1-Çocukluğu ve Yetişmesi


Anayasa Çalışmalarının Hızlandırılması



Yüklə 364,16 Kb.
səhifə3/5
tarix29.10.2017
ölçüsü364,16 Kb.
#19569
1   2   3   4   5

5.1. Anayasa Çalışmalarının Hızlandırılması
Abdülaziz’in hal’iyle birlikte asıl mesele devletin umumi idaresi meselesi olarak, devlet idaresi bu şekilde bu şekilde kaldıkça ne tür değişiklik yapılırsa yapılsın devamlı olamayacağından ve bunun olabilmesi de belirtildiği gibi tasavvur olunan Meşveret Kanunu’ndan(Anayasa) başka çare olamayacağından, bütün alem bunu beklemeye başlamış ve Sultan Murat’ta tahta bu isteğin yerine getirilmesi suretiyle tahata oturmuş, Kanun_ı Esasiye taraftar olanlar bunun çıkarılması etrafında birleşmiş,icraatı da cülus merasiminden sonra vükela, ulema ve diğer yetkililerden oluşturulacak bir meclis kararına bırakılmıştır101.

Anayasa konusunda bir açıklama yapılmamasına karşın yeni rejime ilişkin konuşmalarında halkın iradesinden söz eden V. Murat ve hala sadrazam olan Mehmet Rüştü Paşa bu gelişimi benimsemiş görünüyordu. Sultanın reformlara içtenlikle inandığı ilk fermanından da anlaşılmaktadır. V. Murat bu fermanıyla Devlet Şurası ile çeşitli bakanlıklarda önemli değişiklikler yapmış, hazinenin kendisine yıllığı 30 milyon kuruşu bulan katkısından dolayı kendi isteği ile vazgeçmiştir102.

Bununla beraber, Sultan Murat’ın üç ay kadar süren saltanatı sırasında anayasa
üzerinde etraflı çalışmalar yapılmakta idi. Midhat Paşa, bu davaya can ve başla sarılmıştı ve kendisini, ülküsünü gerçekleştirmenin eşiğinde görüyordu. Arkadaşları arasında kendisiyle samimi olarak işbirliği yapanlar da yok değildi. Öyle anlaşılıyor ki Midhat Paşa’nın Meşrutiyet ve Anayasa fikri, bu husustaki hazırlıkları ta Tuna Valiliği zamanına kadar gitmektedir. Fakat son yıllarda, fikirleri plgunlaşmış ve tam bir açıklığa kavuşmuştur. Nitekim 1875 yılı sonlarında Midhat Paşa, İstanbul’daki İngiliz Elçisine, memleketin kurtulması için tek çarenin idare usulünü değiştirmek olduğunu bunun için evvela bir Millet Meclisi teşkil edilerek vekillerin bu meclise karşı sorumlu tutulması, ikincisi bu meclise cins ve din ayırımı gözetilmeksizin tam bir milli meclis hüviyeti verilmesi, üçüncüsü vilayetlerde adem-i merkeziyete dayanan denetimli bir idare sisteminin uygulanması gerektiğini söylemiştir.

Görülüyor ki Midhat Paşa’nın öteden beri tasarladığı ve planlarını çizdiği bu devrimi yapmak için gerekli hazırlıkları tamdır ve hemen fiiliyata geçebilecek durumdadır. Yalnız Hüseyin Avni Paşa, son günlerde meşrutiyet ve anayasa ilanına fazla taraftar görünmemiş ve yeni padişahın cülus hattı hümayununda bu sözlerin yer almasına engel olmuştu103.

Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet konusunda ilk büyük toplantı, bütün nazırların ve hal’ olayını gerçekleştirmiş Süleyman ve Redif Paşa gibi askerlerin ve bazı aydınların da katılmaları ile Mütercim Rüştü Paşa’nın, Meşrutiyet ilanı zamanının henüz erken olduğu fikrini şiddetle savunmaları üzerine bu konuyu ileriye bırakıp şimdilik ‘Şuray-ı Ümmet’ denen Millet Meclisi’nin nizamnamesinin hazırlanmasına karar verilmiş ve bu işle Midhat Paşa görevlendirilmiştir. Aslında Şuray-ı Ümmet Nizamnamesi namı altında hazırlanacak olan Kanun-ı Esasi yani Anayasa oluyordu104.
5.2.Çerkes Hasan Vakası
Bu faciaya sebep olan şahıs Çerkes Hasan Bey adında bir kolağasıdır. Bu adam harbiye mektebinden çıkınca usulüne göre Irak Ordusu’na gönderilmek istenildiği halde gitmeyip, Abdülaziz Han’ın hareminde olan bazı yakınlarının desteğiyle Mabeyn Yaverliği’ne sokulmuşken, Hüseyin Avni Paşa düşürme meselesini halletmek suretiyle

Saltanat Atabeki durumuna gelince otoritesini göstermek için hapse koydurup hemen Bağdat’a gitmesini istemiş. Bunun üzerine İstanbul’dan çıkmaya söz vererek hapisten kurtulmuş fakat öc almayı kafasına koyup gizlice silahlanmıştır. Bunun üzerine bir-iki gün evvel Hüseyin Avni Paşa’nın yalısına gitmiş, ancak yanına girmeye fırsat bulamamıştır. Toplantı gecesi silahlı olarak yine yalısına gitmek suretiyle Midhat Paşa’nın konağında bulunduğunu anladığından hemen İstanbul’a geçerek oraya gelmiş, vekillerin ağalarını kumar oynar durumda bulup başka bir engel ve güçlükle karşılaşmamıştır olduğundan korkusuzca merdivenden çıkarak tarihe geçmiş olan cinayetleri işleyerek adıyla anılan Çerkes Hasan Vakası’na sebep olmuştur.

Çerkes Hasan geç vakit kayıkla Sirkeci’ye çıktı, bir meyhanede içtikten sonra Midhat Paşa’nın konağına geldi. Acele bir iş için Avni Paşa’yı göreceğini söyledi, uşaklar onu hala yaver sanarak, fazla dikkat göstermediler. Nazırlar selamlıktaki iki odanın birinde toplanmışlardı, etrafta bulunan koltuk ve sedirlerde Sadrazam Rüştü, Serasker Hüseyin Avni, Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet, Hariciye Nazırı Raşit,Maarif Nazırı Cevdet, Tapu Nazırı Yusuf, Tophane Müşiri Rıza Paşalarla azadan Şerif Hüseyin ile Halet Paşalar, Sadaret Müsteşarı Sait Efendi, Sadaret Mektupçusu Memduh ve katiplerden Mahmut Celaleddin Beyler ve Devlet Şurası Reisi Midhat Paşa bulunmaktaydı. Müzakereler devam ederken, bir aralık kapının perdesi aralandı içeriye bir kolağası girdi. Hüseyin Avni Paşa’nın oturduğu kanepeye doğru ilerledi: ‘serasker davranma’ dedikten sonra ateş etti, kurşun seraskerin göğsüne isabet etti. Paşalar, tekmil konağın ihtilalciler tarafından basıldığını sanarak tek başına ortada duran katili yakalayacakları yerde sofaya kaçtılar. Midhat Paşa kendisini harem tarafındaki odaya attı. Meclis Odası’nda yalnız Reşt ve Ahmet Paşalar kalmıştı. Ahmet Paşa katilin arkasından geçip kollarını tutmak isstedi fakat kama ile birkaç yerinden yaralandı, Midhat Paşa’nın bulunduğu odaya sığındı. Raşit Paşa ise bir kurşunla yere serildi. Gürültüyü duyan askerler yetiştiler, Çerkes Hasan askerlerden birini ve Bahriye Kolağası Şükrü Bey’i de öldürdü. Hüseyin Avni Paşa’nın vücudunu tekrar tekrar parçaladı ve tekmeledi. Yakalanacağını anlayınca mumları söndürüp perdeleri tutuşturmaya kalkıştı ve nihayet süngü ile üzerine yürüyen askerler tarafından yaralı olarak yakalandı. İki gün sonra Beyazıt Meydanında bir dut ağacına asıldı105.

Böylece ‘Hüseyin Avni Paşa’nın ölümüyle Midhat Paşa bir hürriyet düşmanından kurtulmuş oldu’ sözleri yayılmaya başladı.

Daha sonra vükeladan olanlar toplanarak durumu görüşmüşler ve olayın Abdülaziz’in intikamını almak için tertiplenmiş olabileceği kanısına varmışlar ve V. Murat’ın kaldığı Yıldız Sarayı’nın korunması için tedbirler alınmasının gerektiğini söylemişlerdir. Fakat sonra anlaşılmıştır ki olayın bir tek faili vardır o da Çerkes Hasan’dır.

Midhat Paşa’nın düşmanları bu cinayetin Midhat Paşa tarafından yaptırılmış olduğuna kadar varıyorlardı. İddialarını sözde isbat etmek için Midhat Paşa ile Çerkes Hasan tarafından katledilen Hüseyin Avni Paşa’nın arasındaki anlaşmazlığı kaydediyorlar ve Midhat Paşa’nın yapmak istediği ıslahata karşı Hüseyin Avni Paşa’nın daima engellemiş olduğunu ileri sürüyorlardı. Ve cinayetin Midhat Paşa’nın konağında olması da iddialarını isbat için ortaya çıkardıkları delillerden birisiydi106.

Hüseyin Avni Paşa’nın ölümünü izleyen karışıklığa karşın Midhat Paşa kabineyi hazırlamakta olan anayasayı açıkça desteklemeye çağırdı. Paşa’nın Yeni Osmanlı dostları da bu arada sürgünden dönmüşler ve meşrutiyete karşı kamunun ilgisini çekmeye çalışıyorlardı. Ziya Bey Eğitim Müsteşarlığına getirildi, Namık Kemal ve arkadaşları özgürce yayınlarla tutuculara saldırıp Parlamentoculuğu savundular. İngiliz Sefiri’nin de özendirmesiyle Midhat Paşa kabine dışında ulema liderleriyle görüştü, merkezi düzeyde bir Temsilciler Meclisi için onaylarını aldı. Bu Şuray-ı Devlet gibi ancak hıristiyanları da içeren bir meclis olacak, fakat yalnızca hükümetin mali politikasını denetleyecek ve bütçenin denkleştirilmesine yardım edecekti107.
6. I. Meşrutiyet Devri Olayları

6.1. V. Murat’ın Tahttan İndirilmesi ve Abdülhamit’in Cülusu
V. Murat Cuma selamlığına bazen araba bazen de atla çıkardı. Fakat bu şekilde cami’e gidişinde kendisinde görülen acayip haller, aklının bozulduğuna ve kendisini kontrol edemediğine alametti. Bu sebeple Padişah’ın şuurunun yerinde olmadığından

kimsenin şüphesi, hastalık bahanelerinin bir tesir ve manası kalmadı. Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa, Murat’ın bu hastalığı zamanında onun adına işleri yürütüp Devleti Padişahsız idare edercesine hareket ederek, Sultan Murat’ın vaziyetini bir müddet için idare etti. Midhat Paşa’nın Kann-ı Esasi konulması hususunda ardı arası kesilmeyen teklif ve ihtarlarına da ‘Padişah’ın şuuru bozulmuştur, bu sebeple devletin idare tarzının değişmesine zaman müsait değildir’ şeklinde karşılık verdi. Ancak, Murat’ın bu hali herkesin diline düşmüş ulema arasında Padişah’ın arkasında Cuma namazı kılmanın caiz olmadığına dair dedikodular çoğalmış ve Rüştü Paşa hakkında ‘memleketi Padişahsız idare etmek hoşuna gitti’ diye ileri geri konuşmalar olmuştu108.

Sultan Murat’ın hastalığı halktan saklanamayacak hale geldi. Viyana’dan getirilen Dr. Leidersdorf, padişahın Viyana’daki kliniğinde birkaç ay tedavi görmesi icab ettiğini bu tedaviden sonra iyileşmesinin kesin olduğunu akli dengesinin gçici olarak bozulduğunu ve daimi olmadığını bildirir raporunu verdi. Hükümetin böyle uzun bir tedaviyi göze almasına ve hele padişahı Viyana’ya göndermesine imkan yoktu109.

Sultan Murat’ın sağlık durumunun düzelmeyecğinin anlaşılmasından sonra Midhat Paşa veliaht Abdülhamit Efendi ile bir çok kereler buluşmuş, meşrutiyeti ilan edeceğine dair ondan söz almıştı. Abdülhamit bu temaslarında demokratik bir ruh sergiliyor ve Midhat Paşa’ya ‘sen benim babamsın’ diyecek kadar yakın görünüyordu. ‘usul-i Meşrutiyet ve meşverete dayanmayan bir hükümeti asla kabul edemeyeceğini’ söylüyordu. Midhat Paşa ile veliaht arasında üç noktada anlaşma hasıl olmuştu;1. Anayasanın ilanı 2. Devlet işlerinde yalnız sorumlu uzmanların oylarına başvurulması 3. Sultan Murat zamanında sarayda görevlendirilmiş bulunan Sadullah ve Namık Kemal Beyler ile Ziya Paşa’nın yerlerinde bırakılmaları110.

Midhat ve Rüştü Paşalar Abdülhamit’e meşrutiyet idaresini mi, istibdat idaresini mi? İstediğini sordular, Abdülhamit, bu soruya verdiği cevabı şöyle anlatıyor; ‘Avusturya İmparatoru Macaristan’a gider, Macar şapkası giyer, Macar olur Avusturya’ya geliroralı olur. Bir gemi kaptanı gemiye kumanda ettiği vakit nasıl ki bulunduğu hale göre kumanda ederse bende, kumanda mevkiine gelince memleketin selameti hangi idare şeklinde olduğuna kanaat gelirse ve hangi idare hayırlı görünürse, onu kabul ederim, dedim. İlaveten şunu söyleyeyim ki, benim şimdiki Kanaatim iyi olan meşrutiyettir. Çünkü istibdat idaresinde iy, kötü, herşey hükümdardan bilinir. Diğer devlet büyükleri mesuliyet kabul etmez. Bu sizin belki daha çok işinize gelir dedim, güldüler.’ Bu sözleriyle Abdülhamit, meşrutiyet idaresine taraftar olduğunu belirtmek istemiştir111.

Abdülhamit Kurnaz ve sinsi bir insandı,Midhat Paşa ile konuşurken gerçek duygu ve düşüncelerini gizleyerek ona taraftar yani hürriyetçi göründü. Midhat Paşa’nın meşrutiyetle ilgili düşüncelerini tasdik etti diğer şartları da kabul etti. Ayrıca da ‘abimin hastalığı geçerse saltanatı yine ona bırakacağım112 demişse de böyle bir şey hiçbir zaman olmamıştır.

31 Ağustosta vükela, ulema ve rical Topkapı’da kubbe altında toplandılar. Sadrazam Rüştü Paşa, gözyaşı dökerek sultan Murat’ın hastalığından bahsederek bu hastalığın tedavisi için şeriatı talep ettiği müddetin de geçmiş olduğunu ifade etti. Midhat Paşa da hastalığın seyri ve tedavisi için yapılan teşebbüsleri uzun uzadıya anlattıktan sonra; ‘bu devlet padişah olmayınca idare edilemez, En üst mercii padişahtır.’dedi. Bunun üzerine önceden hazırlanmış olan fetva okundu. Okunan fetva sonunda dinleyenlerin hepsinin gösterdikleri sükut, bir devrin sonu yeni bir devrin başlangıcı demekti113.

Damat Mahmut Celalettin Paşa da bu hususta her muhitin nabzına göre şerbet vererek veliaht Hamit Efendi’nin cülus-u propagandasını kemal-i şiddet ve ehemmiyetle ortalığa yayıyordu114. Şeriata göre küfür işleyen veya deliren sultanın tahttan indirilmesi gerektiğinden bu yolda alınan fetvaya dayanılarak Heyet-i Vükelanın yeni bir hal kararıyla V. Murat tahttan indirilerek yerine şehzade Abdülhamit, II. Abdülhamit ünvanıyla Padişahlık makamına yükseltildi. Üç ay sonra cülus topları saltanatı hiç hesapta olmayan sakin ve uysal görünüşlü II. Abdülhamit tarafından atılıyordu115.

Abdülhamit, amcasını deviren ve kendisini padişahlık makamına getiren ihtilalcilerin neler yaptıklarını görmüştü. Hatta denebilir ki 34 yaşında padişah olan Abdülhamit, devleti elinde tutan bu ihtilalci unsurlara karşı beslediği duygular onun şahsiyetinin teşekkülünde birinci derecede rol oynamıştır. Şehzadeliği zamanında içine kapanıklılığı, düşüncelerini hiç açığa vurmayışı da ona çok yardım etmiştir. Ne Jöntürk’ler ve ne de ancak meşrutiyeti ilan etmesi şartıyla padişah olabileceğini söyleyen Midhat Paşa da Abdülhamit’in gerçek niyetini bilmiyordu. Şehzade Hamit Efendi’nin bu suskunluğu ve sessizliğinin sadece mizacından ileri geldiğini söylemek tam doğru bir teşhis olmaz. Olaylar gösteriyor ki Abdülhamit, devlete sahip olan güçlerin tesir alanlarını keşfetmiş ve iyi değerlendirmiştir. Üstelik, zaten çok seyyal olan zekasını kurnazlığıyla birleştirerek fırsat kollamıştır. Padişah olduğu zaman iç ve dış düşmanlarını gayet iyi biliyordu ve onlarla mücadelede ancak bir insanın yapabileceği tedbirleri alacaktı116.
6.2. Midhat Paşa’nın II. Sadareti
Hüseyin Avni belasından kurtulduktan sonra Midhat Paşa için sadaret ve mutlak iktidar yolunu kapatan tek engel, ihtiyar bir bunak saydığı, aslında kendisinden çok daha zeki olan Mütercim Rüştü Paşa idi. Rüştü Paşa’yı henüz tahta ayak basmış padişaha şöyle kötüledi; ‘Biz efendimizin hainimiyiz? Bu adama niçin tahammül buyuruyorsunuz? Her ne emr-ü fermanınız olursa ben denize irade buyurunuz, can feda ederek işlere bakarım’demiştir117.

Midhat Paşa ikinci defa sadrazamlığa getirildi. Sultan Abdülhamit tarafından dikte edilerek kurşun kalemle yazılan bir muhtıra müsveddesinin terceme-i haline derc olunan bir kısmında beyan edildiğine göre Mütrecim Rüştü Paşa Midhat Paşa’nın entrikasıyla istifa ettiğinden Midhat ve Mahmut Paşa’ların entrikalarına bakmayıp saraya gelmesine ve bunlar hakkında tebligatta bulunmuştur. Rüştü Paşa’nın istifası kabul olundu. İstanbul’da büyük adamlar bırakılmayıp Taşra’ya gönderilmiş olmasından ve Ahmet Muhtar, Reuf Paşa gibi kişilerin de uzak mahallerde ve Ahmet Vefik Paşa’da inzivada bulunmasından dolayı Midhat Paşa sadarete getirildi118.

Midhat Paşa devletin sıkıntılı bir zamanında sadrazam olmuştu, II. Abdülhamit sadrazamlığa getirdiğini bildirdiği fermanda Midhat Paşa’yı öğüyordu. Midhat Paşa ahali tarafından sevilen bir kimse idi. Avrupalılar da Midhat Paşa’yı büyük bir devlet adamı olarak tanıyorlardı. Bunun için Midhat Paşa’nın sadrazam olması her tarafta sevinçle karşılandı119.

Rüştü Paşa’nın istifasının asıl sebebi her istediğinin Hünkar tarafından kabul edilmesine alışmışken Abdülhamit’in bazı arz tezkerelerini geri çevirmesine alınmış olması gösterilir. Resmi açıklamada ise, sebep olarak yaşlılığı dolayısı şle yorgunlu ileri sürülmüştür. Bu da siyasi tarihimizde, o devirde başlayıp son zamanlara kadar gelen sağlık sebebi ile istifa yalanının ilkini teşkil etmektedir. Abdülhamit Midhat Paşa’ya sadrazam oluşunu bildirenve tebrik eden bir ferman göndermiştir120.

Abdülhamit Hatıra defterinde Midhat Paşa’nın sadareti hakkında; “Şunu temin ederim ki Midhat Paşa idareli ve tedbirli bir sadrazam olsaydı, hiç olmazsa Rus Muharebesi’nin (93 Harbi) sonuna kadar sadarette kalırdı. Habuki ilk günden başlayarak bana bir emir bir vasi kesildi. Üstelik tutumu da meşrutiyetten çok, despotluğa yakındı. Midhat Paşa’yı iyi tanıyanlar, re’yinde ve tutumunda ne kadar müstebit olduğunu saklamazlar. Tuna Vilayeti’nden beri en aziz ahbablarından bulunan ve Mahkeme-i Temyiz’in birinci reisi iken Midhat Paşa’ya olan sevgisi nedeni ile Taşra’larda ömrünü yitirmeye razı olan Ramiz Molla’nın Beyrut merkez niyabeti sırasında Vilayet İdare Merkezinde bir mesele konuşulurken ‘Bu esasen Midhat Paşa’nın Tuna Valisi iken düşünmüş olduğu bir şeydir. Paşa hürriyeti yalnız kendi nefsi için isterdi, bunun dışında müstebidin müstebidi idi’ der121 şeklinde yazmıştır.

Yine Abdülhamit hatıra defterinde “Midhat Paşa, bir yandan Saray Buhranı yaratmak bir yandan ülkeyi savaşa götürmek felaketi içinde bulunması yetmiyormuş gibi, bir yandan da müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu vilayetlere azınlıktan valiler tayin etmek, ordunun temeli olan Harbiye Mektebi’ne Rum Talebe olmak gibi akıl almaz işlere koşulmuştu. Bunlar, o gibi işlerdi ki maazallah devleti temelinden yıkabilirdi. Ben bu kararnameleri imzalamadım. Bunun üzerine bana bir mektup gönderdi, edebden ve edebiyattan uzak bu mektubunda hatırımda kaldığına göre ‘Kanun-ı Esasi’yi ilandan maksadımız, sarayın istibdadına son vermek, zat-ı şahanelerine vazifelerini öğretmektir’ diyordu.

Bütün işlerimi bıraksam da Midhat Paşa’nın yanlışlarını düzeltmeye çalışsam, bunu başaramayacağımı iyice anladım. Osmanlı mülkü temelinden sallanıyordu, bütün bunların üstünde de sadrazamın ister masonluğundan gelsin, ister daha hususi sebeplerden gelsin körü körüne İngilizlere bel bağladığını görüyordum122”.
6.2.1. Tersane Konferansı ve Kanun-ı Esasi
Bu sırada Bosna-Hersek Eyaleti’ndeki dışa bağlı ayaklanma devam ettiği gibi Girit de huzursuzdu. Üstelik Sırbistan ve Karadağ Prenslikleri de Osmanlı Devleti’ne isyan ettiler. Mısır Valisi Hidiv İsmail Paşa’ya bile Balkanlar’da kullanılmak için asker göndermesi emredildi ve gönderilen Mısır askeri de Balkanlar’a sevkedildi. 29 Ekim de sonradan ‘gazi’ diye meşhur olan Ferik Osman Paşa Rus Generali Çernayef’in kılık değiştirerek kumanda ettiği asi Sırp kuvvetlerini Aleksinaç Meydan Muharebesi’nde kolayca dağıttı. Belgrat’a girmek üzereyken Rusya, Bab-ı Ali’ye ültimatom verdi. Savaşı göze alamayan Bab-ı Ali, Osman Paşa’ya emir vererek ileri harekatını durdurduğu gibi, asi Sırp ve Karadağlı tebaasına 2 Aylık bir mütareke bahşetti123.

Midhat Paşa Anayasa ilan edilirse konferansta bizim lehimize karar alınır diye düşünüyordu. Bir taraftan memlekette meşrutiyet idaresinin bir an önce kurulması, diğer taraftan da bizim iyiliğimize karar alınmasını sağlamak için Midhat Paşa anayasayı hemen ilan etmeye çalışıyordu124.

Konferans 23 Aralık’ta tersanedeki hususi dairede açıldı. Osmanlı murahhasları yanında, katip olarak Hariciye Müsteşarı Kara Tadari Efendi ile Serkiş Efendi bulunuyordu. Konferans Başkanlığı, devletlerarası hukuka göre, Saffet Pşa’ya aitti, ilk toplantı kısa oldu. Katipler seçildi, murahhasların vesikaları alınıp verildi. Elçilerin hazırladıkları proğram türk murahhaslarına sunuldu ki birkaç yüz sayfalık koca bir kitap halindeydi. Saffet Paşa, daha sonra cevap verilmek üzere proğramı kabul etti ve Türkiye’nin o zamanki durumu hakkında bir nutuk söyledi125. Tam bu sırada daha önceden hazırlanmış olan senaryo uygulamaya girmiş dışarıdan top sesleri gelmeye başlamıştır.

Senaryo o şekilde tertiplenmişti ki, Saffet Paşa toplantıyı açma konuşmasını bitirip koltuğuna otururken toplar atımaya başlayacak, bunun üzerine Saffet Paşa tekrar

söze başlayıp Kanun-ı Esasi’nin ve Meşrutiyet’in ilan olunduğunu, bu sebeple konferans şartlarının tamamen değişmesi lazım geldiğini artık yabancı devlet müdahalesine gerek kalmadığını, İmparatorluğu teşkil eden bütün unsurların kendi işlerini kendilerinin, Meclis-i Mebusan’da aralarında müzakere ve halledeceklerini bildirecek, yabancı devlet temsilcileri de bu sözleri memnunlukla dinleyip kabıl edecekler, bundan böyle de Osmanlı İmparatorluğu müdahaleye uğramadan ıslahatını yapacak düzenli bir kalkınma ve ilerleme yoluna gidecekti126.

Rusya’nın harp arzusunu, itirazlarını durduracak bir tek Avrupalı Devlet mevcut değidi. Türkiye tam manasıyla biryana itilmiş, siyaset aleminde dostu olmayan bir duruma düşmüştü. Çok güçlü zekası, siyasi görüşleri kuvvetli bir şahsiyet olan Abdülhamit, daha tamamen idareyi eline almamış, adamlarını seçmemiş,Avrupa siyaset alemiyle temasa geçmemişti. İç ve dış hadiseler bir fırtına gibi yığılmıştı. Sultan Hamit, her tarafı dökülen bir harabeye dek gelmişti. Bir Türk-Rus harbinin neticesinden, hakkıyla ürkmekte ve bunu önlemek için kafi miktarda vasıtaya malik bulunmakta idi. Midhat Paşa ve arkadaşları ise maalesef, böyle bir harbin önüne geçmek değil,bu harbi körükler vaziyette görünüyorlardı127.

Bununla beraber murahhaslar tasarlandığı şekilde hareket etmemişler icraatlerine devamla bazı kararlar alarak hükümete bildirmişlerdir. Bunun üzerine Midhat Paşa 18 Ocak’ta ilmiye, askeriye ve sivillerden oluşn Bab-ı Ali’de yaptığı 250 kişilik bir toplantıda konferans tebligatını izah ettikten sonra vaziyet hakkında bir karar verilmesini bu bu heyetten istemişti. Uzun müzakereler sonucu konferansın maddelerinin çok ağır şartlar içerdiğineticesine varılmış ve ‘ölüm rezilane yaşamaya müreccahtır’ şekline uyarak red cevabı sonucuna varılmıştır.

Fakat İngiliz Hariciye Nazırı ve Başmurahhası Lord Salisburi Abdülhami’e gönderdiği hususi bir mektupta vaziyetin vahim olduğunu, Osmanlı’nın Avrupa’da hiçbir müttefikinin bulunmadığı, mali vaziyetin fenalığını ve askeri silah ve cephane noksanlığını ileri sürmüş ve konferans aleyhine şiddetli hareket edilmemesi tavsiyesinde bulunmuştur. İngiliz Murahhası aynı mealde Midhat Paşa’ya da bir tezkere yazmıştı lakin bu tavsiyelerin hiçbir tesiri olmamış Damat Mahmut Celaleddin Paşa’nın tesiriyle red cevabı verilmesinde ısrar edilmiştir. Bunun üzerine büyük devletler sefirlerini geri çağırmışlar ve İstanbul’da yalnız birer maslahatgüzar bırakmışlardır. Konferans 29 gün sürmüştür128.

Konferansta ortaya konulan tekliflerin en belli başlı olanları, Bulgaristan’a muhtariyet tanınması ve memurlarının kendilerinden seçilmesi, Bulgarlardan milis askeri kurulması, toplanan varidattan bir kısmı devlet hazinesine alındıktan sonra büyük kısmının tamamen mahallin masraflarına harcanması ve kalelerden başka yerlerde Osmanlı Askeri bulundurulmaması, Çerkeslerin Anadolu içine kaldırılması gibi hususlar idi129.

1876’nın haziranla aralık ayı arasında mahalle kahvelerine kadar heryerde tartışılan anayasa fikirlerine karşı başlıca üç itirazın belirdiğini herkes belirtiyor;

a)Halk egemenliğine dayanan meşveret usulü dinimizin kanunu olan şeriata uyar mı?

b)Böyle bir rejim, Osmanlı halkları içinde üstün unsur olan islam milletinin üstünlüğünün sembolü olan Osmanlı Hükümdarı’nın egemenlik hakkının yok edilmesi demek değil midir?

c)Meşveret Meclisi, islamdevletinin dirilmesini misağlayacaktır, yoksa batı devletlerinin bir kopyasını ve hıristiyan milletlerin bağımsızlığını mı hazırlayacaktır?130. Anayasa çalışmaları bu sorularla devam etmiş, bu soruların yanıtlanmasına çalışılmış fakat aydınlığa kavuşturulamamıştır.

Abdülhamit’in tahta çıkışından beri dört aya yakın bir zaman geçmişti. Kanun-ı Esasi o sıralarda yürürlüğe girmiş olsaydı Osmanlı’nın kendiliğinden ve dış baskılar dışında giriştiği bir ıslahat gibi görünebilir ve herhalde büyük devletlerce daha yumuşak kararlar alınması umulabilirdi. Böyle yapılmayıp ancak iş dört ay geri bırakılarak Osmanlı Murahhasları’nın da katıldıkları ilk toplantı günü Kanun-ı Esasi’nin şatafatlı biçimde ilanı birçoklarına ve Avrupa halk efkarına büyük devletleri atlatmak için düzenlenmiş bir oyun gibi görünür ve Rus Propaganda’sı bunun bir komedi olduğunu kolaylıkla yayabilir. Dolayısıyla tahta çıkınca hemen ilanını vaad ettiği Kanun-ı Esasi’yi dört ay geciktiren Abdülhamit bu durumun başlıca sorumlusudur131.


Belki de Cülus Hattı Hümayununda yasaların aynen uygulanmasını sağlayacak devletin bütçesini hazırlayıp harcamalara nezaret edecek bir Meclis-i Umumi’den söz edilmesi fakat meşrutiyet ve anayasadan söz edilmemesi, kaçmak için aralık bırakılmış bir kapı niteliğindeydi. Ne var ki, dış bunalımın olanca ağırlığını hissettirmesi meşrutiyetçi yolda devam edilmesini zorunlu kılmaktaydı132.

8 Ekim 1876 günü Bab-ı Ali’de toplanan Meclis-i Vükela ilanı düşünülen Kanun-ı Esasi ile Meclis-i Umumi’nin görevleri, bakanlara memurların uyacakları kuralları belirleyecek, yönetmeliklerin hazırlanması ile görevlendirilecek bir komisyonun kurulmasının Padişah’ın emri gereği olduğu belirtilmiştir. Komisyon içinde akla gelenlerin isimlerini kapsayan bir liste hazırlanmış ve padişahın onayına sunulmuştu. Bunun üzerine aynı gün Mabeyn-i Hümayun Başkatipliğinden, sadrazamlığa tebliğ edilen komisyonun Midhat Paşa başkanlığında hemen oluşturulması uygun görülmüştür133.

Anayasalı bir sistemi isteyenler Midhat Paşa, Süleyman Paşa, Hüseyin Avni Paşa iken buna karşı olanlar ise Rüştü Paşa, Fetva Emini Halil Efendi, Cevdet Paşa’dır. Şunu da belirtmek gerekir ki anayasa taraftarları arasında bile Kanun-ı Esasi’nin kapsamı konusunda fikir ayrılıkları bulunmaktadır. Kanun-ı Esasi’ye karşı olanların başında Ahmet Cevdet Paşa gelir, bunun için Ahmet Cevdet Paşa ile Midhat Paşa sık sık tartışmışlardır. Hatta sadrazam Mehmet Rüştü Paşa zaten Meşrutiyet taraftarı olmayıp dış baskılar sonucu kabul ettiği Kanun-ı Esasi hakkında Cevdet Paşa’nın görüşlerini sorduğunda kendisi “Eğer dış teklifler karşısında böyle bir jest yapılmak mecburiyeti olmasaydı, Kanun-ı Esasi’ye muvafakat etmeme imkan yoktu134”demiştir.

Komisyonda oluşturulan ilk tasarının maddeleri ve görüşler gözönünde bulundurulacak olursa, 2. Tasarının maddeleri Namık Kemal’in görüş ve düşünceleri doğrultusunda değiştirilmiştir. Bu şekilde 1. Tasarının düzeltilmesiyle yeniden oluşturulan 2. Tasarı da tekrar gözden geçirilmiş, Saffet Paşa tarafından düzeltilerek komisyona havale edilmiştir. Neticede Saffet Paşa’nın yapmış olduğu düzeltmeler de dikkate alınarak, ilan edilen Kanun-ı Esasi metnine dönüştürülmüştür135.

Mabeyn Başkatibi Said Bey, sözde umumi asayişi bozacak şekilde harekette bulundukları zabıta tarafından tesbit edilen kimselerin, Osmanlı toprakları dışına çıkarılmasına, Padişah’ın yetkili olduğunu belirten bir madde kaleme aldı. Damat Mahmut Paşa bunu mutlaka tasarıya ilave ettirmek maksadıyla vükelaya söylediğinde sorunu önceden görenler bu maddenin hürriyet ve vükelanın sorumluluk esaslarını içeren bir kanuna ilave edilmesinin pek zararlı olacağıyolunda fikirler beyan ettiler. Bunun üzerine Midhat Paşa muhalefette direttikçe Mahmut Paşa’nın nazarında meselenin önemi artmış, bu hükmün kanuna ilave edilmesi padişah tarafından lüzumlu görülmüştür diye zorladı ve nihayet 113. Maddenin son fıkrası olmak üzere bunu tasarıya tazdırdı.

Ne yazık ki, gerek Mahmut Paşa ve gerek kendisiyle aynı fikirde olan Mabeyn Ricali bu maddenin kanunda yer almasını, ileride çeşitli suistimallere sebep olacağını ve belki kısa müddet sonra kendi aleyhlerine kullanılacağını ve Kanun-ı Esasiye konmasının yabancıların nazarında, bizim açımızdan uyandırılabileceği müsbet tesiri tamamen silip süpüreceğini anlamadılar136.

Namık Kemal, Ziya Bey, Ebuzziya bu felaketli maddeyi, Midhat Paşa’nın ağzından dinleyip, hele onun tarafından da kabul edildiğini öğrenince, büyük bir hayal kırıklığına uğradıkları gibi, bunu red etmemiş olmasından dolayı da Midhat Paşa’yı çok ağır şekilde tenkit etmişler ise de artık kadere boyun eğmekten başka yapacak bir şey kalmamıştır137.

Madde Padişah’tan evvel Midhat Paşa tarafından tatbik olunmuştur. Midhat Paşa, kendisine muhalif olanların bir çoğunu, bilhassa Kadı-asker Gürcü Şerif Efendi’yi, Dağıstanlı-zade Muhiddin Efendi’yi, Ramiz Paşa’yı, Bab-ı Ali Evrak Müdürü Uzun Etek Rıza Bey’i, Kamil Efendi’yi Kanun-ı Esasi Projesine itiraz ettikleri için muhakemesiz sürgüne göndermek istemiş, Padişah’ın bir mahkeme hükmü olmadan sürgüne gönderilemeyeceğini söylemesi üzerine Midhat Paşa itiraza kalkışmış ve neticede bu şahısları mahkemesiz sürgüne göndermiştir. Bu suretle Midhat Paşa, padişah’a da yol göstermiş oluyordu138.

Ancak Anayasa ve Meşrutiyet’in ilanı ile herşey bitmiş, bütün meseleler halledilmiş, bir anda her taraf güllük gülistanlık olmuş değildir. Çok daha çetin işler vardır mesela; Anayasa’nın hükümlerini uygulamak, müesseseler kurmak ve bunları işletmek vb. bunları çok iyi bilen Midhat Paşa bu uğurda elinden geleni yapmıştır139.



Yüklə 364,16 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə