Yazılar İçindekiler "On Yıl Öncesinden Bugünün Gelişme ve Tartışmalarına İlişkin Yazılar"



Yüklə 0.5 Mb.
səhifə13/17
tarix18.01.2018
ölçüsü0.5 Mb.
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   17

Kürt Ulusal Hareketi ve Avrupa'daki Kürtler


(Bir sosyalist Olarak: 05)

Kürt Ulusal hareketinin yükselişe geçtiği ve PKK'nın gerilla savaşına başladığı seksenlerin ortalarına doğru Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler de, özellikle en yoğun oldukları Almanya'da ilk kez, bir yandan ırkçı saldırılar karşısında öz savunmadan kaynaklanan, diğer yandan, ayrımcılığa karşı eşit haklar istemi çerçevesinde, tıpkı elli ve altmışların Amerika'sında olduğu türden bir "siyahlar" hareketi geliştirme eğilimi gösteriyorlardı.

Bir bakıma Avrupa'daki Kürtlerin seksenli ve doksanlı yıllarda yaşadığı, Kürdistan'daki mücadelelere yönelik politikleşmeyi, Avrupa'daki Türkler yetmişli yıllarda yaşamıştı. Türkiye yetmişli yıllarda tarihinde gördüğü en kitlesel radikalleşme ve politikleşme dalgasınına paralel, Avrupa'daki Türkler de hızla politikleşme eğilimi göstermişlerdi. Bu politikleşme ve radikalleşme, tıpkı daha sonraki on yıllarda Kürtlerde de görülecek türden, "ana vatan"larındaki radikalleşmeden kaynaklanıyordu.

Avrupa'da politikleşen bu Türklere karşı, Türk sol hareketlerinin tavrı ve bakışı ne ise, aynısı daha sonra Kürt hareketlerinin Avrupa'da politikleşen Kürtlere bakışı o olmuştur. Onları "ana vatan"daki mücadelenin bir maddi ve lojistik destek üssü olarak görmek ve onlar aracılığıyla Avrupa kamuoyu ve devletleri üzerinde bir etkide bulunmak ve dolayısıyla Türk devletine karşı bir baskı aracı olarak kullanmak. Onların kendi sorunları temelinde bir politika akla bile gelmez; hatta bu yöndeki kimi eğilimler, esas mücadele alanında güç kaybına yol açacağı, güç ve enerjileri böleceği, angajmanı azaltacağı gibi düşüncelerle bastırılır.

Aslında burada çok ilginç bir paradoks vardır. Bu göçmenleri böylesine bir diyaspora milliyetçiliğine yönelten; içinden çıkıp geldikleri ülkedeki gelişmelere bu kadar hassas kılan tam da yaşadıkları toplumda uğradıkları dışlanma ve baskıdır. Bu yaşanan bakı, sömürü ve dışlanmaya olan tepki, bir bakıma ana vatana yönelik bir politikleşmeyle kendini dışa vurmakta ve adeta bir süblimasyon gerçekleşmektedir.

Ne var ki taşıma suyla değirmen dönmez. 12 Eylül darbesi gelip de, bütün toplumsal hareketlenmeyi ve muhalefeti ezince, aynı baskılara uğramasa bile, ateşiyle ısındığı hareketlenmenin yok olmasıyla beraber Avrupa'daki Türklerin hızlı bir apolitikleşmesi başladı. Ama aynı sırada Türkler arasında yavaş yavaş, Avrupa'daki uğradıkları ayrımcılığa ilişkin bir hareketlenme eğilimi de ortaya çıkıyordu. Bir süre sonra dernekler ve mitingler giderek azalan sayıda insanların uğrak yeri oldu. Ayağın altından bu toprağın kayışı, kimi Türkiyeli solcu grupları Avrupa'daki Türklerin sorunlarına yönelmeye itti. Ama bu yönelim aynı zamanda sadece Türkiye'deki yenilginin değil, dünya çapındaki yeni muhafazakarlığın gerici atmosferinde, aynı zamanda ideolojik bir sağa kayışla birlikte gerçekleştiğinden, göçmenlerin sorunlarına yönelme ideolojik sağa kayışın nedeni ya da zorunlu bir sonucuymuş gibi görünmesi yanılsamasına yol açıyordu.

Kürt hareketi ise tam bu sırada, Kürdistan'daki yükselişini yaşamaya başlamıştı ve o yükselişe paralel, on yıl önce Türklerin yaşadığı türden Avrupa'daki Kürtlerin politikleşmesi ve radikalleşmesi yükseliyordu. Bu koşullarda, göçmenlerin sorunlarına ve hareketine yönelme, sadece Kürdistan'a yönelik mücadelenin enerjisini saptırıcı; sadece ideolojik olarak sağ kayış değil ama aynı zamanda, bu yönelenlerin Kürtlerin mücadelesine karşı tavırları nedeniyle, sanki Kürt mücadelesine karşı bir manüplasyonmuş gibi kavrandı Kürt hareketi tarafından.

Dolayısıyla daha başlangıçta, Avrupa'da, ki Avrupa'nın en güçlü ülkesi Almanya'da ve Almanya'daki en büyük göçmen grubu olan Türkiye'den gelen Türkler ve Kürtler arasında bir uyumsuzluk ortaya çıktı. Aslında bu uyumsuzluğa yol açan nesnel nedenler değil, öznel şartlanmalar ve yanılsamalardı. Yoksa Avrupa'daki bir göçmen Türk hareketinin yükseliş eğilimi ve Kürtlerin mücadelesinin yükselişi bir zamandaşlık gösteriyordu ve başka yaklaşımlar altında pek ala birbirlerini güçlendirici bir etkide bulunabilirlerdi.

Ne var ki gelişme böyle olmadı. Kürtler sadece kendi ulusal hareketlerinin ötesini görmediklerinden değil; sadece göçmenlerin sorunlarından dolayı ve onlara yönelik bir hareketlenmenin Kürdistan'daki mücadeleden güç ve dikkatleri saptıracağı korkusundan değil; ama aynı zamanda, Avrupa ülkelerinin Türkiye'ye baskı yapmasını sağlama ve onlarla göçmen sorunu dolayısıyla arayı bozmama yaklaşımının da etkisiyle göçmen hareketlenmesine soğuk hatta rakip olarak baktılar ve en iyi durumda onları Kürdistan'da yürütülen mücadelenin duyurulması için platformlar olarak kullandılar.

Bu yaklaşım en açık, yabancıların Alman devletinin ırkçı politikalarına karşı yaptığı toplantı ve yürüyüşlerde görülüyordu. Örneğin bütün uluslardan konuşmacılar, guruplar, Alman gericiliğinin ırkçı kavramı olan "misafir işçilik" kavramını reddeder; bu kavramın yabancıları her türlü haktan yoksun bırakmanın kılıfı olduğunu söyler; madem biz burada çalışıyor ve vergi veriyoruz tümüyle eşit haklar istiyoruz derken; Kürt konuşmacıların hemen daima, konuyla ilgiyi şöyle kurdukları görülüyordu. "Bizler Türkiye'deki baskılar nedeniyle ve işgal altındaki ülkemizin geri bırakılmışlığı nedeniyle buradayız. Biz burada zorunlu bir misafirlik yaşıyoruz. Ülkemizi kurtardığımızda kendi ülkemize döneceğiz. O halde bizim ülkemize dönebilmemiz için, Türkiye'ye daha fazla baskı yapın. O zaman biz bir problem olmaktan çıkarız."

Göçmenlerin direniş çabaları karşısındaki bu derin anlayışsızlık ve hor görü yabancıların kendi sorunları temelinde, daha henüz emekleyen bir hareketlenmeyi canlandırmaya yönelik mitinglere karşı tavırlarda da görülüyordu. Bu tür gösterileri, Kürtler büyük kitleleriyle ele geçiriyorlar ve onları Kürdistan'daki mücadelenin sorunlarına ilişkin mitinglere çeviriyorlardı. Eninde sonunda Kürtlerin çoğunluklarıyla ele geçireceği ve gerçek hedefinden bambaşka bir hedefe yöneleceğinden göçmenler miting tertiplemez ve mitinglere bile gitmez olmuşlardı. Kürtler en iyi halde bu mitinglere; o mücadeleye destek vermek için değil; kendi mücadelesinin tanıtımını yapmak için katılıyorlardı.

Avrupa'daki yabancılar içinde en örgütlü, politikleşmiş, militan ve özellikle Almanya'da en büyük göçmen gurubunu oluşturan Türkiye'den gelenlerin yarısına yakınını oluşturan Kürtlerin Avrupa'daki yabancıların sorunlarına soğuk, ilgisiz hatta bir rekabet havası içinde yaklaşmaları; yeni yeni doğma eğilimi gösteren Türkiyeli göçmenler hareketinin daha baştan topallamasına yol açmakla kalmadı, uzun vadede Türkiyeli göçmenlerin de bu sefer Kürtlerin uğradığı baskılar karşısında aynı ilgisizliği ve düşmanlığı göstermelerinin yolunu açmış oldu.

Kürt Ulusal Hareketi'nin, Kürdistan'dan göçmüş, Avrupa'nın veya Türkiye'nin batısının şehirlerine yerleşmiş Kürtleri, Kürdistan'daki mücadelenin sadece madde ve insan kaynağı olarak görmesi ve onları kendi sorunlarından hareketle örgütlemeye yönelmemesi uzun vadede Kürdistan'daki mücadelenin tecrit olmasında ve sonunda aldığı ağır darbelerde tayin edici bir rol oynamıştır.

Türkiye'nin batısında, bunun nasıl politik İslam'ı güçlendirdiği; bu korkudan bu sefer şehir orta sınıflarının nasıl Genel Kurmayın arkasına takıldığı gibi konulara başka bir yazıda değinmiştik. Benzeri Avrupa'daki etkilerde de söz konusudur. Kürt mücadelesi, Avrupa'da Türkiye'deki Kürtlerin durumuna benzer durumda bulunan göçmenlerin mücadelesi karşısındaki ilgisiz hatta rakip yaklaşımı; onu en yakın en kolay kazanabileceği müttefiklerinden etmiş ve bu güçler Türk devletinin kontrolü altına girmişlerdir.

Batı Anadolu ve Avrupa'daki Kürtlerin Kürdistan'daki mücadelenin maddi ve insan destek üssü olarak görülmesi Türkiye ve Avrupa'da farklı sonuçlara yol açtı. Türkiye'nin Batısındaki Kürtler Politik İslama yöneldiler; Avrupa'da ise, diyaspora milliyetçiliği nedeniyle iyice Kürt Ulusal hareketine. Bu Avrupa'daki zayıflığın görülmesini büyük ölçüde engelledi.

Elbette Avrupa'daki Türklerin kendi kontrolü dışında politikleşme ve özerk bir göçmenler hareketi oluşturma eğilimlerini gören Türk Devletinin aldığı tedbirler; Türkiye'de yükselen şovenizmin, özellikle o sıralar hızla yaygınlaşan uydu yayıncılığı ve Türk kanalları aracılığıyla, Avrupa'ya yansıması; Alman devletinin bazı idari ve hukuki kolaylıklarla kişilerin kişisel düzeyde birey olarak konumlarını değiştirmeye olanak sağlayan ve toplumsal bir hareketlenmeyi engelleyen uygulamaları; duvarın yıkılmasıyla birlikte, Doğu Avrupa'dan gelen göçmenlerin en alttaki Türkiyelilerden daha alt bir konuma geçmeleri; Türkler içinde işçilerin giderek azalması ve doğu Avrupa'dan gelen ucuz iş gücünü çalıştıran Türk iş yerlerinin çoğalması ve dolayısıyla Türklerin hem toplumsal konum hem de prestij bakımından eskisinden daha üst bir konuma geçmesi gibi bir çok etkenin sonunda doksanların ortalarına gelindiğinde bir göçmen hareketlenmesinden bir şey kalmamış, Türklerin büyük bölümü de politik İslam, faşistler ve bir miktar da aleviler kanalıyla örgütlenmiş ve Türk devleti tümüyle kontrolü ele geçirmiş bulunuyordu.

Avrupa'nın en güçlü ülkesinin en büyük göçmen azınlığı bir yanda Türk Devletinin kontrolü altında, onun dış politikasının araçları olan Türkler; diğer yanda Kürt Ulusal Hareketinin kontrolü altında onun lojistik destek üssü ve Avrupa ülkelerine baskı yapmasının aracı olan Kürtler olarak paylaşılmış bulunuyorlardı. Bu tabloda Avrupa'daki ikinci sınıf insanların sorunları ve hareketinin hiç bir yeri bulunmuyordu.

Yeni politika bu tabloyu değiştirmeyi sadece mümkün kılmıyor aynı zamanda gerekli de kılıyor.

Yeni Politika, artık Avrupa ülkelerine baskı yapmaya yönelik değil, Türkleri ve Batıdaki Kürtleri bir demokrasi programı etrafında kazanmaya yönelik olduğundan; Avrupa'daki Kürtlerin bu politikada doğrudan bir işlevi kalmıyor. Mücadelenin ağırlığı Dağlardan Kürdistan'ın şehirlerine; Kürdistan'dan Türkiye'nin batısına ve Avrupa'dan Türkiye ve Kürdistan'a kayıyor. Bu durumda Avrupa'daki Kürtlerin konumu çok değişmiş bulunuyor.

Avrupa'daki Kürtler için bir bakıma seksenlerin başında Avrupa'daki Türklerin bulunduğu duruma benzer bir durum söz konusu. Kürdistan ve Türkiye'deki mücadele ise bundan sonra eski taktiklerden ve mücadele biçimlerinden çok farklı belki daha az çoşkulu ve daha çok siper savaşına benzeyen bir mücadele olacaktır. Bu da buradaki adanmışlığı ve coşkuyu azaltacaktır muhtemelen.

Avrupa'daki Kürtler Türkiye ve Kürdistan'daki mücadeleye destek vermezler mi? Verebilirler ama bunun için eski yaklaşımları ve alışkanlıkları bir kenara bırakmak gerekiyor. Avrupa'daki Kürtler, örgütlüklerini ve enerjilerini, Avrupa'da bir göçmen azınlık olarak, örneğin Kürt dilinin ve kültürünün resmen tanınması ve eşit haklar gibi bir mücadeleye yöneltirlerse; sadece kendi gerçek konum ve sorunlarından yola çıkan bir hareketlenme sağlamazlar ama aynı zamanda Türkiye'deki mücadeleye muazzam bir katkı olur bu.

Elbette bu mücadele diğer göçmen azınlıkları da kapsamalı ve bunun için de sadece Kürt dilinin tanınması gibi bir çerçevede değil daha kapsayıcı dillerin ve kültürlerin eşitliği gibi bir çerçevede yürütülmelidir. Bu takdirde Avrupa'daki Kürtler yepyeni müttefikler bulacaklardır. Ama sadece bu değil, böyle bir mücadele, Türklerin küçümsenmeyecek bir kesimini de kazanabilir ve Türk devletinin Türk göçmenler üzerindeki tekelini kırabilir. Avrupa'da yükselen ırkçılığa karşı mücadelenin de böylece önüne geçebilecek Kürtler, Avrupa'da çok daha geniş bir cephenin de parçası hatta öncüsü olabilirler.

Avrupa'da Kürtlerin, diğer göçmen azınlıkları da yanına çekerek başlatacağı bir eşit haklar, ırk ayrımcılığına karşı mücadele, dillerin ve kültürlerin eşitliği mücadelesi, sadece bir mücadele olarak bile, Türkiye'deki mücadelelere bir ilham kaynağı ve destek olur. Somut başarılar kazanılması halinde ise, örneğin Kürtçenin dil eşitliğinden yararlanması gibi bir hedefe bir kaç ülkede ulaşılmasında; Türkiye'yi fiili bir durumu tanımak zorunda bırakır ve bu Türkiye'deki anti demokratik güçlere en ağır darbelerden biri olur.

Avrupa'daki Kürtlerin bu yeni stratejiye yönelmesi, hem kendi doğrudan sorunlarından yola çıkan bir hareketlenme; hem de Türkiye ve Kürdistan'daki mücadele için Türkiye'deki anti demokratik güçleri arkadan kuşatma ve katkı olur. Ama böyle bir mücadelenin en büyük kazancı, bu mücadele içinde insanlardaki değişim olacaktır.

09 Şubat 2000 Çarşamba

(Bu yazı Özgür Politika’nın 14.02.2000 tarihli sayısında yayınlandı.)




Dostları ilə paylaş:
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   17


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə