Ben erken dönem tarihini, İslam ve siyasetin aksine, İslam ve d


Mısır’da “Bahri” Memluk Devleti



Yüklə 181,72 Kb.
səhifə5/6
tarix18.01.2018
ölçüsü181,72 Kb.
#38708
1   2   3   4   5   6

Mısır’da “Bahri” Memluk Devleti


Memluk kölemenleri resmi olarak kendileri için bir güç ele geçirmesizin, yüzyıllar içinde Fatimi ve Abbasi hanedanlıkları altında hatırı sayılır bir nüfuz elde ettiler. Bu prestij, 1260 yılında Moğolları Halep’ın güneyinde Aynı Calut’da yenilgiye uğrattıklarına zirveye çıktı (Hodgson 1974, 292). Kendi konum ve güçlerini tamamen kendilerinin satın alımından, eğitiminden ve bakımından sorumlu olan hükümdar veya hakim olan oligarşa borçlu oldukları için, bu paralı askerler (Memluklar) isyanları bastırmak ve aynı zamanda dışarıdan gelen saldırılara karşı korumak için pek çok imparatorluk devlet tarafından kullanılan etkili askeri bir araç idiler. Bu askeri birliklerin özel konumu, hizmet ettikleri ülkelerde sosyal gerilime ve siyasi ve ekonomik yapısal kusurlara yol açtı. (Petry 1981, 16).

Sünni ortodoksluğun sadık destekçileri olan bu kölemenler, bağımsız siyasi pozisyondan çok Sünni birliğin sembolü olan Sünni Halife makamına bu unvandan dolayı sadakat borçluydular ve kendileri sadece yönetici olduklarından, Sünni İslam’ın hizmetkarı ve koruyucusu oldukları imajını muhafaza ediyorlardı. Türk askerleri Selçuklular tarafından, artan Şii Büveyhi, Hamani, Fatimi ve Karmati tehdidine karşı, Sünni İslam’ı korumak için kullanıldılar. Sünni kurumların çok gelişmiş üstün askeri gücün sadık desteği ile birleşmesinin anlamı en sonunda Müslüman toplumu içindeki Sünni ögelerin şiddetle bastırılmasıdır. Buna rağmen, 1517 yılında, bütün Memluk Sultanlığına Osmanlı’nın gelişmiş askeri gücü tarafından son verildi (Hodgson 1974, 419). Bu bölümde ben, dini ve siyasi otorite arasındaki gerilime ve o dönemin İslam tarihi kurumlarına dikkati çekmek amacı ile “Bahri” Memluklar’ın liderlik, yönetim ve din kurumlarını gözen geçireceğim. Memluk Sultanlığı, her biri ithal ettikleri kendi köle askerlerden oluşan alayların gücü üzerine kurulmuş, kendi önemli siyasi ve askeri merkezi ile özel seçilmiş oligarşik komutanlardan (emirler) oluşmuştu. Sadece Sultan’ı, köleleri ve sabık köleleri içeren rejimin elitleri değil, aynı zamanda bütün satın alınmış ve köle olarak yetiştirilmiş ve asker ve yönetici olarak eğitilmiş askeri elit de yabancı kökenli idi.

Ailesi ve yerel halk ile bir bağı olmayan her resmi görevli, komutan ve asker kendini tamamen efendisine ve askeri sınıfın hizmetine adamıştı. Bu rejim, Memluk emirlerin topraklar üzerinde yönetim hakkı olmadan bunların gelirlerine sahip oldukları ikta sisteminin adapte edilmesi ile finanse edildi (Lapidus 1988, 291–92). Kendilerinden önceki Eyyübiler ve Selçuklular gibi, Memluklular’ın yönetmek için üstün askeri güçten başka meşrulaştıracak bir şeyleri yoktu; bu yüzden onların meşruiyeti İslam’ın koruyucusu olarak kendilerini savunmalarına dayanıyordu.

Haçlılara karşı askeri seferler, Memluk topraklarının korunması ve dini kurumlara bağışlar Memlukların İslam’a verdikleri hizmeti vurgulamak için tasarlanan kamusal sembollerdi. Binlerce ulema bu kurumlarda yaşadı, ders verdi, eğitim ve örnenim gördü ve geçimlerini Memluklular tarafından kurulan bu vakıflardan sağladılar. Bu emirlerin dini eğilimleri olmasına rağmen, bu bağışlarda yönetici elit ve resmi memurlar üzerinde dini meşruiyet sağlamak gibi açık bir siyasi motivasyon vardı (Little, “Religion Under the Mamluks,” 1986, 169–72). Dini eğitim veren kurumlara bağış yapmanın yanı sıra, Memluk hükümdarları yıllık hac şenliklerini himaye ederek ve Allah’ın kutsal evi olarak bilinen Kabe’nin baş muhafızı olma rolünü üstlenerek, Mekke ve Medine şehirlerinde kendi varlıklarını vurgulamışlardır. Örneğin 1281’de, Sultan Kalavun sadece Kabe’yi kaplamak için her yıl gönderilen örtüyü değil aynı zamanda kendi sancaklarını, diğer Müslüman hükümdarların sancaklarının önünde teşhir etmek için, Mekke’den sorumlu olan Katada kabilesine yemin ettirdi (Little, “Religion Under the Mamluks,” 1986, 171). Kendilerinin yönetmek gibi bağımsız iddiaları olmadığı için, Memluklar devleti, göstermelik liderlerin himayesinde kontrol ettiler. 1258 yılında Bağdat’ın Moğolların eline geçmesinden sonra, Memluk Sultan’ı el-Zahir Baybars el-Mustansır’ın Abbasi Halifeliği iddiasını destekledi ve onu 1261'de Kahire’ye Abbasi Halifesi olarak atamak için getirdi. Bunun karşılığında, Halife de onu Sultan olarak tanıdı (Irwin 1986, 43). Daha sonra Sultan onu, tarihi İslam başkentindeki Moğollar ile karşılaşması için Bağdat’a yolladı. Mustansır emredilen bu seferde öldürüldüğünde, Sultan, halifeliği törensel gösteriye ve ev hapsine indirilen Hakim’i, benzer bir şekilde bir yıl içinde onun yerine geçirdi. Memluk Sultanları genellikle Abbasi halifelerini sıkı gözetim altında tutmalarına ve halka yapılan resmi törenler için elde tutmalarına rağmen, onlar bu makamın potansiyel siyasi gücünün ve doğal tehdit oluşturduğunun farkında idiler. Onlar yönetmek için herhangi bir ünvanları olmamasından ve kontrol için sadece güce sahip olmalarından dolayı, Memluk Sultanları halifenin dini simgeselliğini politik kazanç için kuklaları olan halifeleri dini törenlerde teşhir ederek kullandılar (Little, “Religion Under the Mamluks,” 1986, 173–74).

Ulemanın devlete güveni ya da mesafesi konusunda devam eden rekabeti, din ve devlet kurumları arasındaki ikili olmaktan ziyade karmaşık ilişkiyi vurgular. Farklı hukuk okulları fıkhın çeşitli konuları için, kendi şahsi formüllerine inanırlarken, kendi rızaları ile ya da devletin zorlaması ile bunlar netleştiriliyordu. Mahkemenin hiyerarşik yapısı kadıların iki ana kategorisinden oluşuyordu- müvekkiller ve vekiller. Adli sicile (divan el-hükm) kaydedilebilsin ve böylece devlet tarafından uygulanabilsin diye, müvekkiller vekillere yetki verirlerdi (Jackson 1995, 61; Irwin 1986, 43). Eğer vekil, baş kadıyla aynı okuldan değil ise, müvekkilin hükmü yerine getirmesi beklenir. Fakat, Şafi mezhebi içindeki azınlık görüş böyle bir işleyişe izin vermemekte idi çünkü bu kişinin mezhebinin kanunlarını ihlal etmek olurdu. Yani, Şafi bir kadı hiyerarşinin en üst noktasına oturduğunda, başka mezheplerin hükümlerini uygulamıyordu. Baybar hükumdar olduğunda baş kadı Şafi mezhebine mensup olduğundan, onun görüşünü benimsedi. Bu kararı destekleyen Sünni mezhebin temsilcisi diğer baş kadıları aşamalı olarak atadı (Jackson 1995, 54). Memluk hükümdarları için açık siyasi avantajlar, devletin çıkarlarını gözeten kanuni kararların çıkmasını ve aynı zamanda Müslüman halkın kendilerini yöneten yabancı köle askerleri kabul etmesini sağlayan ve sayıları gün geçtikçe artan mahkemelere saygı ve sadakati içermekte idi (Little, “Religion Under the Mamluks,” 1983, 174). Savaş zamanlarında, Memluk rejimi, savaş amacı ile yeni vergiler toplaması ve vakıflardan para alması için ulemaya güveniyordu (Lapidus 1967, 135).

Fatimiler zamanındaki muhtesibin yargılama yetkisi üzerine yapılan inceleme hatırlandığında, bu mevkinin halkın ahlaki değerlerinin koruyuculuğundan, ticareti düzenlemeden vergi toplamaya uzanan geniş bir skalada, pek çok açıdan Memluklar zamanında da aynı işlevi gördüğü söylenebilir. Aynı zamanda bu makam, daha önce de olduğu gibi bu dönemde, dini ve siyasi kurumlar arasında benzer bir müzakerenin olduğunu yansıtmaktadır. Memluk döneminin başlangıcında, muhtesib makamı, yaklaşık 150 hukukçu, ulema, alim ve İslami ilimlerin diğer uygulayıcısı tarafından doldurulması kabul edildi. Buna karşılık sonraları, savaşan Memluklar, bu makamı kendi adamları ve sonunda kendileri için kapattılar ve yıkıcı ekonomik sonuçlara yol açtılar (Berkey 2004, 252–53). Memluk devletinin İslami söyleme müdahalesinin diğer bir örneği, “ulema ve kendi çağdaşı olan da dahil yöneticiler arasındaki uzlaşmayla çeliştikleri ve fetvaları ile halkın huzurunu kaçırdığı için Seleften destek olmaması” iddialarından dolayı hayatı boyunca altı defadan fazla hapsedilen İbn-i Teymiye’dir (Little, “The Detention of Ibn Taymiyya”, 1986, 321). Onun görüşleri, ehl el-zimme ve Müslüman halk arasındaki ayrımı, rejimin güçlerini “iç düşmanlara”, örneğin farklı Şii nüfusa karşı kışkırtmasını içeriyordu. Ibn-i Teymiye’ye karşı yürütülen resmi devlet politikası ne olursa olsun, onun Müslüman halk ve üst düzey Suriyeli Memluk emirler arasındaki geniş ve etkin rolünden dolayı, Memluklar onununla kurnaz bir politika tarzıyla uğraşıyorlardı.

Buna karşın ulema, özellikle Şam’dakiler, çoğunlukla hangi askeri komutan şehre girerse girsin, düzeni mümkün olan en kısa zamanda sağlayacağı ve herhangi bir devlet savaştan daha iyidir varsayımına dayanarak ona bağlılıklarını ilan ediyorlardı ve bundan dolayı ister istemez boyun eğdiler. İronik bir şekilde, ulemanın, 1299’dan 1330’e kadar Moğollara karşı sağladıkları düşündülen barış ve genel af vaatlerinin, Moğollar şehri yağmaladıklarında yanlış olduğunu ispatlandı (Lapidus 1967, 131–34). Aynı olaylar Timur Suriye’yi kuşattığında, 1400’de, bir yüzyıl sonra meydana geldi. Bazı ulema kalıp savaşmaya istekli idi ve kuşatma için hazırlık yaptılar, önde gelen Hanbali kadı İbn Müflih ise teslim olmayı ve şehrin kaderini kuşatmacıların eline bırakmayı teşvik etti. Timur İbn Müflih kadı ve şehri kuşattıktan iki yıl sonra da Sultan ilan edildi ve Timur’un temsilcisi oldu. Ne var ki kısa bir sure sonra şehir harap edildi.

Memluk hakimiyeti sırasında kadının rollerinden biri devletin aygıtları ile birleşme ve kaynaşma idi. Her önemli Memluk şehrinde, Memluk askeri kampanyalarını ve yaşam tarzını finanse etmek için ağır vergiler talep eden Memluk devleti ve ulema arasındaki aracı konumları vasıtasıyla, ortak bir siyasi güce sahip kendi vekil ağı olan başlıca dört kadı makamı vardı. Kadılar ve ulema, Memluk askeri ihtiyaçlarını ve yaşam tarzını finanse etmek için, Sultan’ın vakıf kaynaklarından hediye veya borç alması amacı ile Sultan’a yetki vererek şeriat kurallarını sık sık esnettiler (Lapidus 1967, 135). Farklı hukuki ve yönetimsel kurum ve makamların olması beklenmesine rağmen, güçlerin ayrımı ilkesi tamamen bilinmediğinden, hukuki otorite ile yargı yetkisi arasındaki parametreleri anlamak da zor oluyordu. Mezalim otoritesi halkın resmi baskıya karşı şikayet etmesini yolunu açtı ve aynı zamanda resmi memurlara ve etkili kişilere de kendi çıkarlarını geliştirme, rakiplerininkini ise engelleme fırsatı verdi (Nielson 1985, 123). Kendi kişisel maiyetleri ile toprağa el koyan Memluk emirleri için yaygın bir uygulama olduğu gibi, kişisel mal ve vakıf davaları da sık sık mezalim duruşmalarının konusu oluyordu.




Yüklə 181,72 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə