Bir tutam sevgi ariyorum II



Yüklə 1,27 Mb.
səhifə13/23
tarix31.10.2017
ölçüsü1,27 Mb.
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   ...   23

“Sebepsiz yere burada niye kalayım ki?”

“Ben niçin kalıyorsam sen de onun için kal.”

“Sahi ya, sen niçin kalıyorsun abi.”

“Bak Yusuf, bahçe meyve dolu. Asmalarda üzüm , ağaçlarda incir. Tek başıma onları toplayıp satamıyorum. Meyveler ağaçta çürüyor. Yaylaya gidip, boş gezeceğine, burada kal, meyve sat. Parası senin.”

“Olur mu ki Mehmet Abi?”

“Tabi ki olur. Sana meyve toplamak için iki tane sepet alırsak iş tamam demektir.”

Mehmet Abi’nin teklifi güzeldi. Onun için eşyalarımı geri koydum.

“Olur Mehmet Abi, ben de kalıyorum.” dedim.

Ben, Mehmet abinin teklifini kabul edince o da kalkıp giyindi. Sonra da sepetlerini alıp bahçeye daldık. Kısa bir süre sonra ise sepetlerimiz incir doluydu. İncir dolu iki sepeti hemen sebze haline götürüp sattık. Sattığımız incir parasının bir kısmıyla bana iki sepet aldık. Ve o günden sonra çarşıya ikişer sepetle incir satmaya gidiyorduk.

Bu şehir sıcak bir şehirdir. Sıcak nedeniyle, hali vakti yerinde olanlar yaylaya gider. Bunların bazıları esnaftır.Bazılarının da şehirde işyeri vardır. Bu durumda olan insanlar sabah şehre gelir, akşam vakti de yaylaya geri döner. Zira, yayla yeri şehre oldukça yakındır. Şehirden yaylaya dönenler eli boş dönmek istemezler. Onların alacakları şeylerin başında mutlaka meyve gelir. Ben de bu durumdan yararlanmaya başladım. Sabahları şehirde, akşam vakitleri de yol kıyılarında meyve satıyordum.

Bu durum bir ay kadar devam etti. Ve ben bir hayli para kazandım. Okul harçlığımı önceden temin ettiğim için yeni kazandığım paranın bir kısmıyla kendime giysiler aldım.

Mehmet Abi, benim bu çalışmama seviniyor ve beni tebrik ediyordu. Ben de ona çok çok teşekkür ediyordum.

Para kazanmak iyi bir işti. Ancak her şey değildi. Bunun farkına varıyor, kendimde büyük bir boşluk hissediyordum. Sabahın yedi, sekizinde, öğlen sonu dörde, beşe kadar bir boş zaman. İşte bu boş vakit bani sıkıyordu. Bu boşluğumu doldurmak için Mehmet Abi’den yardım istedim. O da bana:

“Yusuf, sana verecek başka işim yok.” dedi.

“Mehmet Abi, ben iş değil, kitap okumak istiyorum.”

“Hay hay ben sana istediğin kadar kitap bulurum.”

“Nasıl bulacaksın Mehmet Abi?”

“Yarın görürsün. Sen yarını bekle.”

Ben heyecanla ertesi beklemeye başladım. Sabah olunca sepetlerimizi doldurup, çarşıya çıktık. İşimiz bitince, Mehmet Abi:

“Yusuf, benimle gel.” dedi. O önde, ben arkada, kiliseye doğru çıktık. Orada tek katlı bir bina vardı. Bu binanın açık kapısından içeri girdik. İçeride şişman ve esmer bir adam vardı. O, masasına kurulmuş, höpür höpür kahve içiyordu. Selam verdik adama. O da oturmamız için yer gösterdi. Sonra da bize de birer kahve ikram etti. Mehmet Abi de, beni tanıştırıp kitap okumak istediğimi söyledi. Şişko adam ise bu işe çok sevindi. Zira, yaz boyu kütüphaneye gelen giden olmuyormuş.

Kahve içtikten sonra Mehmet Abi kalkıp, gitti. Ben de kütüphanede kaldım.

Burası büyük bir kütüphaneydi. “Karacaoğlan” kütüphanesi. Pek çok kitap, yeteri kadar masa ve sandalye. Burası benim için biçilmiş bir kaftandı.

Artık daha mutluydum. Meyve satıp para kazanıyor, kitap okuyup kültürümü arttırıyordum. Ne var ki, her şeyin bir sonu olduğu gibi bu güzel günlerimin de sonu gelmişti. Bunun birinci habercisi Reşit abimin yayladan dönmesiydi. Bir sabah sepetlerimize meyveleri doldurup, hale gitmiştik. Orada Mehmet Abi’nin kardeşi Reşit Abi’ye rastladık. Ben O’na:

“Hayrola Reşit abi? Yayladan niçin geldin?” dedim.

“Okul vakti geldi. Haberin yok mu?” dedi.

Evet, okul vakti gelmişti. Reşit abimle aynı okulda okuyorduk. O, benden iki sınıf öndeydi. O da gitmek için yaylayı bırakıp gelmişti. Okul vakti geldiği için ben de meyve satmayı bıraktım. Hazırlık yapmaya ve dinlenmeye başladım. Birkaç gün sonra da Reşit Abi’yle birlikte okula döndük.

Okula dördüncü sınıf öğrencisi olarak dönmüştüm. Bu yüzden olmalı ki hem öğretmenler, hem de arkadaşlar bu sene çok farklı bakıyorlardı. Bu durum ise bana “daha dikkatli ve duyarlı davran” mesajı gibi geliyordu. Öyle davranmaya da çalışıyordum.

Bu farklılık dershanelerde bile göze çarpıyordu. Şöyle ki, önceki sınıflarda sıralarda oturuyorduk. Şimdiki dersliklerde ise sıra yerine masalar vardı. Masaların her bir yanında da dörder sandalye. Yani “her masada dört kişi oturun” denmek isteniyordu.

Dördüncü sınıf benim için hiç iyi gitmiyordu. Öğretmenlerle sık sık ters düşüyordum. Bunların başında Şazettin Bey geliyordu. O, matematik öğretmenimizdi. Uyur gezer gibi bir hali vardı. Eşiyle bir yere gittiği vakit, eşini gittikleri yerde unutup okula gelirdi. Sonra geri dönüp, eşini aramaya giderdi.

İşte bu öğretmenle ters düşüyordum. Bir gün tahtaya bir problem yazdı. Yazdığı problemi çözdürmek için bir sürü arkadaş kaldırdı. Onların hiçbiri bu problemi çözemedi. Fakat İsa Yanık arkadaşım “çözdüm” diye iddia etti ve tam dört tane bir (1.1.1.1) aldı. Bunun üzerine herkes donup kalmıştı. Problemi çözmek için tahtaya ben kalktım. Adam “aferin çok güzel” deyip on üzerinden beş verdi. Bu durum ise beni şoke etti. Bunun üzerine:

“Öğretmenim. Bundan sonra sizin dersinize çalışmıyorum. Ama son dönem on alırsam sınıfı geçer miyim?”

“Elbette geçersin Yusuf, elbette geçersin” diyerek söz vermişti.

Şazettin bey son dönem üç defa yazılı sınav yaptı. Yazılı kağıdına üç kere on yazdı. Ama beni, ikmale bıraktı. Bunun üzerine Ona:

“Öğretmenim, “son dönem on alırsan, ikmale bırakmam” demiştiniz. Şimdi niçin sözünüzde durmuyorsunuz?” diye sordum.

“Sen iki karne dönemi çalışmadın. Sadece bir dönem çalıştın. Bir dönem çalışmayıp, bir dönem çalışan öğrenciye geçer not veremem” dedi.

“Öğretmenim, siz bize kötü örnek oldunuz. Öğretmen yalan söyler mi?” diyordum. Ama o hiç tınmıyor ve beni ikmale bırakıyordu.

Her şeyin önüne engel çıkardığını biliyordum. Çünkü yaşamıştım. Ama bir bilim adamının önüne engel çıkaracağını hiç düşünmemiştim.

Bu duruma çok üzülmüştüm. Fakat, Fransız komutan Napolyon’un “yenile yenile yenmeyi öğreneceğim” mantığı ile, kendimi teselli ediyordum.

O yıl memleketime gidemedim. Çünkü matematikten ikmale kalmıştım. Bu halim beni çok utandırıyordu. Onun için, bu ezikliğin , çok uzaklarda altından kalkmaya karar verdim.

Eskişehir’in İnönü yöresinde bir planör kampı varmış. Oraya öğrenci alıp, uçak kullanmayı öğretiyorlarmış. Bu kampa gitmeye karar verip, adımı yazdırdım. Kısa bir süre sonra “Kampa katılmak için İnönü’ye gelin.” diye yazı geldi. Ben de hemen oraya gidip, kampa katıldım.

Planör kampında, önce planör kullanmayı, sonra da uçak kullanmayı öğreniyor, hem de hoş bir tatil yapıyorduk. Ayrıca buraya yurdun her yerinden öğrenci geliyordu. Bunlar arasında iki (Arda Gedik, Babur Benderlioğlu) bakan çocuğu da vardı. Kamp yeri; yüzme havuzları, piknik alanları, dağların yüzündeki inleriyle çok güzel bir yerdi. Zaten dağların yüzündeki inlerden dolayı, buradaki ovaya “in-önü” denmektedir.

Aradan bir zaman geçti. Planör kullanmayı iyice öğrendim. Kulağı çınlasın. Mehmet Sepici adında iyi bir uçuş öğretmenim vardı. Yalnız ağzı biraz bozuktu. Onun bu durumu benim hiç hoşuma gitmiyordu. Ona bu yaptıklarını öğretmek için , iyi bir bubi tuzağı kurmaya karar verdim.

Bir gün İnönü tepesinde öğretmenimle planöre bindik. O, arkada oturuyor, planörü ben kullanıyordum. Hava çok güzeldi. Rüzgar çok hoş esiyor du. Bu durumu fırsat bilip, uçuş öğretmenimi kaçırdım. Planör, Konya ovalarına doğru gidiyor, Mehmet Sepici de bana bol bol küfür ediyordu. O, küfür ettikçe de ben , zıddını yapıyorum.

Muhterem öğretmenim, baktı ki küfür problemi çözmüyor. Bu defa yalvarmaya başladı.

“Kurban olayım, kıyma bana” diyordu.

Ben bu durumu fırsat bilip pazarlığa başladım.

“Aşağı inince bana kızmayacağına, bir daha anama, avradıma küfretmeyeceğine söz ver. Geri dönüp seni rahatça indireyim.”

“Evet. Söz veriyorum. Bir daha hem sana hem de başka birine küfür etmeyeceğim.” dedi.

Mehmet öğretmeni epeyce korkutmuştum. Hemen geri döndüm. Bir süre sonra da birlikte yere indik.

Planör durur durmaz, kapıyı açıp hemen kaçtım. Mehmet Bey küfrederek arkamdan koşuyordu. Benim kaçtığımı gören Birsen Gökçe , “Yusuf, niçin kaçıyorsun?” diye bağırıyordu.

Mehmet Bey, bir hayli şişmandı. O yüzden beni tutamadı. Akşama kadar da öfkesi geçmişti.

Birsen sporcu bir kızdı. Koşarak önümü kesti. Bana:

“Ne oldu Yusuf , niçin böyle kaçıyorsun, kimden kaçıyorsun?”

“Ben Mehmet Sepici’ den kaçıyorum. O, bana sık sık küfür ediyordu. Ben de onu kaçırdım. O da: “Alana sağ salim inersem seni öldüreceğim” dedi. O’na yakalanmamak için kaçıyorum.” dedim.

Ben olayı anlatırken , Birsen gülerek yerlere yatıyordu. Olaya ikimizde bol bol güldük.

Birsen’le kampta tanıştık. Galatasaray Lisesi’nde okuyormuş. Ufacık tefecik çok uygar bir kızdı. Kalbinde hiçbir kötülüğü olmayan ve herkesi kardeş gören bir insandı. Bu nedenlerden ötürü hatıra defterlerimize kardeşçe duygular yazarak vedalaştık.

Her biri ayrı ayrı yöreden gelen ve kısa bir sürede kaynaştığımız arkadaşlarla iki ay çok hoş bir kamp hayatı yaşamış ve bir gün sona gelmiştik. Herkesle vedalaşıp, bir daha görüşmek dilekleriyle ayrıldık.

Ben önce Ankara’ya , ardından Kayseri’ye daha sonrada Develi’ye geldim. Bu arada vasıta yolum bitiyordu. Onun için Develi’de bir gün dinlendim. İyi de etmişim. Çünkü, yol çok uzakmış.

İkinci gün erkenden yola çıktım. Yollar sıcak ve susuzdu. Gideceğim yer de çok uzaktı. Her şeye rağmen yürüyor, yürüyordum. Zaman bir hayli geçmiş, akşam oluyordu. Etrafta hiçbir köy görünmüyordu. İçime bir korku düşmüş, hızlı hızlı yürüyordum. Önüme “Gezbel” yazılı bir levha çıktı. Üzerinde bin sekiz yüz yazılıydı. Levhanın yanına oturup etrafı gözetledim. Ta uzakta, çukur bir yerde, bir köy görünüyordu. Mutlaka oraya yetişmeliydim. Aksi halde bu dağ başlarında kurda kuşa yem olurdum.

O köye yetişmek için iyi bir şansım vardı. Zira , yol tepe aşağı iniyordu. Bu durumda benim daha emeksiz ve daha hızlı gitmemi sağlıyordu. Çok yerde ise koşarak yürüyordum. Nihayet, korku ve heyecan içinde görünen köye ulaştım. Önüme ilk çıkan eve uğradım.

Varolsunlar. Ev sahipleri iyi karşıladı. Biraz süt ve yoğurtla karnımı doyurdular. Sonra da “Sana yatak serdik, git yat.” dediler.

Ben, fırsatı ganimet bilip, hemen yatağa koştum. Çünkü, çok yorgundum. Erkenden yatıp iyi bir uyku çekmek istiyordum. O nedenle de dama çıkar çıkmaz kendimi yatağa attım. O uzun yolculuğun verdiği yorgunlukla ölü gibi yatmışım. Meğer ölüler de uyandırılırmış. Uyandığım zaman vücudum ateş gibi yanıyordu. Her yerim kabarmıştı.

Yataktan biraz uzaklaşıp, bir süre dinlendim. Fakat vücudum yine yatmamı istiyordu. Sadece yastığı alıp kuru toprağın üstüne yattım. Değişen bir şey olmadı. Uyandığım zaman yine vücudum yanıyordu. Bu evin haşereleri benimle iyi bir bayram yapıyordu.

Artık, bir daha uyumamaya karar verdim. Bu yüzden damda deliler gibi sabaha dek dolaştım. Sabah olunca da arkama bakmadan o köyden kaçtım.

Yol bir dere boyu devam ediyordu. Etraf ağaçlarla kaplı ve üzerinde cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar. Kuşlara da eşlik eder gibi şarıl şarıl çağlayan dere suları.

Ben yurdumun bu güzel yerinde yürüdüm, yürüdüm. Yürüdükçe de acıktım. Aç acına uzun bir süre yürüdüm. Güneş bir hayli yükseldi. Geçen her vakit biraz daha acıkıp, biraz daha umutsuzluğa düşerken yolda koyun ve keçilere rastladım. Bunlar yakın bir yerde bir köy olduğunun habercisiydi.

Açlığın bütün vücudumu etkileyip, takatımın kesildiği bir sırada insan sesleri, köpek havlamaları duyulmaya başladı. Ben de can havliyle adımlarımı hızlandırmaya başladım. ve nihayet, vadi içinde bir köye yetiştim.

Köy kadınlarının kimileri temizlikle uğraşıyor, kimileri de ekmek yapıyordu. İnsan aç olunca da, ateşte taze pişen ekmekler ne de güzel kokuyordu. Bu durum ise açlığımı iyice kabartıyor, birilerinden bir tek ekmek ilerlemeyi planlıyordum. Fakat, buna gerek kalmadı. Çünkü ekmek yapan kadınlar arasında kahvaltı yapan bir adama rastladım. Ona iyice yaklaşıp:

“Selamün aleykum emmi.” dedim.

“Aleykumselam delikanlı. Besbelli, sen bir garipsin. Ne geziyorsun buralarda?”

“Memleketime gidiyorum emmi.”

“Gel otur şuraya. Bir iki lokma bir şeyler ye. Yola birlikte devam edelim. Ben de şehre gitmek için yola çıkmak üzereydim.”

“Peki emmi. Teşekkür ederim.” dedim.

Adam kadınlardan birine “şu delikanlıya da bir sokum hazırlayın” dedi. Ekmek yapan kadınlardan biri de hemen , taze pişen bir yufka ekmeğin üzerine bolca tereyağı sürdü. Bilahare o yağ sürülmüş ekmeği ufak ufak parçaladı. Ufalanan yağlı parçaları da taze pişirilen bir ekmeğe sarıp “buyur kardeş” deyip, bana uzattı.

Ben, çoban sokumunu elime alınca, karnımı doyuran adam ayağa kalktı ve “Hadi delikanlı, yola çıkalım. Birazdan, sıcak kızar. O zaman da yol yürümek zor olur.” dedi.

Adamla birlikte yola çıktık. Ben, hem yol alıyor, hem de aç karnımı yağlı ekmekle doyurmaya çalışıyordum. Nihayet, açlığın verdiği iştahla , kocaman kocaman iki tüm ekmeği bitirdim. Bir müddet sonra da susuzluktan yanmaya başladım. Çünkü, büyük bir iştahla yediğim tereyağı, artık yakmaya başlamıştı. Fakat, bana arkadaşlık eden o kellifelli adama da bir şey diyemiyordum. Ama hem güneşin hem de tereyağın yakmasına artık dayanamayıp:

“Emmi. Çok susadım. Yol boyunca hiç su yok mu?” dedim.

“Var yeğenim var. Biraz ilerde “Kumlu Pınar” denen çok güzel bir su var. Oraya kadar sabret. Senin gibi ben de çok susadım.”

Adamla birlikte yürümeye devam ettik. Nice zaman sonra Kumlu Pınara geldik. Orada biraz dinlenip, sonra da kana kana suyumuzu içtik.

Su buz gibiydi. O, çam ormanlarının eteğinden ve koca koca söğüt ağaçlarının arasından çıkıyordu. Bu güzel su, kim bilir günde kaç yanık yolcuyu suluyor, hararetini söndürüp canına can katıyordu?

Son olarak birer su daha içip, ardından tekrar yolumuza devam ettik. Bu arada adam beni incik cıncık soruşturmaya başladı. Onun sorduğu sorulara ben de katkısız olarak cevap verdim. Sıra bana gelince, ben de adama çeşitli sorular sordum. Meğerse o, sabah vakti karnımı doyurduğum köyün muhtarıymış. Köyün bazı sorunları varmış. O, sorunları çözümlemek için şehre gidiyormuş. İşi, şehirde erken biterse geri dönecek, eğer bitmezse, şehirde kalacakmış. Sayın muhtarın acelesi olduğu için oldukça hızlı yol alıyorduk. Evelallah, bu hızımıza yol dayanmadı ve sabah on sularında şehre geldik.

Bu şehir: “Ben, senden yükseğim. Hayır , ben senden daha yükseğim. Ya da ben senden güzelim. Olmaz, ben senden daha güzelim” dercesine yükselen iki sıra dağın eteğinde kurulmuştur. Bahsi kaybeden dağ ise ağlarcasına, çağıl çağıl akan su çıkartıp ve iki dağın arasındaki vadiye salıvermiştir. Bu yüzden her yer yemyeşildir. Hele de yarışçıların yorulup birleştikleri yerden çıkardıkları barış suyu var ya , görülmeye değer doğrusu.

İki dağın birleştiği ve eteğe yakın bir yerden kayaları yara yara buz gibi bir su çıkar. Burada dev ağaçlar , dallarında bayram yapan kuşlar ve altında piknik yapıp, dinlenen insanlar. Bunun yanı sıra şehrin orta yerindeki park: Burası da çok güzel. İçinde kocaman, kocaman katran ve mezleği ağaçları. Onlar dostları bir araya getirip ömre ömür katarlar.

Muhtarla birlikte bu güzel şehrin parkına geldik. Mis gibi kokan katran ağaçları altındaki banklara oturduk. Muhtar birer çay istedi. Hem çay içtik hem de ağaçlar altında bir süre dinlendik. Muhtar: “Yeğenim, benim bir işim var. Bitirirsem geri döneceğim. Allah’a ısmarladık.” deyip, ayrıldı.

Ben sıcak güneşin altında uzun süre yol yürümüş ve iyice yorulmuştum. Üst üste birkaç çay içip, bir süre dinlendim. Kendimi iyi hissedince de kalkıp, su sesiyle haşır neşir olan bu şehri gezmeye başladım. Şehrin küçücük bir çarşısı ve karşılıklı birkaç dükkanı var. Etrafın dağlık oluşundan olsa gerek, sık sık eşeklerle sağa sola gidenlere rastlanıyor. Her yan çağıl çağıl su. İnsanı hayal dünyasına itiyor.

Ben, hayaller içinde yüzerek, dalgın dalgın yürürken, enseme bir tokat indi. Dönüp baktım. Tokadı vuran okul arkadaşım Süleyman’dı. Bilindiği gibi bu Türk usulü karşılamadır.

Süleyman’la bir süre dolaştık. Ben:

“Süleyman, hadi parka gidip biraz oturalım.” dedim.

“Olmaz, olmaz. Gidip Eray ve Ahmet’i de bulup birlikte oturalım.” dedi.

“Peki, arkadaş.” dedim.

Süleyman onların evini biliyormuş. Birlikte gidip onları da alıp, o güzel parka geldik. Dört kafadar parkta bir süre oyalandık. Etrafı gölge basınca da kalkıp, tarihi yerleri dolaştık. Acın kalesi, kilise ve manastırlar görülmeye değer yerlerdi. Kilise ve manastırlardaki resimler hala parlayıp duruyor. Bunlara baktıkça da “Yok etmeyin bizi.” der gibi masumca boyun büküyorlardı.

Arkadaşlarım bana görülecek yerleri gezdirirken akşam oldu. İlk gece için her üçü de “bizde kal” diyordu. Fakat, ben hiç birini tercih etmedim. Bunun üzerine beni, Süleyman’a verdiler. Sonra da sıra ile kalacaktım.

Arkadaşlardan ayrılıp, Süleymanlar’a geldik. Süleyman, anne ve babasıyla tanıştırdı. Onlar küçücük ve daracık bir evde oturuyorlardı. Yakın bir köyden gelmişler. Hamza Dayı adliyede çalışıyor, Sultan Teyze ise ev hanımı. Adam çok şişman. Kadın ise çok zayıf biridir. İki kız ve iki de oğlan çocukları vardır.

Sultan Teyze o küçücük odalara yatak serdi. Erkekler odanın birine, kadınlar da ötekine tıkış tıkış yattık.

Yatakta ne kadar uyudum bilmiyorum. Rüyamda ateşler içinde yandığımı görüyor ve korkuyla uyanıyordum. Gerçekten vücudum ateşler içinde yanıyordu. Hemen gaz lambasını yakıp, yatağıma baktım. Yatak tertemizdi. O bembeyaz duvarda ise, tavana doğru kaçışan küçük küçük böcekler vardı. O tertemiz yatağa biraz daha yattım. Vücudum yanıyordu. Tekrar lambayı yakıp ve arkadaşım Süleyman’ı uyandırdım. O’na durumu anlattım. O, benim vücudumu ateş gibi yakan şeylerin tahta kurusu olduğunu söyledi. Nedense tahta kuruları onları yemiyormuş. Onun için horul horul uyuyorlarmış.

“Arkadaşım, onların her biri bir canavar. Beni yarıp. Yiyorlar. Ben ne yapayım şimdi?”

“Yusuf, sen bir otele git.”

“Otelde tahta kurusu olmaz mı?”

“Vallahi bilmiyorum. Ama , efelerin oteli çok temiz. Bu şehrin de en iyi otelidir.” dedi.

Bilmiyorum. Gecenin hangi vaktiydi. Hemen yola çıkıp, Efeler’in oteline geldim. Otelciyi uyandırıp, yatak sordum. Adam: “Yatak var. Hem de her şeyini bugün değiştirdim.” deyip, bana bir yatak gösterdi. İki gündür uykusuz olan ben, kendimi hemen yatağa attım.

Otelci, lambayı söndürüp gidince iyi bir uyku çekeceğimi sanıyordum. Fakat, yanılmışım. Zira, buranın tahta kuruları daha da saldırgan çıkıp beni uyutmadı.

Bir telaş içinde oradan ayrılıp, Ergün’ün oteline gittim. Fakat değişen bir şey yoktu. Çünkü, tahta kuruları bu şehri baştan aşağı esir almış, hiç kimse onlarla başa çıkamıyordu.

Son ümidim de bitince, geri dönüp Süleyman’lara gittim. Orada biraz lambanın ışığında oturarak, biraz sokağa çıkıp gezinerek sabahı bekledim.

Sabah olunca benim düşmanlar yataklarına çekildi ve ben bir iki saat uyuyabildim.

Bu güzel şehre geldiğim vakit, üç beş gün kalma düşü kurmuştum. Fakat, tahta kuruları kurduğum düşü de, hayalleri de yıkıp, tarumar ettiler. Bunun üzerine ben de kurduğum planı kafamdan çıkarıp attım.

Kahvaltıdan sonra ev sahipleriyle vedalaşıp, valizim elimde ve yaya olarak yola çıktım. Köyüme daha erken varabilmek için dar ve kısa yollardan gidiyor, rastladığım insanlara da köyümü soruyordum. Onların tarifi üzerine de daha hızlı yol alıyordum. Çünkü, köyün çok uzakta olduğunu, ancak akşam varabileceğimi söylüyorlardı.

Geçtiğim yerler o kadar güzeldi ki, buraları görünce daha da mutlu oluyordum. Gök mavisini kucağına çeken Göksu, etrafımı saran o güzelim çam ve meşe ormanları, ağaç başlarını gazino yapan çeşitli kuşlar. Bunların hepsi insana yaşam şevki veriyordu. Tüm bu güzellikleri yara yara, akşam vakti babamın köyüne geldim.

Ben gelmeyeli baba evinde bir hayli gelişmeler olmuş. Kazım Abim evlenmiş, Şakir Abim Kore’den dönüp, yine dükkan açmış ve Ali Abim de onlara babalık taslamakta, küçük kardeşim Ahmet ise hala çobanlık yapmaya devam etmekteymiş.

Büyüklerim beni, çok sıcak karşıladı. Ben de çok mutlu oldum.

Ben çok yorgun ve uykusuzdum. Bir duş alıp, kendimi yatağa attım. Ne kadar ve kaç saat uyudum, bilmiyorum. Hoş bir rüya görüyor ve Kore’de ölen İsmail Abim’le şakalaşıyordum. O da benim saçlarımı okşuyordu. Ne var ki başka bir dünyadan yeni bir dünyaya döner gibi uyandım. Gözümü açtığım vakit Koreli Abi’min başımı okşadığını gördüm. O: “Bu ne uykusu, bre ulan? Ölüm uykusuna yatmış gibi uyudun.” diyordu.

Hem rüyanın etkisi ve hem de abimin tatlı sözleri kalbimi hızla dolduruyordu.

Kahvaltıdan sonra dükkana gitmek için abimle yola çıktık. Önce ormanların içine, güzel yerlere dalıp yolu uzattık. Biraz dinlenmek için de bir ulu çamın dibine oturduk. Efil efil eserek oturduğumuz tepeye kadar gelen Akdeniz rüzgarını teneffüs ettik. Bu arada aklıma abimin Kore hayatı geldi. İsmail Abi’min Kore’de ölüp kalması hepimizi derinden yaralamıştı. Bu acı olayı anımsayarak:

“Abi, şu Kore hayatını bana da anlatır mısın?” dedim.

“Nereden başlayalım?”

“Buradan başla. Yani Türkiye’den başla.”

“Olur ağa, seni mi gırak.”

“Hadi abi. Merakla seni bekliyorum.”

“Aslında Kore’ye yazıldığıma bin pişman oldum.”

“Niye abi?”

“Yurdun her yerinden asker, İzmir’de toplandı. Gemiye binmek için bölük, bölük sıra olduk.” dedi ve konuşacağı kelimeleri boğazına düğümlendi. Bir süre durdu.

“Sonra ne oldu abi?” dedim.

“Oradaki yetkililer isimlerimizi okuyarak gemiye bindirdi. Ben hemen geminin üstüne çıkıp, yurdumu son bir kere görmek istedim. Bu sebeple de acele geminin üstüne çıktım.”

“Peki, vapurdan yurdumuz nasıl görünüyordu abi?”

“Vallahi billâhi yurduma hiç bakamadım.”

“Hayret, niçin bakamadın abi?”

“Gözüm önce bölük bölük toplandığımız yere kaydı.”

“Abi ne vardı ki orada?”

“Ne olacak? Her bölükte bir, ya da iki tane hoyuk galık.”

“Allah aşkına abi hoyuk ne gezer orada?”

“Yusuf, bu hoyuk gerçek hoyuk. Yani asker, asker.”

“Abi, bu hoyuk işini hiç anlamadım.”

“Vallahi ben de anlamadım.”

“Sonra abi?”

“Sonra, gemiyi dolaşıp, bir yetkili buldum. Ona “Komutanım, her bölükte bir hoyuk galık (kalmış). Neden galık onlar?” dedim. O da “Oğlum, onlar zengin çocuklarıdır. Zengin çocuklarının Kore’de işi ne? Torpil yapıp isimlerini sildirmişler.” dedi. İşte o anda tepemden bir kazan su dökülüp, darmadağın oldum.”

Abim anlatırken vücudum ürperiyor, kafamda bir şeyler oluşuyordu.

“Eğer istersen devam et, istersen devam etme.”

“Komutan durumu anlatınca kafamdan vurulup, Kore’ye varmadan ölüyordum. Bu sebeple Kore’ye yazıldığıma yüz kere, bin kere pişman oldum. Fakat, iş işten geçmişti. Olan olmuştu bir kere.” diyordu.

Abim olayın boyutunu belki yeterince özümleyemiyordu. Olayın gerçek yüzünü Rok Feller “Fakirler savaşta vatan için öldüğünü sanırlar. Aslında ise zenginin malını korumak için ölürler. Ne var ki, bu gerçeği bir türlü fark edemezler.” diyerek savaş olayının gerçek boyutunu açıklıyordu.

İsmail Abi’min ve bir çok fakir çocuğun Kore’de ölmesi birer cinayetti. Onların aileleri. İsmail Abi’min annesi, Elif Bibi’min delirmesi. Hepsi ama hepsi, birer cinayettir. Fakiri ateş altına sürüp öldürteceksin, ağa da ölülerin kanını tepeleyerek keyif sürecek. Ne kadar korkunç değil mi?

Şakir Abi’min acı anıların içine ittiğim için çok üzüldüm. O sebeple: “Abi artık dükkana gidelim. Kaldığın yerden anlatmaya sonra devam edersin.” dedim. Birlikte o ulu çamın altından kalkıp, dükkana doğru yürüdük.

Çam ağacının dibinde ve o serin tepede bir hayli zaman geçirip, sonra da gelip dükkanı açtık. Henüz etrafta kimsecikler yoktu.

“Abi kaldığın yerden hatıralarına devam edebilirsin. Henüz etrafta kimse yok.” dedim. Bunun üzerine abim anılarını kısaca anlatmaya başladı.

İzmir’den ayrıldıktan sonra bir ayda Kore’ye varmışlar. Yol boyu çok ağlamış. Hatta, uğradığı haksızlık karşısında, denize atlayıp, intihar etmeyi bile düşünmüş. Fakat başaramamış.

Kore’de bir süre beklemişler. Sonra da ölen ölmüş ve kalanlarla da yer değişmişler. Oradaki askerler cepheden çekilir çekilmez, kendilerini savaş hattına sürmüşler. Ağlaya ağlaya, istemeye istemeye cepheye gitmişler. Düşman gösterilen askerlere, varasıya silah sıkmamış. Zahir, onlar da kendisi gibiymiş. Belki de o yüzden kendisi de kurşun yiyip, ölmemiş.



Yüklə 1,27 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   ...   23




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə