Bir tutam sevgi ariyorum II



Yüklə 1,27 Mb.
səhifə2/23
tarix31.10.2017
ölçüsü1,27 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   23

“Hadi. Git, yat” dedi.

Gelin Bacı’mın emrine uyup gösterdiği yatağa girip yattım. Fakat bir türlü uyuyamıyordum. Çünkü kollarım, bacaklarım ve hele de omuzlarım kırılmış gibi ağrıyordu. Bu yüzden sağıma, soluma dönemiyordum. Gelin Bacı’mı çağırıp, durumu anlattım. O da yağ eritip, içine bir şeyler karıştırarak bana içirdi.

Yapılan ilaç çok iyi gelmiş olmalı ki sabaha dek rahatça uyudum.

O dayak olayından sonra harmana bütün zaman Gelin Bacı’mla gittik. Veli Ağa sadece harman savurmaya geliyordu.

O yaz buna benzer acı olaylarla geçip gitti. Ve ben yine keçilerle baş başa kaldım. Keçileri dere, tepe gezdirip, akşam vakti eve getiriyordum.

Veli Ağa’nın yanına çoban duralı hayli zaman olmuştu. Bu yüzden çevreyi epeyce tanımıştım. Komşu köylerden birinde “Çil İrecep ve Kılçık Murtaza” sanlarıyla anılan iki adam vardı. Bunlar da bana çok sevgi gösterirlerdi. Bu yüzden sık sık onlara giderdim. Adamların Ekrem ve Mehmet adında birer oğulları vardı. Onlarla da iyice ahbap olmuştum.

Bir sonbahar sabahı davarları önüme katıp kırlara doğru gidiyordum. Mehmet’le, Ekrem ansızın önüme çıktılar. Ve ellerindeki kitap ve çantaları göstererek:

“Bak Yusuf, biz mektebe gidiyoruz. Boz tahtaya Cin mektebi açılmış. Biz oraya yazıldık.” diyerek ellerindeki kitapları ve içindeki resimleri gösterdiler. Sonra da kitaptan bir yer gösterip:

“Uyu uyu, yat uyu” cümlesini okuyup, benimle alay edip ve kahkaha atarak çekip gittiler.

Mehmet ve Ekrem gittikten sonra içimde dindirilmesi çok güç acılar oluştu. Durmasını engelleyemediğim göz yaşlarım sular gibi akmaya başladı. Keçiler, karınlarını doyurmak için kırlara doğru süratle yol alırken ben de yaşlı gözlerle onları takip ediyordum. Keçilerin ardından gitmemek için uzun bir süre direndim. Fakat mektebe gidecek bir çarem olmadığına karar verip ve onları peşine düştüm. Ama kafam durmuş, gözlerim görmüyordu. Sadece ızdırabın boşluğuna düşerek, akıp gidiyordum ki bir el kolumdan tutup, bu akışın önüne “Neden ağlıyorsun Yusuf?” diyerek set çekiyordu. Evet, bu komşu kızı Fatma Abla’ydı. O kolumdan tutup çekerek ızdırap seline kapılıp giden beni, bir girdaptan çekip çıkarıyordu. Ben de ona:

“Fatma Abla, Ekrem’le Mehmet, mektebe gidiyorlar. Anam, babam olsa ben de giderdim. Fakat anam-babam yok. Bu yüzden mektebe gidemiyor, elin gurbetlerinde çobanlık yapıyorum” dedim. O da:

“Hiç üzülme. Kim bilir belki bir gün sen de gidersin.” dedi. Bu arada kollarını boynuma atarak bana bir bebek muamelesi yapıyor, ve teselli etmeye çalışıyordu.

Keçilerin ardına gide gele kış hayli ilerlemişti. Bu yüzden mektepler de ara tatiline girmişti. Mehmet ve Ekrem’in babaları da tatilden yararlanarak onları davara yolluyorlardı.

Bir sabah keçileri kıra götürüyordum. Yolda Ekrem’le karşılaştım. Onun davarlarını da aynı yöne çevirdik. Ekrem’in boğazında bezden yapılmış bir çanta, içinde kitap ve defteri, onları bana gösterip, yine benimle alay etmeye ve takas atmaya başladı:

“Bak aslanım. Biz mektepte bunları okuyoruz. Suna beş taş oyna. Anne bana elma at ... Daha neler neler” dedi.

Ekrem bu cümleleri okurken içim yanıyordu. Bu yüzden “Ekrem Abi, ne olur, bunları bana da öğret” dedim. Ekrem:

“Olur aslan. Hemen şimdi başlayalım.”

“Şimdi, nasıl başlayacağız abi?”

“Ben, sana bir ders vereceğim. Verdiğim dersi akşam senden soracağım. Bilirsen kazandın. Bilmezsen sana bir tokat vuracağım.”

“Olur be Ekrem abi. Söyle bakalım dersimi”

“Suna sen baş taş oyna” cümlesini akşama kadar unutmayacak ve akşam bana tekrar edeceksin. Tamam mı?”

“Peki Ekrem abi” deyip ilk dersimi aldım.

Ekrem abiyle birlikte kırlara gittik. Orada rastladığımız komşu köy çobanlarıyla çeşitli oyunlar oynadık, güreş tuttuk. Bu yüzden zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorum. Beni bu oyunun hazzından Ekrem abi uyandırdı. O:

“Yusuf hadi, davarı toplayalım. Akşam oldu.” diyordu.

Birlikte keçileri toplayıp, eve doğru yol aldık. Bir süre sonra Ekrem’le sabah buluştuğumuz yere geldik. Ben, Ekrem abiden ayrılıp eve gitmeye hazırlanırken o, sinsi sinsi gülmeye başladı.

“Yusuf, gel bakalım aslanım. Sabah burada seninle ne konuşmuştuk? Hadi, dersini tekrarla bakalım aslanım.” dedi.

Ben ise sabahtan akşama dek keçi kovalayıp oyun oynamıştım. Bu sebeple dersi çoktan unutmuştum. O yüzden cümleyi tekrarlayamadım. Bunun üzerini Ekrem abi de bana öyle bir tokat vurdu ki, gözlerimden sanki ateş çıktı. Ekrem’in hem tokat atıp, hem de:

“Bak aslanım, bize “mektepli” derler. Biz adama böyle tokat atarız.” dedi. Kahkaha atarak, evine doğru çekip gitti.

Ekrem’in vurduğu bu tokat içime büyük bir dert olmuştu. Düşünüyor, çareler arıyor, bir türlü bulamıyor ve deli, divane gibi davar güdüyordum. Ve bu uzun, ızdıraplı günlerin sonunda yaz gelmiş, mektepler tatil olmuştu. Zaman geçirmeden ve heyecanla Ekremlerin evine gittim. Ondan alfabesini isteyecektim. Ama korkuyordum.

“Ya kitabını vermezse” diye düşünüyordum.

Ekremlere vardığımda baba Recep Amca da evdeydi. Ben kitabı isteyince Recep Amca oğluna:

“Ver oğlum kitabı,Yusuf da okusun” dedi.

Bunun üzerine Ekrem alfabesini getirip bana verdi.

Ekrem’in babası köy köy dolaşıp çercilik yapıyordu. O da bir defter ile bir kalem hediye etti. Ben de Recep emmimin elini öpüp, teşekkür edip, oradan ayrıldım.

Bir kitap, bir defterle bir kalem sahibi olmak benim için büyük bir olaydı. Sanki dünyalar benim olmuştu. Bu yüzden hoplaya zıplaya eve geldim. Gelin Bacı’m bu halimi görünce şaşırıp:

“Ne o Yusuf? Bu kadar keyifli olmanın sebebi nedir?” dedi.

Elimdeki kitabı, defteri ve kalemi gösterip:

“Bak bunların hepsini Recep emmim verdi” dedim. Gelin Bacı’m yüzünü buruşturdu. Anlaşılan hiç memnun olmamıştı. Haklıydı da. Zira ben bir çoban, bir hizmetçiydim. Devamlı olarak davar gütmeli, Gelin Bacı’mın çocuklarına bakmalı ve evin tüm hizmetlerine koşmalıydım.

Kapı kulluğu görevime noksansız devam ediyor, fırsat buldukça da kitabımı alıp, Ekrem’in yanına gidiyordum. Kitaptan gösterdiği cümleleri ezberliyor ve o cümleleri ezbere yazmaya çalışıyordum.

Bu çalışmalarım epeyce devam etti. Bu süre zarfında alfabe dışında tek bir cümle yazamıyordum. Bu ise beni kahrediyordu. Hecelemeyi, kelime çözümlemeyi kavrayamamıştım. Bu durumu Ekrem’e soruyordum. Ne var ki o da hecelemeyi bilmiyor, kitap dışında bir kelime yazamıyordu.

Bir gün keçileri çok uzaklara sürdüm. Orada tek bir ev vardı. Sahibine “Kötü Çocuk” eşine de “Çapar Anşa” derlerdi. Adamın esas ismi Mehmet idi.

Keçiler yayılırken onun evine gittim. O çardakta tek başına oturuyordu. Yanına çıkıp selam verdim.

“Aleyküm selam Yusuf, gel bakalım” dedi.

Ben de Mehmet Emmi’nin yanına oturdum. Biz otururken yanımıza bir asker geldi.

“Kim bu çocuk baba?” dedi.

“Kirik Veli’nin çobanı. Adı: Yusuf” dedi. O da:

“Merhaba Yusuf” dedi.

Mehmet Emmi, bizi tanıştırdı. Asker, oğluymuş. Üç sene askerlik yapmış. Askerliğini bitirince de eve dönmüş. Asker abinin adı da Halil’di.

Bir hep birlikte sohbet ederken Halil’in annesi Ayşe Teyze ortaya bir sofra açtı. Sonra da yiyecek bir şeyler getirdi. Bu arada ben de azık çıkınımı açtım. Çıkının içinde ekmekle birlikte alfabem de vardı. Halil Abi alfabemi görünce hemen eline alıp, yanına koydu. Yemek yenip sofra kaldırıldıktan sonra, Halil Abi alfabeyi bana göstererek:

“Bu alfabeyi ne yapıyorsun Yusuf?” dedi.

“Okuyorum abi.”

“Sen okula gidiyor musun?”

“Hayır okula gitmiyorum.”

“Okula gitmiyorsun da nasıl okuyorsun?”

Kitaptan bir sayfa açarak:

“Oku şurayı bakalım” dedi.

Halil abinin gösterdiği her yeri okudum. Bunun üzerine defteri, kalemi elime verdi. Alfabeden cümleler okuyup yazdırdı. Onları da noksansız yazdım. Bu defa da.

“Halil askerden geldi. Cümlesini yaz bakalım” dedi. Halil Abi’nin bu cümlesini yamak için kendimi çok zorladım. Fakat bir türlü yazamıyor ve soğuk soğuk terliyordum. İşte şimdi dananın kuyruğu kopmuştu. Halil Abim durumu fark edip:

“Yusuf, sen hecelemeyi, kelime çözümlemeyi kavrayamamışsın” dedi. Sonra da hece çalıştırmaya başladı.

Alfabede, “Anne, bana elma at.” diye bir konu vardı. Orayı açıp bana okuttu. Sonra da:

“Bak Yusuf, “anne” dediğimiz zaman ağzımız iki kere hareket ediyor. “an” dediğimiz zaman iki harf, “ne” dediğimiz zaman da ağzımızdan iki harf çıkıyor. “ba-na” dendiği zaman da “ba” iki harf, “na” dendiği zaman da iki harf çıkıyor” dedi. İşte o an okumayı kavrayıp Halil Abi’nin eline sarılmıştım. O da şaşırıp:

“Ne oluyor Yusuf? Neden elimi öpüyorsun?”

“Halil Abi sana çok teşekkür ediyorum. Ben okumayı kavradım. Sen benim en büyük öğretmenimsin. Onun için elini öpüyorum. Şimdi istediğin her şeyi yazabilir, okuyabilirim.”

Halil Abim şaşkın şaşkın, çeşitli cümleler söyledi, ben yazdım. O, yazdıklarımı kontrol etti ve:

“Aferin Yusuf, hiç hatan yok” deyip o da beni öptü.

Artık çok mutluydum. Ne bulursam okuyordum. O zamanlar yeni yazıyla yazılmış kitapları okumak için büyük bir heves vardı.

Bu yüzden aralıkta satılan kitapları okuyan da oluyordu, okumayan da. Okur-yazar olanlar kitabı alıp, okuyor, bilmeyen ise aldığı kitabı okutup dinliyordu. Bu durum benim çok işime yarıyordu. Okuma bilmedikleri halde kitap alanların kitaplarını okuyordum, onlar dinliyordu. Hele de yeni yazıyla yazılmış o mevlüt kitapları var ya. Onları binlerce defa okumuşumdur. Bunun yanında Hz. Ali, Muhammed Hanifi, Keremle Aslı, Karacaoğlan, Köroğlu gibi kitaplar okudum.

Hele de okuma bilmeyenlerin, aldıkları kitapları okuttuktan sonra bana hediye etmeleri çok hoşuma gidiyordu. Bu yüzden bezden yapılmış olan torba çantam kitaplarla dolmuştu.

Kitap okuma hazzı yüzünden zamanın nasıl geçtiğini farketmeden sonbahar gelmişti. Yine keçiler önümde ve balta elimdeydi. Burası Toroslar’ın doruklarında olduğu için kış erken gelir. Kışı rahat geçirmek için ise bol odun gerekli.

Akşam olup, keçiler eve dönerken bir meşe ağacı kesip omzuma alırdım. Ve bu işler kış boyu devam ederdi. Eve odun taşımaktan ise omuzlarım yara olurdu. Tıpkı yük taşımaktan hayvanların sırtının yağar olduğu gibi.

Kadere bak. Tüm bu çektiğim cefa yetmiyormuş gibi uzun süre devam eden bir hastalığa yakalandım. Bir süre üşüyor, donuyorum, başka bir süre terliyor, bunalıyorum. Başımdan geçenler bu hastalığın “sıtma” olduğunu söylediler. Ve de “Acara (yeni) ulaşmazsan geçmez” dediler. O kış nasıl ölmedim biliyorum.

Zaman çok ağır ve zor geçiyordu. Bir iskelet gibi geziyordum. Gelin Bacı’m beni çağırıp:

“Müjde Yusuf! Mustafa Hoca’nın bir keçisi kuzulamış. Git, o keçinin sütünden al, iç. İyi olursun” dedi.

Mustafa Hoca’nın evi “Kılbaş” denen uzak bir yerdeymiş. Yeri bana iyice tarif etti. Ben de otura, kalka oraya kadar gittim. Ve sora sora hocanın evini buldum. Evin başında bir kadın vardı. O etrafı temizliyordu. Utana çekine ona yaklaştım. Kadın beni görünce:

“Gel bakalım oğlum. Ne arıyorsun? Kimin oğlusun?”

“Teyze ben Kirik Veli’nin çobanıyım. Çoktan beri hastayım. Sıtma hastalığına tutulmuşum. Sizin bir keçiniz yavrulamış. Onun sütünden birazcık süt istiyorum .Yeni yavrulamış keçi, veya inek sütü içersem iyi olurmuşum.”

“Vah yavrum, vah! Bugün süt yok kuzum. Ama yarın olur. Oğlak emmeden önce sana birazcık süt sağarım.”

“Peki teyzeciğim. Ama ben sütü nasıl alırım? Bugün zor geldim buraya.”

“Güzel yavrum o zaman şöyle yapalım. Sütü pişirip bir cezveye koyayım. Samine’ye verip, Cıllı’ya yollayayım. Sen de oraya kadar gel. Samine’den sütü al iç.”

Sevine sevine Mustafa Hoca’nın evinden ayrıldım. Çünkü yarın için bir umut doğmuştu.

Dura yürüye geri döndüm. Hiç adım atmak bile istemiyordum. Zira gücüm hiç kalmamıştı. Çok zayıflayarak bir deri, bir kemik kalmıştım. Bu yüzden komşu kızı Fatma Abla bana, “Çiroz” diyordu. “Çiroz gel, Çiroz git”. Bu duruma çok üzülüyordum. Ama yapacak bir şey yoktu.

İkinci gün keçileri önüme katıp, Cıllı’ya doğru yola çıktım. Tahminen iki saat sonra Cıllı’ya geldim. Orada iki çocuk vardı. Biri kız öbürü oğlandı. Kızın adı Samine, oğlanınki ise Ali’ymiş. Onlarla tanıştık. Hemen sonra Ali:

“Bak Yusuf, Ankaralı sana süt getirdi. Sütü analığı yolladı. Sen içecekmişsin” dedi.

“Çok teşekkür ederim. Ne kadar sevindim bilemezsiniz.”

Analığın elinden bir an önce kurtulmak için olmalı. Samine sütü pişirmeden getirmiş. Bu yüzden hemen etrafta odun toplamaya başladı. Az sonra da topladığı odunlarla bir ateş yaktı. Ve cezvenin içindeki bir fincan kadar olan sütü pişirdi. Süt piştikten sonra bir süre bekledim. Ve Samine cezveyi getirip; elime tutuşturarak:

“Süt soğudu. Artık içebilirsin” dedi.

O cezveyi elime tutuştururken gözlerimin içi gülüyordu. Ağzından çıkan sözler ne kadar da içtendi!

Ben sütü içtikten sonra onlarla biraz oyun oynadık. Bu arada Ali, Samine’ye sık sık takılıyor:

“Ankaralı gel. Nereye saklandın Ankaralı? Çık ordan. Seni gördüm Ankaralı.” diyordu.

Oyun bittikten sonra Ali’yi çağırıp:

“Neden bu kıza ‘Ankaralı’ diyorsun?” dedi. O da:

“Samine’nin Ankara’da bir abisi var. Annesi öldüğü zaman götürmüş. O arada iki sene kalmış. Ankara’dan geldiğinden beri herkes ona ‘Ankaralı’ diyor” dedi.

Süt getirenlerle çok iyi kaynaştık. Onlar, oyunlarını bitirip evlerine dönerken sık sık buluşmak için sözleştik.


Hasta hasta eve dönerken öksüz Samine’yi düşünüyordum. Ne kadar güzel bir kızdı. Süt beyazı bir teni, sarıya yakın saçları, ta derinlerden gülen güzel gözleri vardı. Ne var ki benim gibi o da öksüzdü. Fakat o benden biraz farklıydı. Çünkü onun babası ve analığı vardı. Ama benim hiçbir tutar dalım yoktu.

Yeni tanıştığım arkadaşlardan ayrıldıktan sonra keçileri toplayıp yoruldukça dinlenerek akşam eve geldim. Gelin Bacı’mla kısa bir konuşmadan sonra hemen yattım. O sabah Gelin Bacı’m uyandırmasa belki uzun süre daha uyuyacaktım. Fakat o:

“Yusuf. Kalk artık. Üsküdar’da sabah oldu. Ne oldu sana böyle? Gece hiç uyanmadın.” dedi.

Gelin Bacı’mın dediği gibi o gece çok rahat uyumuştum. Hiç kimseyi rahatsız etmemişim. Sanırım dedikleri doğru çıkıyordu. Acar sütü içince hastalığım geçecekti. Gerçekten kimse inanmaz ama, o sütü içtikten sonra bir daha sıtma tutmadı. Bu yüzden sık sık Cıllı’ya gidiyor, Samine’yi bulup, ona teşekkür ediyordum.

Adını çok söylediğim “Cıllı” bir yörenin adıdır. İri meşe ağaçlarıyla, türlü ağaçlarla bahar ve yaz mevsimlerinde cenneti andıran bir yedir. Burada beyaz toprağı yara yara yer yüzüne çıkmış bir su vardır. Beyaz toprağın kucağında oluşundan dolayı bu suya “Akpınar” denmektedir.

Akpınar’ın bembeyaz suyunun önüne ağaçtan yapılma bir oluk kurulmuştur. Oluğun önüne yine ağaçtan yapılma büyük bir tekne koymuşlar. Oluk suyu bu tekneye boşaltır. Çevrede beslenen büyük ve küçük baş hayvanlar buradan sulanırlar. Sonra da Akpınar’ın etrafında oluşan türlü çeşitli ulu ağaçların gölgesine gelip öğlen uykusuna yatarlar.

Akpınar’ın etrafında genişçe bir tarla açılmıştır. Tarlanın suya yakın bir yerine harman yapılmıştır. Baharda harman yeri diz boyu mis gibi kokan otlarla kaplanır.

Bahar’ın güzel bir günüydü. Davarı etrafta yayıp oraya geldim. Keçiler Akpınar’ın suyuna doğru koşuşurken ben, kendimi çimenlerin ortasına atıverdim. Bir süre otlarla konuşup ürettikleri havayı ciğerlerime doldurdum. Sonra da güneş ve temiz havanın etkisiyle uyuklamaya başlamıştım ki, başımda bir gölge belirdi.

Başımı çevirip baktığım zaman peri misali birinin dikildiğini gördüm. Bu “Ankaralı” Samine’ydi. Yemyeşil otlar ve mis kokan kır çiçekleri arasında akıp gelen Samine’den haberim olmamıştı. Hemen yattığım yerden kalkıp ona oturmasını rica ettim. O, çimenler üzerine sere serpe otururken ben de yanına oturdum.

“Merhaba Samine. Nasılsın?” diyordum ki o, gözyaşlarını salıverdi. Gözlerine dikkatlice baktım. Onun gözleri şişmişti. Belli ki çok ağlamıştı. Onu sakinleştirmek için:

“Hayrola Samine. Niçin ağlıyorsun?”

O, bir iç çekip, derin derin nefes aldı. Ve sonra:

“Ben ölmek istiyorum. Başka çarem yok.”

“Tövbe tövbe! Niçin ölmek istersin be abla?”

“Babam beni Gavur Ali’nin oğlu Mehmet’e veriyor. Niçin? Ben herife gidecek çağda mıyım? Üstelik de adam hiç sevmediğim bir insan.” dedi.

Göz yaşları biteviye akıyordu. İçimden “Vah zavallı kız vah! Melekler kadar güzelsin. Ne var ki, kaderin kötüymüş. Eğer analık değil de anan olsaydı heralde bu duruma düşmezdin”diyordum. On dört veya on beş yaşında ve periler kadar güzel olan Samine zorla kocaya veriliyordu.

Samine uzun bir süre yanımda kaldı. Gidene dek ağladı. O güzel gözler nereden buldu o kadar suyu ki, akan damlalar göğüslerini ıslattı. Bu arada Samine’nin, Gelin Bacı’mın kız kardeşi olduğunu öğreniyordum. Aradan hayli zaman geçmişti. Ağlayarak bitkin düşen Samine’yi elinden tutup kaldırdım. Ve evlerine yakın bir yere kadar yolcu ettim. O, ayrılırken imdat istercesine dönüp, dönüp bana bakıyordu. Ama ben ondan daha çaresizdim.

Samine’den ayrıldıktan sonra sıra benim gözlerime gelmişti. Hem o kızın, hem de kendi kaderime ağlıyordum. Günler, acı tatlı, akıp gitmiş ve yaz gelmişti. Günün birinde Veli Ağa eve iki bayan getirip, evin bir odasına yerleştirdi. Geceleri daha rahat edebilmeleri için evin önüne bir de çardak yaptı. Bayanlar da bazen çardakta bezen de içerde yatarak yayla yapıyorlardı. Bunlar Ağa’nın bir dostunun kızı ve karısıymış. Adam bir gün Veli Ağa’ya haber salıp:

“Veli Ağa, bu yaz çok sıcak. Gel de bizim çocukları yaylaya götür” demiş.

Ağa da dostunun isteğine uyarak, onun kızını ve hanımını yanına alıp gelmiş. Biz de onlara ev halkıymış gibi alışıp, kaynamıştık.

Onları hala unutamıyorum. Kız uzun boylu, beyaz tenli, siyah saçlı biriydi. Saçlarını düz tarıyor ve o güzel saçlar beline dek iniyordu.

Bir öğlen vaktiydi. Emine kız karşı komşuya gitmiş, oradan geliyordu. Sanırım banyo yapmıştı. O yüzden olmalı, başını iyice sarmış, üzerine de upuzun etekleri yerde sürünen kıpkırmızı bir sabahlık giymişti. O, sokak kapısını açıp, içeri girerken onu Samsun görmüştü. O haliyle Samsun kızı tanıyamamış ki ansızın kalktı, koşup Emine’ye bir pençe vurup, yere yıktı. Ön ayaklarını onun üzerine koyup bizi bekledi. Kesinlikle hiçbir şey yapmadı.

Ben:

“Bırak Samsun. O yabancı değil” dedim.



Samsun emre uyup kızı bıraktıktan sonra gidip yerine yattı.

Şehirli kızı, olaydan çok korkmuştu. Bu yüzden olanca gücüyle bağırıyordu. Bu bağırtıya çardakta uyuyan Ağa uyandı. Olayı iyice öğrenmeden silahı çekip Samsun’a ateş etti. Mermi hayvanın karnına isabet etmişti. Yaradan kan akıyordu. Bu yüzden o, acı acı bağırıyordu. Samsun feryat ederken ben de ağlıyordum. Zira hayvanın hiçbir suçu yoktu.

Sevgili Samsun’um. Kurşunu yedikten sonra kanını yalayarak ve ağlayarak dış kapıyı açtı. Evden hem uzaklaşıyor, hem de ağlıyordu. O haliyle beş yüz metre kadar gitti. Orada ve evin tam karşısında bir harman yeri vardı. Oraya varıp, arka ayakları üzerine oturdu. Sonra da yüzünü eve dönüp acı acı ağlamaya devam etti. Az sonra da ben yanına vardım. O, elimi ve yüzümü yaladı. Gözlerinden billur billur akan yaşlar harman yerini ıslatıyordu. Samsun’un o haline dayanamayıp, boynuna sarıldım. Uzun bir süre onunla birlikte ağladım.

Artık yalnız kalmıştım. Çünkü tek can dostum vurulmuştu. Onu sık sık ziyaret ediyordum. Zira benden başkasını kabul etmiyordu. Ben, her öğün ona yemek götürdüm. Fakat Samsun hiçbir vakit yemek yemedi. Tam üç gün ağlayarak eve baktı. Köpeğin bu haline evdeki herkes ve Ağa da ağladı.

Samsun’un vuruluşunun dördüncü günüydü. O gün erkenden kalktım. Ve ilk iş olarak Samsun’a baktım. Fakat o yoktu. Hemen Samsun’un ağladığı yere koştum. Hem ağlıyor, hem de Samsun’u arıyordum. Günlerce ve aylarca aradım. Fakat biricik can dostumun ölüsünü de bulamadım, dirisini de.

Ey Samsun! Güzel köpeğim! Beklentisiz tek dostum! Seni andıkça hala ağlıyorum. Biliyor musun?

Samsun gittikten sonra dünyam yıkıldı. Bu yüzden evdekilere hiç huzur vermiyordum. Hele de yaylacılara. Emine ise baş düşmanım olmuştu. Çünkü onun yüzünden Samsun’a kıyılmış ve ben yoldaşsız kalmıştım.

Yaylacılar olaydan ve benden çok huzursuz olmuşlardı. O sebeple köşe bucak kaçıyorlardı. Zorunlu olarak:

“Ağa. Bizi evimize götür. Size epeyce yük olduk” dediler.

Bu istek üzerine Veli Ağa, onları alıp götürdü. Ben de onlar gittikten sonra düşmandan kurtulmuşçasına rahatladım. Zira düşmanımı artık karşımda görmüyordum.

Ben, çocuk ruhumda bu acılı hayatı yaşarken zaman su gibi akıp gidiyordu. Koca yaz mevsimi bitmişti ve sonbahara gelmiştik. Bu mevsim çiftçinin ekim zamanıdır. Veli Ağa da kendi çapında büyük bir çiftçidir. O yüzden tarlalarda kullanabileceği tüm tarım araçlarını yükletti. Ardından da gerekli aletleri alarak tarlalara akın ettik.

Veli Emmi çok çalışkan biriydi. Sabahın ilk çalışmasına ikimiz birlikte giderdik. Uzun bir süre çalışır, sonra da dinlenirdi. Dolaylı olarak da Gelin Bacı’mın yemek getirmesini beklerdik.

Bir gün yine çok çalışıp, dinlenmek için oturmuştuk. Veli Emmi, babacan bir tavırla yanıma sokulup:

“Bak Yusuf, sen benim çok yakınımsın. Hatta tarla ortağımsın. O yüzden daha çok çalışmalısın” dedi.

“Nasıl olur Veli Emmi? Ben seninle nasıl akraba olur ve nasıl tarla ortağı olabilirim?” dedim. O da:

“Senin annen benim yengemdi. O, en büyük abimin hanımıydı. ‘Abdullah Hoca’ derlerdi kocasına. Birgün askere götürdüler abimi. O askerdeyken savaş çıkmış. Savaş sırasında ise annenin kocası, yani abim şehit olmuş; annen ise dul kalmıştı. Yengemin, , abimden bir kızı olmuştu. Öyle güzel bir kızdı ki o, hepimiz onu çok severdik. Annen de onunla oyalanır, yanımızda geçinip giderdi.

Kızın adı Hanife’ydi. Ailemizde hiç kız çocuğu olmadığı için onun üzerine titrerdik. Üstelik de abimden tek hatıraydı” dedi ve durdu.

Koskoca Veli Ağa’nın gözlerinden damla damla yaşlar akıyordu. Bir süre sora devam ederek:

“Hanife bir gün oğlaklarla oynamaya çıkmış. Oğlaklar hoplaya zıplaya bozuk damın aşağısına, yarım başına kadar gitmiş. O güzel kızım da arkalarından gitmiş. Oğlaklarım bayırda oynamayı çok sever. Hanife oğlaklarla oynarken ayağı kaymış ve yardan aşağı yuvarlanmış. Öğlen vakti oğlaklar eve gelmiş. Fakat Hanife yokmuş. Ben ekin biçiyordum. Gelip çağırdılar. Hep birlikte aramaya başladık. Aklımıza gelen her yeri aradık. Fakat Hanife yoktu. Annem ve hepimiz deli oluyorduk. Bu kız nereye giderdi?

Hanife artık aramızda yoktu. O gece hiç birimiz uyuyamadık. Sabaha dek enine boyuna düşündüm. Aklıma tek bir şey geliyordu: o da yarda yuvarlanması.

O sabah erkenden kalkıp, yarın başına geldim. Orada Hanife’nin izini buldum. Fakat iz birden kayboldu. Ve o anda kalbime bir ateş düştü. Yakıyor ve boğuyordu. Hanife bu uçurumdan uçmuş olabilirdi.

O yarı biliyorsun. Çok derin ve dibinden Koca Çay akar. Eğer Hanife burdan düşmüşse akan su alıp ta uzaklara götürebilirdi. Her ihtimali göze alarak dolana dolana koca dereye indim. Yaz ayları olduğu için su çok azalmıştı. Bu yüzden suyun içine yarın dibine doğru yürüdüm. Gözlerim, suyun en derin yerlerinde ve kıyılarda Hanife’yi arıyordu. Bir süre sonra uçurumun dibine geldim.

Korktuğum başıma gelmişti. Hanife orada, suyun içindeydi. Ağı yukarı yatmış, su sarı saçlarını okşayıp, dalgalandırıyor ve Hanife de sanki bu duruma gülüyordu. Bir müddet bakakaldım.

O melek Hanife’yi ne kadar seyrettim bilmiyorum. Nice sonra ayaklarımın üşüyüp sudan çıkmam gerektiği zamana dek seyrettim.

Sudan çıkarken o minicik o melek yüzlü Hanife’yi kucağıma aldım. Hem ağlıyor, hem de o meleğin ölü yüzlerini öpüyordum.”

Veli Ağa konuşmasını kesip, dalgın dalgın uzaklara baktı. Sanırım bu süre zarfında geçmişe sünger çekip, yeni zamana dönmeye karar verdi ve:

“Hanife, abimin kızı, senin de bacındı. Abim ölünce mirası kızına kalmıştı. Kızı da ölünce annene kaldı. Annen de öldüğüne göre abimin mirası sana kaldı. O yüzden seninle tarla ortağıyız. Şimdi anladın mı?

Hanife ölünce annen bizimle kalmayıp, köyüne döndü. Orda babanla evlendi, ondan ise altı çocuğu oldu.”

“Emmi, benim beş tane kardeşim mi var?”



Yüklə 1,27 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   23




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə