Ahmed hulûSİ’de kavramlar av. Asuman bayrakçI



Yüklə 33,85 Kb.
tarix01.12.2017
ölçüsü33,85 Kb.

AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org





SEZGİ

  • Altıncı, yedinci, sekizinci, ...  duyular

  • Beynin, gelen dalgaları önceden algılaması

  • Varlığın teklilliğini ve dolayısıyla kendi benliğinin var olmayıp o Tek’in varlığıyla kaim ve daim bir varlık olduğunu idrak

 

SEZGİ

VE SEZGİ'NİN ÖTESİ...



Akıl, beş duyuya dayalı olarak çalışır...

Ancak, akıl belli bir kemâle gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp kendi bünyesinde değerlendirir ve buna dayalı bazı çalışmalar yapabilir. Bu arada altıncı, yedinci, sekizinci duyular durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan feraset veya ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip değerlendirir ve bunun çok üst neticelerini yaşar!.

İşte o zaman "akl-ı kül"e yaklaşmağa başlar.

 


KÂİNATIN,

"TEK BİR ZAMAN BOYUTUNDAN İBARET OLDUĞU" GERÇEĞİ,

İLMİ LEDÜN İLE SEZGİ YOLLU ALGILANIP- YAŞANIR


   

DEHR, “an” kelimesinin karşılığıdır. Ancak burada, “an”ı şartlanma yollu kabullendiğimiz izâfi, yâni nesneye göre “zaman” olarak anlamamak gerekir.

Bize göre, dünyanın kendi çevresindeki bir dönüşü bir günü, 365 dönüşü bir seneyi, 365x100 dönüşü de yüzyılı, asrı oluşturur. Bunlar insanın hükümlerine göre kabullenilmiş, “göresel-izâfî zaman”dır.

Gerçekte ise ZAMAN “tek”tir. Ezel-ebed tümüyle Allah katında tek bir “an”, “DEHR” kelimesiyle ifade bulmuştur.

Göresel zaman, yâni, izâfî zaman, bizim “vehim” yollu var kabûllendiğimiz bir ölçüdür. Bu süreç ise, içinde yaşadığımız ortama, hıza, bir diğer ifade ile boyuta göre değişir.

Madde boyutundan yola çıkıp, salt şuur boyutuna doğru ilerledikçe izâfî zaman birimi de sürekli olarak değişir ve kapsamı genişler.

Esasen DEHR kelimesiyle anlatılmak istenen boyut, tüm varlığın kendisinden oluştuğu bir tür evrensel enerjidir, (kudret sıfatıdır) eğer tâbiri câiz ise.

Normal günlük zaman birimiyle şartlanmış ve kayıtlanmış beyinlerin bu zaman birimini anlaması elbette ki imkânsızdır!

İşte bu gerçek dolayısıyladır ki, Kur’ân-ı Kerîm’de ileriye dönük olarak gerçekleşeceği bildirilen pek çok olay olmuş-bitmiş şeyler olarak “geçmiş” zaman ifadesiyle anlatılmıştır.

Zirâ, Ezel-Ebed esasen tek bir varlık olması itibariyle, ilâhî bakış boyutunda; ya da eski ifade tarzı ile “İlm-i ilâhî” de, tek bir bakıştır!

Ehli hakikatın tasavvufta bildirmiş olduğu şu sır da buradan kaynaklanmaktadır:

-Esasen tecellî tek bir tecellîdir! “Tecellî-i Vâhid”dir! İkinci bir tecellî olmamıştır! Görülen, yaşanan, hissedilen, idrâk edilen, tahayyül ve tefekkür edilen her şey bu Tecellî-i Vâhid’in tafsilinden ibarettir!

İşte bu anlatılan husus tasavvufta “Ân-ı dâim” tâbiri ile dile getirilmeye çalışılmıştır.

Aslında işin orijinine ulaşabilen “Zâtiyyûn” için bu “an-ı dâim” dahi bir “ân-ı muhayyel” diye izaha çalışabileceğimiz, “İlm-i Allah”tan başka bir şey değildir.

Ve varlığın tümü, Allah katında bir ilmî hükümden başka bir şey değildir!. Yâni, o boyut itibariyle âlemin bir varlığı söz konusu değildir!.

Bu sebepledir ki, bu hakîkata işaret etmek isteyen ehlullah, “Âlemler tümüyle hayâlden başka bir şey değildir!.” demişlerdir.

Bunu kavrayabilmek, tamamiyle bir “zevk” işidir. Yâni sezgi yoluyla, bu gerçeği algılayıp, bunu yaşayabilme işidir. Bu dahi ancak “İLM-İ LEDÜN” denilen ilâhî bir ilim türünün kişide izhârı ile mümkündür.

Demek ki...

Gerçekliği itibariyle, Kâinat tek bir zaman boyutundan ibarettir!

Algılayabilene!



Bu zaman boyutu içinde, hükmü ilâhî ile sayısız boyut yoğunlaşmaları gerçekleşmiş algılayıcısına göre ve bundan da sayısız isimlerle anılan varlıklar meydana gelmiştir.

 


SEZGİNİN SUKÛT ETTİĞİ NOKTA

Mutlak gayb, Allah’ın zatıdır Gaybı Mutlak yani üzerinde düşünülmesi sezilmesi çözülmesi mümkün olmayan; aklın ve sezginin sukût ettiği nokta!

Aklın ve sezginin sukût ettiği nokta!

Bu, Mutlak Gayb!


 SEZGİ YOLLU VARLIĞIN TEKİLLİĞİNİ İDRAK EDEN KİŞİ

KENDİNİ HELÂKA GÖTÜREN

ÇOK ÖNEMLİ BİR TEHLİKE İLE YÜZYÜZEDİR


Evrenin ve varlığın derinliğine bir bakış, makrokozmostan nazarımızı çekip mikrokozmosa yöneliş bizi varlığın aslı-orijini olan Tek’e yöneltecektir.

Ister ilim aracılığıyla olsun ister sezgi ilham yollu olsun varlığın teklilliğini ve dolayısıyla kendi benliğinin varolmayıp o Tek’in varlığıyla kaim ve daim bir varlık olduğunu idrak eden kişi çok önemli bir varta bir tehlike ile içiçedir yüzyüzedir ve pekçok insan bu tehlikeli bölgede kaymış ve neticede helâk olmuştur.

O tehlike de şudur; kendi benliğinin varlolmayıp ilâhi benlikle varolduğunu hisseden kişi elinde olmaksızın “ben Hakk’ım“ der. Elinde olmaksızın “cübbemin altında Allah’tan gayrı yoktur“ der…

Cüneydi Bağdadi!

“Subhani.. Subhan benim şânım ve azâmetim yücedir“ der.

Ama benliğinin gerçeğine bu yüce zevat gibi erememişse o hakkaniyet vasfını bedeninde yaşama gafletine düşer. “Şu beden şu birim Hakk’tır“ der bedeninn tabiatı istikametinde yaşama gafletine düşer. “Ben Hakkı’m“ diyerek sınır tanımaz, bedenin istek ve arzularını sınırsız bir biçimde yaşamak gafletine düşer. Âdeta firavun gibi olur, “ben sizin yüce rabbinizim, ben Hakk’ım“ der, herkesi de kendi kuluymuş gibi zanneder!. Hakk’ı kendi benliğinde görüp gayrını beşer olarak Hakk’tan gayrı varlıklarmış gibi görmek gaflet ve dalâletine dûçar olur.

İşte bu, onun helâka giden yolda adım atmaya başlamasıdır!

Oysa bu kişinin kendisini bilinç boyutunda nefsin hakikati boyutunda ilim boyutunda tanıyıp hissetmesi gerekir. “Ben Hakkı’m varlııkta Hakk’tan gayrı birşey yok, öyleyse ben dilediğimi yaparım!!!“ diyerek içkiye, sekse, kumara yönelen maalesef tasavvuf sırlarından bihaber pekçok kişi aramızda dolaşıyor .

Bunlar bilmelidir ki... Vahdet ilminin gereği, şuurda- ilim boyutunda  yaşanır!

Çünkü varlığın aslı da bu ilimden başka birşey değildir.

Bu ilmin kırıntılarını elde edip de beden boyutunda Hakk’ın sınırsızlığını yaşamak demek, gaflet ve dalâlate sapmak demektir.

 


"MÜLHİME NEFS MERTEBESİNDEKİ SEZGİ YOLLU İLİM"DEN

GEÇİLMEDİKÇE "HAKİKAT"İN MÜŞAHEDESİ

HÂSIL OLMAZ


 -Yâ Gavs-ı Â’zâm. İlim sahibi için yol yoktur, tâ ki indindeki ilmi inkâr etmedikçe... Eğer ilmini terketmezse, şeytanın lisânı olur!”

 “İlim sahibi ilmini terketmedikçe” şeklinde özetlenecek ifade de işaret edilen ilim, “İlm-el yâkîn” hâlinin  “ilmi”dir!

 Mülhime nefs mertebesinde hâsıl olan mârifet bu ilmi meydana getirir ve bu durumdaki kişi, gördüğü herşeye “HAK” der! Oysa bu, insanı hakikat âlemine uçuracak balondur ki, O güçlü sultanın sarayına ulaşıldığında patlatılarak, huzura girmek gerekir.

 Gördüklerinin , “HAK”tan ayrı bir şey olmadıklarını bildirmek sadedinde, “her gördüğün HAK’tır” denmişse de; bu gerçekte, erişilmesi istenen ana hedef asla değildir!

 Görülen herşey dendiğinde, ayrı ayrı pek çok şey var sanılır!Oysa gerçekte, ayrı ayrı var sanılan bu şeylerin hiçbirisi yoktur; sadece TEK bir yapı mevcuttur! Ki bu da “VECHULLAH”dır!

 “HER ŞEY YOK OLUR, MUTLAK HÜVİYETİN VECHİNDEN BAŞKA”

 âyeti kerimesi ile;

 “NE YANA DÖNERSEN ALLAH’IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN”

 âyetini birarada anlarsak, gözün gördüğü şeylerin “HAK” olduğunu söylemenin son derece basit kaçtığını herhalde farkederiz!

 İşte mülhime nefs mertebesinde, sezgi-ilham yollu edinilen bu ilimden geçilmedikçe, “Hakikat”ın müşâhedesi hâsıl olmaz!

 Bu durumda da kişi şeytanın temsil ettiği vehim gücünün esiri olarak, vehmin seslenişi olarak yanlış bir ilimle insanların yanlış düşüncelere sapmalarına sebep olur.

 Yukarıdaki beyan, “indindeki ilmi” kelimeleriyle mülhimede hâsıl olan ilim olduğuna işaret etmektedir.

 Zîrâ, mülhimede kişi; kişiliği, vehmî benliğiyle HAK’ka işaret etmektedir. Burada henüz “Vehmî benlik” ortadan kalkmamıştır. Bu sebeple de “indindeki ilminden” sözetmektedir o kişi.

 Bu ilmi de terketmediği, bir üst mertebeye terakki etmediği, birimsel nefsinin varolmadığını idrâk etmediği ve gereğini yaşamadığı sürece ona yol yoktur!

 Böylece o kişi artık, “o Hak”tır, “bu Hak”tır, “şu Hak’tır”, gibi “Hakikat”ten  hayli uzak bir vâdiye sapar ve ömrü boyu orada fâsit daire içinde döner durur.

 


İNSANLAR ARASI İLİŞKİLER

GERÇEKTE BEYİNDEN BEYİNE  ŞEKLİNDEDİR



Sezgi; beynin, gelen dalgaları önceden algılamasıdır!.

İnsanlar arası ilişkiler her ne kadar, maddeci bakışın tesiriyle dudaktan kulağa diye kabul edilirse de; gerçekte beyinden beyine şeklindedir!. Ve çoğu zaman bunu hisseder, farkedersiniz de, adlandıramazsınız; yeterli bilgi sahibi olmamanız dolayısıyla!

Yüklə 33,85 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə