Ben kiMİM? Richard David Precht Derleyen: Halit yildirim 06 Aralık 2010 GİRİŞ



Yüklə 238,73 Kb.
səhifə3/4
tarix30.10.2017
ölçüsü238,73 Kb.
#21760
1   2   3   4
Onurun doğuşu-Kürtaj ahlaki mi?

Ahlak filozoflarının “sezgi” sözcüğünü duyduklarında tüylerinin diken diken olması adettendir. Sezgi uyarılarını engellemek söz konusu olduğunda Kantçılar ve faydacılar kaşla göz arasında müttefik olu8rlar: Duygular güvenilmezdir, insandan insana değişir, keyfe göredir ve kültürel olarak da her durumda ve her sorunda aynı değildir. Öte yandan batılı felsefe argümanlarını rasyonel-yani aklın yardımıyla- açıklamak ve herkesin kavrayabileceği hale getirmek için çabalar.

Ahlak felsefesinde duyguların böyle sert biçimde reddedilmesi, felsefe ve kilise arasındaki çatışmanın bir mirasıdır. Çoğu filozof, kendilerini dinden kurtarmak üzere rasyonel ve olabildiğince duygulardan bağımsız açıklamalar aradılar ve insanları idrak ve akıl üzerinden tanımladılar. Eğer ahlakımız her zaman duygularımızla ilgiliyse o zaman bunları basitçe kesip atamayız.

Elbette ki duygular tek başına mutlu eden ölçüler değildir. Ama sezgimizin samimiyetinden ve böylece ahlak duygularımızın biyolojik temellerinden vazgeçen bir ahlak, kesinlikle bu sezgiyi içine alandan daha kötüdür.

Ve sormaya devam: Faydacılığın yaptığı gibi, adalet duygusunu en tepedeki yargıç konumuna koymak mantıklı mı? Bu, bizim doğamıza uygun mu? Bir kadın, içinde bebeğinin ve çoban köpeğinin bulunduğu, yanmakta olan evin önünde durmuşsa ve bunlardan sadece birini kurtarabiliyorsa, o halde- her sezgiye ve her sevgi duygusuna karşın- herhalde daha güçlü gelişmiş tercihleri olduğu için adalet yüzünden çoban köpeğini mi kurtarmalı?

Mantıksız olmayan davranış kuralları koymak istenmiyorsa sezgiyi görmezden gelmek olmaz. Bu hala aklı başında mantıklı bütün ahlak felsefeleri için de geçerli.

Sezgisel bir ahlak duyusuna başvurmak, bugün birçok filozof tarafından öncelikle bu uyarı çok dinsel göründüğü için reddediliyor.

Sosis ve peynirin ötesinde-Hayvanları yiyebilir miyiz?

Singer üç yıl boyunca insanların hayvanlara karşı nasıl davranması gerektiği konusu üzerinde derinleşti. 1975 yılında bu konuda bir kitap yayınladı: Animal Liberation-Hayvan Özgürlüğü. Bir bestseller. Kitap, 500 bin adet baskı yaptı.

Singer, bir canlının yaşam hakkı için en önemli ölçütün zeka, akıl ya da şuur olmadığını yazıyordu. Yeni doğan bir bebek bir domuzdan daha az şuura sahiptir ve yine de onu yemiyoruz. Ya da yeni bir şampuanın etkisiyle ilgili deneylerde kötüye kullanmıyoruz. Bir canlıya saygı duyma ve ona bir yaşam hakkı vermenin belirleyici nedeni, mutlu olma ve acı çekme yetkinliğidir.

İlk bakışta ne kadar ikna edici görünse de birçok felsefeci Singer’ın görüşlerine karşı çıktı. Çünkü ahlaki sınırları oluşturan akıl ve şuur ya da Homo sapiens türüyle olan basit ilişki değil de, acı çekme yetkinliğiyse bu sınır tam olarak nerede duruyor? Domuzlar ve tavuklar acı çekebilir, bu konuda kolayca hemfikir olunabilir. En yeni araştırmalara göre, bunu dışa vuramasalar bile balıklar da sanki acı çekiyormuş gibi görünüyor.

Her tercih faydacısı gibi Peter Singer’a göre de “kendini bilme”, bir yaşamı kayıtsız şartsız korumaya değer yapan ölçüttür. Kendini bilmenin nörolojik olarak kesin bir kategorisi olmadığının kabul edilmesi gerektiğine karşın bu oldukça ikna edici. Bir canlının kendini bilme yetkinliğine sahip olup olmadığı rezonans görüntülemede görülmez. Bazı filozoflar kendini bilmeyi, Ben duygusuyla bir tutarlar. Buradan hareketle maymunların bile ahlakla ilgili kendini bilme yetkinliklerini reddederler. Ama nörobilimin de bugün bildiği gibi, beynin Ben durumları da böyle bir konu. “Ben” le ilgili bölümde birçok ayrı Ben durumundan söz edildi. Örneğin Beden-Ben, bağlamsal Ben, perspektif Ben’den biri, maymunlarda çok zor inkar edilebilirdi, yoksa sosyal olarak son derece şaşkına dönerlerdi.

O halde insanın hayvanlara ne yapabileceği sorusu da sadece mantıklı bir akıl yürütme sorusu değil, bir içgüdü sorunudur. İnsan yaşamına hayvanlarınkinden tamamen farklı değer katan, bütünüyle doğal insan içgüdüsü böyle bir şeydir.

Bu, ahlaki duygularımızda suya atılan bir taş gibidir. Taş, daireler oluşturur. En içteki dairede ailelerimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız ve en iyi dostlarımız bulunur. Sonraki dairede tanıdıklarımız ve hatta belki de sevdiğimiz evcil hayvanımız durur. Ardından toplumdaki insanlar gelir. Ve dairenin en dışında çoğunlukla alabalıklar ve kızarmış piliçler bulunur. Bu ahlaki çember keyfe göre genişletilmez. Ama bu kadar yenilebilir hayvanın en dışta kaldığı gerçeği, bir doğa yasası değil bugün çoğunlukla bastırma ve manipülasyonun sonuçlarıdır. Hayvan öldürmek erken çağlarda insanlara daha kolay gelirdi ve ilkel halklar genellikle bunu önemsemezdi. Ama ahlak her zaman kültürel duyarlılaşmanın bir sorunudur.

İnsan olmanın soyut tanımına bir toplumun duygu seviyesinden daha az bağımlıdır. Ve duygu seviyesinin Batı Avrupa’da, insanlığın gelişiminde şu anda geçici bir zirve oluşturduğu kesinlikle kabul edilebilir. İşte bu yüzden, bugün et sanayisinin de bir dana budunu olabildiğince dana gibi göstermemesi için “aldatması” gerek. İçgüdümüz burada yanlış yönlendirilir, o yüzden bastırılma hafifler. Hayvanın çektiği acı doğrudan gözlerinin önünde yaşanmadığı için, toplumumuzdaki insanların çoğu sadece bu yüzden et yemekten iğrenmez ya da utanmaz. Ayna nöronlarımız bir mezbahadaki küçük bir dananın bağırışları karşısında işler ama ambalajdaki bir şnitzele tepki vermez.

Kültür ormanındaki maymun-İnsansı maymunlarla ilişkimiz nasıl olmalı?

1984 yılında, Yale Üniversitesi’nden iki moleküler biyolog Charles Sibley ve Jon Ahlquist, uzun yılların ürünü olan insan ve maymunların DNA araştırmalarını yayımladılar. Bu sonuçlar, bugün bilinen gerçekler olarak kabul ediliyorlar. Buna göre orangutan ve insan yaklaşık yüzde 3,6 oranında, goril ve insan yaklaşık 2,3 oranında değişiklik gösteriyor. Şempanze ve bonoboyla olan değişiklik daha da yakın, yani yüzde 1,6. İnsan DNA’sının yüzde 98,4’ü şempanze DNA’sıyla aynı. İki türde yaklaşık atla eşek gibi akrabalar. Moleküler biyolojik olarak birbirlerine fare ve sıçanlardan, deve ve lamalardan daha yakınlar.

Filoyenik olarak gözlemlendiğinde, örneğin timsahlar kaplumbağalardan daha çok güvercinlerle yakın akrabalar. Ama biyologlar güvercinleri değil, timsah ve kaplumbağaları sürüngenlerden sayıyorlar. Buna göre, biyolojik sistemdeki sınıflandırma için belirleyici olan sadece akrabalık derecesi değil, ayrıca çevreye uyum ve yaşam biçimi gibi ek faktörler de var.

Fakat insan ve maymun benzerliğinde en baş döndürücü ve özellikle önemli olduğu düşünülen ölçüt, dil, daha doğrusu: İnsan dilinin gizemi, gırtlakta yatıyor. İnsan gırtlağı, insansı maymunlar dahil, diğer bütün maymunlardan bir santim derindedir. Belli bir olasılıkla erken Homo sapiens’in gırtlak bölgesindeki değişimler ve beynin sembolik iletişim merkezlerinin daha ileri gelişimleri karşılıklı olarak etkilendi. Bu diğer maymunlarda görülmeyen bir süreçtir.

Öyleyse zeka da türün karakteristiği olarak sosyal çevreyle sıkıca bağlıdır. Ama insansı maymunlarla yapılan deneyler hayvanın eylemlerini kendi türünden başka biriyle değil, insanın karakteristik ölçütleri üzerinden değerlendirir. Onların bu şekilde araştırılmış dil kazanımları yaklaşık olarak bebeklerin iki yaşındaki durumlarıma benzer. Şempanzeler ve goriller, bir yandan Laboratuarlarda hesap yapar ve dil becerileri kazanarak insani ahlak toplumuna katılır görünürlerken, öte yandan insanlarda zeka ahlaki düşünce için hiçbir şekilde bir ölçüt değil.

Fakat Büyük Maymun Projesi’nin temsilcileri, sadece genler değil kendini bilme, zeka, karmaşık iletişim türleri ve sosyal sistemler gibi temel zihinsel özellikler de “insani özellikler taşıyan ve taşımayan insansı maymunları” ahlaki bir topluluğa katıyor.

Büyük Britanya, 1997’den sonra insansı maymunlarla her türlü hayvan deneyini yasakladı. Bu, büyük bir fikir değiştirmenin başlangıcı mı? İnsan davranışının belli başlı bir özelliği olarak açık fikirlilik bir kurgudur. Şüphesiz bu nedenle, insansı maymunları gelecekte insan ya da hayvan olarak ele alıp almayacağımız, bir tanımlama sorusu olarak kalıyor. Herhalde bu, Japon primat araştırmacısı Toshisada Nishida’dan daha iyi söylenemez: “Şempanzeler, kendilerine özgü büyüleyici bir tür. Birkaç açıdan bizden aşağıdalar, başka açılardan ise üstün.”

Nörobilim bize ne kadar çok şey gösterirse, en uzak akrabalarımıza da o kadar yakınlaşıyoruz. Günümüzdeki davranış psikolojisinin sonuçları çok yakında nörobilimcilerin görüşlerinin ardında soluklaşacak.

Ve bunlarla birlikte goril hanım Koko’nun önyargılara karşı geldiği, hayvanların ölümden haberleri olmadığı ve bundan anlamadıkları türünden komik ve yatıştırıcı anlayışlar da, Francine Patterson, “Ölüm nedir?” diye sorduğunda Koko düşündü, ardından üç işareti gösterdi: “Rahat-çukur-hoşça kal”.

Charles Darwin insanın hayvanlardan türediğini kanıtlarken insanı “zeki bir hayvan” olarak tanımlamaktan yine de uzun süre çekinmişti.

Neden doğayı korumalıyız?

Görünüşe bakılırsa, içinde yaşadıkları eko sistemde bütünüyle vazgeçilebilir oldukları halde pek çok türü yok olmaktan korumak istiyoruz. Evet, insanlar zaman zaman ekolojik açıdan çok daha önemli olan böcek, mikrop ve bakteriler yerine önemsiz hayvanları kurtarmak için çok daha para ve enerji harcarlar. O halde ekoloji de, tehlike altındaki türlerle ilgili bir şeyi harekete geçiren tek neden değil. Ve böyle olması da iyidir. Çünkü yaşamın değerini sadece biyolojik döngünün işlevine yükleyenler oldukça kötü sonuçlara ulaşırlar. Bakteriler, ekoloji için kesinlikle insanlardan daha önemli ve yararlı bir rol oynar. O halde bir çekişme durumunda insandan üstün mü tutulmalıdır?

Hiçbir filozof ya da ekolog, gerçekten de milyonlarca yaşam türünün bu gezegende neden varolması gerektiğine sağlam bir neden gösteremiyor. Ama büyük bir felsefi çaba olmaksızın, neden insanların varolması gerektiğine de bir neden bulamıyor.

İnsanın değeri için en güçlü argüman, onun yoğun acı ve mutluluk yetkinliğidir. Eğer bu, balina ve filler için de geçerliyse, o zaman onların öldürülmemeleri ve yaşamlarını zarar görmemesi için de geçerlidir. Seyrek veya güzel oldukları için değil, göz ardı edemeyeceğimiz yaşamsal öneme sahip oldukları için. Ayrıca doğadaki daha az bilinçli canlılarla olan ilişkiye de en azından özen gösterilebilir. Kurbağalar ve kuşlar, bitkiler ve denizanalarının duygu dünyası hakkında sadece çok az şey biliyoruz. Ve insanlar hala kendilerini ve düşüncesizce “antropojenik”1 olarak adlandırdıkları kendi çıkarlarını oldukça az anlıyorlar; sanki denizlerin kirlenmesi, havanın zehirlenmesi ve bütün kaynakların durmaksızın yağmalanması doğrudan doğruya aptallık değil de gerçekten “antroposantrik” olarak insanın geleceği ve refahı amaçlıymış gibi.

Peki biyolojik doğanın insanın çıkarına göre nerede değiştirilip nerede değiştirilemeyeceği arasındaki sınır nerede duruyor? Doğaya kendi çıkarlarımız uğruna ne ölçüde karışmalıyız?

Bir klonun görüşleri-İnsanlar kopyalanabilir mi?

Klonlamayı eleştirenlere göre, insanın yapay olarak üretimi insanlık onuruna karşı bir hakaret. Bilindiği gibi Kant, “İnsan Kendisinin amacıdır”, bu nedenle “araç olmamalıdır” demişti. Ve itiraza göre, klonlama insanı araç haline getirir, onu bir eşyaya dönüştürür ve küçük düşürür. Genetik mühendisleri bugün iki farklı kavramı birbirlerinden ayırıyorlar: “üretken klonlama” ve “iyileştirici klonlama”.

Bu dille konuşulduğunda üretken klonlama, genetik açıdan geniş ölçüde ilk örneğine benzer bir organizma oluşturmayı varsayar. Bunu elde etmek için insan vücudundaki bir hücrenin (her çekirdekte olduğu gibi) tüm genotipini içeren çekirdeği alınır.

Daha sonra bir yumurta hücresi bulunur ve bu çekirdek ona nakledilir. Vücut hücresinin çekirdeği bundan sonra nakledildiği yumurta hücresinde kök salar. Ve bu yolla işlenen yumurta hücresi, bir taşıyıcı annenin rahminde büyür. Deney insanda başarılı olduğu takdirde taşıyıcı anne dokuz ay sonra genetik yapısı çekirdeği alınan kişiyle neredeyse aynı hücrelere sahip olan bir çocuk dünyaya getirir. Bu yöntemi fare, sıçan, sığır, keçi, domuz, kısrak, beyaz kuyruklu geyik, at, köpek ve –dünyaca ünlü Dolly’de olduğu gibi_ koyunlarda başarılı oldu. Başta da sözü edildiği gibi insanlarla ilgili başarılı bir deney yok.

Koyun Dolly, altı yaşına gelebildi –normal bir koyunun ortalama yaşam süresinin yarısı. Dolly, Şubat 2003’te ağır bir zatürre sonucu öldüğünde bedensel olarak kötü durumdaydı. Eklem iltihabı vardı ve genetik yapısı son derece bozuk görünüyordu. Çünkü bir insan hücresinin değeriyle ilgili soru bizi doğrudan klonlamanın ikinci sorusuna götürüyor.

İyileştirici klonlama”nın insan için yararları ve zararlarıyla ilgili soruya. “iyileştirici klonlama” kavramı tıbbın gelecekte hayalini kurduğu bir düşe dayanıyor:

Günün birinde cenin dokuları sayesinde hasta insanlara nakledilebilen organlar üretmenin mümkün olabileceği düşü. Bu amaçla ceninler, başlangıç safhasında az sayıda hücre parçasına bölünecekler. Bu hücreler ilgili dokuyu oluşturabilmek için yetiştirilmeye devam edilecek. Daha ileri bir fikir de, bu “kök hücreler”in günün birinde bir hastanın tıbbi tedavisi olarak, zarar görmüş ya da yok olmuş vücut hücreleri yerine doğrudan bir organ nakletme düşüncesi.

O halde klonlamayı nasıl değerlendirmeli? İnsanlık onuru kanıtıyla başlayalım. Klonlama yoluyla insan “kendi içinde değer” olarak görülmek yerine, ahlaki olarak uygunsuz bir yolla ne dereceye kadar “araç” haline getirilebilir? Kendilerine “ben” demekte zorlanan insanların genelde zihinsel bir sorunu vardır. Üretken klonlanmış bir insan, kendini (farklı olmayan) bir birey olarak deneyimlemede hiç şüphesiz sorun yaşayacaktır. Çünkü o (farklı olan) bir bireyden oluşmuştur. Tek olmak yerine bir kopya olduğuna dikkat çekecektir.

Tıp 1960’lı yıllardan beri iliğin hematopoetik (kan yenileyici) kök hücrelerini lösemi ve lenfoma (lenf bezi kanseri) hastalığında uyguluyor. Bugün yetişkin kök hücrelerle kalp ve damar hastalıklarının tedavisi üzerine sayısız klinik çalışma var. Günümüzde tıp, yetişkin kök hücreleri enjeksiyonuyla sıçanlardaki beyin tümörlerini tedavi etmede oldukça başarılı.

Yetişkin kök hücrelerle araştırma günümüzde oldukça fazla gelecek vaat ediyor. Son yirmi yılda Parkinson hastalığına karşı sıkça sözü edilen ilerleme başarıya ulaştığı takdirde, yetişkin hücrelerde kök hücre araştırması, cenin kök hücrelerle yapılanlar dan çak daha fazla güvenilir olacak.

Cenin kök hücrenin tedavi garantisiyle yetişkin kök hücreninkini olası mutluluğu faydacı bir açıdan tartıldığı takdirde, yetişkin kök hücrelerle araştırma çok daha iyi bir yol olarak görünüyor.

Genetik mühendisliği de sadece temel bir ahlaki sorun değil, büyük bir sosyal-etik boyutu da var. Ve bu boyut bizi tam olarak modern biyotıbbın sıradaki sorunuyla karşı karşıya getiriyor. Preimplanasyon genetik tanı sorunuyla.

NE UMABİLİRİM?

İnançların en büyüğü-Tanrı var mı?

Canterbury’li Anselm. 1033 yılı civarında Aosta’da dünyaya geldi. Tanrı’dan daha mükemmel bir varlığın düşünülemeyeceği cümlesi, felsefe tarihinin en çok tartışılan argümanlarından biridir. Anselm’in argümantasyonu ilk başta Tanrı’nın ontolojik kanıtı olarak ünlendi.

Ontoloji, “varlık bilimi” anlamına gelir. Ve Tanrı’nın ontolojik kanıtı, Tanrı’nın varoloşu üzerine doğrudan ve dolaysız bir şekilde düşünmeyle sonuca varılan bir kanıttır. Şu özelliği hatırlayalım: Tanrı olası bütün düşüncelerin en mükemmeli olduğundan var olmaması mümkün değildir. Çünkü var olmasaydı o zaman bu, Tanrı’nın büyüklüğünü kabul edilemez ölçüde küçültürdü. Daha büyük olanın düşünülemediği bir şey kavramı, daha büyük bir şey düşünülebildiğinde bununla çelişir. Bu nedenle Tanrı’nın var olmadığını mantıklı olarak düşünemem.

Anselm’in Tanrı kanıtı, bir dönem yaşamış olmasına karşın tüm Ortaçağ’dan Yeniçağ’ın başlarına dek büyük önem taşıdı. Ama tabii bütün çağlarda da eleştirilerle karşılaştı.

Anselm’in Tanrı’yı kanıtlayışının en ayrıntılı tartışmasını, 150 yıl sonra Canterbury başpiskoposunun ününü aşacak olan bir teolog ve filozof ortaya koydu.

Akinolu Thomas (Thomas Aquinas) Anselm gibi bir İtalyan’dı. 1225’te Akino’daki Roccasecca Şatosu’nda bir dükün oğlu olarak dünyaya geldi. 1274’te 49 yaşında ölmesine karşın makaleleri oldukça fazlaydı ve Ortaçağ’ın hiçbir filozofunun zamanın düşüncesi üzerinde Thomas kadar büyük bir etki bırakmadığı varsayılabilir. Onun Tanrı kanıtı, nedensel bir Tanrı kanıtıdır. Dünya var olduğu için herhangi bir zamanda bir kez ortaya çıkmış olmalı, çünkü hiçbir şeyden hiçbir şey ortaya çıkmaz. Herhangi bir ilk etki olayının her şeyi yaratmış ya da harekete geçirmiş olması gerekir.

Akinolu Thomas gibi, filozoflar için akılla inanç arasında olabildiğince inandırıcı bir uzlaştırma amacı mevcut. Tanrı’yı kanıtlama sanatı, insanın Tanrı’nın aslında kim ya da ne olduğunu tam olarak nasıl ve nereden bildiğini açıklamaktı.

Ortaçağ’ın ünlü filozoflarından hiçbirinin Tanrı’nın gerçekten var olduğuna dair bir şüphesi yoktu. Sadece Tanrı’nın akılla nasıl birleştirilebileceğinin gösterilmesi gerekliydi.

Filozof Diyojen’in efsaneye göre fıçıda bulmuş olduğu aydınlanma, bugün tomografi cihazındaki Budist rahibe de sağlanmış olmalı. Ama Persinger’in insanın duyum merkezini temporal lopla, Newber’in de ön lopla özdeşleştirmesi, nesnelerin gerçek bilgisine oldukça çarpıcı bir ışık yansıtıyor.

Wernicke Alanı’nın dilin anlaşılmasından sorumlu olması gibi, temporal lop da işitmeden sorumlu bütün işlevleri kapsıyor. Ayrıca açık hafızada da rolü büyüktür. Buna karşın ön lop, hareketlerimiz kadar hareket ve eylem planlamamızı da yönetir. İki beyin bölgesini de içeride her şeyin “yüksek” hareket veriminden sorumlu olması kulağa doğru gelir ama uyumları oldukça farklıdır.

Eleştirmenler, Persinger’de olduğu gibi, Newberg’in sonuçlarıyla birlikte ilan ettiği kesinliği hatalı buluyor. Newberg’in belirlediği gibi dinsel haberler için bir “posta kutusu” olsa bile “Tanrı” adındaki bir gönderenin gerçekten bana bu şekilde görüşlerini bildirdiğini ve beni aydınlattığını kim söyleyebilir? Bunlar da içinde boğulduğum, bilinçsizce, kendi kendine üremiş SPAM olamaz mı? Örneğin evrimsel bir arızanın sonucu gibi mi?

O halde nöroteolojik Tanrı kanıtıyla da fazla uzağa gidilemez. En fazla dinsel gerçeklerin nörokimyasal olarak nasıl oluştuğunu gösterebilir.

Maddenin kalıcı olabileceği düşüncesi, Bertrand Russell’ı bir ilk neden olması gerektiğinden şüphe etmeye yöneltti. Çünkü her şeyin bir nedeni varsı o zaman hiçbir başlangıç yoktu. Maddenin hiçbir başlangıcı ve hiçbir “ilk” Tanrı yoktu. Russel soğukkanlılıkla, sırayla birbirini yaratan Tanrılar da olabileceği fikrini ortaya attı.

Öyleyse Thomas’ın, Tanrı’nın ilk neden olduğu teorisi de gerçekten inandırıcı bir Tanrı kanıtı değil. Belki de Anselm’e karşı ileri sürdüğü itirazında biraz tutarlı kalabilseydi daha iyi olurdu. Her Tanrı düşüncesinin kaçınılmaz derecede küçük olacağı gibi, deneyimimizin fazlasıyla erişilir olmadığı şey, genelde gereğinden fazla bir kesinlikle bağlayıcı olarak tanımlanmaz. Bu kanıtla pek çok teolog da her Tanrı kanıtını reddetti.

Oysa Tanrı’yı yine de kanıtlamak isteyenlerin elinde bir as daha var. Tanrı belirtilen nedenlerle doğrudan kanıtlanamıyorsa, o zaman onu dolaylı olarak kanıtlamak mümkün mü? Günümüzde öncelikli ABD’de oldukça hararetli bir şekilde tartışılan bu yol, “Doğal Teoloji” çığırını açıyor.

Başdiyakozun saati-Doğanın bir anlamı var mı?

Darwin’i bu kadar derinden etkileyen bu adam kimdi? Tanrı’nın varlığını böylesine etkileyici kanıtlayan, eserleri 19. yüzyılın ortalarına dek kapsamlı ve yeterli açıklamalar olarak sayılan bu yazar kimdi?

Temmuz 1743’te Peterborough’da doğan William Paley, Cambridge’deki bütün öğrenciler arasında en genç olanıydı ve yetenekleri gerçekten dikkate değerdi. Bazıları onu kaçık bulsa da, çoğunluk onu takdir ediyor ve kesin zekasından olduğu kadar retorik yeteneğinden de büyüleniyordu.

1780’de İskoçya sınırına yakın bir yerleşim merkezi olan Carlisle’ın piskoposu oldu. Paley oradaki katedralde çalışmaya başladı ve iki yıl sonra başdiyakoz oldu. Bentham gibi Paley de tüm felsefenin amacını tek bir ilkede görüyordu: Mutluluğun arttırılması. Bu nedenle insan, Hıristiyan anlamda inançlarıyla değil ancak yaptıklarıyla, sorumluluk ve sosyal yükümlülükleriyle iyi hale gelirdi. O yüzden Tanrı’nın doğada çok çeşitli mekanizmaları yaratması, birbirine bağlanan ilişkiler ve bağlar düşünmesi gibi her insan da amacına ulaşmak için sosyal çevresine böyle uyum sağlamalıydı. Paley’nin en ünlü kitabı Bischopwearmouth’taki çalışma odasında böylece ortaya çıktı: Doğal Teoloji. Kitap 1802’de bitti. Paley’nin Doğal Teoloji’si, beş yıl sonra İngiliz teolojisinde, teolojik Tanrı kanıtının en ünlü ifadesi haline geldi. Paley’nin alt başlıkta yazdığı gibi, “Tanrı’nın doğanın görünümünde belli olan varlığı için bir kanıt”.

Kitabın tümünün en ünlü parçası onun başlangıcıydı- bir saatçinin tasviri. Bir saatin dişlileri ve zemberekleriyle oluşan kesinlikten ve bunlar bir araya toplandığındaki karmaşıklıktan daha olağanüstü olan şey nedir?

Paley, kanıtını sayısız örnekle netleştirdi. “İnsan bedeninin herhangi bir ayrıntısı değiştirilse, bir tırnak yerinden çıkarılıp ters çevrilerek takılsa ne kadar kullanışsız ve saçma olurdu! Aynısı, kartalın tüyleri ya da bütün güneş sistemi için de geçerli. Bu, en büyük bilgeliğin eseridir”

Paley’nin Doğal Teoloji dersinden iki yıl sonra, diplomasını yeni almış Anglikan ruhbanlarından Charles Darwin, araştırma gemisi “Beagle” ile Güney Amerika’ya bir geziye çıktı. Burada yaşayan hayvanlar kadar fosillerle yaptığı gözlemler dünya görüşünü altüst etmişti.

Darwin, yirmi yılı aşkın bir süre derin düşüncelere daldı ve kararsızlık içinde kaldı. Sonra 1859’da Paley’nin örneğine karşı yazdığı büyük kitabı ortaya çıktı. “Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni”. Darwin, adeta iç çekerek şöyle ifade ediyordu. “Çift kabuklu bir midyenin harika kapağının, insanın kapısının kilidi gibi zeki bir varlık tarafından oluşturulduğunu sanmaya daha fazla devam edemeyiz.”

Paley’in büyük bir uyum görmeyi istemiş olduğu yerde Darwin, “Varolma savaşı”na geri dönmüştü. Eğer doğa bir saatçi olmak durumundaysa o zaman bu saatçi kördü: Doğanın gözleri yoktu ve geleceğe göz kıpmıyordu. Geleceği planlamıyordu. Hiçbir tasavvuru yeteneği, ön bilgisi yoktu, aslında hiç görmüyordu.

Darwin neden olarak Tanrı ve nedensellik prensibinden alıntı yapmak yerine, onu doğa yoluyla değiştirdi “Doğa yapar” (Nature does). Onun sık sık kullandığı bir önermeydi.

Onu eleştirenler bugün

Yüklə 238,73 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə