Ağır Kayıplar verdiler



Yüklə 1,75 Mb.
səhifə5/40
tarix30.12.2018
ölçüsü1,75 Mb.
#88434
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   40

BİBLİYOGRAFYA:

Serkîs. Mu'cem, I, 318, 507, 508, 928, 1044-1045; Brockelmann, GAL, II, 487; SuppL, II 335, 741, 744; Hediyyetü'l-'ârifîn, I, 41, 42; îzâhu't-meknûn, I, 244. 247, 258, 268; II, 54, 163, 448, 576, 603; Zİriklî, el-A*lâm, I, 66; Kehhâle, Mu'cemü'l-mü'ellifîn, I, 84; Ronart, CEAC, s. 82; Halil Mardem Bey, Acyânü't-kar-ni's-sâ!is 'aşer, Beyrut 1977, s. 160; G. Dela-noue, Moralistes et potiüques musulmans dans l'Egyple du XİXC s&cle (1798-1882), Kahire 1982, I, 109-118; II, 588-592; Şüyûhul-Ezher (nşr. Vezâretü'l-İ'lâm), Kahire, ts., s. 25-26; Th. W. Juynboll, "Bâcûrî", SA, II, 191; a.mlf., "Bâdjü-rî", El2 (İng.l, I, 867; a.mlf., "Bâcûrî", ÜDMİ,

III, 856. m

ItKl Ahmet Saim Kılavuz

BÂD-ı HEVÂ

( \jA il )

Osmanlılar'da Tanzimat'a kadar

zuhurata bağlı olarak alınan vergilerin genel adı.

Farsça bâd (rüzgâr) ve Arapça hevâ (ha­va) kelimelerinden meydana gelen bir tamlama olan bâd-ı hevâ zamanla ko­nuşma dilinde bedavaya (karşılıksız) dö­nüşmüştür. Kelime bir Osmanlı maliye terimi olarak ne zaman tahakkuk edip tahsil edileceği belli olmayan (zuhurata bağlı) bazı resimleri ifade etmek için kul­lanılmıştır. Ayrıca bunun yerine tahrir

defterlerinde aynı anlama gelen Arapça tayyârât kelimesine de rastlanır.

Bâd-ı hevâ kapsamı içine giren resim­lerin kaynağı örftür. Ancak verasetle il­gili vergiler bunların içine katıldığında şer'î vergi vasfını da kazanır. Mufassal tahrir defterlerinde şehir, kasaba, köy, mezraa veya cemaat gibi sayım ünitele­rine ait gelirlerin dökümü verilirken ge­nelde bu gelirlerin en son kalemini bâd-ı hevâ oluşturmaktadır. Diğer gelirlerin tahsil vakti ve mevsimi belli olmasına rağmen bâd-ı hevânınki belirtilmez.

Kaynaklarda bâd-ı hevâ ya doğrudan doğruya veya bunun başına "mahsül-i..." kelimesi getirilerek kaydedilmektedir. Ayrıca bâd-ı hevâ defterde tek başına yazıldığı gibi birçok resimle birlikte de geçmekte, bundan dolayı başlı başına bir resim anlamı da vermektedir. Halbuki kanunnâmelerde bu terimin birkaç çe­şit resim için kullanılan genel bir ad ol­duğu açıkça görülmektedir. Bu duruma genel mahiyetteki kanunnâmelerde işa­ret edildiği gibi bazı sancak kanunnâ­melerinde, meselâ Mora kanunnâmesin­de, "Resm-i arûs ve cürm ü cinayet ve ev tapusu ve hâriçten gelip kışlar olsa tütün resmi ve deştibânî, bu cümlesine bâd-i hevâ derler" (Barkan, s. 332] şek­linde bir tarife rastlanır. Bununla bera­ber tahrir defterlerinde "hâsıl" kısmın­da (gelir kalemleri) bunlarla aynı yerde ve aynı başlık altında daha başka, fa-

kat mahiyet itibariyle aynı durumda olan birkaç resim daha sayılmaktadır. Nite­kim Humus'un vergi gelirleri sayılırken, "beytülmâl ve mâl-ı gâib ve mâl-ı mef-küd ve yava ve kaçgun, bâd-ı hevâ ve cürm ü cinayet ve resm-i arüsâne ve ri-yâset-i asesiyye" birlikte geçmektedir. Burada bâd-ı hevâ çeşidinden olan bu resimler farklı kimselere tahsis edildik­lerinden ayrı ayrı gösterilmiştir. Sayılan bu vergilerin hiçbirisi bâd-ı hevâ tarifi içinde kanunnamelerde yer almamakla birlikte burada zikredilmiştir. Öte yan­dan bâd-ı hevâdan sayılmayan riyaset-i asesiyye de mirlivaya tahsis edildiği için diğerleriyle birlikte bir araya getirilmiş­tir.

Bâd-ı Hevâ Türünden Resimler. 1. Cürm ü Cinayet. Kısaca cerîme de denir. Bun­lar, sövme ile adam öldürme arasında, ceza kanunnâmelerinde belirtilen çeşit­leri için, bir af durumunda gösterilen miktarda paraya çevrilebilen suçlardır. Aidiyetlerini suçluyu yakalayan kimse ve suçlunun yakalandığı toprağın hukukî statüsü belirler. Has topraklarda, ser­best vakıf, zeamet ve timarlarda bâd-ı hevâ toprak ve vakıf sahibinindir; buna subaşı ve sancak beyi karışamaz. Vakıf toprak yanında mîrî toprak da varsa bu defa bâd-ı hevâ devlet adına tahsil edi­lir. Serbest olmayan timarlarda ise yan­sı timar erinin, yarısı da sancak beyinin olurdu. 2. Gerdek Resmi. Resm-i arûs ve­ya arûsâne de denen bu resim, raiyyet veya sipahi kızlarının evliliklerinde baki­re kızdan 60, dul kadından 30 akçe ola­rak tahsil edilen, duruma göre sipahi ve sancak beyine tamamı veya yarı yarıya paylaşmak üzere tahsis olunan resimdir {bk. ARÛS RESMİ). 3. Çiftlik Tapusu. Sipa­hinin, raiyyetin üç yıl üst üste işlemedi­ği toprağını "sâhib-i arz" sıfatıyla belli bir ücret karşılığında, "hakk-ı karâr ve tasarrufunu tapu vererek başka bir ra-iyyete vermesi durumunda veya erkek oğul bırakmadan ölen raiyyetin toprağı­nı işleyecek başka raiyyete tapu ile ver­diğinde tahsil ettiği resimdir. 4. Ev Tapu­su. Sipahinin timarında raiyyetin ev yap­ması halinde, timar erinin gelirinin ek­silmesine karşılık ev yapılan yerin tapu­sunu verdiğinde tahsil ettiği resimdir. S. Tütün veya Duhan Resmi. Buna baca resmi de denir. Bir sipahi toprağında çiftlik tutup öşrünü vermeden yerleşen yörük veya başka bir raiyyetin yılda al­tışar akçeden ibaret olarak ödeyeceği resimdir. 6. Abd-i Âbık ve Kenîzek Muştu-

luğu. Kanunnâme'de bâd-ı hevâ rüsu­mu arasında sayılmamakla birlikte bâd-ı hevâ karakteri taşıyan bu resim, kaçan erkek ve kadın kölenin yakalandığı sipahi toprağında sahibi gelinceye kadar tak­dir edilen günlük nafakası ve bunların yakalandığı toprak statüsüne göre iade edilmesi durumunda alınmaktaydı. Ka­çan köleyi yakalayan kimse onu sipahi­sine teslim ettiğinde 20 akçe muştuluk alırdı. Toprağında köle yakalanan sipa­hiye köle sahibi, bunun bulunduğu yer­den gün olarak ifade edilen uzaklığa gö­re 60 ile 100 akçe olarak takdir edilen muştuluk öderdi. Sipahi yakaladığı kö­leyi sahibi gelinceye kadar üç ay saklar ve mahkeme bunun için nafaka takdir ederdi. Sipahi bunu da köle sahibinden alırdı. Bu süre içinde sahibi gelmezse köle satılır ve satış bedeli emaneten sak­lanırdı. 7. Yava (yitik hayvan). Bu resim için de kaçak köle gibi hükmedilirdi. An­cak hayvanlar en çok bir buçuk ay süre İle saklanırdı. 8. Beytülmâl, Mâl-i Gaib ve Mâl-i Mefküd. Bunlar miras hukuku ile ilgilidir. Mirasçısı bilinmeyen tereke bey-tülmâlden sayılır; beytülmâl mukâtaası mültezimleri, vâris üç aya kadar ortaya çıkmazsa vasîde tutulan mirasa hazine adına el koyar ve bunu hazineye devre­derdi. Ancak mirasçı, tereke beytülmâl-ci veya hazinede de olsa mirasçılığını is­patladığı takdirde bunu almaya hak ka­zanırdı. Mirasçı ülke içinde ise tereke mâl-i gâib, mirasçı başka ülkede olup yeri bilinmezse mâl-i mefküd hükmüne girerdi. Tereke beytülmâlciye bir sene bekletildikten sonra verilirdi. Bu üç çe­şit miras hakkında, bulunduğu yere ve tutarının 10.000 akçeden az veya çok ol­masına göre işlem yapılırdı. Humus san­cağında terekenin miktarı ne olursa ol­sun bu gelir padişah haslarına aitti. Mâl-i gâib, suistimale yol açacak bir mâna ta­şıdığından kanunnâmelerde, evinden ay­rılarak sefere giden bir kimsenin malı anlamına gelmediği açıkça belirtilmiştir. Ayrıca mâl-i mefküdun da malını ema­net koyup daha sonra kendisinden ha­ber alınamayan kimsenin malı olmadığı belirtilmektedir. 9. Deştibânî. Kelime ola­rak "bekçilik" anlamına gelen bir diğer bâd-ı hevâ çeşididir. Sâhib-i arz sıfatıy­la gelirini mahsulünden sağlayan timar sahibinin, ekinine hayvan salan veya hay­vanını başkasının ekinine sokan kimse­den zararı tazmin maksadıyla tahsil et­tiği para cezasıdır.

417

BİBLİYOGRAFYA:



BA. TD, nr. 281, s. 51-52; Kanunnâme, Bİb-liothek liationale, nr. Turc 85, vr. 141"; Kânun-nâme-i Âl-i Osman [TOEM ilâvesi, nşr. Meh-med Arif), İstanbul 1329, s. 38-39; Barkan, Ka­nunlar, s. 14, 33, 34, 43, 49, 68-69, 129, 136, 143, 144, 196, 208-209, 216, 233, 234, 245, 247, 263, 271,311,317, 331,332, 339; B.Le-wis, "Bâd-i Hawâ", B2 (İng.), I, 850; a.mlf., "Bâd-ı Hevâ", ÜDMİ, III, 868-869.

lifti Halil Sahillioğlu

r

1—



BADAJOZ

{bk. BATALYEVS).

BADALOŞKA

Osmanlılar döneminde kullanılan bir top çeşidi

(bk. TOP).

L J


r .. n

BADE


İlâhî aşk, muhabbet ve hakikat anlamlarında kullanılan

bir tasavvuf terimi.

L J

"Şarap" anlamına gelen Farsça bir ke­lime olup mecaz olarak "kadeh" anlamın­da da kullanılır. Sofilere göre ruhların yeryüzüne indirilmeden önce Hakk'ın hu­zurunda toplandıkları bezm-i elest* kut­sal bir işret meclisidir. Ruhlar bu mec­liste Allah'ın, "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" sorusuna, "Belâ" (evet) diye ce­vap vermişler (el-A'râf 7/172-173] ve bu şekilde elest bezminde aşk badesini iç­mişlerdir. Bu yüzden ruhlar bedeni ifa­de eden anâsır âleminin bağlarından sıy­rılarak yeniden ilâhî âleme ve bezm-i elestteki durumlarına dönmek isterler.



Mürşidler için, "aşk, sevgi ve marifet dağıtan" mânasına bâde-fürûş tabiri kul­lanılır. Çünkü mürşid çevresindekilere mâna âlemlerinden ilâhî feyiz sunar. Ta­savvuf edebiyatında bade mürşidin ta­liplere takdim ettiği aşk, Allah sevgisi, marifet ve hakikatin özünü, kadeh bu marifet ve sevgiyi taşıyan kabı, sâkî mür­şidi, meyhane dergâhı, sarhoşluk ise aşk, vecd ve sekr halini ifade eder. Bazı sûfî-ler, kıyamet gününde Hz. Ali'nin kevser sâkîsi olacağını belirterek ona "bâde-fürûş", "mey-fürûş" ve "hammâr" gibi isimler verirler.

Divan edebiyatında şairler badeyi, "bâ-de-i gülgûn", "bâde-i gülfâm", "bâde-i sadsâle" gibi terkip halinde ve "bâde-

418

nûş", "bâde-hâr", "bâde-perest", "bâde-keş" gibi birleşik sıfat olarak kullanmış­lardır. Halk edebiyatında konusu aşk olan hikâyeler "badeli âşıkların hikâyesi" adıy­la anılır. Bu tür hikâyelerde âşıklar rüya­larında bir pîrin elinden içtikleri içki ile şair olur veya kendilerine gösterilen bir güzele vurulurlar. Gördükleri bu rüya­yı kimseye söylemeden aradıklarını bul­mak için diyar diyar dolaşır, bazan da aynı şekilde âşık olan şairler tarafından imtihana tâbi tutulurlar. Âşıklara rüya­da sunulan içkiye bade, bu yolla şiir söy­leyen âşıklara da badeli âşık denir (bk. Aşık). bibliyografya:



Ca'fer Seccâdr. Ferheng, "bade" md.; Paka-hn. I, 144-145; Banarlı, RTET, I, 627; Levend, Türk Edebiyatı Tarihi, I, 160-161 ; a.mlf., Divan Edebiyatı, s. 323-325. nri .

\m İrfan Gündüz

r "i

BADGER, George Percy



(1815-1888) İngiliz müsteşrik.

Londra'nın kuzeydoğusundaki Chelms-ford'da doğdu. Ailesi, çocukluğu ve ye­tişme tarzı hakkında yeterli bilgi yok­tur. İngiliz ordusunda çavuş olan baba­sı, muhtemelen görevle gittiği Malta'-da öldüğünde Badger on dokuz yaşın­daydı. Burada sıkıntı içinde ve kayda değer bir resmî eğitim almadan yetiş­ti. Yabancı dil öğrenmeye karşı büyük bir kabiliyeti olduğundan kısa zaman­da Malta dilini ve halk Arapça'sının ma­hallî bir lehçesi olan bu dile hâkimiye­ti sayesinde diğer Ortadoğu lehçelerini öğrendi.

1835-1836'da gerçekleştirdiği ilk Or­tadoğu ziyareti çerçevesinde gittiği Bey­rut'ta Arapça çalışmalarını devam ettirdi. Malta'ya dönüşünde katıldığı Anglikan Kilisesi Misyonerlik Teşkilâtı'nın (Angli-can Church Missionary Society) Valletta'da-ki yayınevinin Arapça bölümünde mü­tercim ve matbaacı olarak eğitim gör­dü. Burada, aralarında modern Arap di­li ve edebiyatının öncülerinden olan Lüb­nanlı meşhur yazar Fâris eş-Şidyâk'ın da bulunduğu ilim adamları ve gezici vaiz-, lerden müteşekkil bir gruba katıldı. Bad­ger, özellikle Fâris eş-Şidyâk'tan, başta sözlüğünün hazırlanmasında olmak üze­re çok faydalandı.

1841'de Malta'dan ayrılarak rahiplik yapmak üzere İngiltere'ye gittiyse de 1842-1862 yılları arasındaki dönemin

büyük bir kısmını çeşitli görevlerle yi­ne Ortadoğu'da geçirdi. Kuzey İrak'ta­ki Nesturi Kilisesi'ne yaptığı ziyaretin izlenimlerini dile getiren eserini 1852'-de yayımladı {The Nestorians and their Rituals).

184S'te tayin edildiği Bombay Pis-koposluğu'na bağlı papazlık görevini 1862'ye kadar sürdürdü. Vaktinin ço­ğunu geçirdiği Aden'de, 1854'ten itiba­ren de mahallî İngiliz idaresinin Güney Yemen'deki Arap kabileleriyle olan ilişki­lerinde takip edeceği diplomatik ve po­litik yaklaşımın belirlenmesinde önem­li bir rol üstlendi. Buradaki yetkililerden büyük bir saygı gören Badger, bunların başında gelen Sir James Outram tarafın­dan Arabistan ve Hûzistan'a karşı dü­zenlenen bir askerî sefere dahil edildi.

1860'ta Uman'a gönderilen komisyon­da görev aldı. Bu görevi sırasında kendi­sine Uman Sultanı Seyyid Süveynî tarafın­dan, Humeyd b. Muhammed b. Rüzeyk'ın (ö. 1274/1857), 661-18S6 yılları arası Uman tarihi üzerine hazırladığı el-Fet-hu'î-mübîn iî sîreti's-sâdeü'1-Bû Sa *î~ diyyîn adlı eserinin bir yazma nüshası hediye edildi. Badger İngilizce'ye çevir­diği bu eseri uzun bir mukaddime, dip­notlar ve bazı eklerle 1870'e kadar ge­tirerek Hisîory oî the Imams and Sey-yids oî Oman adıyla yayımladı (London 1871; New York 1963). Sonraki araştırma­larda bu neşrin eserin eksik bir nüsha­sına dayandığı ve bazı tercüme yanlışla­rı ihtiva ettiği belirtilmişse de Badger'in yaptığı açıklamalar ve ilâvelerle bu kay­nağın değerini oldukça arttırdığı kabul edilmektedir.

Badger Mısır'da ziyaretçi görünümün­de geçirdiği 1861-1862 kışı boyunca, böl­gedeki muhtemel savaşları planlayan es­ki dostu General Outram için, ülkedeki askerî istihkâmlarla o sıralarda İnşa ha­linde olan Süveyş Kanalı hakkında istih­barat çalışmaları yaptı; istihbaratçılara gerekli bütün incelikleri içeren çeşitli ra­porlar hazırladı.

1872 ve 1878'de Zengibar'a gönderi­len diplomatik misyonlarda bulundu. Bu iki seyahat dışında ömrünün 1862-1888 arasındaki son yirmi altı yılını ilmî araş­tırmalarla geçirdi. Bu çalışmalarının en önemlisi An Engiish-Ambic Lexicon/ Kitâbü'z-Zahîreti'l- "ilmiyye fi'1-luğa-teyni'1'İnkilîziyye vel-'Arabiyye (Lon­don 1298/1881; Hanvard 1898; Beyrut 1967, 1968, 1980) adlı sözlük olup İngiliz­ce kelime ve deyimlerin klasik Arapça'-

daki ve mahallî lehçelerdeki karşılıkları­nı büyük bir ustalıkla vermesi yönünden değerli bir eserdir. 1872-1881 arasında­ki dokuz yılını telifi ve dizgisinin tashi-hiyle geçirdiği, daha önce benzeri yapıl­mamış böyle bir eseri hazırlamasının se­bebi, Malta'da 1830'lu yıllarda yürüttü­ğü yayıncılık faaliyetleri çerçevesinde eği-timie ilgili çeşitli eserlerin İngilizce'den Arapça'ya çevirisini yaparken karşılaştı­ğı tercüme güçlükleridir.

Diğer önemli eserleri ise şunlardır: 1. Descnption of Malta and Gozo (Malta 1838; Valletta 1851; Maita 1858). İlk ki­tabı olup Malta'nın kültürü, folkloru, coğ­rafyası, topografyası ve tarihi üzerine çocukluğundan beri edindiği ilmî biriki­mine dayanarak yazdığı, benzerlerine kı­yasla oldukça faydalı ve ilgi çekici bilgi­lerle dolu popüler bir eserdir. Daha son­ra N. Zammifin ilaveleriyle Historica} guide to Malta and Gozo adı altında yeniden neşredilmiştir (Malta 1870, 1872, 1879). 2. Kitâbü'î-Mu.hâvereti'1-ünsiy-ye (Malta 1840). İngilizce öğrenen tale­beler için Ahmed Fâris ile birlikte hazır­ladığı bu eser Arapça-İngilizce alıştırma­larla bir kısmı Batı medeniyet ve kültü­rünün üstünlüğünü telkin eden çeşitli diyalogları içermektedir. 3. The Nesto-rians and their Rituals. 1842-1844 ve 1850'de Mezopotamya'ya yaptığı mis­yonerlik gezisinin izlenimlerini yansıtan, Suriye Ya'kübîleri, Katolikleri ve Keldâ-nîieri'nin mevcut durumunu, Kuzey Irak Nestûrîleri ve Yezîdîleri'nin dinî ilkelerini anlatan bir araştırma kitabıdır. 4. A Vi-sit to the îsthmus of Suez Canal Works (London 1862i. Süveyş Kanalı ile ilgili göz­lemlerini içeren bir eserdir.

Badger'in bunlardan başka yayımlan­mış çeşitli tercüme, ortak çalışma, edis­yon, tebliğ ve raporları da bulunmaktadır (diğer eserleri için bk. Roper, s. 145-152).

BİBLİYOGRAFYA:

İbn Rüzeyk, et-Fethu'i-mübİn [îstreti's-sâde-ti'l-Bû Sa'îdiyyîn (nşr. Abdülmün'im Amir — Muhammed MÜrsî), Maskat 1397/1977, naşir­lerin girişi, s. mim; Serkîs. el-Mu^cem, 1, 506; Brockelmann. GAL Suppl, II, 568, 823; A. S. Fulton — M. Lings, Second Supplementary Ca-talogıte ofArabic Printed Books in the British Museum, London 1959, s. 202; Sa'd Muhammed el-Hecresî, ed-Delüü'l-bibüyûcrâfî ti'l-merâci' bi'l-uatani'l-'Arabt, Kahire 1975, s. 138; Necîb el-Akîkî. et-Müsteşrikün, Kahire 1980, II, 58; Afif Abdurrahman, el-Cühûdîi'l-iuğauiyye hilâ-le'l-karni'r-râbf 'aşere'l-hicrî, Riyad 1403/1983, s. 506; W. H. Behn, inden İsiamicus 1665-1905, Millersville 1989, s. 39, 46, 153, 240, 242; Ge-offrey Roper, "George Percy Badger", BSMES,

11/2(1977), s. 140-155. m

Iffl Cengiz Kallek

1 BADİ '

( ^ )


Manevî halin belirtisi ve başlangıcı olmak üzere

sâlikin İçine doğan gelip geçici hisler için kullanılan . bir tasavvuf terimi.

Sâlikin haline göre zaman zaman kal­binde zuhur eden tecelliler ve muraka­be anında gönlünde meydana gelen hi­tap ve ilham niteliğindeki müşahede pa­rıltıları tavârik, tavâli', levâmi', levâih, kâ-dih, vâki' ve bâdî (çoğulu bevâdî) gibi ad­larla anılır. Sühreverdî bütün bu kelime­lerin birbirine yakın anlamlar taşıdığını söyler.

Kalpteki bütün tecellileri ortadan kal­dırarak onların yerine geçen ilâhî tecelli­ye "bâdî bilâ-bâdî" veya "Hak hadîsi" de­nilir. İbrahim el-Hawâs'ın, "Zuhur eden Hakk'ın bâdîsi diğer bâdîlerin hepsini yok eder" sözü bunu anlatır. Mutasavvıf­lar, "Şüphesiz ilk baştan yaratan ve tek­rar yaratacak olan O'dur" (el-Burûc 85/ 131 mealindeki âyetin ilâhî tecelliye işa­ret ettiğini söylerler.

BİBLİYOGRAFYA:

Serrâc, el-Lüma\ s. 418, 430; Baklî, Şerh-i Şathiyyât, s. 548, 616; Sühreverdî, 'Au&rifü'l-ma'ârif, Beyrut 1966, s. 529; Hasan eş-Şerkâvî, Mu'cemil eifâzi'ş-şûfiyye, Kahire 1986, s. 69.

İffl Süleyman Uludağ BA'Dİ

Deneylerle kazanılan bilgi,

deney ve gözlemlere

dayanılarak varılan hüküm,

varlığı zaman veya sebepHlik açısından

başka bir varlığa bağlı olan şey

anlamında kullanılan mantık ve felsefe terimi.

_J

Ba'dî (Batı literatüründe a posteriori), "sonra" anlamında zaman zarfı olan ba'd kelimesinden türetilmiş olup, kablî* (a priori) teriminin zıddıdır ve "zarûriyyât" denilen bilgi türlerinden en çok "mücer-rebâta" yakındır. Nitekim Türk mantık­çısı Ahmed Cevdet mücerrebâtı, "Tekrar edilen gözlem ve deneylerden sonra va­rılan ve aklın kesin gözüyle baktığı ve tasdik ettiği hükümlerdir" (Mi'yâr-ı Se-dsd, s. 90) şeklinde tarif etmiştir ki bu ba'dî için de geçerli olan bir tariftir. De­neylerden hükme ulaşmaya, sonuçtan sebebe ve eserden müessire doğru akıl yürütme anlamında "innî istidlal" veya



"ba'dî istidlal" denir. Bir yerden duman çıktığını görerek bundan orada ateş yan­dığı veya birinde cilt hastalığı bulundu­ğunu görerek bundan onun kanında bo­zukluk olduğu sonucuna ulaşmak böyle bir istidlaldir. Çünkü duman ateş yan­masının, cilt hastalığı kan bozukluğunun sonuçlandır.

İbn Sînâ'ya göre ontolojik bakımdan kablîlik (kabliyye) ve ba'dîlik (ba'diyye) ba-zan zaman, bazan da varlıkların zatları bakımından olur. Zaman bakımından ön­ce var olan. varlığa kablî, sonra olana ba'df, zat bakımından ise bir varlığın or­taya çıkmasının (hudûs) illeti olan varlı­ğa kablî, bunun ma'lûlüne de ba'dî de­nir. Bu son durumda ba'dî olan varlık, bütün zamanlarda var olsa bile, ma'lûl olması itibariyle zatı bakımından muh-des, dolayısıyla ba'dîdir (bk. en-Necât, s. 543). Kablîlik ve ba'dîlik ayırımı üzerinde geniş olarak duran İslâm düşünürlerin­den biri de İbn Rüşd'dür. O Aristo'nun Metafizika'sma yazdığı şerhte "şey"-ler arasındaki kablîlik-ba'dîlik ilişkisini mutlak anlamda, bir şey veya bir yer­le ilgileri bakımından zaman, hareket, güç, mevki, bilgi, tanım, şeylerin özellik­leri, tabiat ve cevherleri gibi daha baş­ka yönlerden çeşitli tasniflere tâbi tu­tarak incelemiştir (bk. İbn Rüşd, II, 567 vd.; ayrıca bk. KABLÎ).

BİBLİYOGRAFYA:

İsmail Fennî, Lugatçe-İ Felsefe, İstanbul 1341, s. 48-49; D. Julia. Dictionnaire de la Philo-sophie, Paris 1962, s. 21; İbn Sînâ, en-Hecât, Tahran 1364 hş., s. 542-543; İbn Rüşd, Tefsîru Mâ Ba'de't-tabfa, II, 567 vd.; Cürcânî, Şerhu'l-Meuâkıf, I, 470-472; Ahmed Cevdet, Mi'yâr-ı Sedâd, İstanbul 1293, s. 90-101; İsmail Hakkı İzmirli, MVyârü'l-ulûm, İstanbul 1341, s. 48-49.

m M.NaciBolay

BADİ AHMED EFENDİ

(bk. AHMED BADİ EFENDİ).

BÂDÎS b. HABBÜS

Ebû Menâd el-Muzaffer Bâdîs

b. Habbûs b. Maksin es-Sanhâcî

(ö. 466/1073}

Zîrîler hanedanının Gırnata hükümdarı

(1038-1073).

L J


Babası Habbûs'un 1038 yılında ölümü üzerine Gırnata hükümdarı oldu. Berbe-rîler'le bazı yahudiler kardeşi Bulukkîn'i tahta geçirmek istedilerse de Araplar'la

vezir Samuel b. Nağrfle'nin de (Nağzâle) içinde bulunduğu bir grup yahudi Bâdîs'i tercih etti. Bâdîs tahta geçer geçmez çevredeki diğer mülûkü't-tavâif ile uğ­raşmak zorunda kaidı. Meriyye hâkimi Züheyr el-Âmirî, Bûnt yakınlarında mey­dana gelen savaşta Bâdîs karşısında mağlûp oldu ve veziri İbn Abbas ile bir­likte öldürüldü (429/1038). Hâkimiyet sahasını genişletmek ve bütün Endülüs'e hâkim olmak isteyen Bâdîs büyük bir orduyla İşbîliye üzerine yürüdü. Şehrin hâkimi Kadı Ebü'l-Kasım İbn Abbâd ya­pılan savaşta mağlûp oldu ve öldürüldü (1042). Daha sonra İshak b. Muhammed el-Birzâlî, Muhammed b. Nûh ed-Dem-merî, Abdûn b. Hizrûn gibi Berberi reis­lerini Cezîretülhadrâ hâkimi Muhammed b. Kasım el-Hammûdî'yi halife olarak tanımaları için ikna eden Bâdîs onları da yanına alarak İşbîliye hâkimi Mu'tazıd üzerine yürüdü ve şehri bir müddet mu­hasara etti (439/1047-48]. Bu hadiseler­den sonra Bâdîs'in şöhreti arttı ve çev­redeki hükümdarlar ondan çekinmeye başladılar. 449'da (1057) Malaga'ya gi­rerek son Hammûdî Hükümdarı Muham­med el-Müsta'lfyi tahtından uzaklaştır­dı, ancak Abbâdî Hükümdarı Mu'tazıd'ın 1067'de Karmüne'yi zaptetmesine en­gel olamadı.

Veziri Samuel b. Nağrile'nin ölümü (1056) üzerine yerine geçen oğlu Joseph'-in yahudileri Önemli mevkilere getirme­si ve onlara geniş İmkânlar tanıması hal­kın tepkisine yol açtı. Joseph ise bu tep­kileri önemsemediği gibi tasarruflarına karşı çıkan Bâdîs'in kardeşiyle aynı adı taşıyan oğlu Bulukkîn'i öldürtmekten de çekinmedi, hatta daha ileri gidip Bâdîs'e İspanya'da müstakil bir yahudi devleti kurmak istediğini söyledi. Nihayet Me-riyye hâkimi İbn Sumadih ile gizlice ha­berleşip onu Gırnata'yı ele geçirmeye teşvik etmesi üzerine Sanhâceliler ayak­lanıp veziri öldürdüler ve cesedini şeh­rin kapısına astılar (459/1066-67).

Bâdîs 1073 yılında Gırnata'da öldü ve ülkesi iki torunu arasında taksim edildi. Seyfüddevle Abdullah Gırnata'ya, Temîm de Malaga'ya hâkim oldu.

Çok cesur, mert ve yardım sever bir insandı. İdaresini güçlendirmek uğrun­da kan dökmekten çekinmezdi. Abbâ­dî Hükümdarı Mu'tazıd tarafından öl­dürülen Berberîler'in intikamını almak için Gırnata'daki bütün Araplar'ı öldür­mek istediyse de veziri Samuel buna engel oldu. Ayrıca pek çok imar faaliye­tinde bulundu. Kaleleri müstahkem hale getirdi ve muhteşem saraylar yaptırdı.

420


BİBLİYOGRAFYA:

İbnü'1-Esîr, el-Kâmil, IX, 280, 286, 292; İbn İzSrf. el-Beyânul-muğrib, III, 167, 169-171, 174, 191, 202, 210, 211, 217-219, 230, 248, 262-266, 268-269, 272-274, 293, 316; ZehebT, A'lâmü'n-nübelâ', XVIII, 590-592; İbn Haldun, el-Vber,Vl, 179, 180; Kalkaşendî, ŞiLbhu'l-a'şâ, V, 251, 257; Jbnü'I-Hatîb, el-lhâta, I, 435-443; Makkarî, tfefhu't-tîb, I, 196, 429, 435, 439; II, 659; III, 265, 398, 535, 595; IV, 322; Zambaur, Manuel, s. 54; Dozy, Spanİsh islam, s. 612-620, 624-627, 629, 632-634, 643-644, 649, 695; Chejne. Müslim Spain, s. 65-66; S. M. Ima-müdüîn, Müslim Spain, Leiden 1981, s. 44; Hitti, islâm Tarihi, III, 850; Abdülazîz Merzûk, el-Fünûnü'z-zuhnıfiyyetü'l-İslâmiyye, Beyrut, ts. (Dârü's-Sekâfe), s. 145; David Vasserstein, The Rise and Fail ofthe Party Kings, Princeton 1985, s. 129, 197-198; M. Abdullah İnan, M-hâyetü'l-Endelüs ue lârîhu'l-^Arabi'l-mütenaş-şırîn. Kahire 1408/1987, s. 28; M. Schmitz, "Bâdîs", İA, II, 193; Levi-Provençal, "Zirîler", İA XIII, 576-577; a.mif., "'Abbâdids", El2 (İng.), 1, 6; A. Huici Miranda. "Gharnâta", E\z (İng.), II, 1012-1013. m

Kİ Abdüj.kerim Özaydın

BADİS!


Abdülhak b. İsmâîl b. Ahmed ei-Bâdisî (ö. 722/1322'den sonra)

Faslı mutasavvıf.

L J

Sahabeden Sa'd b. Ubâde'nin soyun-dandır. VII. (XIII.) yüzyılın ortalarında Bâ-dis'te doğdu. Endülüs'ün fethi sırasında önce Gırnata'ya giden, daha sonra Fas'a dönüp Bâdis'te yerleşen bir aileye men­suptur. Vefat tarihi hakkında bilgi yok­tur. Ancak 722 (1322) yılında hayatta olduğuna ve Fas'ı ziyaret ettiğine dair kayıtlar vardır.



Bâdisî, meşhur eseri el-Makşadü'ş-şerif'te (s. 126, 131), babası Şeyh İsmail el-Hazrecî ile dedesi Şeyh Ahmed el-Haz-recî'nin biyografilerini anlatırken ailesi hakkında bilgi verir. Kendi ifadesine gö­re dedesi Ahmed el-Hazrecî şeyh olup amcasından sonra Bâdis'in imam ve ha­tibi olmuştur. Âbid, sâlih ve fakih bir zat olan babası İsmail el-Hazrecî (ö. 685/ 1286) ise ısrar üzerine kadılık görevini kabul etmek mecburiyetinde kalmış, gö­rev yaptığı sürece adaletten ayrılmamış, hiç kimsenin hediyesini ve ikramını ka­bul etmemiştir.



Yüklə 1,75 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə