Alkişi sevmeyen şAİr mehmet Akif:Şahin



Yüklə 48,15 Kb.
tarix30.10.2017
ölçüsü48,15 Kb.
#22078


ALKIŞI SEVMEYEN ŞAİR

Mehmet Akif:Şahin

1873 yılında İstanbul’un soğuk sonbahar günlerinden birinde dünyaya gelmişim…

Afacan bir çocukmuşum efendim. Komşumuz Baise Hanım’dan masal dinlemeden uyumazmışım.

Hatta bir gece masal dinlerken benim uyumam gerekirken Baise Hanım uyuyakalmış… Mangalda bir ceviz kızdırıp eline bırakmışım uyuyan kadının… Feryadı figan içinde uyanmış zavallı kadın…

Kişiliğimde en çok üç şeyin tesiri vardır: İçinde beş vakit namazın kılındığı ve Kur’an sesiyle dolan evimiz, ilimle buluştuğum mektep ve pehlivanlı mahallemiz…

14 yaşında babamı kaybettim… Gitmişti evimizin direği, ama hüküm Yüceler Yücesindendi. O’ndan gelen hükme acı da olsa sabretmeliydim. Hayat zorda olsa devam ediyordu. Kendi ayaklarımın üzerinde durmalıydım. Evin direği olmalıydım bu nedenle okuduğum okulu bırakıp Baytarlık okuluna geçtim. Şimdilerde veterinerlik okulu diyorsunuz ya işte o okula…

Okula gelip giderken uzak diye üşenen arkadaşları anlamıyorum. Evimiz ile okul arası tam 17 km idi. Her gün 34 km yürüyordum. Ta ki yatılı oluncaya kadar.

Okulumu birincilikle bitirdim…

Deniz yarışlarını, koşuyu, güreşi ve yüzmeyi çok severim. İnanmazsınız bazen Boğaz’ı yüzerek geçerdim. Yürümeye bayılırım.

Kuvvetliyim diye şımaranları hiç sevmem. Hele bir insana zarar vermek bana kâbus gibi gelir.

Yıllar sonra meslek sahibi oldum. Çalıştığım dairede bir genç haksız yere işten çıkarıldı. Dayanamadım ben de istifa ettim. Haksızlığa dayanamam. Genç tekrar işe alınınca amirlerimin ricası ile ben de geri döndüm.


Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.”
Durmadan dinlenmeden çalışırım. Her gün 16 saat çalışıyorum. Bazen evime dört gün sonra dönüyordum.

Hayatım boyunca her hücremle yaşamaya çalıştım. Sözümde durmak benim için en önemli kuraldır. Yağmur, sel sözüme engel olamaz. Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse maruz görülebilir.

Onuruma zarar verecek en küçük yardımı bile kabul edemem.

Mithat Cemal:Bartu

Ben Mithat Cemal. Akif’in görevinden istifa ettiği günlerdeydi. Ziyaretine gitmiştim. Balkan Savaşı yıllarındaydık. Geçimi çok zordu… Evi kiraydı. Evde Akif’in beş çocuğundan başka, üç çocuk daha vardı. Daha önce bu üç çocuğu evde gördüğümde komşu çocuklarıdır diye düşünmüştüm. Ama her geldiğimde çocukları görüyordum. Merakla Akif’e sordum.


  • Bunlar kim?

  • Onlar çocuklarım, dedi… Baytar Mektebinde iken bir arkadaşımla “Kim önce ölürse, ölenin çocuklarına sağ kalan baksın.” diye sözleşmiştik. Seneler sonra arkadaşım vefat edince verdiğim söze vefa borcudur o çocuklar, dedi.

  • Mehmet Akif, yalan söyleyenlere çok kızardı. Aldığı eğitim ve yaşadığı kültür yalanın şaka da olsa söylenmemesi gerektiğini ona öğretmişti. Hüseyin Yalçın, Mehmet Akif hakkında şöyle der: “Mehmet Akif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir.”

M.A. :

- İzmir İşgaline çok üzülmüştüm. İlk direniş hareketini duyunca üzüntüm sevince dönüştü. Ümidim Anadolu’ydu… Asım’ın nesli vatanını savunmak için hazırdı. Asım idealimdeki gençlik yani sizler…


Asım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek

Çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek”
Yıl 1918 …Balıkesir’e gittim. Zağanos Paşa Camii hınca hınç dolu… Kürsüdeyim… Artık çıt çıkmıyor…

Sena Talha sevde yaren


Görünmez bir tanıdık çehre bile geçtiğin yollarda;

Ne gurbettir çöken İslâm'a İslâm'ın diyârında?

Umar mıydın ki: ma'betler, ibâdetleryetîm olsun?

Ezanlar arkasından ağlasın ümitsiz bir neslin?

Umar mıydın: cemâat bekleyip durdukça minberler,

Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?

Umar mıydın: Çatlayarak güçten düşen tavanlar yere serilsin,

Eşiklerden yosun bitsin, mihrab örümcek bağlasın?

Umar mıydın: o, taş taş devrilen, sağlam yapıların,

Harab kubbelerinden böyle şu son feryâdıyıkılışa eşlik etsin?
İşit: on dört asırlık bir cihânınyıkılışından,

Kopan gök gürültüsünün, ufuklar inliyor, hâlâ devâmından!

Etrafın, gördüklerin, atmosferin, ortamın, her yerin mâtem;

Kulak ver: Çarpıyor bir mâtemin kalbinde bin âlem!

Ne hüsrandır ki: doldursun bugün birlik inancının yıkıntıları,

O, toprağından peygamberler fışkıran, bereketli iklimi!

İslam’a aykırı bin kötülük her yerde yayılacak şekilde ortada gezerken,

Engellemeye çalışsam.” Demez, üstelik korkar şu milyonlarca iman!



Ömürler boyunca bir alçak zulme miskince boyun eğmekten,

Silinmiş iyiliğe yöneltmenin adı artık hatrasından.

Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde..

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!
Vefâ yok, verilen sözde durma hiç, emâneti koruma sözde kalmış;

Her yerde yalan geçer akçe, nankörce davranış itibarlı, hak meçhûl.

Yürekler merhametsiz, duygular aşağılık, emeller bayağı;

Nazarlardan taşan manâ ise küçümsemek Allah’ın kullarını...

Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:

Ne din kalmış, ne îman, din harâp, îmantürâb olmuş!

Övünülecek şeyler kaynasın gitsin de, kesilsin sesi vicdanların.

Bu ahlâki çöküş sürüp giderken, devam etmesi imkansız bağımsızlığın!
Sen ey çaresiz dindaş, sanki, bizden hayır ümîd ettin;

Nihâyet, ümitsizliğe düştün, ağladın, ağlattın, inlettin.

Samîmî yaşlarından coştu rûhum, altüst oldu;

Fakat,mâtemkurtarmaz cehennemler saran yurdu.

Toplumun uyanması şart, fakat uyanması mümkün değil gizli yaşlarla!

Çalışmak!.. Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla.

Alınlar terlesin, derhal iner Allah’ın vaddettiğirahmet,

Hiç hakkını almaz mı “Allah’ın yardımını hakettim” diyen millet?

Allah’ım! Kuvvet verdiğin iyilik sahibi bir el yok mu tutsun da,

Çıkarsın Doğu’yu karanlıktan, götürsün amaçladığımız aydınlığa?”
(Çanakkale Türküsünü söylenir derinden ve içli….)

egem
M.A:

- Ah Çanakkale .. Ah Çanakkale… Çanakkale Savaşı sıralarında yurt dışındaydım. Ama aklım, kalbim hep Çanakkale idi… Ağlamadığım gün gece yoktu. Zafer haberi gelince hıçkırıklarımı tutamadım… Artık ölebilirdim… Gözlerim açık gitmezdi…
Bu destana ne denilirdi, yıldızlarla sordum:

Mine,Feyza,ezo


Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kalabalık orduların yükleniyor dördü beşi.

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne yüzsüzce bir yığınak ki ufuklar kapalı!

Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp hapishanesi veya kafesi!

Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, insanoğlunun bütün kavimleri,

Mahşer mahşer kaynıyor kum gibi, tufan gibi,

Cihanın yedi iklimi dikiliyor karşına da,

Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:

Sâde bir olay var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hintli, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, veba mikrobunu bile utandırır bu rezil istilâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o soylu yaratık,

Gerçekten alçak ne kadar gözdesi varsa

Kustu, aylarca dikilip Mehmetçiğin karşısına;

Döktü içinde gizlediği şeyleri utanmazcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize bir güzeldi o yüz...

Medeniyyet denilen kahbe, gerçekten, yüzsüz.

Sonra lanet olasının yakıp yıkmak için kullandığı araçlar,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir ülkeyi harâb.
Öteden yıldırımlar parçalıyor ufukları;

Beriden zelzeleler kaldırıyor derinlikleri;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslanaskerin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur insan parçaları...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnaksağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik siperler ister, ne siner düşmanından;

Alınır kale mi göğsündeki kat kat iman?

Allah göstermesin ama, hangi kuvvet ona boyun eğdirebilir ki ?

Çünkü o sağlam istihkâm Allah’ın eseri.
Güçlü bir şekilde inşa edilmiş yerler bile sarılıp indirilir,

Ama insanın azminin yolunu kesemez insan yapısı eserler;

Bu göğüslerse İlahi yapının sonsuz sınırı;

Allah “O benim en güzel eserim, onu çiğnetme” dedi.

Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...

Bedr'inarslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.



O tarih kitabı, altüst ettiğin çağlara da sığmaz...

Seni ancak sonsuzluklar kapsayabilir.

'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;



Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, örtü diye,

Kanayan kabrine sersem bütün yıldızlarıyla;

Mor bulutlarla açık türbene tavan çatsam,

Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece ay ışığını getirsem yanına,

Türbenin bekçisi gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün avizeni güneşin taze ışıklarıyla silme doldursam;

Tüllenen gurubu, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son Haçlı ordusunun hamlesini,

Kılıç Arslan gibi kırarak, Doğunun en sevgili

Sultanı Selahaddin’i büyüklüğüne hayran kıldın...

Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki bütün cisimlerde dolaşır ruhun ve adın;

Sen ki, bütün yüzyıllara gömülsen taşacaksın... Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bütün yönler...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana kucağını açmış duruyor Peygamber.”
Mithat Cemal:

  • Mehmet Akif için dört şey çamur kadar pisti: Cimrilik, makam şımarıklığı, kibir ve dünya malı… Muhtaç biri kapısını çaldığında hiç düşünmeden son kuruşuna kadar verirdi. Verecek bir şeyi olmadığında oturur ağlardı. O, Ankara’da kışın ortasında paltosunu evinin kapısına gelmiş bir fakire giydirecek kadar yardımseverdi.

  • Çok mütevazı bir hayat yaşadı…

M.A. :

Sultan Ahmet camiine gidiyorum her sabah ne kadar erken gidersem gideyim mihrabın bir kenarında saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam ümitsizce durmadan ağlıyor. O kadar ağlıyor ki ağlamadığı tek dakikayı yakalayamadım. Nihayet bir gün yanına sokuldum. Muhterem dedim, Ah Efendim dedim, Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana “Beni konuşturma” dedi, “kalbim duracak”. Ben çok ısrar edince ağlıya ağlıya anlattı.

İhtiyar Adam: güven

Ben Abdulhamit Cennet mekânın devrinde bir binbaşıydım orduda. Bir birliğim vardı benim de. Annem babam vefat edince, servetimiz vardı payimar olmasın diye sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim. Dedim ki annem babam vefat etti falan yerdeki mağazalarımız, filan yerdeki gayri menkullerimiz… bunlara nezaret edecek bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. İstifam kabul buyurulursa, istifa etmek istiyorum. Biraz sonra bana doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi, istifan kabul edilmedi. Öyle anlaşılıyor ki istifa dilekçem padişaha gönderilmişti. Ben bir daha dilekçe verdim yine aynı cevap geldi. Bizzat çıkayım huzuruna şifai olarak görüşeyim, bu celâdetli padişah cidden çok celadetli (yiğitlik, kuvvet ve şiddet). Ben yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım. Tuhaf gelir size nasıl sen kaldın diyeceksiniz? Yaşlı yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım, Abulhamit faytonda giderken faytonun sağındaki solundaki nefes almaya bile korkarlardı, derdi. Medet Efendi. Allah rahmet etsin evliyaullahtan bir zâttı. Ben bizzat o celâdetli, haşmetli padişahın huzuruna çıktım. Hünkârım dedim. İstifamın kabulünü rica edeceğim dedim. Durumumuz budur dedim. Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu, yüzünün halinden belliydi. Israrıma da dayanamadı, öfkeli bir edayla, elinin tersiyle beni iter gibi “Haydi istifa ettirdik” dedi seni. Ben döndüm sevinerek geldim işimin başına.

Gece rüyamda orduların teftiş edildiğini gördüm. Gördüm ki son savaşı vermek üzere şarkında ve garbında savaşan orduları bizzat Rasul-i Ekrem teftiş ediyor. Efendimiz (SAV) yıldızın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusu AleyhissalatuVesselam’a teftiş veriyordu. Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri vardı. Abdulhamit’deedeble, kemerbeste-i ubudiyetle kâinatın Fahr’ının arkasında duruyordu. Bütün ordular geçti. Derken benim birlik geldi; başında kumandanı olmadığı için darmadağındı. Efendimiz döndü Abdulhamit’e dedi ki “Abdulhamit! Nerede bu ordunun kumandanı?”, Abdulhamit “Ya Rasulallah!, çok istedi, ısrar etti, istifa ettirdik.”. Efendimiz “Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik” buyurdu. Ben ağlamayayım da kim ağlasın !?”
Hasan Basri Çantay:ömer


  • Mili marşın yazılması için yarışma açılmıştı. Yarışmaya 724 şiir katılmıştı. Şiirler beğenilmemişti. Mehmet Akif, para ödülü olduğu için yarışmaya katılmamıştı. Milli Eğitim Bakanımız her şeyi Akif’in istediği gibi düzenleyeceklerini bildirdi. Nihayet Akif razı olmuştu…

  • Akif bu… İstiklal Marşı’nı yazarken bile yokluk içindeydi. Şiiri yazabilmek için sadece iki yaprak kâğıdı vardı. Kâğıt yetmediği için şiirin bir bölümünü Taceddin Dergâhının duvarına yazmıştı.”

Şiir yazılmıştı. Mecliste dört kez üst üste okunmuştu. Akif meclisten bir gölge gibi çıkıp kaçmıştı.

( İstiklal Marşı dört kez okunur…)

Tuna,emirhan,Nermin,f.yusuf
Hasan Basri Çantay:ömer


  • Yarışma ödülü 500 lira bir vakfa bağışlandı. Oysa o sıralarda Akif’in cebinde borç aldığı 2 lira vardı… İstiklal Marşı’nı şiir kitabına almadı. O benim değil, milletin eseri diyordu… Ben yalnız gördüğümü yazdım…

Mehmet Akif:

  • 63 yaşındaydım. Ömrümün son demlerini yaşadığımı seziyordum. Bir gün hasta yatağımda ziyaretime gelen birisi söz arasında konu İstiklal Marşı’na gelince Acaba bir daha yazılsa daha iyi olmaz mı dedi. Kardeşim sen ne diyorsun? Allah bu milleti, bir daha İstiklal Marşı yazdırtmak mecburiyetinde bırakmasın, dedim.

27 Aralık 1936’da dünyaya gözlerimi kapadım. Cenaze törenim hayatım gibi mütevazı oldu… Bir toprak tümsekten ibaret mezarımı, vefatımın ikinci yılında üniversiteli gençler aralarında para toplayarak yaptırdılar.
Alkışı Sevmeyen Şair Mehmet Akif Ersoy

Murat KAYA





Yüklə 48,15 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə