Yüksel Taylan’ın Eylül 2009’a kadar bütün öyküleri; Başlangıç

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 0.61 Mb.
səhifə1/9
tarix31.10.2017
ölçüsü0.61 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9

Yüksel Taylan’ın Eylül 2009’a kadar bütün öyküleri;

Başlangıç;
Düşünürsünüz çoğu zaman, hayat nerede, nasıl, ne zaman başladı diye...
Bir de hayatın sizin için başladığı bir tarih vardır. Bir yerde, güçlü bir şekilde hissedebileceğiniz andır o sadece, anlatmakla, yazmakla tarifi olmayan. Sadece kendi hissettiğiniz, en bilge olduğunuz o an ve hiç bir şekilde sonunu getiremediğiniz, her yeni gün bir yeni tarife açılan pencere... Yani bir adım ileri...
Hikâyenin başladığı zamana gittiğimde düşündüğüm şey şu idi; herkesin bir hikâyesi, anlatışı ama içinden çıkaramadığı bilgeliği vardır.
Bunu anlatmak ya da paylaşmak zor...
Yine de deneyeceğim. Nihayetinde Adolf Hessler'in mezar taşına yazdırdığı ''denedim'' tümcesinin vardığı nokta, anlatılacak o kadar çok şeye şahit ki. Benim Hessler gibi bir kanlı deneyimim olmayacaksa, denemek için daha çok hakkım olmalı diye düşünüyorum.
Hiç bir kilit kendinden bir önceki kilitten kıymetli olmadığı gibi, her kilidin kendine has özelliği olsa da, kapıyı açanın yüklediği anlamdan öteye bir özellik taşımaz. Bunu Tanrı olarak hissedebilirsiniz ya da Tanrı sizin için başka bir şey olabilir. Gerçek olan Tanrı'nın evreni yaratmak gibi bir zahmete katlanmadığı ise de buna karşılık insanın onu yaratabilmek için katlandığı savaş, yıkım ve felaketlere neden olması gayet anlaşılır...
Hepsi bu...

Dön Bak
Özlem’e;
Ne güzel sabah, güneş geri gelmiş, ayaz soğuğuna sıkışmış serseri bir güneş. Günlerdir yağan yağmurun ardına geliyor bu güneş. Sonbahar sert gelmişti, güneşi hapsetmiş yağdırmıştı yalnızlığını…
Pencereden güneşi seyretmesi ne güzeldi, uzun cümlelere düşman olmuştu belki, kısa cümleler ve seyredilesi bir pencere olmalıydı, bu sonbahar öyle sonbahardı…
Herkesin gittiği bir yoldu pencereden gördüğü, gün ağardıkça bir terk eden vardı yolun üzerinde ve burukluk sıkışmıştı kalbinin izine… İzinden gidemiyordu artık. Pencerenin önünden çekildi, hayatın ilahi seslenişine bıraktı kendini.
Sağa sola yayılmış eşyaların karmaşasına yorulmuş bir beden gibi bırakmıştı kendini. Kalbinde hissetmediği bir gidişti bu gidiş, bir adım öteye aslında, bir dünya kadar uzak… Yarım saatlik hiçbir mesafe bu kadar şişirmemişti kalbini, bu kadar soğutmamıştı.
Pianura Padana çav bella diye seslendikçe tırmalanıyordu kulakları. Kulaklarını bilgisayarından gelen bu müziğe bıraktı. Eğer ölürse partizanca, o gömmeliydi elleri ile toprağına…
Pianura’nın sesi eski Avrupa sokakları gibiydi, karanlık ve kaos içinde ışıklı ve kalabalık. Hiçbir ışık aydınlatmazdı ki karanlığı, karanlıkta iz yaratırdı kendine ve çevresindekilere. Eski Avrupa sokakları gibi gitmeliydi bu ses, yerinden doğrulduğunda şarkı bitmek üzereydi; o kızıl çiçek partizanındır, düşen yoldaşlardan armağandır bize, simgesidir sosyalizmin çav bella çav bella…
Uyandığında duyduğu sıcaklık gidişin gerçeği ile bitmişti, ne kadar da çabuk, uyanır uyanmaz penceresinde gördüğü güneş soğukla ahenk kurarken terk edilmişti, kapısının önünden giden yolda.
Bir yerlerde geçiyordu hayatı sıfırlamak gerekli diye. Sıfırlıyordu işte hayatı, son birkaç yılını geçirdiği sokak bitiyordu yarım saatlik bir gidişe. Hiçbir yarım saatlik yol bu kadar uzun değildir. Ardına bu kadar his eklemez.
Elini yüzünü yıkadığı lavabo, kendini seyrettiği ayna, elbiselerini astığı dolap kısacası paylaştığı her şey gidiyordu. İçine huzur kaplatan gidiş. Mevsim sonbahar, yağan yağmur… Pencereden gördüğü yol.
Ve yukardan gelen ses… İlahi…
Kalbi sıkışmıştı yine, çocuk kalbi, kadın kalbi… Terk edilen-eden kalbi. Eşyaların karışıklığına bıraktı kendini pencerenin önünde, hiçbir şey yapası yoktu canında. Öyle boşlukta beklemek istiyordu, belki sonsuza dek uyumak. Dinlenmek, sonbaharın burukluğunda tat bulmak.
Yarım saatlik gidişin hayali, terk edilmenin üzüntüsü, terk etmenin sonsuzluğuna karışmış gitmişti bir yerlerde kalbinden. Öyle aman aman bir acı değildi bu, kendi halinde sessiz, kalbini huzursuz eden bir yalnızlıktı, paylaşılamayan bir şeydi.
Yarının bilinmezliği içinde bir sıcaklık yaratıyordu daima, yarına dair heyecanlar düne dair ızdırapları dindiriyordu. Balkona çıktı, ısıtmıştı güneş iyice balkonu, saçaktan düşen çiy damlaları ıslatmıştı mermer başlığı. Balkondaki çiçeğe baktı, çiçek ona baktı.
Yarına dair duyduğu heyecan bir umut getirmişti içine besbelli, yeniden doğan güneş gibi anlamlı olmalıydı bundan sonrası. Kırılmamalıydı, daha da çok mutlu olmalıydı. Birkaç gündür yağan yağmur, kalbini sıkıştıran kasvet, gidişler ve evinin önünde gidenleri seyrettiği yol. Geride kalmıştı hepsi.
Sıcaklaşmıştı balkon iyice, mermer iyice ıslanmış, sokakta işçi yürüyüşleri vardı. Erkendi zaman. Kaç sefer seyretmişlerdi Sevgi ile bu balkonu, kaç sefer kapısına yaslanmış sandalyede oturan Sevgi’yi seyretmişti. Buruk yüzüne bakmıştı kızın. Ellerinde sigara tutan, ellerine kazağını sunduran Sevgi’yi…
Gitmişti o, gidenlerdendi o da. Kimsenin kalmadığı bu dünyasının ilk gideniydi Sevgi. Takılmıştı bir aşkın peşine. Kendine bir dünya kurmuştu uzak bir şehirde, uzak bir şekilde.

Uzaklar şüphesiz uzak olmuyordu artık, görüşebiliyorlardı ama sıcaklığı kalmamıştı ki belki yarın bir çocuk doğuracak hepten unutacaktı onu.


Yaz başında gitmişti Sevgi, bir düğün akşamının tutarsız yolculuğuna kapılmıştı. Ona âşık Umut’ ta gitmişti ardından. Sevginin ardı yoktu artık, sevemezdi Umut. Üstelik haber de bırakmamıştı, iyi çocuktu oysa gitmeseydi ya…
Daha kimler gitmemişti ki? Kalanları saysa daha kısa sürerdi elbet. Kendi kalmıştı bir tek, kendi hayatında. Oysa ne çoktular dün. Ne kadar kalabalıktılar. Sonbaharın adı gidiş olmuştu, sıcaklığını verdiği herkes gibi o da gitmişti. Bütün gidenlerin en yücesi, terk edeni, terk ettiği gitmişti.
Gecelerinin anlamı gitmişti. Sonbahar değildi onu götüren, peşine takılmadığı hayattı, usulca çekip gitmişti rahatsız etmeden bir sabah, bu sabah. Son kez kalkmıştı yataktan, içinde bir huzur bırakmıştı ve gitmişti. Uyandığında bulamadığı her şey gibi, gidenlerin sonuncusu, gidenlerin en yücesini de bulamamıştı bu sabah.
Aynada görüntüsü gitmişti. Dolaptan elbiseleri gitmişti. Banyodan tıraş bıçağı gitmişti. Mutfaktan tenceresi gitmişti. Gülümsedi, çünkü gitmişti, üstelik giderken eşyalarını da kendi hazırlamıştı. Yük olmadan gitmişti. Kalbine yük olmadan, sırtına yük almadan gitmişti.
Ve kapı;
Karşısında ki sinir bozucuya kusabilirdi öfkesini, az önce bütün dingin kalbi sinir haline bırakmıştı kendini. Daha görür görmez öfkeleniyordu bu yüze.
‘su akıyor banyodan, sabah sabah yine göl oldu benim hayatım. Kaç gündür ilgilenmediniz bile. Kime söylüyorum ki ben?’
‘gidiyorum ki ben; kime söylerseniz söyleyin, hem bunca yıl nefret ettim sizden. Ne olsa gelip dır dır ettiniz. Ya müzikten şikâyet ettiniz ya arkadaşlarımın gürültüsünden. Nerdeyse sizin yüzünüzden sessiz sevişmenin yollarını arar olduk. Şimdi gidiyorum bak eşyalarım hazır, rahatla işte.’
‘gidiyor musun?’
Ardı ardına dökülen o öfke kelimelerinin arasında fark etmişti karşısındakinin hüzün olan burukluğunu. Duraksayıp sorduğu gidiyor musun demesini kendine benzetmişti adeta. Gitme demesine benzetmişti. Gitme diyen mi lazımdı ki. En nefret ettiği yüzün söylediği bir gitme ye ne kadar da ihtiyacı varmış öyle.
‘gitmek neydi ki? Böyle ansızın gidilir mi hem?’
Ansızın mı? Bunca zaman bu gidişe hazırlanmıştı, ansızın değildi ki, önce Sevgi sonra Umut ardından teker teker diğerleri gitmişti. En yücesi de bu sabah gitmişti, rahatsız etmeden hem de. Şimdi geçmiş karşısına ‘ansızın gidilir mi?’ diye soruyordu nefret ettiği yüz. Sinir olduğu yüz.
Ne demeliydi. Cevap bile verilmezdi buna, ansızınmış. Zaten sevmediğini söylemişti. Şimdi kapıyı kapasa ya da yüzüne bir yumruk patlatsa diner miydi ki bu gidişlerin gidişi. Gidişler biter miydi?
‘yeni ev tuttum ben bir hafta önce, ansızınmış, ansızın gidilir mi? Gidilmez, bu gidiş hazırlanmıştır da senin için ansızındır. Sen içinde değilsindir bu hikâyenin. Sana ansızın geldiyse aylara bölünmüş yıpratılmış yorulmuş yaşananlar. Bir yerlerde uzak kalmışsındır demek ki.’
‘haklısın, sana iyi yolculuklar. Nereye gittiğinin bir önemi yok herhalde. Gitmek uzaklaşmak eylemidir ki bana düşmez hikâyenin bu kısmında paylaşmak değil mi? Umarım şikâyet etmeyeceğim bir üst katım olur artık’
Sinir…
Kapat kapıyı yüzüne, yok bir yumruk patlat suratına, paylaşmakmış. Dırdırından başka bir şey paylaşmadık ki bunca zaman. Hala üst katını düşünüyor. Ben gidiyorum ben uyan artık. Deli komşun gidiyor. Baharı taktı ardına gidiyor. Herkes gibi o da seni terk ediyor.
‘susacak mısın? Ben gitsem iyi olacak, şimdiden kolaylıklar sana’
‘kahve ikram edeyim sana içeri gel. Bunca zamanıma ortak olmadın, gidişime ortak ol. Kötü hatırlamayacağım seni. Ne kadar kötü olsan da.’
‘olur’
İçeri ilk defa giriyordu bu adam. Bunca zaman kapıda dırdır eden tanıdık simaydı o. Bazen kapıda selamlaştıkları. Çoğunlukla birbirlerini görmedikleri ya da birbirlerinden şikâyetçi oldukları anılar sıkışmış pencerede o kadar. Edepsizlik yapmıştı bu adama karşı hep. Her defasında bir küfürle karşılamıştı, öfkeyle.
Gidişin durgunlaştırdığı bir kızgınlıktı aralarındaki. Son bir tahammül anları idi bu anlar. Eşyaların gidişini beklerken paylaştığı son birkaç dakikaydı yaşadığı. Bu sabah erkendi ve umut vardı kalbinde güne dair. İyi olmalıydı bugün yaşanan her şey.
Islandı sehpa, kahve döküldü. Gâvur kahvesi. Kolay hazırlananlardan. Sıcak su katıyorsun oluyor. Hatta hepsi bir arada, süttozu-şeker-kahve ve gidişler.
‘kusura bakma.’
‘bakarım. Üstüme dökülmediğine şükret. Ya dökülseydi. Bir fincan ikram edeyim dedin, bari onu zehir etme.’
‘eşeksin sen’
‘öyleyim, hem ben eşeksem sen de sıpasın. Ne var yani. Yanlış mı söyledim? Gitmek ne ki? Bana izah eder misin, neden bu merak’
‘gitmenin merakı mı olur. Bu sabah işte o sabah. Bir yerden bir yere yaşanır hayat hep, durmaz ki bir yerde.’
‘durdurmazsan durmaz elbet.’
‘keyfimizden sürüklemiyoruz. Bak kimse kalmadı. Ben de gidiyorum işte ne var bunda?’
‘iyi git. Bazen gerekir. Bazen hiçbir şey bırakmak istemez insan geriye. Ya da geride bir şey yoktur bırakılacak. Uzağa mı gidiyorsun ki?’
‘izin verdin yani, sağ ol.’
‘elbette, izin almadan mı gidecektin sen? Uğramayacak mıydın aşağı, ayıp ayıp insan ben gidiyorum derdi. Sabah sabah arkadaşımız banyo yapmasa haberimiz olmayacak.’
‘izin almam ben kimseden. Yarım saatlik bir uzaklığa gidiyorum korkma. İstersen orda açarım müziğin sesini sen burada rahatsız olursun.’
‘olurum tabii. Sizinki ses açmak değil ayağa kaldırmak’
‘hem ben banyo yapmadım. Gidenlerden biri yaptı. Senin söylenip durduğun şu çocuk, sevemediğin, gitti işte.’
Nasıl da heyecanlanmıştı ki, nefesi değişmiş söylenmesi bitmişti. Bir kahve ötekini, öteki diğerini çağırmıştı, eşyalar arasında kaybolmuştu hayaller. Bir gidişti bu sabah yaşanan ve sıyrılmıştı hüzün öfkesinden. Aynasına baktı yüzü yansıyordu, dingin, huzurlu, inançlı…
Giderken hissettiği paylaşmak hazzı, gidişleri gelişe çeviren, yarının ümit olduğuna dair hissettiği huzur. Bu sabah o sabahtı işte, gidişin hissettirdiği huzur. Yarına dair duyduğu heyecan...
Ardından yorgunluğa bıraktı kendini. Kimse kalmamıştı, yalnızlık paylaşılmazdı ama bir yerlerde yaşanan bir hayal vardı, kendini kabul etmek adına.
Yatağa attı kendini sırt üstü. Yalnız kalmıştı ve bilgisayardan gelen şarkıya bıraktı yüzündeki hüznü, neşeli bir şeyler mırıldanıyordu umut;
‘yalnız kaldıysan, kalkıp pencerenden bir bak, güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü dön bak dünyaya. Herkes gitmişse sakince arkana dön bir bak…’ seviyordu bu şarkıyı bu sesi… Müziğin içinde duyduğu hüzünle bir kez daha baktı dünyaya, herkes gitmişti de, bu sonbahar o sonbahardı…
Nasıl
Hayatına felsefi bir anlam verebildin mi? Artık senin de bir hayat felsefen vardır mutlaka. Anlamını bilmediğin.
Ye iç gez eğlen mi her terk edilen gibi senin de felsefen? Yoksa mükemmel cümleler kurup anlam yüklü bir hayat felsefesi mi oluşturdun. Ben böyle bir şeyi beceremedim hiç. Ama sen istersen yapabilirsin felsefe. Tarzına büyük anlamlar katıp ismine felsefe dersin.
Anlamıyorum kadınları mı diye başlayacaksın yoksa cümlelerine? Kayboldum yalnızlıkta diye şiirler mi yazacaksın? Yazdıklarının en karanlık olanlarını mı okuyacaksın? Kendini aşmak mı zannedeceksin bu yaşadıklarını ve küçük hikâyeleri…
İyi bir felsefen olsun isterim eski sevgilin olarak, Sokrates falan hak getire, baştan yarat hatta felsefeyi. Ne o öyle küçük tatlı cümlelere büyük anlamlar yüklemek, boş boş binlerce cümle kur, hiçbir anlam ifade etmesin. Sonuna küçük minik bir özdeyiş bırak.
İlahi adaletten bahset sık sık. Bak nasıl işledi. Ben senden ayrıldım, sen de bana gününü gösterdin peşimde koşmayarak. Oysa ben kapımdan ayrılmazsın sanıyordum. Öyle yıkıldım ki sen peşimden gelmeyince. Öyle kenara geçip usulca, çocuklar gibi beni seyredince. Pişmanlıklardan bahset ilahi adalet adına. Bana günümü gösterdiğini söyle Tanrı’ya ve kadere. Onlar çizdi nasıl olsa bu hayatı. Sen sadece göstermelik rol yapan aktörüsün hayatın. Hayat romanının aktörüsün.
Romanı kimin yazdığının önemi yok, sen ben yazmadık kesin olan bu. Yoksa mutluluk yazardık değil mi? Neden mutlu değildik o zaman?
Mutluluğu kazanmak için çaba sarf etmedik. Sevgi emek ister demedi mi Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri? Yoksa yalan mı söylediler bize? Biz mi yanlış anladık, kasıtlı hatalar mı yaptık sevgiye giden emek yollarında?
Çaba göstermeyen bence ben, sence sendin değil mi? İkimiz de kendimizi suçladık. Suçlamanın amansız mevsiminde, suçlamanın dokunulmaz özgürlüğünde. Özgürce değil mi suçlamak. İster kendimi istersem seni suçlarım. Hatta başkasını bile suçlayabilirim. Kader deyip Tanrı’ya bile atabilirim suçu. Sınırlar koymadan kendime. Herkesin içinden birini seçer ona yöneltirim sebepleri. En olmadık yerlere yanlış anlaşılmalar eklerim. Doğrulardan kaçarım. En acımasız suçu da kendime yüklerim. Seni suçlamak için. Sana olan emeksiz sevgim için.
Korkmamak için belki de. Ben seçtim derim. Korkmamak için ben seçtim denir ya. Sebep yaratmak adına, hani tüylerim ürperiyordur da korkmak istemiyorumdur. O yüzden ben seçtim ayrılığı derim. Sana hissettirmemek belki de. Sana ne kadar ayakta, ne kadar dimdik olduğumu göstermek. Fark ettirmemek yokluğunu. Yokluğunu senden saklamak, kendimden bile saklamak, ifade etmemek korkunun sevgiye olan bağımlılığını. Özgürlüğün bağımlılıktan ne kadar nefret ettiğini, nasıl kaçtığını, gördüğü yerde, saklanmasını.
Ben mi saklanıyorum senden, yoksa bağımlılık mı benimki özgürlüğe ve arzularıma. Değişken hayat bağımlılığı mı? Her şey mi bağımlılık yoksa. Bitmez mi, sonu gelmez mi. Kaçmak mı gerekir hep. Kaçmak silaha mı dönüşür, sınır koymadıktan sonra, sınır koymanın yolu da sen misin?
Özgürlüğün bile sınırı varken, benim neden yok sana çizilmiş sınırlarım. Neden her şeye sınır çizenler bana çizmemişler Gelecekte çizecekler mi yoksa. Her tarafımız, bağımlılık ve dayanılmaz özgürlük sınırları nutukları mı olacak. Yoksa bir yerlerde demir atmayı mı öğretecek eğitimciler. Durmanız gereken yer burası diye mi başlayacak cümleler. İster ilahi adaletten al durman gereken yeri ister kanunlardan. Ben böyle mutlu olurum, sen öyle ol. Dokunmasın hayat bana ve sana. Gelecek mutlu ve güzel günler yaratsın. Bizi de saklasın o mutlu günlerde. Belki de gelecek bizi saklamaya çalışırken biz kaçarız o günlerden. Ama sen ilahi adalete sığınıp bana günümü gösterdin. Ben mutluluğu ararken…
Dayanılmaz bir güç var egemenliğin sınırsız sorumluluğunda. Sorgulamak yasak gibi geliyor, insanı yaratan düşü, uzak tutuyor hâkimiyetten… Sınırsız ve hesapsız bir dünyanın başlangıcıymış gibi. Sana sokulan her şey gibi. Geleceğe yürüyen aşk… Kollarıma alıp sana getiremediğim ışık. Sıcak ve güneşli günde uykuya hasret, bahar çarpılması, gölgesine saklanmak güneşin. Bakmamak ama sevmek…
Sığınmak başka şeylere, roman okumak, yorgan altında ağlamak… Saçmalamak. Yeniden şekil vermek saçlarıma… Öfkelenmek her dokunana… Her konuşanın arkasından bir şey fırlatmak. Beklemek, sıkıcı ve yorgunca. Bir şey yokmuş gibi davranmak. Sığınmak sınırları çizili özgürlüğün güzel bakışlarına. Bakışlarına koşmak nerede olduğunu bilmeden. Karanlıkta gibi. Yol arar gibi. Yol nereye gider bilmeden gitmek.
Gözlerim kamaşırken adım atmak. Gitmenin sonunun olmaması. Güneşten kopup geceye yol almak. Tekrar aydınlığı beklemek. Tekrar etmesi, günün gecenin, sınırsız, sorumsuz, hesapsız.

Soramamak neden diye. Daha kötüsü sorulmaması ‘nereye’ diye. Soran olmaması, hüzün kaplamak, ışıktan kaçmak, sormayandan kaçmak… Senden kaçmak…


Yol boyunca seni düşünmek. Hatıralarına sokulmak. Isınmak belki, karanlık yolda, gecenin soğuğunda üç beş hatırlanması gereksiz hatıralarla…
Gitmek üzerine felsefe yapmak, gitmek üzerine en güzel şiirleri yazmak, sonra geriye ne kaldıysa özlemek… Geride kalan her şeyi hatırlamak, sanki yanımdayken kıymetini bilmiş gibi, sanki yanımdayken değerini söylemiş gibi, sanki terk eden ben değilmişim gibi. Aslında ben değerini biliyordum da bakma sonradan anlamış gibi davrandığıma. Belli etmiyordum.
Gittiğim karanlık. Sevdadan kopuş. Sonunu göremediğim bir karanlık. Arkasında ne olduğunu bilmediğim. Ne kadar uzun, ne kadar bitmez bir karanlık. Aydınlatan sen miydin o karanlığı?
Soğuktu, üşümüştüm. Kapındaydım. Sen camdan gördün beni. Ve gel demedin. Oysa o gece arayan sendin. Ben açtığımda telefonu kapatan, arkamdan fahişe diyen de sendin. Oysa ben sana geliyordum. Camdan gördüğünde, çağırmayınca gittim başkasının kollarına. Seni hayal ettim. Uzun uzun anlattım ona, ıssız gecelerde sana nasıl yalvardığımı… O da kahroldu.
Bana dosttu. O yüzden onu da sevmedim. Sevmek istemedim. Birkaç küçük tatlı an yaşamak istedim sadece, sen fahişe dediğin için de onunla yattım. Gitme demedi, senin gibi… Sana neden günah çıkarıyorum ki? Ne sen buradasın, ne de ben seninle. Terk eden de benim. Sana ve ona o acıyı yaşatan da,sana ve ona acı veren de benim. Oysa o arkadaşın sen de sevgilimdin. Ben ikinizin arasındaki yabancı… İkinizin de tanımadığı, tanımak istemediği. Anladığını iddia eden her erkek gibi…
Hayatın sırrını çözmeye çalışacak kadar saf. Oysa hayat sır değil ki. İlmi de yok. Sadece yaşaman gerekiyor üzerinde. İnsanın tek bildiği kendi sınırları değil mi? Karanlığa bakıp hiçbir şey görememek. Karanlıkta ne olduğunu bilememek. Sonra her şeye bu kadar kısa demek ve kısa olan bir şey söylemek.
Sonra hayatı anladığını her anlayış ukalasının yer vermesi o kısa sözlere. Sonra mahkûm etmeye çalışması, kendi sınırı dışındaki her şeyi o minik sözlere. Sınırlar koyması. Etkisini koyduğu sınırlara göre değiştirmesi. Romanın uzunluğuna göre değiştirmesi. Kısa bir cümle söyleyip uzunca bir roman yazmak, kısa cümlenin etrafını küreklenmesi gereken kar tanecikleri gibi kelimelerle doldurmak. ‘işte hayat bu’ demek. Hayat bu değil, bu sadece benim hayatım. Kimse benim hayatımla ilgilenmez.
Ben kısa ve tatlı özdeyişlere mahkûm değilim. Ne olduğunu bilmediğim bir hayatım var ve tanrının mucizelerine ayıracak vaktimde yok. İnanmak için, tırnağın kökünün olup olmaması da önemli değil, Musa’nın Kızıldeniz’e ne yaptığı da.
Kısa ve tatlı hayatın mahkûmu da olmak istemem. Senin kollarının da… Eğer Tanrı’ya dua etmem gerekecekse; eğer hayat bir film şeridi gibi geçecekse gözlerimin önünden, senin olduğun sahneleri göstermesin diye dua ederdim.
Hayatın en acı anları olduğu için değil, en mutlu anları olduğu için de değil.
Ama senin hayatının neresinde bunu bilmiyorum. Bilmediğim için de görmek istemiyorum o anları. Ne göreceğimi bilmediğim şeyleri seyretmek istemem.
Hiçbir şeye karar vermek de istemiyorum. Ucundan paylaştığım şeyler var, senin peşinden koşmadığın. Benimse uzaklaştığım. Hem de başka acılar bırakarak. Arkadaşının kollarında kısa ve tatlı, terk edilen bir hayat var. İçinde hiç özdeyiş olmayan, hayat aslında bu diye teşhis koyamadığım. Üstelik yazsam da roman olmaz, sen vardın, ben varım, o var, gelecek var.
Ama hayata ‘işte bu’ diyebileceğim bir şey bırakmak istiyorum. İçinde senin olmadığın, Rahibe Teresa gibi mesela, ‘insanları yargılarsan onları sevmeye vakit bulamazsın’ demek gibi. Seni elimde tutamadım, aşkımı elimde tutamadım. Hayata nasıl anlam vereceğim ki? Sırf ‘gitme’ de diye bıraktım her şeyi. Sen de demedin. Böyle yapacağını nerden bilebilirdim ki. Oysa sen beni sevdiğini bile söylemedin. Yoksa arayan da sen değil miydin, hiç mi umursamadın?
Yok, o gece arayan sendin. ‘seni seviyorum ölecek kadar’ diyen sendin. Ben başkasının kollarındayken, nasıl gelebilirdim ki o an sana. Nasıl söyleyebilirdim ki o günden sonra başkası ile yatmaya başladım diye. Ben o kısa tatlı aşkı yaşarken sen beni sevdin belki bir köşede. Aşkın tarifini yapmaya kalktın belki de, bana fahişe dedin.
Aşkın tarifini yapabildin mi? Hayata anlam verebildin mi? Rahibe Teresa’nın olgunluğuna kavuşabildin mi? Küçük ve tatlı özdeyişlerle büyük cümleler kurabiliyor musun artık? Öğrendin mi sen de hayatı?
Hayata anlam yüklemeyi, yüklediğin anlamlara kendini inandırmayı, sokulmayı o anlamlara. Sanki dünyada senin aklına gelmiş, insanlara verebileceğin en büyük lütufmuş gibi yazmayı öğrendin mi… Ezdin mi yazdıklarınla okuyan insanları. Yoksa hala aşk hikâyeleri mi anlatıyorsun kuytu köşelerde…
Ben gittim bak. Burada eşyaların arasındayım. Yeniden âşık olacağım belki. Havada tatlı bir güneş var, ara sıra okşayan. Güne başladığımdan beri sen aklımdasın. Yeniden taşınıyorum. Artık sen hiç olmayacaksın.
Hayata anlam vermeyeceğim artık. Yeni ve büyük manalar yüklemeyeceğim. Basit ve boş olacak. Seni anlatmayacağım geleceğimde. Yeniden yaşayacağım bu sefer ve mahvetmeyeceğim. Arkadaş edinmeyeceğim. Sevişip mutluluk paylaşacağım. Beyaz yalanlar atacağım. Senin gibi olmadı hiçbir şey diyeceğim. Belki de güneşe bakarken okşayan rüzgâr gibi dalarım sessizliğe. Her günüme başkasını davet eder, âşık olmam.
Merasim olur belki. Her yerde her zaman yapılan, bir büyüğü karşılar ya da bir cenazeyi uğurlar gibi. İkisi de selam değil mi? Hangisi daha acı. Hiç sevmediğin birinin gelmesi, hiç tanımadığın bir cenazeden evla mıdır? Daha mı çok sokulursun böyle zamanlarda cenazeye, yoksa kaçar mısın ikisinden de. Acıyı yaşar mısın o an, hisseder misin cenaze yakını olmayı…
Güneşe mi sokulursun, gölgesine mi sığınırsın ya da başka kollarda ne aradığını bilmeden, hayata yığılan binlerce felsefe arasından, Sokrates’e saygısızlık yapmadan birini seçmeye mi çalışırsın. Yeni bir felsefe yeni bir anlam mı üretirsin yoksa. Bana sokulsaydın derim. Her neye inanırsan inan. Her neyden kaçarsan kaç beni daha çok isteseydin derim.
Üstelik ben başkasının kollarına uzanmış ona seni anlatırken, senin azabını yaşatırken kıskanan sendin. O anda arayıp da ‘gel’ demen gerekir miydi? ‘seni seviyorum ölecek kadar’ demen gerekir miydi? Sarhoş ve beter halinle…
Nasıl söylerim sana şu an eşyaların arasında başkasına baktığımı. Nasılsa tanışacağız. Gidip kim olduğunu anlasam ne fark eder diye düşündüğümü nasıl izah ederim sana.
Seni sevdiğimi bu kadar zaman sonra nasıl düşünürüm. Güne başladıktan, bunca zaman sonra her yanım sen olur. Böyle saatlerdir sanki bir şeylere bakıyormuş gibi sana bakarım.
Yeniden başlayacağımı düşünürken, bütün her şeyi sana nasıl izah edeceğimi sıkıştırmak cümlelerin küçük yerlerine. O küçük yerleri sen yapmak. Her seferinde dönüp onlara anlatmak, ‘eşyaların arasındayım. Birazdan yanına geleceğim. O gelecek gibi gözükmüyor çünkü. tanışmanın bahanesini yaratmışken kader, tamamen hazırlayıp önümüze sermişken, o, bahaneye doğru yol almıyor. Balkondan seyrediyor sadece’
Gideceğim o yüzden kaderin yarattığı bahaneye. Seni unutmak olacak bu her an. Sen saatlerdir belki düşüncelerimde belki kalbimde kazıdığım yerden ayrılacaksın. Ben onun yanına giderken, belki tanıyıp da kollarına bırakırken kendimi, sen aksi yönde uzaklaşacaksın. Belki hissedeceğim tekrar. Terk ederken ne hissettiysem, terk ediş anımı hatırlayacağım.
Belki bunun için gidiyorum her seferinde, kal diyen birileri olsun diye. Şımarıklık mı bu? İçine saklanıp kal dediysen. Kal dediğini ben duymadıysam?
Hepimiz Yaşıyoruz
Hemşire; belki zayıf belki orta halli, çirkin olmadığı kadar, çok da güzel sayılmayan;yolda yürüdüğü zaman birçok erkeğin başını döndürüp bakmasına sebep olacak kadar güzel bir hemşire… Siyah uzun saçlı…
Aydınlatılmış odada tek başına yatan hastanın nabzına baktı, yavaş hareketlerle tansiyonunu ölçtü, sonra bir ilaç ekledi serumuna, ağır hareketlerle yaptı hemşire bunu, ardından hızlıca ışığı kapatıp çıktı gitti…
Hemşire bütün bunları yaparken, hasta ki bu hasta; gayet güzel bir kız olduğu belli olan, bir gençlik timsali gibi duran ama umutsuzlukla umut arasında inşa ettiği bütün değerleri bir serum şişesine feda etmiş gibi duran hasta. Sarı saçları bir aslan yelesi gibi sağa sola yayılmış bir halde, gözleri açık hemşireyi seyrederken, hemşire gider gitmez başını sağa çevirip gözlerini kapadı…
Oda karanlıkta kalmış, sessizleşmiş ve meleklere davetiye çıkarmıştır…
Dışarıdan gelen bir ışık huzmesinin aydınlattığı bir vazo duruyordu hastanın hemen yanı başında komodinin üzerinde, bağımsızlığın-barışın simgesi kırmızı karanfiller vardı vazoda…
Kadını hasta yatağına götüren hikâyeye gelince; bir trafik kazasıydı. İki arabanın son sürat birbirine çarptığı, birinin ötekine çarpar çarpmaz bariyere savrulduğu, bariyere çarpar çarpmaz yanıp kavrulduğu, ötekinin ise çarpmanın sürati ile gitmekte olduğu yöne doğru taklalar atarak savrulduğu ve tepe üstü yerde kaldığı bir kaza…
Kaza gerçekleşir gerçekleşmez yolun iki tarafında da trafik tamamen durmuş, araçlarından inen insanlar bir sağa bir sola, kimisi elinde telefon koşuşturma içinde dağınıklık sergilemeye başlamıştı. Bir grup ters dönen aracın içerisindekilere yaklaşıyor, araba patlayacak korkusuyla geri çekiliyor, sonra bir daha yaklaşıyordu. Bu düzensiz görüntünün haricinde bir de öteki aracın etrafında daire şeklinde duran insanların arasından kimileri araçlarından aldıkları yangın söndürücüyü yanan arabaya yaklaşamadıkları halde sıkmaya çalışıyorlardı üstün körü insani bir panikle…
Kazadan sonra, çok zaman geçmeden polis, ambulans ve itfaiye araçları olay yerine gelmiş, yanan araç söndürülmüş, diğer araçtaki bir yaralı hastaneye kaldırılmıştı.
Cenazeler morga, araçlar çekicilere kaldırılırken az önceki kör kalabalıktan geriye birkaç kişi kalmış, hatta bir yandan yoldan geçmekte olanların da seyir hali devam ediyordu. Böyle bir kaza sürüklemişti hastayı hastaneye…
Kaza olduğu sırada bu sarışın kadın yüksekçe bir binanın tepesinde bir arkadaşıyla beraberdi. İki kadın ayaklarını aşağı doğru sarkıtmış çevredeki binaları seyrederken hayat sınamasının tozlu topraklı yolları ile seyrettikleri binaların arasına dökülmüş asfalt kaplamaların ne tarafına düştüğünü sorgulamadan giden sevgilinin üzüntüsünde kaybolmuşlardı.
Bak karşıdaki binayı görüyor musun diye biri söze girecek olsa öteki gülmeye başlıyor, bu öğle sonrası güneşin yarı ısıttığı sarhoş bedenini geriye doğru bırakıyor “ne binası be” türünden itişme başlıyordu aralarında.
Şüphesiz bu hikâyenin bir de öncesi vardı. İnsan hayatının başlangıç noktası hikâyedeki herhangi bir noktadan hikâyenin sonundaki herhangi bir noktaya olmadığı gibi hiçbir hikâye doğumdan ölüme kadar olan süreci irdelemez. Kişi hayatının küçük bir kesiti hikâyenin noktasıdır ve sonra ile öncesi pekâlâ kimseyi alakadar etmez.
İnsanın yeter diyeceği herhangi bir nokta hiçbir koşulda ömrünün sonu olmayacağı gibi ömrünün sonu olmamasına da engel değildir.
Bu iki kadını birbirine bağlayan ve bu şekilde bir öğleden sonrası için bu binanın tepesine çıkmaya zorlayan konu hayat olsaydı o zaman karakterler kesinlikle karşıdaki binalara bakacak ve “işte hayat” türünden bin bir zorlamalı tiratlarla sarhoşluklarını pekiştireceklerdi.
Kadınlardan biri bir sigara daha yaktı. Öteki onu seyretti ve tekrar gülmeye başladılar. Sigara yakmayan şişeye uzandı ve içmeye başladı. Konu aşk olduğu için kadınların bütün evrensel fayda üzerine çıkarı, düşünce ve erdemleri bir kenara bırakılmış, saf çocuksu mutlulukları ortaya çıkmış, önceki ve sonraki arasındaki tutarsız bakışlarına gülüşmeler eklenmiş ve birinin ötekini çatıya sürüklemesi ile bu görüntü ortaya çıkmıştı.
Bu görüntüyü bozan şey elbette ki kadına gelen telefondu. Telefondaki ses kazadan bahsetmişti. Anlattığına göre acele gelmesi gerekiyordu. Kendisini bıraktığı, ailesini bıraktığı, sevdiği adamı bıraktığı kısacası her şeyini bıraktığı şehre mutlaka gitmesi gerekiyordu…
Onu bu çatıya sürükleyen arkadaşı, mutlulukla hayat arasına sıkıştırdığı bütün duyguları sıradan bir biçimde basit bir tren istasyonunda bırakıp buraya geldiği için kimi zaman ona takılıyordu, ah sen diyordu, sen nelere kadirsin…
Bu çok zaman önceydi, milyonlarca yıl önce kadın, sevdiği adamın onu aldatmasından tut bir yığın savurgan davranışına eklediği bütün birikimleri toplayıp geriye kalan her şeyi bıraktıktan sonra buraya gelmişti. Adam onu aramadı değil, elbette aradı, birçok erkek gibi savurgan-umutsuz ve tutarsızca…
O yüzden kimi zaman, aradan geçen milyonlarca yıla aldırmadan, ara sıra hayat ile aşkın arasına arabesk öfke sıkıştırıyor ve arkadaşının onu sürüklediği bu çatıya çıkıyordu ki burası kaldıkları evin bir üst katıydı…
Şehre ilk geldiğinde, genişçe bir caddede, savruk adımları ile arkadaşını takip ederken yolda gördüğü bir şapka bu.Kırmızı bir şapka almak için yöneldiği tezgâhtaki kadınla aralarında geçen şapkanın fiyatı üzerine diyalog sırasında kadın ona; sana ben kaybettiğin gölgeni satacağım, sen de pahalı buluyorsun. Aslında bütün servetini bırakıp gitmen gerekli demişti…
O da bu lafın üzerine şapkayı almadan geri dönmüştü…
Birkaç gün sonra yeniden aynı tezgâha gittiğinde şapkanın hala aynı askıda olduğunu gördüğü zaman yeniden tezgâha yanaştı ve sordu kadına; benim bir gölgeye ihtiyacım olduğunu nereden biliyorsun ki, bak havada güneş var ve ardımda…
Kadın ona baktıktan sonra “tecrübe” diyerek diğer müşterisine doğru yöneldi…
O günden sonra bu her çatıya çıkışlarında, her caddede yürüdüklerinde, her şarap içip sızdıkları gecenin sabahlarında arkadaşı ona gölgesiz demeye başlamıştı. Bunu alaycı bir biçimde yaptığı için tepkisi daima küfürle karışık gülümseme şeklinde oluyordu. Şüphesiz hiçbir küfür bu yılların dostluğunu bozacak değildi, nihayetinde kadının ettiği küfür tabii ki geride bıraktıklarınaydı…
Bu milyonlarca yıl içerisinde yeniden âşık olabilmeyi, sevebilmeyi seçmedi değil, ilkinde arkadaşının vasıtasıyla tanıştığı biriyle denedi şansını. Ne var ki geride bıraktığının izleri bu ilişkiye daha başlamadan ısınamamasına yol açtığı için korkmaya başladı ve kalkışmayı bile yarım bıraktı. Olan arkadaşı ile adamın dostluğuna oldu. Onlar görüşmeyi bıraktılar.
İkincisinde çalışmaya başladığı işyerinde tanıdığı birinin teklifine bir gece için evet demesiyle oldu. Bu adam aslında ilk tanıştıklarından sonra sürekli ona görüşmeyi teklif ediyor hiçbir şey yapamasa arabasının üzerine kâğıt bırakıyor, dahası masasının üzerine birkaç karalama not bırakıyordu nerdeyse her gün. En sonunda dayanamadı ve bir gece için bir yere yemeğe gittiler. Gayet güzel bir muhabbetin, iyi derecede sayılacak vakitlerin toplamından sonra adamın onu eve bırakırken öpmesi ile bir anda gözlerini açtı ve şiddetle eve koştu. Bir daha onunla da görüşmedi.
O gece eve gider gitmez yatağa yattı ve az önce onu öpen adamdan çok milyonlarca yıl önce seviştiği adamı düşünmeye başladı… Bacaklarını kastı, gözlerini açtı ve gidip arkadaşının yanına yattı.
Belki o sabah biraz daha cesur olsaydı şapkayı almak istediği tezgâhın sahibi kadına gidip bir yumruk atabilirdi. Onun yerine arkadaşının hazırladığı kahvaltı sofrasında, arkadaşına küfür etti. Bütün bu küfürlerin toplamından edindiği bir deneyim vardı, hiçbir küfür zamanı geriye çevirmeyecekti.
Zaman zaten hikâyelerde anlatıldığı gibi her şeyin üstesinden gelecek kadar güçlü bir yapıya sahip olsa bile asla geriye dönemeyecek kadar korkak ve anlamsızdı. Zamanı ileriye doğru yaşayanlar yaşıyordu, geriye kalanlar geride bıraktıklarına küfür etmekle ileride yaşayacaklarına heves etmekten başka bir şey yapmıyordu.
İşte bütün bunların üzerine gelen telefonla beraber yola çıkmıştı, milyonlarca yıl önce terk ettiği, her sokağını ayrı unuttuğu kente… Ailesinin trafik kazası geçirdiği, sevgilisini terk ettiği… Caddelerinde öpüştüğü, parklarında seviştiği, odalarında çığlık attığı kente…
Onu hiçbir zaman yalnız bırakmayan arkadaşı da onunla beraber yola çıkmıştı. Ne de olsa sarhoştular ve onca yol boyunca sadece biri arabayı kullanacak değildi…
Onca yol dediğimiz iki saatlik bir mesafe, milyonlarca yıl ise altı aylık bir zamandı…
Şehre ulaştığında karşılaştığı manzara annesi, babası ve kardeşinin cesetleriydi. Acıydı ama gerçekti…
Gözlerini açtığında da bu hastane odasındaydı…
Anlamlı anlamsız bir sürü dizgi sıralanıyordu kafasının içinde ve tek görebildiği arkadaşıydı… Sarhoş olduğu, küfür ettiği ve yanında yattığı arkadaşına hiçbir şey söylemeden kafasını öteki yana çevirdi…
İkinci gözlerini açtığında camdan birkaç yıldızla kocaman bir dolunay gözüküyordu ve lambalar yanıyor ,arkadaşı yanı başında sandalyede oturmuş kitap okuyordu. Bir süre onu seyrettikten sonra kolunu oynattı arkadaşı ona bakmaya başladı ve yanına geldi. Yatağa oturdu, elini tuttu… Bir süre daha ona baktıktan sonra vücudundan gelen yoğun uyuma isteğine boyun eğdi ve tekrar gözlerini kapadı.
Üçüncü gözlerini açtığında arkadaşı hemen yanı başındaki koltukta uyuyordu ve oda karanlıktı, yanı başındaki karanfilleri görebildi…
Dördüncü gözlerini açtığında odaya güneş giriyordu ve perde yarıya kadar kapalıydı arkadaşının elinde bir kumanda vardı ve televizyondan bir şarkı sesi geliyordu. Yanı başında hemşire bir şeyler yapıyordu. Ve koltukta o vardı…
Beşinci gözlerini açtığında hava yine kararmış bu sefer dolunay yoktu, hatta ay hiç gözükmüyordu durduğu yerden, arkadaşı yine bir şeyler okuyordu… Hafiften başını oynattı, arkadaşı yanına geldi. Sırtından tuttu ve doğrulmasına yardım etti. Artık yatakta oturuyordu ve gözlerinin altı şişmişti… Tuvalete gitmek istedi.
Milyonlarca yılın ardından bu hastane odasına gelecek kadar ona acıyan bir adamı bu kadar tutarsızca sevdiği için veya sevmeye yeltendiği için bir daha canı acıdı. Zorlukla hareket ettirdiği bedenini, tuvalete giderken ve götürürken arkadaşına yasladığı bedenini bu kadar hoyratça sömürdüğü ve anlamsız aşk yolculuklarına kurban ettiği için ayrıca bir küfür etti.
Dönüp yatağa oturduğunda hiçbir şey söylemedi ve tekrar uyudu…
Altıncı gözlerini açtığında yine sabah olmuştu, yine tuvalete gitti geldi. Bu sefer aklında tutarlı tutarsız hiçbir yolculuk yoktu ve dün ile dünden önceki günden daha iyi bir bedene sahipti.
Yerine döndüğünde televizyonda Travis’in Side’si dönüyordu ve o dikkatli bakmaya başladığında arkadaşı elini tutmaya başladı…
Her şey olabilirdi; kolundaki serumu koparıp atabilir arkadaşına sarılıp hüngür hüngür ağlayabilirdi… Daha tutarlı bir şekilde hiç gözü yaşlanmadan arkadaşına git şapka satan kadına yumruk at diyebilirdi. Arkadaşına; sen bir pisliksin, hayvansın yok, sen tam bir fahişesin diyebilirdi…
Aksi de olabilirdi, gülümsemeye başlar mutlulukla mutsuzluk arasında ki bütün bağları yok eder kendine mutluluk adına ne varsa hepsini toplayabilirdi. Oysa ben şimdi anladım kadın neden öyle dedi bana diye söze başladı. Arkadaşı bir an için sus diye işaret yapmış olsa da o susmadı ve devam etti. Yüz binlerce asır insan olabilmek için uğraştı insan, destanlar yazdı, yazıtlar dikti, mitler yarattı. Yetmedi kutsal kitaplar yazdı tarihe belge diye… Oysa hiçbiri Heredot’un kesinliğini aşamadı. Çünkü Heredot hayal dünyası ile gerçeğin arasındaki bir bağ değil, insan hayatının tarihe kattığı anlam açısından kendince bir öneme sahipti ve insanı kurallarla bağlamak gibi bir isteği yoktu.
Kadın bana baktığı zaman beni görebiliyordu diğer insanların görebildiği kadar çıplak ve net. Oysa diğer insanların aksine görebildiğinin üzerine yorum yapmaktan ve kurallı dizgili hikâyelerin içine beni sokmaktansa benim durumumu bana izah etmenin daha kolay ve çarpıcı olacağını çözmüş olmakla beraber bu durumu felsefi açıdan bilebiliyor olduğunu söylemek imkânsız, sonuçta bu duruma uygun davrandı.
Bana benim durumumu gösterdi… Nasıl anladığının bir önemi yok.
Hayatın içerisine sakladığımız simgeleri yaşantımız ile özdeşleştirerek vardığımız ilahi lütufların içine sıkışan küçük öyküleri bir çırpıda gerçekle bağdaştırmaya çalışıyoruz ve hayatın büyük bir bölümünde yenik olarak yaşıyoruz.
Bu uzun söylencenin süresiz olacağından korkar bir ifade ile arkadaşı ayağa kalktı; sen iyileştin, haydi gidelim evimize, önce kadından şapkayı alırız, eğer satılmışsa bile o sana gölge niyetine başka bir şey bulur nasıl olsa. Oradan sonra çatıya çıkarız ve yetişirsek günbatımına inat günü bitirmemeye yeniden yemin ederiz dedi.
Yok, ben iyileşmedim daha, burada kalmak istiyorum. Hem onun gelmesini ve bana nasıl acıdığını görmek istiyorum. Yalnız kadın bir hata yaptı, benim gölgem tabii ki o şapka değil. Ah nasıl inandım bir an için buna. Bir şapkadan insana gölge olur mu, olur elbet, ama o şapka benim gölgem değil. Eğer öyle olsaydı ben onu mutlaka almak isterdim, bırak sahibi alsın. Ben kendi gölgemi alacağım. Tabii ki hayat izin verdiğinde ve karşıma çıktığında dedi.
Bu sohbetten sonra o günü kadın uyumadan geçirdi: Arkadaşıyla beraber bir süre tavla oynadılar. O adam geldiğinde ona artık gerçekten gitmesi gerektiğini izah etmenin herhangi bir formülü olmadığını, ama bir gün onun gerçekten gitmesi gerektiğini anlayabileceğini söyledi. Adam da bu cümlenin üzerinde çıktı gitti odadan. Daha sonra doktor geldi, onu böyle görmenin sevindirici olduğunu söyledi. Daha sonra arkadaşı ile televizyon izlediler…
Git dedi, onca yolu aş ve eve git, eşyalarımızı al, onca yolu yeniden aş ve buraya gel yarın sabah. Nasıl olsa doktor bizi bu hapishanede ömür boyu tutacak değil. Haydi, gidin der demez yola çıkarız. Side’yi dinleriz yolda, ben hepimiz yaşıyoruz-hepimiz ölüyoruz diye bağırırım bol bol Travis’le beraber… Haydi, şimdi git, döndükten sonra mezara, annemin yanına ondan özür dilemeye gideceğim çünkü…
O bunları söyledikten sonra arkadaşı dediğini yaptı ve onca yola düştü ertesi gün gelmek üzere.
Arkadaşı gittikten bir süre sonra hemşire geldi, ışığı açtı, nabzını ölçtü, tansiyonuna baktı, serumuna ilaç ekledi ve hızlıca ışığı kapatıp çıktı. O da başını sağa çevirip gözlerini kapadı.
Oda karanlıkta kaldı, sessizleşti ve meleklere davetiye çıkardı…

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə