Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. Muhammed'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "allah"


Rabbim, girdiğim yere sıdk hâlinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart; ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende!



Yüklə 1,51 Mb.
səhifə13/13
tarix27.07.2018
ölçüsü1,51 Mb.
#60333
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13

Rabbim, girdiğim yere sıdk hâlinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart; ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende! (Isrâ/80)



“Dünyaya gelmek”ten gaye; dünya şartlarına ulaşmak, yani dünyada yaşarken sahip olduğu mikrodalga üreten biyolojik beyine geri dönmek, onu elde etmektir!... Ki bu asla mümkün değildir!.



O yüzden, işin hakikat bilgisine vâkıf olabilmiş, fakat şaki olması hasebiyle gerekli çalışmaları yapmamış olan bir çok zevat cehennemdedir.

İşte bu yüzden, Abdülkerim el Ciyli Hazretleri, İnsan-ı Kâmil kitabında; Eflâtun`u, varlığın bir çok hakikat sırlarına vâkıf olmasına rağmen, Cehennem`de gördüğünü yazar.

Bir çok hakikat sırlarına vâkıf olmuş kişi dahi Cehennemdedir!. Bunlar, işin "SIR" noktalarıdır...

Buna karşılık, "Cennet ehlinin birçoğunu, bühl kişiler teşkil eder" buyurur Hazreti Rasûlullah  aleyhisselâm.

Zira, Cennete gidiş olayı, kişinin ameline bağlı değildir...

Dinlerler ki Rasûlullah  Aleyhisselâm’dan:



" Hiç biriniz, kendi amelinizle Cennete giremezsiniz!."

"- Sen de mi Ya Rasûlullah ?..."

"- Evet, ben de!.. Ne var ki, Allah`ın rahmeti beni kuşatmıştır."

Yani, "var oluşumda beni cennetlik olarak takdir etmiş. Beni, "said" olarak dünyaya getirmiş. Bu yüzden ben Cennet`e gideceğim..." demek istemektedir.

Kişi eğer, Cennete gidecekse saadet ehlinin amelleri kendisine kolaylaştırılır.

Saadet ehlinin ameli olan namaz, oruç, zikir, başkaları için yaşamak; birimsel varlığının menfaatlerinden başkaları uğruna vazgeçmek; "nefs"ini başkalarına tercih edip kendini öne geçirmek değil, başkaları uğruna "nefs"ini kurban edip onların menfaatinin gerektirdiği, onlara yardımcı olabilecek bir biçimde yaşamak gibi Cennet denilen ortama uygun, nurunu, enerjisini artırıcı çalışmalar içinde olur...

İşte bu sebepten gaye sadece hakikat bilgisini elde etmek değil; hakikat bilgisini elde ettikten sonra da, varlığın oluş sisteminin gereği olarak, hakikatten sonraki mârifet ilminin gerektirdiği bir biçimde, beli çalışmalar yaparak, mikrodalga beyin ve bedenine o enerjiyi yüklemek zorundadır kişi. Elbette bu ona kolaylaştırılmış ise bunu yapabilir. Yapmayanı suçlamıyorum!... Oluş sistemini anlatmaya çalışıyorum...

Şayet kişi, Cennet yaşantısı dediğimiz kendindeki ilâhi vasıflarla tahakkuk edebilme ortamında, kendi hakikatını yaşamak için var edilmişse, ona hakikat ilmi ile birlikte, mârifet ilmi de ihsan olunur.

Bu mârifet ilminin sonucu olarak, yaşamdaki sistemin nasıl var olduğu, nasıl işlediği, bu işleyişin gereği, neler yapması gerektiği farkettirilir.

Artık o kişi, hakikatın ilmine vâkıf olmasıyla birlikte, zâhirde de yapılması gereken fiilleri hakkı ile yerine getirir.



"Liyağfire lekallahu matekaddeme min zenbike ve mateahhare"

"Gelmiş geçmiş, bütün günahları af edilmiştir."

Allah, gelmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır Rasûlullah  Aleyhisselâm’ın.

Buna rağmen gene de Rasûlullah Aleyhisselâm’a şöyle buyurulmuştur Kur`ân-ı Kerim’de:

"Allah`a yakınlık kazanman, o öğülen yüce makama erişmen için, geceleri teheccüd namazı kılmak senin için gereklidir." âyeti gelmiştir.

 "Sana yararlı olmak üzere geceleri kalk, namaz kıl"!.

Çünkü;


"Velen tecide li sünnetallahi tebdilâ"

"Allah`ın varediş sisteminde asla değişiklik olmaz"

KENDİNDEKİ İLÂHİ SIFATLARI YAŞAMAK

(Kendini Tanımak)



Sonunda geçip gideceğimiz bu boyut hakkında ne biliyoruz ?..

Ve bunu ne kadar ciddiye alarak, buna göre kendimizi o ortama nasıl hazırlıyoruz?

Bugün hücrebilimciler, beyin kullanılır kapasitesinin yalnızca ZİKİR ile arttırılabileceğini çok iyi biliyorlar...

Ruh gücümüzün beyin kapasitemiz kadar olacağını da biz artık idrak ettik...

Öyle ise, ne kadar bu konuda kendimizi geliştiriyoruz?

Önümüze Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi nice Hak erenler varken; ve yollarını bize miras bırakmışken, daha ne kadar yabancıların yollarında sürüneceğiz?

Kendini TANI, ise amaç; kendini tanımaktan murad, kendindeki ilâhi sıfatları yaşamaktır!...

Kendimizdeki ilâhi sıfatlarla ne kadar yaşayabiliyoruz?

Bugüne kadar alışageldiğimiz yaşam ötesinde ne kadarıyla Allah Ahlâkıyla ahlâklanmış olarak yaşayabildik?

Günümüzün ne kadarı çevremizdekilere birşeyler verebilmekle geçiyor?

Ne kadarı “çevreden acaba ne alabilirim?”i düşünmekle, bu yolda gerekeni yapmakla geçiyor?

İnsanlara bu dünyada bırakıp, ötede de yararı olmayacak şeyler mi verip; onları dünyaya mı yönlendiriyoruz?

Yoksa onlara ölümötesi sonsuz yaşamın güzelliklerini tavsiye edip, onlara her dem bu yolda bir şeyler mi vermeye çalışıyoruz?

İnsanların, rengine- ırkına- diline- dinine bakmadan; kim olursa olsun hepsini hakikati itibariyle değerlendirip onlara hizmet için mi varız?

Yoksa, kim olursa olsun “acaba ne kaparım” umuduyla mı yaklaşıyoruz?

Hak bildiğimiz yolda, “kim ne derse desin” diyecek yürekliliğe sahip olarak mı yürüyoruz?

Yoksa, “aman etraf ne der”, diyerek ETRAF PUTUNA mı tapınmaya devam ediyoruz?

Herşeyin ötesinde inancımızla fiillerimiz ne kadar paralellik gösteriyor?



İLÂHİ SIFATLARIN

KİŞİDEN ZUHURU HÂLİNDE YAŞANILANLAR

 


  • İlâhi vasıflarla(Sıfatlarla) tahakkuk etme

  • "Samediyyet tecellisi”

  • Kişinin birimsel varlığının ortadan kalkması

  • "Hakk-el Yakîn" hâli

  • “Sıfat Cenneti”

"İlmel yakîn"de; kişi ilmî idrâk ile "Allah’ın Tekliği”ni, Hz Rasûlullah’`in elçiliğini ve kulluğunu idrâk ederek şehâdet eder.

Bu şehâdetin neticesinde, aldığı ilme göre namazı ikâme ederse (namaz kılarsa değil), o namazı ikâme edişi ile kendisinde mi`râc başlar.

O yaptığı "urûc" ile oluşan "mi`râc" sonucunda da "Allah"a vâsıl olur!.

Bunun da neticesinde kendi varlığı ortadan kalkar; varlığında TEK mevcud olan Hakk'tan gayrı olmaz!.

Bu halde varlığının Hakk'kın varlığı olduğunu kavrayınca; kendisi varlığındaki ilâhi vasıflarla tahakkuk eder.

Ettiği zaman, "“oruc”lu olup, zâhir olduğu kapasite çapında aç kalır, susuz kalır; açlığa ve susuzluğa tahammül gösterir; "Samediyyet tecellisi olur" böylece de "hakk-el yakîn" hâli kendisinde zuhur eder.



Adn, cennetlerden birinin adıdır. Sıfat cennetidir; İlâhi sıfatların kişide zuhuru hâlinde, yaşanılan hâlin adıdır.

Havl” kelimesi de kuvvet anlamınadır. Türkçe’ye “kuvvet” olarak çevirebiliriz. Yani, her hangi bir kuvvetin, birimin kendisinden izharı ile, açığa çıkan ahvâl…



İMAN EDENLERE,

 "RAHİM OLAN RAB"DEN "SELÂM" SÖZÜ ULAŞIR.



   ES SELÂM... Yaratılmışlara (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden; boyutlarının kayıtlarından) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere "İSLÂM"ın hazmını veren; Dar'üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahîm isminin tetikleyerek açığa çıkardığı isim-özelliktir! "Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym = Rahîm Rab'den "Selâm" sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!" (Yâsîn: 58).

DÜNYA YAŞAMINDA

GERÇEĞİ GÖRÜP YAŞAMIŞ BİLİNÇLER

GERÇEĞİ YAŞAMANIN GETİRİSİ KUVVELERLE

“BEYİN ÖTESİ BOYUT”TA

(“Berzah boyutu”nda-Kabir âleminde)

 YAŞAMLARINA DEVAM EDERLER



Biz, “dinadamları” gibi düşünmüyoruz, “ÖLÜM ve ÖLÜ” konusunda!.

İnancımız, onlarınki gibi değil…  Ölüp, toprak olup, yok olup sonra kıyâmette yeniden topraktan dirilmek gibi bir anlayışta değiliz. Götürülüp yukarıdaki bir tanrının huzuruna çıkmayacağız! İki kefeli ya da digital terazi kullanan bir tanrıya inanmıyoruz biz!.



Kurân-ı Kerîm’den anladığımıza ve Rasulullah’tan bize intikâl eden bilgiye göre…

Her bilinç (nefs) ölümü TADAR”!.



Bilinç, ölmez; ölümü tadar!.

Ölümü tadan, bu tadıştan sonra da yaşamına devam eder…

Ölüm”, bilinc-ruh bütünlüğünün, beden-beyinle ilişkisinin kesilmesi anlamınadır!. Bunun detaylarını, “İnsan ve Sırları” kitabımda  “ölüm” bahsinde anlatmıştım… İsteyen oraya baksın internetten…

Burada anlatmak istediğim husus daha başka…

Şu an var olan bilinç, ne kadar gerçekleri fark etmişse, beynin işlevini kaybetmesiyle birlikte, onun ürettiği “ışınsal” (nurânî) bedende yaşamına kesintisiz olarak devam eder…

Dünyada amâ olan sonrasında da amâdır” hükmünce; ölümü tatmadan önce gerçeği görememiş kişi, beyinle ve dolayısıyla bedenle ilişkisi kesildikten, yani ölümü tattıktan sonra da, ebediyen gerçeği göremez!.

Buna karşın, dünya yaşamındayken, gerçeği görüp bunun sonucunu yaşamış bilinçler, ölüm sonrası, yani beyin ötesi yaşam boyutunda, gerçeği yaşamanın getirisi kuvvelerle,kabir âlemi” diye isimlendirilmiş –berzah- da denilen boyutta yaşamlarına devam ederler.

İnsanların bir kısmı, çağlar öncesinde, “her şey maddedir” diyor; bazıları da “bir de ötelerde uzayda bir yerde, maneviyat âlemi olabilir”, görüşünü savunuyordu… Oysa günümüzde, bilimsel temeli olan çevrelerde, bu iki âlemin, birbirinden ayrı iki mekân olmayıp; algılayanın algılamasından doğan, aynı tek yapı olduğu fark edilmeye başlandı.

Dolayısıyla, kişinin, bedeni ve beyni itibariyle, madde diye kabul edilen boyutta iken; bilinci ve ruhu (ışınsal dalga bedeni) itibariyle de maneviyât âleminde yaşamını sürdürdüğü, konunun ehilleri tarafından fark edildi.


SIFAT MERTEBESİ İTİBARİYLE

SEYR MÜMKÜN DEĞİLDİR!



Sıfat mertebesi itibariyle, zaten böyle bir seyir sözkonusu değil!. Zâtı itibariyle konu zaten ele alınamaz!. Neticede mesele, isimlerin mânâlarının müşâhedesi meselesi oluyor!. İsimlerin mânâlarının müşâhedesi meselesi dediğimiz anda da olay kâinata girer!. Kâinat isminin içine girer.. Âlemler isminin içine girer...

KİŞİ,

YAŞADIĞI KEMÂLİN OLUŞTURDUĞU VASIFLA

BELLİ BİR İSME HAK KAZANIR


İsmin işaret ettiği vasıf, işaret edilende yoksa, bu hem ona ZULÜMdür hem de o ismi duyanlara!.

Meselâ “Rasûl” kelimesi... Bir vasfa işaret eder... O isimle işaret edilen kişide o vasıf yoksa, hem ona hem de bunu duyanlara zulûmdür...

Ya da; Kutup’tur, Gavs’tır gibi… çeşitli ünvan ve mertebe isimleriyle bir kişideki bir sıfata, bir vasfa işaret ediyorsunuz!...

Oysa o kişide, o mertebe ve o mertebeyi oluşturan yaşantı yok!...

İşte siz ona yakıştırdığınız bu ismin işaret ettiği vasıfla hem ona, hem de bunu duyan insanlara eziyet ve zulûmde bulunmuş olursunuz...

Öncelikle şunu anlayalım...

Sizin verdiğiniz isim veya sıfatla, kişi o vasfa bürünmez, o mertebeyi elde edemez!...

Kişi, yaşadığı kemâlin oluşturduğu vasıfla, belli bir isme hak kazanır!...

Eğer velâyet kemâlâtını yaşamıyorsa bir kişi, sizin ona "Veli" demenizin bir değeri olmadığı gibi, ona ve bu sözü duyanlara da zulmetmiş olursunuz ve de bunun vebâlini yüklenirsiniz...

Önemli olan falanca ya da filancanın kim olduğu değil, ondan bize ulaşan ilmin bize ne derece yararlı olduğudur...

Eğer ilmi değerlendirecek bir anlayışa sahip değilseniz; kişinin etiketine-etrafın dediğine göre ona değer verip, dediklerine yönelecekseniz, zaten öyle birinin yanında bulunmaya lâyık değilsiniz; taklit ehlisiniz demektir.

Herkes sonuçta kendi âleminde yaşayacaktır, aynen şimdi olduğu gbi!...

Öyle ise, artık insanların hangi mertebede olduğu yolundaki spekülasyonları bırakıp, kendi gerçeklerimize dönelim...

Evet, kendimizi de aldatmayalım... Etrafın bize verdiği mertebeler ile kendimizi kandırmayalım!...

Yaşadığımız boyutta ne kadarıyla "ALLAH” adıyla işaret edileni tanıyıp; ne kadarıyla "O'nun ahlâkı ile ahlâklanmış olarak" yaşadığımıza bakalım!.

Hâlâ, yaşadığımız çevrenin bize taktığı gözlükle ve gözbebeklerimize göre yaşamı ve insanları değerlendiriyorsak, etrafın bize atfettiği mertebelere sakın aldanmayalım..

Sanırım, anlatmak istediklerimi, dinleyenin anlatandan daha ârif olması nedeniyle çok iyi anlamışsınızdır...


ARİF-İ BİLLAH,

(Sıfatlarla tahakkuk ortamında)

SIFATLARIN GEREĞİ OLAN HALLERİ

KENDİLİĞİNDEN ORTAYA KOYAR



"Mardiye"de, "Hakkel Yakîn" hâsıl olur ve bu zâta "Arifi Billah" denir; ilâhi sıfatlarla tahakkuk eder. Yani, o sıfatların gereği olan halleri kendinden ortaya koyuyorsun, ama kendinden derken kişiselliğinden değil, Nefs-i Küll olarak varlığından...

İLAHİ SIFATLARIN

BİRİMDEN ZUHURU HÂLİNDE YAŞANILANLAR



Adn”, cennetlerden birinin adıdır. Sıfat cennetidir...

İlâhi sıfatların kişiden zuhuru hâlinde, yaşanılanların adıdır.

Havl” kelimesi de kuvvet anlamınadır. Türkçe’ye “kuvvet” olarak çevirebiliriz. Yani, her hangi bir kuvvetin, birimin kendisinden izharı ile, açığa çıkan ahvâl..



Acz içinde olduğunu idrâk edende büyüklenme, böbürlenme, gururlanma olmaz!. Kendini bir başka varlığa karşı büyük görmez!.



Kendinde bir varlık görememenin; kendisinin acz içinde olduğunu görmenin sonucu, kendisindeki kemâl sıfatlarının Allah’a ait olduğu müşahedesini getirir.

Kendindeki kemâl sıfatlarının zuhuru “ADN” denen cenneti doğurur. Onun içindir ki, Rasûlullah aleyhisselâm:

Kendini büyük görenler, kibirlenenler Adn cennetine giremez!.” buyurmuştur.

Bu hâdisin mânâsını, kendisinde bir varlık, kuvvet ve kudret gören perde ehli bunu anlayamaz!. Varlığındaki ilâhi sıfatlardan gelen büyüklüğü müşahede edemez!. Onun sonucunu da elbette ki yaşayamaz!.

Adn” cenneti yaşamı, ilâhi sıfatların birimden zuhûru ile yaşanan hâl demektir.


CÜZÎYET GÖRÜŞÜ

(Cüz'i Hayat... Cüz'i İlim... Cüz'i İrade... Cüz'i Kudret... )

(Gizli Şirk)



"Gizli şirk" nedir?.

Mutlak ilim, irade, kudret ve kuvvet, yaratan Allah olduğu halde; kişinin Allah'tan ayrı varlıkları var kabul edip, "CÜZİ" kelimesi eşliğinde, onlarda bir irade, kudret, kuvvet, yaratıcılık tevehhüm etmesidir.

Bazı okuyucularımız soracaktır, “tevehhüm etmek” ne demektir diye; hemen onu da açıklayalım... Gerçekte öyle bir şey olmadığı halde, çeşitli sebeplerden dolayı o şeyi varmış gibi kabul etmek...

İşte kişinin, Alim, Mürid, Kadir, Muktedir, Mütekellim isimlerinin mânâlarını, birimlerin kendi aslî vasıfları şekilde kabul etmeleri, "cüzi ilim", "cüzi irade", "cüzi kudret", "cüzi kuvvet" var sanmaları "gizli şirk"tir!..

Çünkü sonsuz-sınırsız AHAD olan ALLAH "cüzîyet" kavramını kabul etmez..."Cüzîyet" müşâhedesi ise "gizli şirk" hâline yol açar!..

Avâmın, cüzîyet görüşü, "gizli şirk"tir...

Havâsın ise "gizli şirki" görüşü veya kabulü, şirktir!.

Yâni, "şirk" görmek, "şirk"tir!..

Fâil olarak Allahgörmediğin anda bu, "gizli şirk" denilen hâldir!..Çünkü gerçekte, Fâil TEK'tir, o da Allah'tır!..

Öte yandan Havas, arifler, veliler, Hakk'ı müşâhededen perdelendikleri zaman "şirk" görmüş olurlar...Ve bu görüşleri ile de şirke girmiş olurlar...



"Gizli şirk" kalktığı zaman, o faziletli fiiller meydana gelirki, fiilin fâili içinde olmayıp, fâil Allah olur...

İLÂHİ SIFATLARI ÖRTME

  • İzhar olanın Hakikatini yaşayamama...

  • İlâhi sıfatlardan gelen büyüklüğü müşahede edememe...

  • “Küfür”

Kendindeki kemâl sıfatlarının zuhuru “ADN” denen cenneti doğurur. Onun içindir ki, Rasûlullah aleyhisselâm ,

Kendini büyük görenler, kibirlenenler Adn cennetine giremez!.” buyurmuştur.

Bu hâdisin mânâsını, kendisinde bir varlık, kuvvet ve kudret gören perde ehli bunu anlayamaz!. Varlığındaki ilâhi sıfatlardan gelen büyüklüğü müşahede edemez!. Onun sonucunu da elbette ki yaşayamaz!..

Adn” cenneti yaşamı, ilâhi sıfatların birimden zuhûru ile yaşanan hâl demektir.

Kendini diğer varlıklardan daha güçlü, daha kudretli olarak gören birim, Allah’ın sıfatlarını, nefsani sıfatlarıyla örtme durumundadır ki; İlâhi sıfatları örtme durumunun adı da “küfür”dür!. Neticesi de, o izhar ettiği şeyin hakikatını yaşayamamaktır.

Öyleyse bir kişi, bu anlatılan idrak kendisinde ortaya çıktığı ve hazmettiği zaman;

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demiş olur!.


SIFATLARDAN MAHRUM KALACAK OLANLAR

(Arz'da benlik taslayanlar)



Eğer yüz çevirirlerse, de ki: "Sizi, Ad ve Semud'un yıldırımı benzeri bir yıldırım ile uyarıyorum!"

Hani onlara Rasûlleri önlerinden (bildiklerine dayanarak) ve arkalarından (bilmediklerini bildirerek) gelip: "Başkasına tapınmayın; sadece Allah'a kulluk, ibadet edin!" (dedi)... Onlar da dediler ki: "Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekler inzâl ederdi... Zaten biz, kendisi ile irsâl olunduğunuz şeyi (hakikat bilgisini) inkâr edenleriz."

Ad'a (Hud'un kavmine) gelince, Hak'sız olarak arzda benlik tasladılar ve dediler ki: "Kuvvetçe bizden daha güçlü kimdir?"... Görmediler mi ki kendilerini yaratmış olan Allah, kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir! Bilerek (kasten) işaretlerimizi inkâr ediyorlardı! (Esmâ kuvvelerimizi vehmettikleri benliklerine ait sanıyorlardı.)

Bu yüzden, dünya hayatında onlara rezillik-zillet azabını tattıralım diye, o bahtsız günler içinde, onların üzerine dondurucu bir rüzgâr irsâl ettik! Sonsuz gelecek yaşamının azabı elbette daha rezil-rüsva edicidir... Onlar yardımcı da bulamazlar!

Semud'a (Sâlih'in halkına) gelince, biz onlara hidâyet ettik de onlar âmâlığı (körlüğü) sevip, hüdaya (hakikate) tercih ettiler... Bu hâlleri yüzünden kazandıkları ile horlayıcı-alçaltıcı azabın yıldırımı kendilerini yakaladı.

İman edip korunanları kurtardık. (Fussilet/13-18)

KÖTÜ SIFATLAR

Gelecek sonsuz yaşam süreçlerine iman etmeyenlerin vasıfları




Bkz.Kemâl sıfatlar
Yüklə 1,51 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin