Wilbur Smith Onbirinci Yazıt



Yüklə 2,28 Mb.
səhifə21/47
tarix11.08.2018
ölçüsü2,28 Mb.
#69455
növüYazı
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   47

Güneş ışığının yerdeki süzülüşünü izlediler. Fildişi halkaya değip oradan duvarlara yansıdı, ışınımı on kat artmıştı. Şimdi daha hızlı ilerler griydi, sonunda birdenbire bütün fildişi diski doldurdu. O anda kutsal bir Mısır çalgısı olan ve dini törenlerde çalman sistrum'\&nn mırıltısı duyuldu. Etraflarında yarasaların ve akbabaların kanat seslerini işittiler. Beyaz 'Şık mabedi öyle bir parıltıyla kapladı ki ellerini gözlerine kalkan yapmak

269
Wilbur Smith

zorunda kaldılar. Kamaşan gözleriyle Eos'un ruhani işaretinin diskin ortasında belirdiğini gördüler, alevin içinde bir kedi pençesiydi bu.

Cadının kokusu burun deliklerini yabani hayvan kokuları halinde doldurdu. Girişe doğru geri çekildiler ama o sırada güneş ışığı fildişi diski geçti ve alevden harfler silindi. Cadının kötü kokusundan geriye sadece küflü tahta ve yarasa pisliği kokusu kaldı. Güneş ışığı soldu ve mabet yine loşlaştı. Sessizce galeriye, oradan da dışarı çıktılar.

Fenn, "Oradaydı," diye fısıldadı. Ciğerlerini temizlemek istercesine serin göl havasını içine çekti.

"Etkisi sürüyor." Taita asasıyla Kızıl Taşlar'ı gösterdi. "Hâlâ şeytani işlerini yönetiyor."

"Tapınağını yıkabilir miyiz?" Fenn dönüp binaya bir göz attı. "Böylece onu da mahvetmiş olur muyuz?"

Taita sert bir sesle, "Hayır," dedi. "Sığmağının iç mabedinde etkisi çok güçlü. Ona orada meydan okumak ölümcül bir tehlike yaratır. Ona saldırmak için başka bir zaman ve yer bulacağız." Elinden tutup Fenn'i uzaklaştırdı. "Yarın taşın gücünü denemek için döneceğiz ve Kızıl Taşlar'ın bu boğaza nasıl geldiği hakkında Kalulu'dan daha fazla bilgi alacağız."


Meren, Kızıl Taşlar'ı ikiye bölen çatlağı gösterdi. "Mutlaka burası duvarın en zayıf yeridir. Kopma noktası olabilir."

"Deneye başlamak için kesinlikle en uygun yer," dedi Taita da. "Odun sıkıntısı çekmiyoruz." Boğazın yamaçlarını kaplayan büyük ağaçların çoğu susuzluktan kurumuştu. "Adamlara söyle başlasınlar."

Adamların ormana yayılışını izlediler. Çok geçmeden balta sesleri yamaçlarda yankılanırken boğazı çınlatıyordu. Ağaçlar devrilince atlan kullanarak kızıl duvarın dibine sürüklediler. Orada onlan uzunlamasına

270
11. Yazıt

kesip üst üste yığarak alevlerin iyice yayılabileceği bir baca oluşturacak şekilde istiflediler. O devasa yığına yanıcı maddeleri yerleştirmeleri üç gün sürdü. O arada Taita da dört ayrı su dolabı yapımını denetliyordu, bunlarla suyu gölden alıp duvann üstüne yükseltecek ve duvarın kızmış olan diğer yüzüne akıtacaklardı.

Bütün hazırlıklar tamamlanınca Meren odun yığınını ateşledi. Alevler tepeye kadar yükseldi. Kısa bir süre içinde kütük yığınında kükreyen bir yangına dönüştü. Kimse derisi kavrulmadan yüz metre bile yanına yakla-şamazdı.


Yangının hafiflemesini beklerken, Taita ile Fenn, Kalulu ile birlikte boğazın üstündeki tepede oturmuş, uzaktan Eos'un tapınağına bakıyorlardı. Güneşten korunmak için küçük, harap bir pavyona sığınmışlardı. Korumaların pavyonun damını onarması gerekmişti.

"Nehir henüz akarken ve kabilem burada yaşarken, yılın sıcak mevsiminde, toprak güneşin altında kavrulurken buraya gelme alışkanlığım vardı," dedi Kalulu. "Gölden nasıl serinlik geldiğini fark etmişsinizdir. Ayrıca, yabancıların tapınakta yaptıklarını da merak ediyordum. Buradan onları gözetlerdim." Karşı tepeye yapılmış tapınağı gösterdi. "O zamanki manzarayı gözünüzün önünde canlandırmalısınız. Şimdi kırmızı duvann durduğu yerde gürül gürül akan bir sürü şelale vardı. Öyle şiddetli ve güçlü akarlardı ki, düştükleri yerden göğe bir serpinti bulutu yükselirdi." Kollarını havaya kaldırıp yükselen bulutu anlamlı, zarif bir hareketle gösterdi- "Rüzgâr değişince serpinti, tıpkı yağmur gibi serin ve tatlı bir şekilde curadan bizi de ıslatırdı." O anları hatırlayıp keyifle gülümsedi. "Böylece, "Uradan bir şahin gibi bütün önemli olaylan görebiliyordum."

271
Wilbur Smith

Fenn, "Tapınağın inşa edilişini izledin mi?" diye sordu. "İçinde bir sürü fildişi ve kıymetli taşlar olduğunu biliyor muydun?"

"Evet güzel çocuğum. Yabancılann onları getirişini izledim. Yüzlerce köleyi yük hayvanı gibi kullandılar."

Taita, "Hangi yönden geliyorlardı?" diye sordu.

"Batıdan geldiler." Kalulu uzaktaki puslu mavilikleri gösterdi.

"Orada hangi ülke var?" dedi Taita.

Cüce hemen cevap vermedi. Bir süre sessiz kaldı ve sonra çekinerek konuştu: "Genç bir adamken ve bacaklarım hâlâ tamam ve güçlüyken oraya gitmiştim. Bilgi ve bilgelik peşindeydim, çünkü batıdaki o uzak ülkede muhteşem bir bilgenin yaşadığını duymuştum."

"Peki ne keşfettin?"

"Yılın çoğu zamanında bulutların arasında gizlenen yüce dağlar gördüm. Bulutlar dağılınca gökyüzüne tırmanan, çıplak başlan bembeyaz parlayan zirveleri ortaya çıkıyordu."

"Zirvelere tırmandın mı?"

"Hayır. Sadece uzaktan gördüm."

"O dağlann bir adı var mı?"

"Onlan gören yerlerde yaşayan insanlar, tepeleri dolunay gibi parlak olduğu için Ay Dağlan diyordu."

"Söylesene bilgili ve saygıdeğer arkadaşım, bu seyahatlerinde başka mucizeler de gördün mü?"

"Mucizeler çok boldu," diye cevap verdi Kalulu. "Topraktan fışkıran ve kazanda kaynayan su gibi fokurdayan nehirler gördüm. Tepelerin ho-murdandığını ve ayaklanırım altında, canavarlar derinlerdeki mağaralarından sarsıyormuş gibi sallanan topraklan gördüm." Anılar kara gözlerinin parlamasına yol açmıştı. "O sıradağlar o kadar güçlüydü ki zirvelerden biri yanıyor ve devasa bir ocak gibi tütüyordu."

272
11. Yazıt

Taita heyecanla, "Yanan bir dağ!" diye bağırdı. "Alev ve duman püskürten bir zirve görmüşsün! Yani bir volkan mı keşfettin?"

"Böyle bir mucizeye o adı veriyorsan öyledir," dedi küçük adam. "Oralarda yaşayanlar Işık Kulesi diyordu. O manzaraya hayran kalmıştım."

"Peki, aradığın bilge kişiyi bulabildin mi?"

"Hayır."


"Bu tapınağı inşa eden adamlar Ay Dağları'ndan mı gelmişti? Buna mı inanıyorsun?" Taita, onu tekrar asıl konuya döndürmüştü.

"Kim bilir? Ben değil. Ama o yönden geldiler. Yirmi ay çalıştılar. Önce kökleriyle inşaat malzemelerini taşıdılar. Sonra duvarları diktiler ve kütüklerle, sazlarla kapattılar. Kabilem onlara yiyecek temin etti, karşılığında da boncuk, kumaş ve metal aletler aldılar. Binanın amacını anlamamıştık, ama zararsız görünüyordu ve bizim için bir tehlike oluşturmuyordu." Kalulu saflıklannı hatırlayınca başını salladı. "Bense çalışmalara ilgi duyuyordum. Adamlara kendimi sevdirmeye ve yaptıkları şeyle ilgili biraz daha bilgi edinmeye çalıştım, ama beni en düşmanca tutumla uzaklaştırdılar. Kamplannm etrafına nöbetçiler diktiler ve yaklaşamadım. Ben de bu gizli yerimden izlemek zorunda kaldım." Kalulu yine sessizleşti.

Taita yeni bir soruyla onu yüreklendirdi. "Tapınak tamamlandıktan sonra ne oldu?"

"İnşaatçılar ve köleler aynldı. Geldikleri gibi batıya döndüler. Tapı-

Wilbur Smith

"Her gün öğle vakti rahiplerden üçü törenle şelalenin başına iniyordu. Sürahilere su doldurup garip sözler ve danslar eşliğinde tapmağa götürüyorlardı."

"Tenmass dilinde mi?"

"Hayır, Büyücü. O dili tanıyamadım."

"Hepsi bu muydu? Yoksa hatırladığın başka bir şey var mı? Kurbanlar demiştin demin."

"Bizden kara keçiler ve kara tavuklar satın alırlardı. Renk konusunda çok titizdiler. Hayvanın kapkara olması gerekiyordu. Onları tapmaklarına götürürlerdi. Önce ilahi söylediklerini duyardım, ardından da dumanı görür ve yanık et kokusunu alırdım."

"Başka?" diye ısrar etti Taita.

Kalulu bir an düşündü. "Rahiplerden biri ölmüştü. Sebebini bilmiyorum. İki rahip cesedi göl kıyısına taşıdı. Çıplak olarak kumun üstüne bıraktılar. Sonra tekrar yamacı tırmandılar. Oradan, timsahlann gölden çıkıp cesedi suyun altına çekişini izlediler." Cüce elleriyle bir bitiş hareketi yaptı. "Birkaç hafta sonra da tapınağa yeni bir rahip geldi."

Taita, "Yine batıdan mı geldi?" diye tahminde bulundu.

"Bilmiyorum çünkü gelişini görmedim. Bir akşam sekiz taneydiler, ertesi sabah yeniden dokuz olmuşlardı."

"Demek ki rahip sayısı önemliymiş. Dokuz. Yalan'ın şifresi." Taita bir süre bunu düşündükten sonra, "Ondan sonra ne oldu?" diye sordu.

"Rahipler iki yıldan uzun bir süre boyunca aynı şeyleri tekrarladılar Sonra bir sonuca ulaşmak üzere olduklarım tahmin ettim. Tapınağın etrafında beş tane işaret ateşi yaktılar ve aylar boyunca gece gündüz hiç sön- I dürmediler."

"Beş ateş," dedi Taita. "Nasıl yerleştirmişlerdi onları?"

"Dış duvarda beş tane dikit var. Onları fark etmiş miydin?," dedi K-a lulu.

274
11. Yazıt

"Evet. Büyük bir pentagramın uçlarını oluşturuyorlar, yani tapınağın izerinde bulunduğu mistik desenin."

"Ben tapınağın içine hiç girmedim. Pentagram filan bilmiyorum. Sadece ateşleri dış duvarın etrafındaki beş noktada yaktıklarını biliyorum."

"Başka garip bir şey olmadı mı?"

"Sonra rahiplere biri daha katıldı."

"Yeni bir rahip miydi?"

"Sanmıyorum. Bu kişi kırmızı değil, tepeden tırnağa siyahlar giyiyordu. Yine simsiyah bir örtüyle de örtündüğü için kadın mı erkek mi ne olduğunu bilemiyorum. Ama, giysilerin altındaki hatlar ve hareketlerindeki zarafet yüzünden kadın olabilir, diye düşünmüştüm. Her sabah güneş doğarken tapınaktan çıkıyordu. Beş ateşin önünde ayrı ayrı dua edip tekrar içeri girerdi."

"Yüzünü hiç gördün mü?"

"Hep örtülüydü. Ruhani, tehlikeli bir zarafeti vardı. Diğer rahipler ona büyük saygı gösteriyor, önünde yerlere kapanıyorlardı. Herhalde yüksek rahibeleriydi."

"Kadın tapınaktayken göklerde veya tabiatta önemli bir işaret gözlemlemiş miydin?"

"Aslında, bir sürü garip semavi işaret vardı Büyücü. Onu ilk kez ateşlerin başında dua ederken gördüğüm gün, akşam yıldızı kendi yolunda geri geri gitmişti. Kısa bir süre sonra da önemsiz ve adı olmayan bir yıldız dev gibi şişti ve alevlerin içinde yok oldu. Kadının tapınakta kaldığı ner gece kuzey semalarında garip renkler oluştu. Bütün bu kehanetler doğayı da etkiledi."

"Sence bunlar o kadının işi miydi?"

Sadece o geldikten sonra oluştuklarını biliyorum. Tamamen tesadüf de olabilir, bilmiyorum."

"Hepsi bu muydu?" dedi Taita.

275
Wilbur Smith .

Kaluiu başını salladı. "Dahası da vardı. Doğa çıldırmış gibiydi. Tarlalardaki ürünlerimiz sarardı ve kurudu. Sığırlar buzağılarını düşürdü. Kabilemizin yüce şefini yılan soktu ve neredeyse anında öldü. Birinci karısı iki başlı bir oğlan doğurdu."

"Uğursuzluk alametleri," diyen Taita ciddileşmiş görünüyordu.

"Daha sonra çok kötü şeyler de oldu. Hava bozuldu. Kentimizin üstüne, yükseklerden gelen güçlü bir rüzgâr indi ve çatıları uçurdu. Bir yangın kabile totemini yaktı ve atalarımızdan kalan her şeyi yok etti. Sırtlanlar yüce şefin cesedini topraktan çıkarıp yediler."

Taita, "Halkına, atalarına ve dinine doğrudan saldırılmış," diye mırıldandı.

"Sonra da yer sallanmaya başladı, sanki canlı bir hayvan gibiydi. Gölün sulan göklere yükseldi, kudurmuş beyaz köpükler oldu. Balık sürüleri kayboldu. Göl kuşları batıya doğru uçup gitti. Dalgalar sahilde yatan kanolarımızı parçaladı. Balık ağlanmızı mahvetti. İnsanlar kabilemize kızan tannlan yatıştırmam için yalvardılar."

"Bunlara karşı ne yapabilirdin ki?" dedi Taita. "Sana çok zor bir gö-rev vermişler."

"Şimdi oturduğumuz yere geldim. Gücümün yettiği en kapsamlı ko- i ruma büyüsünü yaptım. Göl tanrılannın öfkesini yatıştırsınlar diye atala-nmın ruhlarını çağırdım. Ama yakanlanma karşı sağır, halkımın çektiği acılara karşı kör kaldılar. Üzerinde oturduğumuz bu tepeleri dev bir filin J ngong ağacını salladığı gibi salladılar. Toprak öyle oynuyordu ki, insanlar ayakta duramaz olmuştu. Toprak, aç aslanların çenesi gibi açıldı ve erkekleri, sırtlarında bebekleriyle birlikte kadınlan yuttu." Artık Kalulu ağhy°r' du. Gözyaşlan çenesinden çıplak göğsüne akmaktaydı. Korumalanndan biri keten bir kumaşla göğsünü kuruladı.

"Ben izlerken, gölün suları korkunç seslerle gümbürdeyerek, öfkey' le kıyılara saldırdı. Su, altımızdaki yamacın ortasına kadar yükseldi. Ser-

276
11. Yazıt

pintileri buraya kadar geliyordu. Kör ve sağır olmuştum. Tapınağın oldu-5u tarafa baktım. Bulutların ve serpintilerin arasında, siyah giysili kişinin tek başına kapının önünde durduğunu gördüm. Savaştan dönen sevgili kocasını karşılayan bir kadın gibi, kollarını o karmakarışık göle doğru uzatmıştı." Kalulu nefes almak için durdu ve bedenini kontrol etmeye çalıştı. Kasları seyirip bükülüyor, başı felçli bir adamınki gibi titriyordu. Çok sallanıyordu.

Taita elini onun başına uzatıp, "Huzurlu ol!" dedi, küçük adam ağır ağır gevşeyip rahatladı ama yüzünden hâlâ yaşlar akıyordu. "Çok acı geliyorsa devam etme," dedi Tai ta.

"Sana anlatmam lazım. Sadece sen anlayabilirsin." Derin bir nefes alıp anlatmaya devam etti: "Sular yanldı ve dalgaların arasından karanlık kütleler çıkmaya başladı. Önce, bunları derinlerde yaşayan canavarlar zannettim." En yakın adayı gösterdi. "Burada ada yoktu. Gölün üstü bomboştu. Derken yüzeye bir kaya kütlesi fışkırdı. O gördüğün ada, gölün rahminden çıkan bir bebek gibi ortaya çıktı." Gösterirken eli şiddetle titriyordu. "Ama orada da bitmedi. Sular bir kez daha yanldı. Gölün dibinden başka bir kaya kütlesi çıktı. İşte onlar! Kızıl Taşlar! Kor gibi parlıyorlardı. Sular tısladı ve dönerek kayayı kenara itti. Taşlar yan erimiş durumdaydı, havayla karşılaştıkça sertleşiyorlardı. Yarattıklan buhar bulutlan o kadar yoğundu ki, neredeyse her şeyi örtmüşlerdi. Ama bulutlar açılınca, tapmağın el değmemiş olduğunu gördüm. Duvarlanndaki her taş yerli yerindeydi, çatısı da sağlamdı. Ama kara giysili kişi kaybolmuştu. Rahipler de gitmişti. Hiçbirini bir daha görmedim. Kızıl Taşlar, dev bir gebenin karnı gibi şişmeye başladı ve giderek şimdiki halini alıp Nil'in ağzını tıkadı. Nehir çekilip kurudu ve suların altından, yatağındaki kumluklar ve taşlar ortaya çıktı."

Kalulu, korumalanna dönüp el işaretleriyle bir şeyler söyledi. Biri he-men koşup başını tuttu, biri de dudaklanna bir sukabağı uzattı. Kalulu gürültülü bir şekilde sukabağındaki sıvıyı içti. Kötü kokulu sıvı onu hemen

277
Wilbur Smith

rahatlatmış gibiydi. Sukabağını kenara itip Taita'ya anlatmaya devam etti.

"Bu afetlerden o kadar bunalmıştım ki bayır aşağı koşmaya başladım." Eliyle koştuğu yolu gösterdi. "Yer yanlıp da, önümde açılan derin çukura yuvarlandığımda şu ağaçların oraya gelmiştim. Tırmanıp kurtulmaya çalıştım ama bacaklarım kırılmıştı. Yer, insan yiyen bir canavarın çenesi gibi, açıldığı hızla üstüme kapandığında, neredeyse tepeye ulaşmak üzereydim. İki bacağım sıkışmıştı, kemiklerim kırılıp paramparça oldu. Tamafupa'dan kurtulanlar beni bulduklarında iki gündür oradaydım. Beni çekip çıkarmaya çalıştılar ama bacaklarım iki kayanın arasındaydı. Bir bıçakla balta getirmelerini istedim. Onlar beni tutarken bacaklarımı kestim ve kesik yerlere ağaç kabukları sardım. Kabilem bu lanetli yerden Kioga bataklıklarına kaçarken beni de götürdü."

Taita, "Bana anlatırken bütün o korkunç olayları yeniden yaşadın," dedi. "Gücünün sonuna geldin artık. Anlattıkların beni derinden etkiledi. Kadınlarını çağır. Seni tekrar Tamafupa'ya götürsünler, dinlenmen lazım."

"Sen ne yapacaksın Büyücü?"

"Albay Meren parçalanıp parçalanmayacağını görmek için, kızmış kaya yüzeyini söndürmeye hazır. Ben de ona yardım edeceğim."


Taş duvarın önüne yığılı odun dağından geriye bir sıra parlak kor kalmıştı. Kızıl taş o kadar ısınmıştı ki, etrafındaki hava, çöldeki seraplar gibi titreşip dalgalanıyordu. Dört grup adam, Kızıl Taşlar'in tepesindeki su dolaplarının başına toplanmıştı. Hiçbirinin taş kırma tecrübesi yoktu. Ama Taita, onlara açıklamalarda bulunmuştu.

"Hazır mısınız Büyücü?" Meren'in sesi boğazın derinliklerinden yankılandı.

278
11. Yazıt

Taita da, "Hazırız!" diye bağırdı.

"Pompalamaya başlayın!"

Adamlar su dolaplarının kollarına bütün güçleriyle asıldı. Habari'nin bir yerli davuluyla verdiği ritme uyarak başlan inip kalkıyordu. Boş kovalar göl yüzeyine indi, doldu ve duvann tepesine çıktı. Orada hazırlanan tahta kanallar sayesinde duvann kızmış yüzeyine aktarıldı. Sulann kızgın taşa değmesiyle birlikte havada yoğun buhar bulutlan oluştu ve tıslayarak yükselen bulutlar, taşın tepesindeki adamlan kuşattı. Dolap kollannı itenler hiç aksatmadan asılmayı sürdürdü ve sular da akmaya devam etti. Buharlar çıkıyor, taş inleyip homurdanıyordu.

Taita, "Kırılıyor mu?" diye bağırdı.

Duvann dibindeki Meren buhardan görünmez olmuştu. Cevabı da, akan suyun ve fışkıran buharın sesi yüzünden zar zor duyuldu. "Hiçbir şey göremiyorum. Pompalamaya devam edin Büyücü!"

Dolapların başındaki adamlar yorulmuştu ve Taita onları yenileriyle değiştirdi. Suyu duvardan akıtmaya devam ettiler ve sonunda tıslayan buhar bulutları azalmaya ve kaybolmaya başladı.

, Meren yine, "Pompalayın!" diye kükredi. Taita ekipleri bir daha değiştirdi ve ihtiyatla kenara yaklaşıp aşağı baktı, ama yamacın eğimi yüzünden dip görünmüyordu. Pompaların başındaki adamlara, "Ben aşağı iniyorum," diye seslendi. "Dur diyene kadar devam edin." Boğaza inen patikadan hızla inmeye başladı. Aşağıdaki Meren'i ve Fenn'i seçebiliyordu artık. Duvarın dibine iyice sokulmuş, deneyin sonuçlannı tartışıyorlardı.

Taita, "Kayaya o kadar yaklaşmayın," diye seslendi ama onu duymuşa benzemiyorlardı. Yukandan su akmaya devam ediyor ve kuru nehir yalgındaki külleri yıkıyordu.

inişin sonuna yaklaşan Taita, "Hey, Meren! Sonuç ne?" diye bağırdı.

Meren başını kaldırıp baktı, görünüşü öyle komikti ki Taita güldü. 'Niye öyle suratsızsın?"

279
Wilbur Smith

Meren, "Hiçbir şey olmadı!" diye sızlandı. "Onca çaba boşa gitti." Buhar girdaplarının arasından çıkıp elini kayaya uzattı.

Taita, "Dikkat et!" diye bağırdı. "Hâlâ sıcaktır." Meren elini geri çekti ve kılıcını çıkardı. Kılıcının ucuyla duvarı yokladı.

Fenn de yanına gelmişti. "Kaya hâlâ sağlam," diye haykırdı. "Hiç çatlak yok." Taita arkalanna geldiğinde, Meren'le Fenn duvardan bir kol boyu uzaktaydılar. Fenn'in haklı olduğunu gördü: kızıl kaya alevlerden kararmıştı ama hiçbir zarar görmemişti.

Meren kılıcının ucuyla birkaç kez vurdu. Katı bir ses duyuldu. Meren hıncını almak üzere daha sert vurmak için kılıcını kaldırdı. İçinde durdukları buhar bulutlan nemli ve sıcaktı, ama Taita aniden, yüzünde ve kol-lannda buz gibi bir ürperti hissetmişti. Hemen İç Göz'ünü açtı. Meren'in vurduğu yerde minik bir noktanın belirdiğini gördü. Nokta önce kızardı, sonra Eos'un sembolü olan kedi pençesine dönüştü.

Taita, "Geri çekilin!" diye emretti ve komutunu güçlendirmek için güç sesini kullandı. Aynı anda atılıp Fenn'in kolunu tutmuş ve kızı geri çekmişti. Ama uyarısı Meren'e çok geç ulaştı. Meren istemediği halde kılıcının ucu tekrar o parlak noktaya dokundu. Cam kınlması gibi bir sesle, Eos sembolünün hemen altındaki kaya dışa doğru patladı ve parçalar olduğu gibi Meren'in yüzüne geldi. Çoğu çok küçük olmakla beraber iğne gibi keskindi. Meren'in başı arkaya doğru savruldu, kılıcı elinden düştü ve elleriyle yüzünü örttü. Parmaklannın arasından akan kan göğsüne iniyordu.

Taita koşup kolundan yakaladı. Fenn yere savrulmuştu, ama şimdi o da kalkmış yardıma koşuyordu. Meren'i aralanna alıp kızgın kayadan uzaklaştırdılar, gölge bir yer bulup oturttular.

Taita peşlerinden gelen ve oraya biriken adamlara, "Geri durun!" diye emretti. "Bîze çalışacak yer bırakın." Sonra Fenn'e dönüp, "Su getir, dedi.

280
//. Yazıt

Fenn koşup bir sukabağı kaptı ve Taita'ya getirdi. Taita, Meren'in ellerini perişan durumdaki yüzünden çekti. Fenn dehşet içinde bir çığlık attı ama Taita kaşlarını çatıp susmasını işaret etti.

"Hâlâ güzel miyim?" diyen Meren gülmeye çalıştı ama gözleri sımsıkı kapalıydı ve dudakları şişmiş, kan içinde kalmıştı.

Taita, "Büyük gelişme var," diyerek onu yatıştırdı ve yüzündeki kanları yıkamaya başladı. Bazı kesikler yüzeyseldi ama derin olanlar da vardı. Biri, burun köprüsündeydi, biri de üst dudağmdaydı ama en kötü olanı sağ gözkapağını parçalamıştı. Taita gözüne batmış bir taş parçasını çıkartabildi.

Fenn'e, "İlaç çantamı getir," deyince kız koşarak eşyalarının bulunduğu yere gitti ve deri torbayı getirdi.

Taita cerrahi aletlerini sardığı deriyi açtı ve fildişinden yapılmış bir pens buldu. Yumuşak bir sesle Meren'e, "Gözlerini açabiliyor musun?" diye sordu.

Meren sol gözkapağını azıcık aralayabildi ama yaralı olan sağ taraf titredi fakat açılmadı.

"Hayır büyücü." Sesi boğuk çıkmıştı.

Fenn ürkek bir tavırla, "Acıyor mu?" diye sordu. "Ah zavallı Meren." Uzanıp elini tuttu.

"Acımak mı? Hiç acımıyor. Sen dokununca daha da iyi oldum."

Taita, Meren'in dişlerinin arasına bir deri parçası koydu. "Bunu ısır." Pensle bir taş parçasını kavradı ve tek bir hareketle çekip çıkardı. Meren inledi ve suratı çarpıldı. Taita pensi kenara bırakıp parmaklarını gözkapak-lanna yerleştirerek yavaşça gözlerini açtı. Arkasından Fenn'in nefesini 'uttuğunu duymuştu.

Meren, "Kötü mü?" diye sordu.

Taita ses çıkarmadı. Gözyuvan patlamıştı ve kanlı bir jöle halinde Çenesine akıyordu. Taita, Meren'in o gözüyle bir daha asla göremeyeceği-

281
Wilbur Smith

ni anlamıştı. Yavaşça diğer gözkapağmı sonuna dek açıp ona baktı. Göz merceği büyümüş ve normal bir şekilde odaklanmıştı. Öteki elini kaldırıp, "Kaç parmak görüyorsun?" diye sordu.

Meren, "Üç," dedi.

"Demek ki tamamen kör olmamışsın," dedi Taita. Meren güçlü bir savaşçıydı. Gerçeği ondan gizlemeye gerek yoktu ve hiç doğru olmazdı.

"Sadece yarısı mı kaldı?" diyen Meren güçlükle gülümsedi.

Taita, "O yüzden tanrılar bize iki göz vermiş," deyip, zarar gören gözü keten şeritle sarmaya başladı.

"Cadıdan nefret ediyorum. Bunu o yaptı." Fenn ağlamaya başlamıştı. "Ondan nefret ediyorum. Nefret ediyorum."

"Albay için bir tahtırevan yapın." Taita bunu etraflarındaki adamlara emretmişti.

Meren, "Gerek yok," diye itiraz etti. "Yürüyebilirim."

Taita, "Süvariliğin birinci kuralı," diye hatırlattı. "Bir şeye binme imkânı varken asla yürümemektir."

Tahtırevan hazır olur olmaz Meren'in binmesine yardım ettiler ve Tamafupa'ya doğru yola koyuldular. Fenn, Taita'ya, "Yukarıdan bizi seyreden yabancı adamlar," diye bağırdığında yola çıkalı fazla olmamıştı. Fenn kurumuş nehir yatağını gösteriyordu. Bir grup siyah adam onlara bakmaktaydı. Fenn çabucak saydı. "Beş kişi."

Peştamallara sarınmışlardı ama vücutlarının üst kısmı çıplaktı. Hepsinde mızrak ve sopalar vardı. İkisinde aynca ok ve yay da bulunuyordu. En uzun boyluları önde duruyordu. Kırmızı flamingo tüylerinden yapılmış bir başlık takmıştı. Duruşları küstah ve düşmancaydı. Şefin arkasındaki iki adam yaralanmış gibi görünüyordu, arkadaşlarının desteğiyle ayakta durmaktaydılar.

Tahtırevanı taşıyanlardan biri olan Shofar, "Büyücü, bunlar dövüşmüş," diye belirtti.

282
11. Yazıt

Taita, "Seslenin onlara!" dedi. Shofar bağırıp el salladı. Savaşçılardan hiçbiri tepki göstermemişti. Shofar bir daha bağırdı. Flamingo tüylü başlık takan şef, emir verir gibi mızrağını kaldırdı ve adamları hemen tepeden ayrıldılar. Onlar gidince uzaklardan bağnşmalar duyuldu.

"Sesler kentten geliyor." Fenn çabucak o tarafa döndü. "Bir sorun var orada."


Taita'yı Kızıl Taşlar'da bırakan korumalar, Kalulu'yu nehir vadisinden Tamafupa'ya doğru götürmeye başlamışlardı. Küçük adam perişan bir halde olduğu için ağır ve dikkatli gidiyorlardı. Birkaç yüz metrede bir durup sukabağındaki ilacını içiriyor, yüzünü ıslatıyor ve nemli bir bezle sili-yorlardı. Güneşin çizdiği yaya bakılacak olursa, Tamafupa'nın kapısına doğru vadiden tırmanmaya başlayalı iki saatten fazla olmuştu.

Yoğun bir dikenli çalı kümesine girdiklerinde, önlerine uzun bir figür atlamıştı. Kalulu ve kadınlar onu da, başındaki flamingo tüylerinden yapılmış başlığı da tanıyorlardı. Kadınlar tahtırevanı yere indirdiler ve yere kapaklandılar.

"Seni görüyoruz büyük şef," diye bağrıştılar. Kalulu bir dirseğinin üzerinde doğrulmuş, dehşetle adama bakıyordu. Basma, Tamafupa ile Ki-Qga arasındaki topraklarda yaşayan bütün Basmara kabilelerinin yüce şefiydi. Tapınağı inşa eden ve Kızıl Taşlar'ı gölün derinliklerinden çıkaran yabancıların gelmesinden önce, güçlü bir hükümdardı. Artık kabileleri dağılmış ve hükümranlığı kalmamıştı.


Yüklə 2,28 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   47




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin