Yoksulluk ve sosyal dişlanma ile iLGİLİ SİVİl toplum kuruluşlarinin rolü atölye çalişmasi



Yüklə 171.33 Kb.
səhifə3/4
tarix04.09.2018
ölçüsü171.33 Kb.
1   2   3   4

Yörük Kurtaran: Deneyimle ilgili belki bir şeyler paylaşmak gerekirse böyle gençlik üzerinden bir şeyler söylemek istiyorum. Bir çok şeyi yapalım edelim ama orada süreçte çok önemli hale geliyor. Yani mesela eğitim diyoruz ama o eğitimi nasıl kurguladığımız da önemli hale geliyor. Eğitim deyince işte Latin amerika’da uygulanan işte çok formel olmayan ve Avrupa’da da uygulanıyor işte Türkiye’de de gençlik alanında bir şekilde uygulanıyor veya uygulanmaya çalışıyor. Bu biraz süreç odaklıdır ve eğitmenin kendisini öldürmesi üzerine odaklıdır aslında. Eğitimcinin de öğrenmesi, katılımcıların birbirinden öğrenmesini baz alıyor. Ben geçenlerde yurt dışındaydım işte bu mikro krediler işte genellikle güney ülkeleri için konuşuluyor ediliyor mikro krediler dağıtılmadan önce bir ülkede kadınların sabahleyin beraber ant içtiklerini gördüm. İşte bilmem komşuma ne yapmayacağım, şöyle yapacağız, böyle yapacağız gibi. Ne oldu peki? Yoksulluğu önlemek için destek verdik. Yani demek isteğim şu en az sonuçlar kadar süreçler de çok önemli. Zaten süreç sonucun nasıl olacağını belirliyor.
Deniz Hayat Han: Toplum merkezlerini bilmiyorum burada olan herkes haberdar mı ama biz 2828 sayılı yasa ile kurulmuş çocuk esirgeme kurumu içerisinde faaliyet gösteren kuruluşlarız. Çocuk esirgeme deyince hep yurttu, huzureviydi işte rahabilitasyon merkezi gelir. Bunlar aslında sosyal hizmetlerin en son aşaması olan kurumlardır. Ve tedavi ve rehabilite merkezleridir. Toplum merkezleri olarak biz daha çok koruyucu ve önleyici çalışmalar yapıyoruz. Daha çok alansal çalışmalar yapıyoruz, proje bazlı çalışmalar yapıyoruz. Ben Gazi Mahallesi Toplum Merkezi’nde çalışıyorum. Çalıştığım bölge göç ile oluşmuş bir bölge, dolayısıyla içinde çok farklı dinamikleri barındıran bir bölge. Toplum merkezlerinin kökensel boyutuna baktığımızda aslında çok da yeni kavramlar olmadıklarını da görmek mümkün. Ilk örneklerine İngiltere’de 1800’lü yıllarda kurulmuş sosyal kurumlar. Bu kurulan ilk örnekle bizim örneğimiz benzeşiyor mu belki orada bir kıyas yapabilirim. Bir grup akademik grup tarafından kuruluyor. Işte İngiltere’nin sanayi devrimi sürecinde bir tarafta zenginler bir tarafta fakirler varken akademik grup diyor ki biz hep dışarıdan yoksulların sorunlarını tartışıyoruz, hep istatistiklerden bahsediyoruz ama bu insanların nelerden bahsettiğini, sorunlarını nasıl çözdüklerinden haberimiz yok. O nedenle yoksulların yanına gidip onların sorunlarını konuşmaya başlıyorlar. Ve yoksullarla birlikte çalışmaya başlıyorlar. Ve orada onların olduğu bölgelerde yaşayıp yoksullarla birlikte sosyal politika üretmeye başlıyorlar. Ama şimdi Türkiye’den bakacak olursak alansal olarak yoksullarla birlikte çalışan toplum merkezleri bizler biraz devlet eliyle kurulmuş ve yoksul bölgelere kurulmuş kurumlarız. Ve kompleks işler yapıyoruz. Işte bir yandan eğitim çalışmaları yapıyoruz, bir yandan ayni nakdi yardımlar yapmaya çalışıyoruz. Bir yandan proje çalışmaları yapıyoruz, bir yandan bilinçlendirme çalışmaları yapıyoruz. Tomby Hole örneğinde, mesela Tomby Hole diyor ki kesinlikle yoksullarla çalışan kişilerin yoksullarla hayırseverlik işinde gönüllülük işinde bulunmaması gerekiyor. Yani ayni nakdi yardım çalışmasına girilmemesi gerekiyor. Çünkü yoksulların size bakış açılarında bir farklılaşma oluyor. O bana yardım eden ben de ondan yardım alanım. O nedenle bir hiyerarşi oluşuyor. Yani müracatcılarla çok sağlıklı bir ilişki kurduğumuzu düşünmüyorum açıkçası. Müracatçı ile aramızda hiyerarşik bir sistem kurmuş oluyoruz aramızda. Hepimizin bildiği gibi Türkiye’de yoksullar için yapılandırılmış çok güçlü sosyal politikalar yok. Sosyal politikalar olmadığı içinde sosyal hizmetler anlamında bir takım hizmetler sunmakta da çok zorlanıyoruz. Şimdi yapılan bir ayni ve nakdi yardım biçimi var. Ama şimdi bu ayni ve nakdi yardıma baktığımız zaman bunu aynı zamanda sosyal ve yardımlaşma vakfı da yapıyor. Aynı zaman da hayırsever kurumlar da yapıyor. Başka başka yerler ve başka başka kişiler de yapıyor. Yani müracatçımıza baktığımız zaman bu aynı anda bir çok kurumdan yardım almış kişi de oluyor. Hem bizden alıyor, hem vakıftan alıyor, hem kuruluşlardan alıyor. Ve kuruluşların arasında hiç bir eş güdüm yok. Ama bütün bu yoksul kişiye yaptığımız yardımlara rağmen ailenin handikapını veya sorununu çözmüş de olmuyoruz. Bu tip sosyal yardımların düzenliliği de yok. Sistemi de yok, aralığı da belli değil. Yani hep kendi içimizde tartıştığımız bir konu var, bu sosyal yardımın tek bir çatı altında toplanması gerekiyor. Belli bir sisteme göre işlemesi gerekiyor. Bu tartıştığımız bir konudur.

Bayan: Şimdi hem alanda gördüğümüz hem de devletin yapmış olduğu politikalar sosyal dışlanmayı beraberinde getiriyor. Süreç içerisinde insanlar damgalanıyor, sosyal olarak da bir dışlanmaya maruz kalıyor. Ben dolayısıyla geliştirilecek olan yoksullukla mücadele bağlamında vatandaşlık kavramı üzerinden gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde hani kim daha yoksul, en yoksulu kim dediğiniz zaman zaten ötekileştirme kavramını beraberinde getirmiş oluyorsunuz. Hani siz kurtarılmış insanlar kurtarılması gereken insanalrı beraberinde getirmeye başlıyorsunuz. O noktada dikkatli olmak gerekiyor. Bir taraftan eğitim diyoruz ama bir taraftan da eğitimin nasıl bir sosyal dışlanmayı getirdiğini görmüyoruz. Genel anlamda bir sosyal politikanın olmamasından dolayı el attığımız hiç konunun çözülemediğini görüyoruz. Daha kapsamlı ve vatandaşlık üzerinden ve kimin daha yoksul olduğunu aratmayacak, dolayısıyla sosyal dışlanmayı beraberinde getirmeyecek, her vatandaş için geliştirilecek bir politikaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum.


Bay: Şöyle bir tartışma başlatmak için değil ama yurttaşlık kavramı denilince yurttaşlık kavramının da yetersiz kaldığı zamanlar işin içine insan hakları kavramının girmesi evrensellik anlamında daha önemlidir.
Ümit Aydoğmuş: Deniz Feneri Derneği’nden geliyorum. Ortak noktaların güçlendirilmesi ile ilgili olarak belki spesifik olup hangi noktaların güçlendirilmesi, hangi noktalarda insanlarla ortak bir dil kurulup hareket edilebileceğini bulmak gerekiyor. Şimdi hayırseverlikle ilgili bir şeyler söylendiğinde hayırseverlik bir genel olarak bence Türkiye’de belli bir alanla ilişkilendirilebilecek belli bir hayırseverlik biçimi yok. Mesela ben kendi deneyimime baktığımda şeyi görüyorum, belli bir noktada özgürleştirici olan bir pratik belli bir noktada insanların başka diller kuşanıp başka bir sürü mücadelelere eklemlenmelerini sağlayan gerek din olsun gerek hayırseverlik olsun bir yerde son derece insanları kısıtlayıcı yani sizin söylediğinizin bana düşündürttüğü şeyi açmaya çalışıyorum. Bu noktada belki stklar eşitsizliği tanımlarken cinsiyet, sınıf, etnisite bunları böyle fiks bir şekilde almayıp belli durumlarda artikülasyonlarına bakmak belli durumlar nasıl stklar için de. Stklar hayırseverlik de böyle belli bir durumda nasıl bir pratiğe dönüşüyor. Buna dair böyle spesifik bir yaklaşım geliştirmek gerekiyor. Buna açık olmak gerekir. O zaman son derece hani tarihsel süreç içerisinde bir şeyler geliştirmek mümkün. Aksi takdirde son derece hayırseverlik şudur ve sadece dinle ilgili bir şeydir gibi son derece sabit aslında kendi içinde ne bileyim çok kolay yanlışlanabilir, gündelik pratikler içerisinde, tarihsel süreçler içerisinde. Aksi takdirde biz sadece belli tezler öne sürüp sonra onların yanlışlandığı ve gerçek anlamda mücadele eden ve bizim kendimizin de dönüştüğü, çalıştığımız stk’ların da ortak noktalarının saptanmadığı böyle son derece afaki bazı şeyler söylemiş oluruz. Işte bilboardlara bir şeyler yazılması bence Türkiye’deki dinsel algının bir yönü. Başka bir alanda başka tür bir şey de olabilir mesela. Bunlara bakmak lazım. O yüzden de genel şeyler söylemek önemlidir ama genelin içinde duruma dair bize bir şeyler söyleyen, insanlara neler kattığını göz ardı etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Bu bütün söylenilenleri boşa çıkarıp anlamsız kılmak da değil. Dıştalayıcı olmayan bir hat örmek gerekiyor.
Bayan: Bizim Türkiye’de bildiğimiz, ben daha çok kadın örgütlerini biliyorum. Tam tersi örnekler var. En zor durumda olanlara destek olmak gerekir. Mesela şiddete uğramışsa kadın benim kadın politikasını bekleyecek halim yok. Galiba ortaklaştırılabilecek bir kavram olacaksa o da insanların güçlenmesini sağlayacak bir şey ki güçlenme hem katılımı içerir hem insan haklarını içerir, hem de yoksullukla mücadele perspektifinin hayırseverlik politikasını tartışmaktan daha ileri bir seviyeye taşıyabilir gibi düşünebiliriz.
Bayan: Ben de ortak bir dille ortak bir prosedürün oluşturulması gerektiğine inanıyorum. Yoksullukla mücadelede tek bir çatının oluşturulması gerektiğine yani güçlerin birlikteliğine inanıyorum. Gene aynı kendi örneğim üzerinden gideceğim, bizim sosyal esirgeme çocuk esirgeme kurumunun bir nakdi yardım hizmeti olduğunu söylemiştim. Ve bu nakdi ödemeyi yaparken biz sosyal hizmet uzmanları müracatcılarımızın evlerine gider ve sonra da bir rapor düzenleriz. Hani yoksulluğu tartışacak olursak bir göreceli yoksulluk var, yani yoksulluğun da pek çok çeşidi var aslında. Bu edindiğimiz izlenime göre raporumuzu yazar ve kararımızı veririz. Vakıf sadece bir miktar para vererek evlerine gönderebiliyor. Ya da vakıf müracatçının evine gittiğinde işte onların elinde bir ölçek var, işte buzdolabı var mı, televizyon var mı, çek yatı var mı? Hepsini bir puanlamaya tutup bu puanın altında olanlara işte yardım vermeyip ya da üstünde olana verip işte her neyse böyle bir kriterleri var. Iyi de neye göre yoksulluk, kime göre yoksulluk? Yoksullukla ilgili ortak bir dilin oluşturulması gerektiğine kesinlikle inanıyorum. Işte eğitimler sonunda belki kadınların farkındalılığını artırıyoruz ama belki bu farkındalılıktan sonra belki savunuculuğunu da artırmamız gerekiyor. Çünkü kadın bu sefer devlete öfkeleniyor, belediyeye öfkeleniyor, muhtara öfkeleniyor, işte benim bu hakkım varmış sen niye vermiyorsun diyor. Yani böyle şiddetin farklı boyutları da ortaya çıkabiliyor. Işte o anlamda savunuculuk hizmetlerini, arabuluculuk hizmetlerini, o anlamda ortak dil oluşturarak kurmak gerektiğini düşünüyorum. Hani bu ortak dilde nasıl oluşur onun üzerine çalışmak gerekir. Hani ortak kriterler ne acaba? Onlar 21 ayrı ülke ortak kriterleri nasıl oluşturabilmişler?
Bayan: Biz yoksulluğun çok boyutlu olduğundan hep söz ediyoruz ve kaçınılmaz olarak öne çıkan şey acil olarak öne çıkan sorunlara bir çözüm bulmak gibi bir boyutu var ve bu da hakikaten çok önemli bir boyut. Bir sürü şey bekleyemez. Bir yandan da bu yoksulluğu ortaya çıkaran taraflar da var. Bu iki boyutlu bir mücadele olmak zorunda. Ve ikisi de çok anlamlı. Ama uzun vadeli düşündüğümüzde bu yoksulluğu ortaya çıkaran noktalar belki ortak nokta haline gelebilir. Bunun dışında çok farklı grupların çok farklı eylem alanları olacaktır. Orada ortak dil bulmak zor çünkü farklı alanlarda mücadele ediyorlar. Belki bütün yoksulluğun ortaya çıkmasındaki etmenlere karşı bir muhalif dil oluşturabilir miyiz? Lobicilik zaten öyle bir dilden ortaya çıkacak. Kamu politikalarının değişimi hakikaten uzun soluklu bir iştir ve bu beraber hareket etmeyi gerektiren bir şeydir. Ama böyle bir ortak dilimiz var mı? Buna bakmamız lazım.
Aksu Bora: Yerel siyasetler bazında orada şöyle bir şey önerdik ve işliyor gibi sanki, belediye meclis toplantılarını izliyorlar kadınlar. Yani bunu ulusal bazda da düşünebiliriz. Bütçe harcamaları, kamu harcamaları, sosyal fonlar. Yani parayı nereye harcıyorlar? Yani işte bu belediye meclisine katılım gibi bir şey hemen yapılabilir. Basit bir şey.
Bayan: Yoksulluk sadece yoksulluk denildiği zaman hakikaten bir çok şeyin üstünü örten bir kavram haline geliyor. Bunu ortaya çıkaran temel nedenler de hemen muğlaklaşmaya başlıyor. Aslında o kadar da muğlak değiller. 80’lerden sonra değişen dünya dengeleri sonucunda biz bir çok şeyi dünyanın farklı ülkelerinde farklı gruplar olarak aynı şekilde benzer şekilde görüyoruzaslında etkilerini. Bunun açıklanması çok da muamma değil. Niye dediğimiz de sebeplere hemen ulaşılabilir. Çözümler çok çeşitli olabilir ama sebepler o kadar karmaşık değil. Işte eğitim deniliyor işte sanki birilerinde bir şeyler eksik de sanki o tamamlandığında hemen entegre olacakmış gibi düşünülüyor. Böyle bir şey yok. Bu dünya herkesi entegre etmek üzere gelişmiyor. Hatta bazılarını dışlıyor ki ya da bazıları o kadar çaresiz bir durumda kalıyorlar ki her şeye razı oluyor duruma geliyorlar. Ben yıllardır kadınların arasında çalışıyorum ve kadınlar inanılmaz şekilde becerililer. Onlara beceriksiz demek hakikaten bir mit ve bu mit işe yarıyor yani. Bu tür mitler aslında bir tür dışalnama edebiyatı da yaratıyor aslında. Halbu ki dışlanma çok yapısal şeylerle ilgili. Yani yoksullukla ilgili konuşacaksak bir muhalif dil olması lazım yani. Bütün bunların ışığında aslında sosyal devlet mekanizmalarının aslında ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. O çözülen ve artık sözü edilmeyen politikaların yeniden devreye girmesi lazım. Belki de hareket olarak yoksulluğa karşı bunun savunulması lazım. Yeniden o korumaların yeniden devreye girmesi. Bu Avrupa Birliği çerçevesinde de olur, ulusal politikalar çerçevesinde de olur, bu adım adım bir şey ya da hiç bir şey. Hiç biri birbirini dışlamıyor. Hem ülkede hem uluslarası platformlarda mücadele etmek gerekiyor. Birbirini dışlayan şeyler değil.
Erdem Vardar: Af Örgütü’nden geliyorum. Aslında konuşmacılar özellikle Ayşe Hanım Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın üzerinde çalıştığı sanırım bir içerme belgesinden bahsetti .... Avrupa’daki bu ağın Türkiye’ye uyarlama çalışmaları devam ediyor. Hem de Ayşe Hanım aynı zamanda keşke burada olsaydı kendisinden biraz daha açıklama isteyecektim stk’lara da bunun açık olduğunu yani bu belgenin oluşturulmasında. Yani bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz? Bu değerli bir belge midir? Eğer öyle bir belgeyse bence çok güzel bir şey. Yani herhangi bir platformun çalışabileceği elle tutulur bir belge oluyor.
Burcu Yakut Çakar: Ben Ayşe Hanımla beraber o projenin içerisindeyim. Biz biraz takip etmeye çalışıyoruz. Aslında karakteri gereği ruhu gereği bu içerme belgesi bütün sosyal tarafları ngo’lardan tutun sendikalara kadar hepsinin görüşlerini, ortak belge denmesinden dolayı hepsini içermesi anlamlı. Tabi ki bizim her türlü terminolojiyi içselleştirmemizden kaynaklanan bir şey bu herhalde. Döküman aslında şöyle bir kritik şeye sahip. Bu dökümanla bütün sosyal dışlanma ile ilgili sorunlar ortaya konuluyor, bir takım değerlendirmeler yapılıyor ve daha sonra hazırlanacak olan bu ulusal eylem planlarının da zeminini oluşturuyor. Ilk başta bizim gördüğümüz bunun tamamen çalışma bakanlığının Avrupa Birliği daire başkanlığı trarafından hazırlanıyor. Birazcık şey olarak algılandı işte bütün kurumlardan bilgi almak suretiyle resmi yazıyla ne bileyim her tarafa DTP’sinden, çocuk esirgeme kurumuna kadar siz ne yapıyorsunuz ve böyle bir döküman hazırlanıyor sizden biz bilgi istiyoruz şeklinde bir resmi yazılarla önce hazırlanmaya başlandı. Fakat tabi hem komisyonun yönlendirmesiyle sosyal taraflar kapsanmaya başlandı. Işte yaptıkları düzenli toplantılar var bölümler yazıldıkça bu toplantılara işte biraz daha sivil toplumu dahil etme noktasındalar. Ama tabi gelen bütün tepki ve yorumları ne kadar içselleştirip dökümana yansıtıyorlar izlenmesi gereken bir süreç. Bu noktada hani paydaş olarak bu sosyal tarafların dahil olması gerekir. Ancak süreç daha olmasından gerektiğinden çok daha yavaş işliyor ve bu noktada sosyal tarafların konu hakkında bilgi sahibi olup bir şekilde kendi inisiyatifleri ile dahil olmaları gerekiyor. Çok anahtar bir belge. Ilk etapta dediğim gibi fonlar açısından anahtar. Bir noktada tabi davet üzerine olmamalı bazı şeyler, yani bakanlık kendi istediği kendi inisiyatifi ile belirlediği sosyal tarafları sürecin içine dahil ediyorlar.
Erdem Vardar: Aslında çoğu süreç böyle işliyor. Sosyal tarafların çoğu orada yer almıyor ve ses bulamıyorlar. Bu tür toplantılar çoğalıp ortak bir dil oluşabilirse çok daha güçlü bir taban ve ses olunabilir. Yani devletin genel tavrı kendine yakın veya sivri olmayan tarafları bu tür süreçlere dahil edip diğerlerini dışlamak olabiliyor. Ama bu tür ortak ses olunduğu zaman başka adres bırakmayız ve bu çok önemli.
Bayan: Bir kaç şey ekleyeceğim Burcu’nun dediklerine sosyal içerme ve dışlanma aslında bizim çok fazla kullandığımız bir kelime değildi. Türkiye’de aslında bir çok kavramı çevirilerle kullanmaya başlıyoruz ve bunlar üzerinden ortak bir dil kurmaya çalışıyoruz. Yani belki biz kendi dilimizde daha az kafa karışıklığına yol açacak kavramlar bulabiliriz. Yani ortak bir şeyler düşünülüyorsa buranın dilinin buradan çıkması gerektiğini düşünüyorum. Herkesin anlayabileceği kelimeler üzerinden gitmek bence şart. Yani buradan ortaya çıkan şeyleri kullanmak bize ortak bir dil kazandıracaktır ve bu da ortak bir dilin oluşmasını zorlaştırmayacaktır.
Miceale Mose: Bütün bu ilginç katkıların üzerine bir şey söyleyebileceğimi zannetmiyorum. Ama JIM konusunda üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Bu tür şeyler yoksullukla mücadele esnasında kullanabileceğimiz araçlardır. JIM’de çok önemli bir belge. Bu tür belgeler çok geniş çerçeveli kamu politikalarının oluşmasını sağlamak için zaten. Amacı bu. Tabi ki her şeyi çözmek için yeterli olmuyor bunlar ama Avrupa komisyonunun bu noktadaki amacı belgenin ülke durumu hakkında bir fikir vermesidir. Bu stk’ların katılması gereken birsüreç. Ister davet edilin ister davet edilmeyin her zaman bakanlıkla ilişkiye geçip taslağın size gönderilmesini isteyebilirsiniz. Bu bir yaklaşım olur. Bir başka yaklaşım da bazılarınızın da belirttiği gibi neden bir ağın çok önemli olduğunu görüyorsunuz. Çünkü eğer bir ağ olursanız hükümetin bazı stkları seçip çağırmasını engellemiş olursunuz. Yoksullukla mücadele eden bütün ülkelerin ağlarında bu görüldü. Eğer ağlar var ise yoksullukla mücadele konusunda bunlarla temas etmekten kaçınmıyor hükümet. Dolayısıyla JIM çok iyi bir fırsat. Bunun yanında başka şeylere de değindiniz. Sosyal politikalar, sosyal hizmet, insanların yoksulluk deneyimi yaşayan insanalrın nasıl güçlendirileceği gibi. Bazılarınızın söylediği gibi güçlendirmek kuvvetlendirmek çok popüler bir kelime oldu, çok farklı biçimde kullanılıyor. Gene insanların kendilerini suçlaması için kullanılmamalıdır. Siz her şeyi kendi başınıza yapmalısınız deyip kendi başlarına bırakılmamalıdırlar. Buna da gayet güzel işaret edildi. Fikirleriniz ortak içerme belgesinde etkisini gösterecek mi, bir kısmı alınabilinir, bir kısmı alınmayabilir. Benim önerim kendi aranızda ortak katkılar oluşturmanız ve bunları ayrıca Avrupa Birliği’ne göndermeniz. Bugün burada söylenenlerden anlayabiliyorum ki ve daha önce bildiğim bazı şeylerden çıkarabiliyorum ki akademik araştırmacılarla stk çalışanları arasındaki işbirliği çok önemli. Tabi ki fikirleri biribirine yakın insanların işbirliği burada önemli. Genellikle araştırmacılar stk’ların çalışmalarına çok sempati ile bakıyorlar. Bir yandan araştırmaların sonuçları bir yandan stkcıların alanlardan edindikleri deneyimler çok önemli bir durum yaratır. Dolayısıyla hiç bir hükümet bunu görmezlikten gelemez. Dil konusuna gelince de, Avusturya da biraz geç katıldı Avrupa Birliği’ne, ben hatırlıyorum ilk toplantıma gittiğimde insanlar sürekli 137. maddeden bahsediyorlardı. Hiç bir fikrim yoktu, neyle ilgiliydi bilmiyordum. Tabi bütün bunları kendi gerçekliğinize tercüme etmeniz çok zorlu bir sorun. Eğer halkın bilincini yükseltmek istiyorsanız halk tarafından kullanılan bir dil kullanmanız gerekir. Aynı zamanda pragmatik nedenlerden dolayı bu tip kavramları kullanmamız gerekiyor. Yoksulluk, sosyal dışlanma ve sosyal içerme kavramlarına gelince, biz yoksullukla mücadele ağı olarak şeylerin kendi adlarıyla çağrılmalarının önemli olduğunu düşünüyoruz. Avrupa yetkilileri genellikle yoksulluk teriminden kaçınmak isterler. Avrupa Birliği’nde yoksul olmadığını düşünürler ve bir kaç milyon insanın yoksulluk riskiyle karşı karşıya olduğunu söylerler. Ama gerçekler böyle hoş terimlerle açıklanmayabilir. Dolayısıyla bizim için hiç kolay olmadı adapte olmak. Bu dışlanmak kavramı aslında önemli bir kavram. Yoksulluk bir kategori ama dışlanma başka bir şey. Bazen bu ikisi tamamen farklı olabiliyor. Biz Avusturya’daki ağ olarak şunu sık sık vurguluyoruz yoksulluk esas olarak olanakların yokluğuyla ilgilidir. Ve bu da devam eden bir durumdur. Bunun yanında mesela Avusturya’da başbakan çalışma bakanına düşük bir işsizlik oranı olsun diye seminerler açmak istiyoruz deyip ne kadar paraya ihtiyacımız var der mesela. Dolayısıyla iş gücü politikalarına müdahele etmek gerekir. Tek faktör olmamakla beraber yoksullukla mücadele ve sosyal içerme için önemli bir noktadır bir iş bulmak insanlara. Şu da söylendi, yurttaş hakları, insan hakları meselesi. Tabi ki yurttaş hakları meselesi bir çok ülkede oldukça karmaşık. Mesela Avusturya’da insanalr yurttaş kavramının dışında kalıyorlar nasıl ele aldığınızla ilgili olarak. Biz burada temel sosyal haklardan bahsediyoruz. Avrupa Birliği’nin sosyal haklar ile ilgili bir şartı var. ama bizim için aynı zamanda sosyal hakları insan hakları diliyle ilişkili ele alabiliriz. Çünkü Avrupa Birliği ülkelerinde insan hakları dili önemlidir. Dolayısıyla biz bunu devamlı zorlamaya çalışıyoruz. Farklı kurumlardan geliyoruz ve dolayısıyla yoksulluğun hiç bir görünüşünü görmemezlikten gelmememiz gerekir. Ve bizim için çok önemli bir konu kadınların katılımıdır. Burada da söylendi bu daha öğrenmekte olduğumuz bir alan. Hem ulusal ağ için hem de uluslararası ağda. İnsanların katılımını sağlamak çok önemli ve yoksulluğu yaşayanların fikirlerini ve tecrübelerini paylaşmak ve duymak zorundayız. Böyle bir ortam yaratmak insanların katılımını sağlamak çok büyük bir emek istiyor. İnsanları güçlendirmek sopn derece önemli. İçinde yaşadıkları toplulukların haklarını savunmaları önemli. Burada çok iyi bir deneyim ve başarı var. umuyorum ki çok başarılı bir şekilde hareketinizi inşa edeceksiniz.
Nurhan Yentürk: Gerçekten de bu saate kadar olan deneyimler çok değerli ve faydalıydı. Ben eğer üstüme düşen bunları toparlayabilirsem ve toparlarken biraz bir mecraya devam etmek için ışık tutabilirsem belki bir şeyler başarabiliriz. Şimdi yeni bir şey söylemeyeceğim, söylenilenleri toparlayacağım mümkün olduğu kadarıyla. Şimdi vurgulanan en temel vurgu belki benim de iktisatçı olarak dikkat ettiğim bir vurgudan başlamak istiyorum. O da tüm yoksulluk tartışmalarında gerek Avrupa Birliği’nde gerekse burada sürdürdüğümüz tartışmalarda hep yoksulluk vurgulanırken hep bir istihdamlık sorunu olarak vurgulanması konunun. İş sahibi olamama gibi vurgulanması. Yani bir takım haklara ulaşmanın yolu eğer bir iş sahibi isen sana verilen bir şey. Bu tabi aslında bizim 20 yıl kapanan tam istihdam konjonktürü. Bu gayet iktisadi nedenlerle gayet teknolojik nedenlerle kapandı ama kapandı. Bunu bilerek davranmak bir kez çok önemli çünkü önereceğimiz her türlü mücadele örneğinin hayalci olmaması açısından gerçekçi olması açısından da neyle konuştuğumuz çok önemli. Bir kere hak dediğimiz zaman bu hak artık işten farklı olmak zorunda. Bu hak gelir getiren bir şey olabilir, topluma katılma hakkı olabilir oy hakkı olabilir. Bu kapanma sadece gelişmekte olan ülkelerde veya sadece bizde kapanmadı. Yani sadece iktisadi yapılar çok çok mümkün değil. Bir şey daha vurgulamak gerekiyor belki bu bizim gibi gelişen ülkeler için daha geçerli yatırım yaptığımızda sağlanan istihdamın ortaya çıkan istihdam ihtiyacını karşılayan gerekli eğitimli işgücü ve bizim hiç bir şekilde eğitimle karşılayamadığımız bir iş gücü. Dolayısıyla istihdam gerektiren yatırımları yaptıktan sonra ortaya çıkan talepleri karşılayamayıp da bunun için gereken iş gücünü ithal bile edebiliriz. Dolayısıyla bunun için de çok dikkat etmek gerekir. Sadece bu anlamda ekonomik politikayla bir şeyler yapmaya çalışmak hiç bir işe yaramayabilir ve daha farklı şeylere de neden olabilir. Şimdi bu gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkan bir şey. Bu anlamda da sosyal dışlanma kavramının üretildiğini görüyoruz. Çünkü orada da bazı kesimlerin iş bulma umudunun olmadığını görüyoruz. Ama o kavram bizim için de geçerli. Ama orada işte nitelikli iş gücü yaratma şansı varken burada bir de onun eksikliği var. dolayısıyla burada sözünü ettiğimiz Avrupa’dan farklı bir şey evet bu toplumsal dışlanma daha kalıcı daha sosyal politika gerektiriyor şimdiye kadar olmayan. Ama her iki tarafta da bir sosyal dışlanma var. bir parça böyle baktığımızda yardımseverlikle ilgili söylemiş olduklarınız daha çok anlam kazanıyor. Çünkü bu çerçeve yardımseverlikle çözülebilecek bir çerçevenin çok çok ötesinde bir şey. Burada yardımseverlik yapılırken tutulan dini söylem, sınıfsal konumdan bağımsız olarak söylüyorum bunu. Gerek dini çevrelerden yapılan gerekse kendisine modern diyen insanların yapmış oldukları yardımlar son tahlilde aynı yere çıkan şeyler. Çünkü bu her iki görüş de sanki iki ayrı uçken tam da ikisini de istemediğimiz bir uç. Çünkü sizin de çok söylediğiniz muhalif tafrımızın dışında. Buradan muhalefetten kastımız da şu bu her ikisi eşitsizliği normal sayıyor ve yaptığı her türlü yardımla o ilişkiyi pekiştiriyor ve geliştiriyor. Bizim ise burada muhalif dilimiz ise bu eşitsizlikleri ortadan kaldırmak. Bir şeyden daha bahsetmek istiyorum savunuculuk faaliyetlerinden bahsedildi. Burada çok önemli iki noktayı vurgulamak istiyorum. Gerçekten kamu harcamaalrını bilmek çok önemli. Ama burada yine o dönemin yani tam istihdam konjönktürüyle şöyle davranmamamız gerekiyor, yani devlet vergi topluyor, vergilerden sosyal harcamaları artırsın. Artık o devlet çok az vergi toplayabiliyor ve esas sermaye bir grup uluslarası sermayelerle dünyayı dolaşıyor. Bu da bize şunu gösteriyor bu savunuculuk faaliyetlerini yönlendirebileceğimiz tek yer sadece ulus devlet olamaz. Mutlaka uluslarası arenalarda bunun savunuculuğunun yapılması lazım. Bunun bir tanesi Avrupa Birliği’dir. Bu ağlara katılmak çok önemlidir ama sanıyorum ki bunu da aşmak gerekiyor. Türkiye’nin şu anda dünyada en çok dış borçlu ülke olduğunu dikkate alırsak ve kamudaki fazlanın hepsiyle dış borç ödemesi yaptığını dikkate alırsak galiba uluslararası kurumlarda yapılacak savunuculuk çalışmaları çok önem kazanıyor. Bu gelişmekte olan ülkelerin dış borçlarının fazlalığı nedeniyle fazla bir sosyal politika yapabileceklerini de zannetmiyorum. Yani onların dış borçlarının azaltılmadan veya silinmeden çok fazla kaynak olabileceğini üşünmüyorum. Bunun yanında uluslararası sermayenin aldığı gelir artık devasal boyutta. Bunlar da ulus devletlerin gelirlerini azaltan bir şey. Uluslararsı kurumlardan kaynaklar çıkarmak çok önemli ve bunun içinde bu uluslararası ağlarda yer almak çok önemli. Bunun için biz kendimiz önce bir ağ olalım ve ondan sonra nerelerle iş birliği yapacağımıza bakalım. Bir de tabi şu da çok önemli kadınlarla çalışanalr çok sözünü ettiler, işte ev eksenli çalışanlarda da ortaya çıkan bir şey, bir yoksulluk var. Bunun sadece kendisiyle ilgili bir sorunmuş gibi algılanmasını kırmak ve yerel çalışmaların yine uluslararası örgütlerle eş değer örgütlerle çalışması çok önemli. Ben eminim ki Diyarbakır’daki bir yerel örgütü İstanbul’daki değil ama Fransa’daki ev eksenli çalışan bir kadın örgütüyle yapacağı ve çok paylaşacağı yoksulluk durumlarını paylaşmalarını görebileceği ve bilinçlenme açısından çok önem yaratacak. Bir de çok önemli bir tartışma daha vardı, işte stklara ne görev düşücek diye. Evet devletin yapması gereken görevler var ve bunun yanında acil çözülmesi gereken durumlar var. bunun için bekleyecek fazla bir zaman yok. Bunun için biz ne yapacağız tartışması çok ön plana çıkıyor. Sanırım Miceale’da bahsetti, yoksulluğu tanımlayan en önemli şey olanaklara ulaşabilme eksikliği. Benim buradan anladığım kadarıyla bu noktada stklar çok şey yaptılar. Bu bilgileri aktarmak açısından çok şey yaptılar. Ben bilinçlendirme çalışmasının devlete bırakılacak bir alan olduğunu düşünmüyorum. Bir çok açıdan düşünmüyorum, bazen ihtiyacı olanı tespit etmekte biz bile zorlanıyoruz alanda olmamıza rağmen, bunu devletin bu konuda devletin bir miyopluğu olduğunu da sanırım hepimiz biliyoruz. Yine Yörük’ün belirttiği gibi burada bilgi vermekte, bilinç yükseltmekte yöntem çok önemli. Yani bir devlet memurunun gelip de kadınları ya da gençleri bir yere dizip de sizin görevleriniz veya haklarınız şunlardır denilen bir bilinç çalışmasının bir işe yarayacağını düşünmüyoruz. Yani değişik yöntemlerle ve insanları katarak bir şeyler yapmakta stklar olarak çok deneyimliyiz. Bunları teşvik etmekte çok önemli bir rolümüz olacağını düşünüyorum bunları teşvik etmekte. Bir ikinci bir şey Başak’ta söyledi, aksu’da değindi, şimdi devleti bir şey yapmaya davet ederken bunun nasıl yapılacağını söylememek stkları sadece protestocu sadece kurumlara itiraz eden kurumlara indirgememek lazım. Nasıl yapılacağını söylemek ise bu da alandan öğrenilecek bir bilgi. Yani bir tartışma ağı oluşturduğumuzda ne yaptık da buradan hayat bilgilerini kamusal politikaya dönüştürebilecek bir takım modeller oluşturalım. Bu modelleri paylaşmak çok önemli. Bir şey daha vurgulamak istiyorum, sadece yoksullar için değil, yoksullarla beraber yapmak. Yani onları da sonunda kamusal alanda konuşur hale getirmek ve haklarını talep eder hale getirmek. İleride bu insanların bu faaliyetleri doğrudan yapmalarını sağlamak, stk üyesi olmalarını sağlayabilmek gerekir. Toplumsal hareketliliğin oluşması için alt yapı oluşturmak gibi. Bunun da gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir şeye dikkat çekildi, bütün bunları yaparken yardım götürürken, hizmet götürürken, bilinç yükseltirken sanırım stkların bu yoksul kişilere belirli özgürlük alanı sağlamaları gerekir. yani mesela işte mikro kredi verilirken ulusal and içirilmesi ya da bizim hepimizin yakından bildiği işte yardım veririrm ama baş örtüsü tak ya da yardım veririm ama baş örtüsü takma gibi kişinin özgürlük alanlarını kısıtlayıcı koşullar koyma. Bu da sanırım hepimizin ortak dil ile dışlayacağımız bir anlayış olacaktır.

Şimdi elimizde neler var, bütün bunları yapmayı bilen stk’lar var. ama çok fazla bu konuda birbirimizle haberleşmiyoruz. Kendi gündemimizi Avrupa birliği’ne taşımak ya da Avrupa Birliği gündemini burdaki stklara aktarmak için yapabileceğimiz şeyler var elbette.

Biraz kendimizden de bahsetmek istiyorum. STK’lara destek vermeye yönelik bir birimiz. Eğitimle başladık ama bu tür ağlarla devam etmek istiyoruz. Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu özellikle yoksulluk araştırmaları ile ilgili bunları bilinir kılmak, yoksulluğun nedenlerini ortaya çıkarmak açısından çok önemli çalışmalar yaptılar. Çünkü artık biz burda biliyoruz ki yoksulluğu istihdamla bağlantılandıran sadece sivil toplum örgütleri değil, sadece devlet değil, sadece özel sektör değil ama yoksulların kendisi de. Bize artık yardım vermeyin, eğitim vermeyin bize iş verin gibi bir talep de en çok yoksulların kendilerinden geliyor. Burada da bir eksiklik olduğunu görüyoruz. Burada insanları git devletten iş iste dememiz yanlış bir yoksulluk tespitidir diye düşünüyorum. Ama sen bir insansın insan olarak bazı hakların var, bu haklarını talep et demek başka bir şey. Bu noktada böylesi çalışmaların önemli olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda akademi ile işbirlikleri bizim önümüzü açacaktır.

Uluslararası ağlara üye olacağız ama kendimiz önce bir ağ oluşturacağız. Ağ oluşturmak her zaman yetmiyor bunun için çok deneyimli gruplar var aslında aramızda. Daha somut hedefler koyabiliriz. Belki farklı farklı alanlardan ortaya çıkardıklarımızı raporlayabiliriz. Nasıl o insanları o dışlanmış bireyleri nasıl kamusal alanda konuşturabildiğimizi raporlayabiliriz. Belki ilk bir yıl kendi içimizde neler yapıyoruz, yapabiliyor muyuzu ortaya koyup daha sonra da uluslarası ağlara katılmak anlamında bir takım çabalar da bulunabiliriz. Ben umarım yeterince toparlayıcı oldum.



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə