Yazılar İçindekiler "On Yıl Öncesinden Bugünün Gelişme ve Tartışmalarına İlişkin Yazılar"



Yüklə 0.5 Mb.
səhifə3/17
tarix18.01.2018
ölçüsü0.5 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17

Büyük Uygarlıklar ve Orta Doğu ve Milliyetçilik


(Bir Türk Milliyetçisi Olarak 01)

Kapitalizm öncesi dört büyük uygarlık merkezi vardır. Çin, Hint, Akdeniz ve İran. İran bir bakıma bu uygarlıklar arası ticaret yollarının uygarlığıdır, onun içindir ki, bu ticaret yollarının destanı Bin Bir Gece Masalları İran'ın damgasını taşır.

Bu uygarlıklara baktığımızda şöyle bir manzarayla karşılaşırız. İran esas olarak bir kara uygarlığıdır. Çin ve Hint uygarlığına bakıldığında şu görülür: kocaman bir kara kitlesinin etrafında deniz. Ayrıca bu kocaman kara kitlesi, Çin'de Gobi Çölü ve Çin Settiyle; Hindistan'da Himalaya dağlarıyla korunma ve tecrit içindedirler.

Orta Doğu ya da Akdeniz uygarlığına baktığımızda ise durum tam tersinedir. Ortada kocaman bir su kitlesi vardır. Etrafındaki karalar bir dantel gibi bu su kitlesini sarmalar. Karaların etrafında ise, ne insan yapısı ne de doğal aşılamayacak hiç bir engel yoktur.

Su sürtünme azlığı nedeniyle, büyük ve uzak ticaretin en iyi ortamıdır. Suyun Akdeniz uygarlığının merkezinde olması, onun daha kıvrak ve canlı olmasına, dolayısıyla, Çin ve Hint uygarlıklarından farklı olarak bütün tek tanrılı dinlere ve yüksek düzeyde kavramsal soyut düşünmeye yol açmıştır. Çin ve Hint uygarlıkları ise, bütün göz alıcı başarılarına rağmen, hiç bir zaman bu düzeyi tutturamamışlardır. Onların yaptıkları keşifler bile (sıfır, pusula, barut, matbaa vs.) ancak Akdeniz uygarlığı tarafından tanındığında yeni atılımlara yol açmıştır.

Ama Akdeniz uygarlığına dinamizmini veren, sadece diğerlerinin bir kara uygarlığı olmasına karşılık bir su uygarlığı olması değildir. Onun korunmasızlığı da esnekliğinin ve dinamizminin bir diğer nedenidir. Tarih boyunca, Orta Doğu ve Akdeniz, kavimler için bir yolgeçen hanı gibidir. Çin ve Hint ise binlerce yılda sadece bir kaç kere, o da derine işlemeyen, yüzeysel kalan akınlara sahne olmuştur. Bunun sonucu, bu iki uygarlık da adeta taşlaşma, yaşayan fosil olma eğilimi göstermişler, bu taşlaşma en açık kastlaşma eğiliminde ve kast sisteminde görülür.

Tecrit durumunun nasıl bir taşlaşmaya; yaşayan fosil olmaya yol açtığı Avustralya ve diğer kıtalardaki canlıların evrimleri örneğinde daha iyi anlaşılabilir. Avustralya'nın eski dünya karalar topluluğundan kopuşu, onda canlıların keseli memeliler gibi bir geçiş tipinde takılıp kalmasına yol açmıştır. Avustralya bu nedenle, bir yaşayan fosiller kıtası olagelmiştir. Buna karşılık, eski dünya karalar topluluğunda evrim dallanıp budaklanarak sürmeye devam etmiştir. Bir paralellik kurulabilirse, Çin ve Hint Avustralya'ya, Akdeniz de Eski Dünya Karalar topluluğuna benzer.

Ancak Akdeniz ile Çin ve Hint'i ayıran sadece su ve kara uygarlıkları olmaları; sadece kavimlerin akınlarına ve etkilerine karşı açık olmaları değildir. Aynı zamanda Akdeniz uygarlığı bir hayvansal, buna karşılık Çin ve Hint birer bitkisel uygarlıktırlar da. Ya da Çin ve Hint pirinç, Akdeniz buğday uygarlığıdır. Hint ve Çin tarihin belli bir döneminde, pirincin daha sık ve daha çok üretim yöntemini bulunca; bu keşiften sonra da nüfus belli bir kritik kütleyi aştıktan sonra, aynı alanda hayvansal üretimin dolayımı ile o miktarda yiyecek elde edilemeyeceğinden, dönüşsüz bir yola girmişlerdir ve bitkiye bağımlılıkları artmıştır. Pirinç büyük nüfusları olanaklı kılmıştır (Çin ve Hindistan'ın birer milyarlık nüfuslarının nedeni budur) ve büyük nüfuslar ise pirince bağımlılığı pekiştirmiştir. Tıpkı bugün insanlığın, sanayi ve monokültür aracılığıyla girdiği bağımlılık gibidir bu artık geri dönüşü olanaksızdır.

Orta doğu ve Akdeniz'de ise, her hangi bir bitkiyle bu tür bir bağımlılık ilişkisi gelişmemiştir. Onun doğal koşulları buna olanak vermemiştir. Dolayısıyla, Orta Doğu ve Akdeniz'de, Çin ve Hindistan'daki gibi büyük ve yoğun nüfuslar görülmez. Hayvansal gıdaların bitkisel gıdalar kadar yeri vardır. Zaten bu nedenle Doğu Akdeniz uygarlığının mirasçısı Bizans-Osmanlı mutfağı (şimdi Türk mutfağı denen) dünyanın en zengin mutfağıdır.

Bu tarihsel arka plan, bu uygarlıkların modern kapitalizmle karşı karşıya geldiklerinde gösterdikleri refleksleri ve tepkileri belirlemiştir.

Bugün şöyle bir dünya haritası alıp baktığımızda şunu görürüz. Çin uygarlığının klasik alanında bugün Çin devleti var. Eski uygarlığın sınırları ile Çin devletinin sınırları aşağı yukarı özdeştir. Hint'te ise üç ülke var. Ayrılığı belirleyen İslamdır. Yani son kavimler göçünün, Türk-Moğol istilasının etkilediği yerler. Akdeniz ve Orta Doğuya bakınca, yığınla devlet ve ulus görülür.

Çin aslında koca bir kıtadır. Bizlerin kabaca Çinli dediklerimiz, hiç de kültür ve dilce, diyelim ki Orta doğudakilerden daha da az farklı değildir. Orada ulusçuluğun birçok ulus oluşumuna yol açmamasının nedeni, Çin'de kullanılan işaret yazısının, sesle birbirini anlayamayan bütün lehçe ve dillerce anlaşılabilmesi olsa gerektir. Son araştırmaların gösterdiği gibi ulusların oluşumunda yazının ve iletişim araçlarının muazzam bir önemi vardır. Çin işaret yazısı, Çin uygarlığının Akdeniz’e göre daha geri yazı sistemi, bir bakıma onun gücü olmuş ve Çin'de bir çok uluslar yerine bir tek Çin ulusunu olanaklı kılmıştır. Binlerce yıllık uygarlık, sınırları içindeki bu işaret yazısıyla bu günkü "Çin Ulusu"nun sınırlarını da belirlemiştir.

Hindistan da koca bir kıtadır. Orada da birbirinden farklı birçok dil ve halk bulunmaktadır. Ama farklı halklar aynı zamanda farklı kastlar da olduklarından, bir "Hint Ulusu" içinde tutulabilmişlerdir. Böylece bu klasik uygarlıklar modern uygarlığa, Burjuvazinin ulus devletler uygarlığına klasik sınırları çerçevesinde modern devletlere dönüşerek geçebilmişlerdir.

Akdeniz uygarlığı ise, modern uygarlığın biçimi olan ulusçuluğa diğer uygarlıkların aksine hiç direnememiş ve bir bütün olarak geçememiştir. Bu uygarlığın son devleti olan Osmanlı İmparatorluğu ulusçuluk tarafından bitirilmiş ve toprakları üzerinde yığınla ulus çıkmıştır. Bu direnme yeteneksizliğinin nedeni, aslında onu diğer Antik uygarlıklar karşısında üstün kılan nitelikleridir.

Yani, Akdeniz uygarlığı bir yolgeçen hanı olduğundan, onlarca kavim oralardan geçip gittiğinden ve yerleştiğinden birbirinden son derece farklı halkların bir arada bulunmalarına yol açmıştır. Bu halklar, sürekli yeni kavimlerin gelmesi ve alt üstlükler nedeniyle hiç bir zaman Hindistan'da olduğu türden bir kastlaşma olanağı da bulamamışlardır. Çin'in işaret yazısından daha gelişmiş sese dayanan alfabeler ise her halka, Çin'dekinden farklı olarak ayrı bir ulus oluşturma olanağı sunmuştur.

Denebilir ki, Akdeniz uygarlığının diğer uygarlıklar karşısındaki üstünlükleri, onun ulusçuluk karşısındaki güçsüzlüğünün nedeni olmuştur. Kastlaşmaya olanak tanımayan kavimlerin peş peşe akınları; işaret yazısı yerine gelişmiş bir ses yazısı nedeniyledir ki, eski Akdeniz - Orta Doğu uygarlığının toprakları üzerinde Çin'de olduğu gibi bir ya da Hindistan'da olduğu gibi bir ya da bir kaç değil, onlarca ulus devletin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Klasik ulusçuluk, esas olarak ulusu, dile göre belirler ve oluşturmaya çalışır. Her ulusun bir dili ve bir devleti olmalıydı. Bu nedenledir ki, ayrı bir dil demek ayrı bir ulus dolayısıyla ayrı bir devlet demektir klasik ulusçuluğun gözünde. Ulusçuluğun bu biçimi, ayrı dil; kültür ve etnileri zorla ya da başka yollarla yok etmeye çalıştı. Yok edemeyip varlığını kabul ettiğinde de, onu daima, vücuttaki yabancı bir cisim; birlikte yaşanmak zorunda olunan bir hastalık olarak gördü.

Ne var ki, ulusçuluğun bu klasik biçimi, artık bu günkü dünyanın ihtiyaçlarına bir cevap vermiyor. Bir yandan farklı ulusların bir araya gelerek birçok ulustan oluşan yeni uluslar kurmaları (Avrupa Topluluğu); diğer yandan muazzam işgücü göçlerinin yarattığı yeni azınlıklar ve nihayet dünya ticaretinin hızlı büyümesi ve globalleşme, yepyeni bir ulusçuluk anlayışını giderek dayatıyor. Yeni ulusçuluk, ulusu, hukuki bir tanıma indirgeyip, dil, kültür ve etniyi politik alının dışına atıyor. Bilgisayar, iletişim alanlarındaki teknik gelişmeler de bunu hem gerekli hem de mümkün kılıyor.

Böyle bir ulusçuluğa Akdeniz uygarlığının, sadece yukarıdaki nedenlerle değil, Akdeniz Uygarlığı topraklarında birbiri içine geçmiş halk, dil ve kültürlerin barış içinde yaşayabilmeleri ve ama sadece bunu için değil, çıkmaz sokağa dönmüş ve ekonomilerini inmelendiren hudutları nedeniyle de gereksinimi var.

Ulusçuluğun bu yeni biçimi, klasik ulusçuluğun gadrine uğrayarak darmadağın olan Orta Doğu – Akdeniz uygarlığının yeniden toparlanmasına, birbirine binlerce yıllık ortak yaşamlarının gelenekleriyle ve alışkanlıklarıyla bağlı bu halkların tekrar bir arada barış içinde yaşamalarına olanak sunmaktadır.

Akdeniz uygarlığının, klasik ulusçuluk anlayışıyla, güçsüzlüğüne yol açan çok ulusluluğu, tekrar onun gücü haline gelebilir. Bunun için ise bu adımı atacak cesaret ve vizyon gerekiyor. Akdeniz-Orta Doğu uygarlığının klasik alanlarında kim bu adımı atarsa, oradaki halkların barışçı bir birliğinin; refahının yolunu açar ve geleceğe damgasını vurur.

Bu adımı ilk atan, böyle bir vizyonu ilk geliştiren ve programlaştıran da Abdullah Öcalan ve Kürt ulusal hareketi oldu.

Kürt ulusal hareketi geç doğdu. Muazzam dinamizmine rağmen, gücü yetmediği, dünya dengeleri olanak vermediği için ağır darbeler yedi. En ağır darbeleri yediği ortamda, koşullar ona artık kaçacak yerin yok haydi atla dediğinde, geç doğuşu ve dinamizminden güç alarak, milliyetçiliğin klasik biçimini aştı ve Orta Doğu-Akdeniz uygarlığındaki topraklar üzerinde milliyetçiliğin yeni biçimini hedefleyen ilk hareket oldu. "Gelin vatandaşlığı anayasal olarak tanımlayalım, bir hukuki tanıma indirelim, kültür ve dili politik alanın dışına taşıyalım. İktisadi ve günlük ilişkilerde resmen Türkçe olması da bir sorun oluşturmaz, gelin yepyeni bir ulus tanımına göre yeni bir ulus kuralım" diyor. Bu her Türk'ün ve modern, gerçek Türk milliyetçisinin de imzasını atması gereken bir projedir.

Türk milliyetçiliği yirminci yüzyılın başında, Ermeni ve Rum burjuvazisine karşı liman şehirlerinde palazlanmış Yahudi burjuvazisinin kendisine dayanacağı bir ulus bulma ve yaratma ihtiyacının; Alman emperyalizminin Rusya'yı Güney'den kuşatıp Hint yoluna ulaşma stratejisinin ve Osmanlı devlet sınıflarının, Ulusal ayaklanmalar tarafından kemirilen devleti ve kendi zümre egemenliklerini yaşatma içgüdüsü için bir arayışın ürünü olarak ortaya çıktı. Ve aşırı bir Türk, Kan ve Orta Asya vurgusuyla dolu oldu. Kendi gerçekliği ve tarihine küstü.

Türk milliyetçiliği de, bu aşamayı yapmak, modern, bugünkü dünyanın ihtiyaçlarına uygun bir milliyetçiliğe ulaşmak zorundadır. Bunu yapabildiği takdirde, hem Türklerin, hem bölgedeki diğer halkların kaderi değişir. Türk milliyetçiliği bunu yapamadığı ve Kürt ulusal hareketinin uzattığı eli tutamadığı takdirde ise, bölge daha çok acılar içinde kıvranacak demektir.

Dünya tarihindeki on yıl önce meydana gelen dramatik gelişmeler böyle bir anlayışı ve vizyonu sadece gerekli değil, aynı zamanda mümkün de kılmaktadır. Bunu da gelecek yazıda ele alalım.

Demir Küçükaydın

demir@gmx.li

19.11.1999 13:25

(Bu yazı Özgür Politika’nın 6.12.1999 tarihli sayısında yayınlandı.)



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə