmeyi düşünmek, yani laikliğe bağlılık adına sürdürmeyi düşünüyorsak, cumhuriyetçilek adına sürdürmeyi düşünüyorsak, bence yeterince demokrasiyi içselleştirememişiz gibime geliyor. O yüzden ben yönetim kurulu adına yazılan önsözde, hala devrim yasalarının uygulamasına bir göndermede bulunmasını, bir demokrasi raporunun başında bulunmaması gereken talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Devrim yasalarına karşı olduğum, cumhuriyete karşı olduğum, laikliğe karşı olduğum için söylemiyorum bunları. Hemen birbirimizi böyle kategorize ederek, birbirimiz doğru sözlerine tepki duyma ihtiyacı içine lütfen girmeyelim. Kendi adıma ben, o dönemde uygulaması belki de gerekli olan bir takım devrim yasalarının, sürekli devrim mantığıyla her dönemde geçerli olmasını savunmanın çok yanlış olduğuna inanıyorum. Yani devlet, eğitim üzerinde neden tekelcilik yapsın? Niçin Tevhid-i Tedrisad'ı biz savunalım? Evet ben de din derslerinin zorunlu olmaktan çıkartılmasından yanayımk. Ama bunu söylemek, devlete din üzerinde, eğitim üzerinde, kültür üzerinde gene tekelciliği sağlayan devrim yasalarına bizi geri döndürmeye çağıran bir anlayışla karşımıza çıkmamalı. Devlet, eğitim üzerindeki tekeline de son vermeli. Eğitim de sivil toplumun kendisine bırakılmalı. Eğer biz din derslerinin zorunlu olmasına karşı çıktığımızı belirttikten hemen sonra eklemezsek şunu, "Devlet eğitim üzerindeki tekeline de son vermelidir. Eğitim sivil toplumun kendisine bırakılmalıdır" demezsek, zaten sivil toplumun politik toplum karşısında yeterince güçsüz olduğu bir ülkede biz zaten politik toplumu gene sivil toplum üzerinde güçlendirmiş oluyoruz. Bizim tercihimiz o zaman, son tahlilde, işte rejim krize giriyor gerekçesiyle, siyasal islamcılar kadrolaşıyor gerekçesinin arkasına sığınarak, şeriat geliyor gerekçesinin arkasına sığınarak, gene politik toplumdan yana olacaktır gibime geliyor. Ben bu anlayışın demokrasi ile bağdaşır olduğu kanaatinde değilim.

Bir de benim adıma üzüntü veren bir şey var. Yani bir mafya ile bir tarikatın önsözde aynı cümleler içinde yeralması, aynı kategori içinde değerlendirilmesini de gerçekten demokrasi adına yadsımak gerektiğini düşünüyorum. Deminden beri, sayın Yücel Sayman da belirttiler, toplumsal muhalefetimizi yürütürken sırtımızı halka vermemiz gerektiğini söylediler. Aynen katılıyorum. Ama hangi halka sırtımızı vereceğiz? Yani toplumun belirli kesimlerini zaten beğenmediğimizi peşinen itiraf edersek, yani ülkücüleri beğenmiyoruz, belki ben de pekçok noktada eleştiriyorum, siyasal islamcıları beğenmiyoruz, tarikatçıları beğenmiyoruz, ötekini beğenmiyoruz, berikini... Peki kim bu halk? Sadece hoşumuza giden kimlikleri tanımak, hoşumuza giden kimlik mensuplarının her türlü haklarını vermek demokrasi değildir. Önemli olan hoşumuza gitmeyen kimlikleri de olduğu gibi kabul etmektir. Ve önsözde, gene çok güzel bir biçimde belirtiyor, birbirimizle diyalog kapılarını açık tutarsak, birbirimizi dinleme olgunluğuna kavuşursak ufkumuz daha bir açılır deniyor. Ben aynen katılıyorum. Ama sadece birbirimizi olgun bir biçimde dinlemek yetmiyor. Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmek zorunluluğu da demokrasinin bir gereğidir. Ben senin şuranı beğenmiyorum, buranı düzelt de gel diye, eğer düzeltmesini istediğimiz anlayış totaliter bir anlayışsa bunu diyebiliriz. Öbür türlü giyimimize kuşamımıza, eğitim anlayışımıza, dinsel yaşantı tarzımıza ya da dinsiz yaşantı tarzımıza müdahale şeklinde ortaya çıkan şeylerin demokrasi ile bağdaşır olduğu kanaatinde değilim. Bu, kanımca Türkiye'deki huzursuzluğu da daha bir çoğaltır. Sosyal barışı da, daha da şey yapar. Onun için ben sayın Gemalmaz'ın gene altını çizdiği tek yanlı dayatmalardan vazgeçmemiz gerektiğine inanıyorum. Doğru yöntemin de çoğulcu yöntem olduğuna inanıyorum. Gene sayın Gemalmaz şöyle diyor. O halde diyor, sistemin işleyişinde, yönlendirilmesinde ve siyasa üretilmesinde gerçek istikrarı sağlayacak olan yöntem, çoğulculuğun kurumsallaştırılması, siyasa üretim kanallarının toplumun tüm kesimlerine bir kesimine değil, islamcı kesimine, laik kesimine değil, toplumun tüm kesimine onların bu sürecin işlediğine inanmalarını sağlayacak somutlukta açılmış olmasından geçmektedir. Bu perspektifi kurmamız gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Gerçekten rapor çok kapsamlı bir rapor değil. En azından toplumun her alanından ilişki demokratikleşme perspektifleri içermiyor. Eğitim, öğretim, kültür siyasete ilişkin yönleri var. Ama gerçi çok kısa geçmiş, daha çok hukuksal çerçevede ele alınmış bir rapor. Ben raporun zaten konuşmamın başında belirttim, hemen hemen tamamına yakınına katılıyorum. Hukuksal düzenin yeniden yapılandırılması bir sorumluluktur, çağdışı bu ülkenin rejiminin tasfiye edilmesi bir zorunluluktur. Kutsal devlet anlayışından vazgeçilmesi, özgürlüklerimize müdahale eden baskıcı yasaların değiştirilmesi bir zorunluluktur.

Gene sayın hocamın bence değindiği çok önemli konular vardır. Sistem içerisinde, anayasal düzen içerisinde ikicikler oluşmuştur müesseseler arasında. Düalizim söz konusudur, yargıda düalizim söz konusudur. Olağan rejim, olağanüstü rejim düalizmi söz konusudur. Sivil otoride askeri otorite düalizmi sözkonusudur. Özellikle Milli Güvenlik Kurumu'nun Türkiye'deki siyasal rejime vesayet etmesinin çok büyük bir demokrasi ayıbı olduğunu sayın hocam da zaten vurguluyorlar. Bunların mutlaka ortadan kaldırılması, sayın hocamın da belirttiği gibi bir zorunluluktur. Askeri otoritenin sivil otorite karşısında güçlendirilmesi çok büyük bir ayıptır demokrasi adına. Bunun kaçınılmaz sonuçları gerçekten son susurluk olayında da ortaya

çıkmıştır, üzücüdür. Devlet politikası işte milli güvenlik, devlet sırrı gibi bir takım şeylerle bazı gerçeklerin üstünlüğü örtbas edilebilmektedir, faili meçhul cinayetler örtbas edilebilmektedir. Onun için sivil otoritenin hoşumuza gitse de gitmese de askeri otoritenin üstünde bir imtiyaza sahip olması gerektiğini savunmak demokrasinin bir gereğidir. Bu bütün bu konularda sayın hocamın görüşlerine aynen katılıyorum. Merkeziyetçi bürokratik sistemin hantallığını görmemiz lazım. Yerel yönetimleri güçlendirmemiz lazım. Siyasal erklerimiz, halka güvenmediği için sayın hocamın da belirttiği gibi her zaman atanmışları seçilmişlerin üstüne çıkaran bir yönetimden yanadırlar. Özerklik karşıtı bir anayasamız var. Bunu belirtiyorlar. Yargı bağımsızlığı mutlaka sağlanmalıdır. Yargının bağımsızlığına hangi anlayış hangi ideoloji, hangi siyasal parti gölge düşürüyor olursa olsun bunu hep birlikte karşı çıkmak gerekiyor. Kelimenin tam anlamıyla yeni demokratik bir anayasa. Ama sayın hocamın da belirttiği gibi gene herkesin anayasası, herkesin benim diyebileceği bir anayasa oluşturmak lazım. Onun için herkesin eşit temel haklara sahip olduğu gerçekliğinden hareketle hazırlanacak demokratik bir anayasa. Demokratik bir anayasa biçimlendirilmesi sürecinde diyor sayın Gemalmaz, toplumun farklı kesimlerinin beklenti ve istemlerini, özgürce, korkusuzca dile getirmelerinin kanalları bütünüyle açık bırakılmalıdır. Ve ortak rızanın, uzlaşmanın konusu olan temel ilkelerin metne somut biçimde yansıtılması sağlanmalıdır. Bunlar çok önemli perspektiflerdir. Eğer biz toplumun belirli bir kesimini, sistemin herhangi bir yerinden dışlama eğilimini taşırsak, sayın hocamın raporunda da belirttiği ortak rıza anlayışına, uzlaşma anlayışına aykırı davranmış oluruz diye düşünüyorum. Gene bu yeni anayasada içerilmesi gereken zorunlu öğeler konusunda sayın hocamın söylediklerine katılıyorum. Ama dediğim gibi, zorunlu din eğitimi kaldırılmalıdır diyor, aynen katılıyorum. Fakat kendisine şey yapıyorum. Devlet eliyle çoğunluğu ortadan kaldıran tek tip eğitimden yana mıyız değil miyiz? Yani çoğulculuğu hangi anlamda anlıyoruz? Tamam, zorunlu din dersleri devlet eliyle verilmesin, yani işlem teşkilatı kaldırılsın. Ama din ve din hizmetleri nasıl yürüyecektir? Ve toplumun, sivil toplumun kendisinin bu hizmetleri yürütmesinden, kendi okullarını açmasından yana mıyız? Yoksa burada tek tip bir eğitimden mi yanayız? Tevhid-i Tedrisat anlayışının bu anlamda batılı çağdaş demokratik bir anlayışında olduğu kanaatinde de değilim. Devlet, din ve din eğitimi üzerindeki şeyini kaldırsın, ama eğitim de büyük oranda sivil toplumun kendisine bırakılsın diyorum.

Gene katılımda bir başka birinci bölümün sonuç cümleleri çok önemli. Bunun altını özellikle çizmişim. Hukuk devleti kurumsallaştırılmadıkça krizlerin aşılamayacağı ortaya çıkmıştır. Toplumsal sorunları baskı ve yıldırı ile çözme anlayışı, bunca pratikten sonra iflas etmiştir. Bazı şeyleri çok rahat kullanıyoruz, ama içini açtığımız zaman kendimiz bile bazen zora düşüyoruz, bağışlayınız. Bölünme, iç ve dış düşman paranoyası ile devam eden bu saplantılardan kurtulmamız gerektiğini söylüyoruz. Sayın hocam, peki iç düşman kim? Yani siyasal islamcılara göre laikler iç düşmansa, laiklere göre siyasal islamcılar iç düşmansa, bu bir paranoya değil de nedir? Bu paranoyayı nasıl aşacağız? Birbirimize bakarak aşamayacağımıza göre, kötü örneklere bakarak da aşamayacağımıza göre, anti demokratik yaklaşımları esasa alarak tıpkısının aynısını kendimiz de benimseyerek aşamayacağımıza göre bu paranoyayı, bu fobiyi nasıl aşacağız? Bunun bir tek yolu vardır. Herşeye rağmen ve her halükarda demokrat olmayı becermek. Ancak böyle bir anlayışla, demokratik bir zihniyete hep birlikte ulaşabiliriz. Elbette konuşarak tabii anlaşacağız.

Diğer bölümler konusunda da aldığım ayrıntılı notlar var ama sürem bitiyor. Şimdi o zaman hemen bir iki soru işaretim olacak, onları aktarayım yakalamışken. Demokratikleşmenin adresini yeniden düşünmek diyor. Çok doğru, yeniden düşünmek zorundayız. Ve o bölümde de söylediklerini çok önemsiyorum. Fakat Refah Partisi'nin programını ben de eleştiriyorum. Ama 85 programını esas almış. Yani Refah Partisi, insan hakları, demokratikleşme konusunda henüz net bir programa sahip değil. Ben de organik olarak içinde olan bir insan olarak biliyorum. Ve bundan da rahatsızlık duyuyorum. Bu netlikte, bu açıklıkta sizin sözettiğiniz anlamda bir pragramatiği yok. Ama 85 programını esasa alarak bugünki Refah Partisi'ni değerlendirmek sayın hocam, bence eksik ve yanıltıcı bir değerlendirme olur. Siz orada şöyle birşey söylüyorsunuz. Bunlar ölüm cezasına karşı çıkamazlar zaten dinsel ideolojileri gereği. Halbuki siz hukukçusunuz. Kutsal kitabın hiçbir yerinde ölüm cezasına ilişkin emredici bir hüküm gösteremezsiniz.

İkincisi, işte bugün, Fethullah Erbaş vermiş olduğu bir önergede ölüm cezalarının idamlarının kaldırılmasını öneriyor. Böyle bir Refah Partisi de var. Yani zaman zaman değişebilen, konjonktüre ayak uydurabilen bir Refah Partisi var. Bence Refah Partisi, belki de kendisine yönelik bu toplumsal muhalefet karşısında dilerim daha çok demokrat olur, sahici anlamda demokrat olur. Ve gene dilerim ki bu toplumsal muhalefet, dalgalanma, hem Refah Partisi'ni, hem de Refah Partisi'ne tavır koyan diğer toplum kesimlerini karşılıklı olarak demokrat olmaya iter, böyle bir sürecin oluşmasına katkısı bulunur. Onun için ben dinsel ideolojik gereği tabirinin değiştirilmesinden yanayım.Sizde bir hukukçusunuz sayın hocam. Kutsal kitabı yeniden okursanız, orada ölümle ilgili, öldürme ile ilgili hiçbirşey olmadığını görürsünüz.

Bir de şeyi merak ediyorum. Bazı yerlerde sayın hocam, güncele kaçan bir üslup kullanıyorsunuz. Mesela katili şerefli ilan eden veya insan haklarını sorgulayan Avrupa Parlementosu üyesi bayan milletvekillerine ya da Ankara'da laiklik, insan hakları ve demokrasi için yürüyen binlerce kadına fahişe diyen siyasetçiyi. Yani böyle güncel üslupları da zaman zaman kullanıyorsunuz. Bir de eğer Türkiye'de sivil toplum sivil olabilseydi diyorsunuz. Ondan sonra bir yağmur için duaya çıkan bir belediye başkanı örneği veriyorsunuz. Bir belediye başkanı yağmur içinde duaya çıkar, başka birşey için de duaya çıkar. Yani duaya çıkması, onun kamusal görevini engellemez. Galiba burada eksik kalan birşey var, sayın hocama hemen hatırlatarak bitirmek istiyorum. Biz Türkiye'de kamusal alanı demokratikleşmede başarılı olamıyoruz. Sorun kamusal alanı demokratikleştirecek miyiz, demokratikleştiremeyecek miyiz? Laiklerimiz tek başına kamusal alanı belirlemeye kalkışıyorlar. Bu hakkın kendilerine ait olması gerektiğini savunuyorlar. İslamcılarımız da iktidara geldiklerinde kamusal alanı tek başına belirleme hakkının kendilerinde olduğunu galiba düşünüyorlar. Sorun burada kamusal alanı herkese mi açacağız, demokratikleştirecekmiyiz? Ben demokratikleştirilmesinden yanayım. O zaman yağmur için duaya çıkan bir belediye başkanını hiç de tenkid konusu da etmeyiz. Teşekkür ederim.


Yahya Arıkan

Teşekkürler sayın Metiner. Şimdi konuşmacılarımız ciddi bir mola ihtiyacı içindeler. Ve şu anda 10 dakikayı geçmeyecek bir mola veriyoruz. 10 dakika sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz.


Oturum Başkanı Prof. Dr. Burhan Şenatalar

Şimdi mutabakat noktalarının hepsini özetlemeyi düşünmüyorum da fakat hiç olmazsa birkaç tanesinin altını çizmek istiyorum. Bir tanesi Türk siyasal yaşamında olağanüstü rejimleri ve olağanüstü rejim kurumlarının çok büyük, hatta aşırı bir ağırlığı olduğu, gerek tarihsel olarak gerek coğrafi olarak ve bunun çok ciddi bir sorun yarattığı konusunda bir mutabakat var. Demokratik bir anayasa gerekliliği, demokratik bir seçim sistemi gerekliliği, Siyasal Partiler Yasası'nın demokratikleştirilmeleri gerektiği noktalarında bir mutabakat var. Demokratik seçim sistemi üzerinde her ne kadar geniş tartışılmadıysa da en azından barajların yüksekliği konusunda bir mutabakat olduğunu da satır aralarında sezdiğimizi söyleyebiliriz. Yargı bağımsızlığı, yargıç güvencesi gibi konularda çok önemli sorularınız oldu. Devletin saydamlaştırılması konusunda ve eğitim sisteminin demokratikleşmesiyle ilişkisinde sorularımız oldu ve mutabakatlarımız var. Şimdi benim kendi payıma sormak istediğim birinci soru şu. Bu anti demokratik rejimin sahibi koruyucusu destekleyicisi kim? Bunun bir anlamda bir yanıtını sayın Altaylı verdi. Faturayı bürokrasiye çıkarttı. Onun dışında bazı sorunların da olduğunu kendisi düşünüyordur. Sanıyorum diğer konuşmacılar da düşünüyordur. Bu anti demokratik kurumların ve rejimin destekleyicisi toplumsal desteklerin nerelerinde? Bu soru üzerinde durmak zorundayız. Yani kötü kalpli birileri veya küçük küçük çeteler veya devletin yapısı sanki sosyolojik temelleri yokmuş gibi, bir anti demokratik rejimi bir topluma enpoze edemez diye düşünüyorum. Yani bir anlamda projektörümüzü biraz da toplum üzerine çevirsek iyi olur. Örneğin yine sayın Altaylı'nın İzmir'deki toplantıyı kimlerin düzenlediğini de merak ediyorum. Çünkü İzmir'de değişik kuruluşların düzenlediği ve değişik kişilerin katıldığı toplantılardan farklı yanıtlar da alınması şüphesiz mümkündür. Dolayısıyla bambaşka bir toplantıda, darbeye karşı olanlar elini kaldırsın dediğiniz zaman, belki yüzde 90'ının el kaldırabileceği toplantılar a şüphesiz vardır. Şimdi toplumumuzun hangi kesimleri demokratikleşmeye daha açık ve yatkın, hangi kesimleri otoriter rejime daha açık ve yatkın? Ve aynı zamanda sadece hangi kesimleri değil? Tabii bürokraside, basında, ekonomide demokratikleşmeye açık olan kesimler var mıdır yok mudur? Bunların üzerinde iyi bir açılımın yapılmasında yarar görüyorum. Burada da tabii aynı zamanda da Sayın Yücel Sayman'ı da bir noktayı açmaya davet ediyorum. Sırtımızı halka dayamak veya halkı arkamıza almak sözleri beni de açıkçası fazla tatmin etmiyor. Halkın hangi kesimini arkanıza almayı düşünüyorsunuz, bunu biraz açmanız gerekli. Çünkü değişik yerlerde son derece anti demokratik tavırları ortaya koyanlar da, açıkça ifade etmek gerekir, halkın bir kesimi. Yani Mehmet Ağar'a "Türkiye seninle gurur duyuyor" diye bağıranlar da halkın bir kesimi. Böyle bir realite de olduğuna göre nasıl bir demokratik muhalefet geliştirilebilir, güçlendirilebilir? Bunun üzerinde durmamız herhalde yararlı olacaktır.

Yine burada sayın Metiner'e yöneltebileceğimiz bir soru var. Kendisinin konuşmalarında sivil toplumun biraz fazla idealize edildiği izlenimini aldım. Bu, belki çok farklı noktalarda bulunmalarına rağmen sayın Sayman'la sayın Metiner'in mutabık oldukları bir nokta gibi dahi yorumlanabilir. Çünkü ikisi de, biri halk diyerek, biri de sivil toplum diyerek bütün yetkileri güçleri esas olarak halka verebilsek sanki problem kalmayacakmış gibi bir ifade, izlenim en azından yaratabildiler. Belki ben böyle bir izlenim edindim. Halbuki politik toplum ve sivil toplum, iki deyimle bütün kötülükler politik toplumdan, bütün iyilikler de sivil toplumdan kaynaklanır, diye birşey, ne Türkiye realitesine uyar, ne de başka ülkelerin realitesine uyar. Şimdi demokrasiyi tabii ki oluşturacağız şüphesiz. Ama demokrasinin de dünya genelinde 7 tane veya 17 tane değişik özü yok. Yani demokrasilerin şeriatçı demokrasi olması ihtimali yok. Şimdi dolayısıyla o sorunun içinden nasıl çıkacağız? Yani dünya geneline baktığınız zaman, din esasına dayalı bir demokrasi henüz gözükmüyor. Dolayısıyla orada mutabakat noktası nedir? Bunun dışında alevilerin ve sünnilerin mutabakatı daha kolay şüphesiz. Bir süre sonra Kürt yurttaşların çoğunluğuyla, Türk yurttaşların çoğunluğu, Kürt kökenli yurttaşlarla, Türk kökenli yurttaşların çoğunluğunun bir noktada buluşmaları da mümkün. Çünkü oradada bir mutabakat zemini biraz daha kolay canlandırılabiliyor. Ama onun ötesinde bu soruyu biraz daha geliştirebiliriz. Mesela eğitimin sivil topluma bırakılması ile kastedilen şey nereye kadar gidebilir? Burada da bir mutabakat bulunabilir şüphesiz. Bugün de özel okullar kurulabiliyor, Kuran Kursları'nı kurmak mümkün. Ama sivil topluma bırakalım dediğiniz zaman, işte tüm liseleri, tüm üniversiteleri, sivil topluma bırakmak hiçbir ülkede düşünülen birşey değil. Bütün ülkelerde devlet tarafından, politik toplum tarafından denetleniyor eğitim faaliyeti. Öyle olmaması da düşünülemez zaten, eşyanın doğasına aykırı olur. Yani burada sanıyorum dünya genelinde şeriat adı altında yapılan uygulamalardan duyulan gerilimler sıkıntılar tedirginlikler, korkular çok da haksız değildir. En son mesela Afganistanla ilgili, Türkiye'de şeriatçılar bunu yapmak istiyor demiyorum, ama haliyle insanların psikolojik korkuları böyle ortaya çıkıyor. En son Afganistan'la ilgili ortaya çıkan şey, beyaz çorap yasaklanmış. Şimdi bu tür şeyler, şeriat adına değişik şeyler uygulandığına göre Türkiye'de de nasıl bir uzlaşma zemini olabileceği sorusu çok haklı bir sorudur. Ve mutabakatların olamayacağı bazı noktaların mevcut olacağını da kabul etmek zorundayız. Yani her noktada herkes mütabık olamaz. Şüphesiz kutsal devlet anlayışı ile kutsal yasa anlayışı konusunda çok eleştirel yaklaşmamız lazım. Ama ben kendi payıma şunu düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda, "Türkiye Cumhuryeti laik demokratik sosyal hukuk devletidir" diyor. Şimdi bu maddeler benim için çok önemli. Bu maddeler benim için kutsaldır demem. Ama bu maddelerin değişmemesi için, bu maddenin ve esprinin değişmemesi için çok ciddi çaba göstermeyi de düşünürüm. Bunların kaldırılması, örneğin laik devlet, sosyal devlet, hukuk devletinin, bunların kaldırılması karşısında da ortak nokta olmadığını zannediyorum. Şimdi çoğulculuğun kurumsallaşmasıyla ne anladığımızı bilmemiz lazım. Orada belki Sayın Gemalmaz açabilir. Türkiye'de çoğulculuğun kurumsallaşması ile ilgili bir de çoklu hukuk sistemi görüşü var. Bunun çağdaş hukuk sistemleriyle bağdaşmadığı kanısındayım. Dolayısıyla çoğulculuğun kurumsallaşması öyle birşeyi de içiriyor mu, onu belki aydınlatmamızda yarar var. Yani şunu anlamak istiyorum. Şimdi Türkiye'nin politik sürecinin ana aktörleri sivil toplum örgütleri, özellikle son günlerde malesef sivil toplum örgütleri. Kendi kendilerine çok iş yapmakla birlikte politik sürecin gidişatını çok da ciddi belirleyemiyorlar. Türkiye'de sayın Sayman'a yine bir soru yöneltmek istiyoruz. Sokağa çıkmakla malesef bazı haklar alınamıyor. Geçen sene işçi sınıfı malesef çok fazla sokağa döküldü. Ama sonuçta aldığı bir yüzde 20'lik zam, birde 16'lık zam. Enflasyon karşısında ciddi bir kaybı önleyemedi. Türkiye'nin en örgütlü kesimi de işçi sınıfıdır. Dolayısıyla şimdi bizim önümüzde çok uzun süre var. Gerçekten burada Altaylı'nın hayvanlarla ilgili benzetmesini ben çok zevkle izledim. Önümüzde çok sabır isteyen, bilinç isteyen, geniş bir vizyon isteyen bir mücadele süreci var. Dolayısıyla sokağa dökülme ifadesi tabii bir mücadeleyi ifade ediyor ama o mücadelenin sadece bir yöntemi. Sokağa dökülerek işçi sendikaları konfederasyonlar bile birşey elde edemediyse, tam da hedefimizi saptamadan, tam da neye dayandığımızı saptamadan ne için mücadele ettiğimiz bilmeden, bugün türkiyede 7 gün sokağa dökülüp 8. gün haklı olarak evine dönecektir. Dolayısıyla orada sivil toplum örgütleri veya toplumsal muhalefet nasıl daha güçlü bir hareket yaratabilir, bunun üzerine sayın konuşmacıların bazı önerileri varsa bunlarıda duymamız yararlı olacaktır kanaatindeyim.

Şimdi bunları söyledikten sonra topu sizlere devretmek istiyorum. Ve şöyle bir yöntem izleyelim. Şu ana kadar ismini vermiş olan bir kişi var. Onun dışında söz almak isteyen varsa onun ismini yazayım. Ve sırayla o arkadaşlarımıza söz vereceğim. Birinci isim Hüseyin Ergün'dür. Ondan sonra isimlerini alayım. Kemal Çolak, Oktay Gülağa, Oktay Yeşilyurt, Mustafa Arslan, Serpel Zorbozan, başka var mı?. Şimdi Hüseyin beyle birlikte 6 kişi var. Mümkün mertebe üç dört dakikayı geçmezsek. Arkadaşlarımıza da biraz daha geniş bir süre tanımak lazım. Bunların dışında şu anda zaten 5'i aşacağımız kesinleşti de ama hiç olmazsa aşırı bir şekilde aşmayalım. Aşamayız da zaten. Salonu boşaltacağız. Bir de cevapların sonunda bir kısa bir anket düzenlemiş arkadaşlar, ona zaman ayırmak istiyoruz. Dolayısıyla 3 dakikayı aşmasınlar soru soracaklar arkadaşlarımız. Sayın Hüseyin Ergün buyrun.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə