Bir tutam sevgi ariyorum II



Yüklə 1,27 Mb.
səhifə23/23
tarix31.10.2017
ölçüsü1,27 Mb.
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   23
kırmızı çizgi gittiğimiz yere bizden önce gidiyordu.

Şehir merkezinde eşimle ayrı okullarda çalışıyorduk. Bizi takip eden kapkara düşünce şimdi de eşimin peşine düşmüştü. Onu bulunduğu yerden kurtarmak için yapabileceğimiz tek şey oradan nakil yaptırmaktı. Biz de bu amaçla nakil dilekçesi verdik. Fakat hakkımız olduğu halde isteğimiz bir türlü gerçekleşmiyordu. Halbuki biz her gün biraz daha korkulu rüyalar görüyorduk. Buna karşın Milli Eğitim nüfuzlü kişilerin tayinini bir yılda üç, dört kez yapıyordu. Bu haksızlık ise beni çileden çıkarıyordu. O yüzden bu tür nakil yaptıran öğretmenlerin isimlerini alıp, Milli Eğitim müdürlüğüne gittim ve tekrar dilekçe verdim. Sayın müdür,

“Hayır, senin eşinin naklini yapamam,” dedi.

“Neden yapmıyorsunuz efendim,”

“Sana ne ! Yapmıyoruz. O kadar !” dedi.

“Ben Türküm. Eşim de Türk. Öğretmen olarak Türk Milli Eğitimine hizmet veriyoruz. Siz eşimin naklini yapacaksınız,” dedim.

“Hayır yapmıyorum,” dedi.

“Siz, Fatma Gürkan’ın, Sultan Özkale’nin, Nüvit Güner’in bir yılda iki üç kere naklini yapıyorsunuz. Bizim de naklimizi yapacaksınız. Biz Türk öğretmenleriyiz. Sen ise öğretmenlerin hamalısın ! “ dedim.

Bunun üzerine adam ayağa kalkıp, üzerime yürüdü. Zaten benim sinirim iyice bozuk. Ben de onun üzerine yürüdüm. Biz, yaka paça kavga ederken, Borsa Lisesi müdürü olan arkadaşım Mehmet Bozdoğan içeri girip, bizi araladı.

Bu kavganın ikinci günü ise eşimin nakli yapılıyordu.

Eşimin naklinin ardından yeni bir eve taşındık. Kendi aklımızca kötülüklerden kaçıyor, izimizi kaybettiriyorduk. Hani, ‘Yağmurdan kaçarken, doluya tutulduk,’ derler ya, biz de yağmurdan kaçtıkça farkında olmadan doluya tutuluyorduk.

Yeni taşındığımız ev, ev sahibininkiyle bitişik, mutfağı dışarıda ve bahçe içinde tek katlı bir evdi.Evin sahibinin üç tane oğlu vardı. Bunlardan biri askeri okulda okuyordu. Büyük oğlan mühendis, bir devlet okulunda çalışıyor. Fakat bir oğlu var ki, korkunç mu korkunç. Sağ gruplardan birinin içinde yer alıyormuş.

Biz eve taşınalı bir yılı bulmamıştı. Eşim sık sık, “Yusuf, bu evden taşınalım. İçimde kötü bir his var,” deyip duruyordu. Ben önceleri pek üstünde durmamıştım. Ancak, eşimin ısrarları artınca ev aramaya karar verdim. Fakat kira mevsimi olmadığı için ev bulmak pek kolay olmuyordu. Üstelik, sağ-sol çatışmalarının en yoğun olduğu, her mahallenin ayrı bir grup tarafından kurtarılmış bölge ilan edildiği bir dönemdeydik.

Bir akşam eşimin yeğeni Atıl ile birlikte ev aramaya çıktık. Tabii bu arada da çok yorulmuştuk. Bu yüzden yolumuzun üzerinde olan küçük kardeşimin evine uğradık. Burada bir müddet dinlendik. Saat gecenin onbirine gelince Atıl,

“Abi artık kalkalım. Vakit geç oldu,”dedi. Ben de,

“Haklısın. Evdekiler merak eder. Hemen kalkalım,” dedim ve birlikte yola çıktık. Yollar o kadar boşalmıştı ki, korka korka yürüyorduk. Çünkü bu şehir, kandırılmış gençler tarafından param parça edilmişti. Sokaklarda yürürken hangi fraksiyonun, hangi akımın bölgesinde olduğumuzu bilmiyorduk. Kendimizce en tehlikesiz bölgelerden geçmeye çalışıyorduk.

Evin bahçe kapısının önüne gelince rahat bir nefes aldık. Fakat evde bir gariplik vardı. Evin bütün lambaları sönüktü. İçim bir tuhaf olmuştu. Heyecanla kapıyı çaldım. Hiç ses yoktu. Gidip, camlara vurdum. Yine ses çıkmıyordu. Bunlar, bitişikteki ev sahibine gitmezlerdi. Komşunun da ışıkları yanmıyordu. Peki, nerede olabilirlerdi ?

Atıl ile birlikte bir süre kapının önünde bekledik. Ne gelen var, ne de giden... Sonunda dayanamayıp yan komşunun kapısını çalıp, onları uyandırmak zorunda kaldım. Komşuya ailemin durumunu sordum. Komşu,

“Biraz önce bu arada bir sürü silah sıkıldı. Ondan sonra da hem asker, hem de polis gelip, karını ve çocuklarını götürdüler,” dedi.

Bu haber karşısında dondum kaldım. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Komşunun hanımı kolonya getirdi. Kolonyayı elime, yüzüme döktükten sonra bir nebze olsun sakinlemiştim. Eşimin evden taşınma konusunda ısrarlarının nedenini o anda anlamıştım. Biz düşmanla iç içe yaşıyormuşuz meğer. Adamlar benim evden çıkmamı fırsat bilip, hain bir komplo hazırlamışlar. Bir yandan kendime kızıyor, bir yandan da ailemi nerede bulurum diye düşünüyordum.

Çok korkuyordum. Yetişkin ve öğrenci olan iki kızımı, eşimi ve minicik oğlumu gece vakti nereye götürürlerdi ? Üstelik, benim ve ailemin askerle, polisle ne işi olabilirdi ? Eve gelip, ne yapacağımı bilemez bir şekilde evin kapısının önüne oturdum. Çocukluğumdan beri ilk defa ağlıyordum. Ağlamak bana iyi gelmiş olacak ki, sinirlerim bir hayli yatışmıştı. Biraz kafamı toparladıktan sonra evin yakınındaki polis karakoluna gitmeye karar verdim.

Karakoldaki çalışanlarla genelde iyi tanışıyorduk. Derdime ancak onların çare bulacağını düşündüm. Ve hemen yola çıktım. Acele acele karakola doğru yürüyordum ve epeyce yaklaşmıştım. Bir köşe başında eşim ve çocuklarımla karşılaştım. Çocuklar heyecanla boynuma sarıldılar ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Eşime endişe ve merakla,

“Neler oldu ? Nereden geliyorsunuz bu gece vakti,” diye sordum. Eşim perişan ve bitkin bir halde,

“Evin etrafında bir sürü silah sıkıldı. O anda senin resminin camları şangır şangır yere düştü. Hemen çocukları yere yatırdım. Sesler kesildikten epey sonra resmine baktım. Portrene tam üç kurşun isabet etmişti.”

“Benim duvardaki resmimi nasıl görmüş olabilirler ?”

“Nurcan (küçük kızım) mutfakta bulaşık yıkıyordu. Birden içime bir sıkıntı geldi. Ona bulaşıkları bırakıp, hemen içeriye gelmesini söyledim. O içeri girdiğinde perdeyi açık unutmuş. Karşıdan resmini görünce senin ayakta durduğunu sanmış olmalılar.”

“Peki sonra ne oldu ?”

“Biz korku içinde sizin gelmenizi beklerken kapı çaldı ve askerler geldi. İçeri girer girmez de ilk önce kızları sorular sormaya başladılar. Bu arada asker gelene kadar sesi soluğu çıkmayan ev sahibimiz ve hanımı da birden bire ortaya çıkıverdi. Ev sahibimizin askerlerden bir kaçını bir köşeye çektiğini gördüm. Onlarla ne konuştuğunu bilmiyorum ama bu konuşmanın hemen ardından askerler bizi zorla bir askeri araca bindirmeye çalıştılar. Ben, biz suçlu değiliz. Esas suçlu bizim evimizi kurşunlayanlardır diyordum. Ama onlar dinlemiyor, bizi arabaya itekliyorlardı. Bereket versin o arada polis de geldi ve kimin ailesi olduğumuzu sordu. Senin adını duyunca da hemen devreye girip, ‘Komutan bunları önce karakola götürelim. İlk ifadelerini biz alalım. Çünkü olay bizim mıntıkamızda cereyan etmiştir. Üstelik evi kurşunlanan bunlar, suçsuz olan bunlar. Nedense biz mağdurları yakalıyoruz,’ diye bir süre ısrar etti ve güç bela askeri razı etti.

Karakolda ifademizi aldılar. İfademizin bitiminde ise karakoldaki yetkili komutana, hiçbir suçumuz olmadığını, her hangi bir suçla da ilişkimiz olmadığını ve gece yarısı bizi korkutarak karakola getirmekle asıl suçu kendilerinin işlediğini söyleyerek bizi serbest bıraktılar.”

Zavallı kadın korkudan zor konuşuyordu. Çünkü onu üç yavrusuyla birlikte gecenin yarısında meçhule doğru götürmüşlerdi. Ve o bir anneydi.

Eşimin korku ve heyecan dolu konuşmasını dinleyerek eve geldik. Işıkları yakıp,etrafa bakınca olayın çok korkunç olduğunu gördüm. Hem dış duvarlar ve hem de resmimin asılı olduğu duvar kurşun yarasıyla doluydu. Camı paramparça yere düşen resmim tam üç kurşun yemişti. Kurşunlardan biri alnımın ortasına, biri kulak dibine, öteki ise çene ile boğaz arasına isabet etmişti. Camları yere inen resmim ise hala asılı duruyordu.

Bu manzara karşısında kızlarım, “ Baba, seni gerçekten öldürmek istemişler !” diye ağlıyordu.

Bu hain saldırının izlerini gördükten sonra ışıkları söndürüp, hemen yattık. Zira düşmanın ne yapacağı, nasıl yapacağı belli değildi.

Evet, bu karanlık gecenin derinliğinde hepimiz yataklara sokulmuştuk. Biraz sonra olayların şokundan çıkan çocuklarım mışıl mışıl uyumaya başlamışlardı. Fakat ben bir türlü uyuyamıyordum. Resmimdeki kurşun yaraları bütün benliğimi etkiliyordu. “Ya o anda pencereden gördükleri gerçekten ben olsaydım ? Şu anda ölmüştüm,” diyordum. Böyle düşündükçe gözüme bir türlü uyku girmiyordu. Sanki, güneşle gece anlaşmışlar gibi, sabah olmuyordu.

Bir ara bitkinlikten dalmışım. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Minik oğlum başucuma gelmiş, “Baba uyan, uyan, asker amcalar geldi,” diye beni çekiştiriyordu. Kalkıp dışarıya baktığımda evin önünde askeri bir araba gördüm. Bahçede da birkaç asker duvarları ve yerleri inceliyorlardı. Üzerimi değiştirip, yanlarına gittim. Duvarlarda sayısız mermi izleri ve yerde de boş kovanlar vardı. Uzman bir asker duvardan bir tane mermi çıkardı ve iyice inceledikten sonra,

“Bu silah sadece askeriyede var. Burayı bir asker ya da askerden alınan bir silahla kurşunlamışlar,” dedi.

Askerler gerekli incelemeyi yapıp, delilleri topladıktan sonra bir tutanak tuttular. Bize de konuyla ilgili detaylı sorular sorduktan sonra gittiler.

Onlar gittikten sonra askerin söyledikleri kafamda yankılanmaya başladı. ‘ Silah askerindi ama kullanan asker değildi.’ Ardından eşimin akşam ev sahibimizle ilgili söyledikleri geldi aklıma. Zira, böyle bir olaydan haberdar olmayan biri, düşmanı da olsa en azından merakından bitişiğindeki eve gelirdi. Oysa onlar askerler gelene kadar hiç ortalıkta görünmemişler. Hatta bir geçmiş olsun bile demediler. Bu kurşunlama olayının failleri hiçbir zaman bulunamadı ama, düşünüp, üzerinde tartıştıkça bütün yollar Roma’ya çıkıyordu.

Kızlarım bu arada kahvaltıyı hazırlamışlardı. Masaya oturduk. Olayın etkisinden biraz olsun uzaklaşmak için kızlarım ve minik oğlumla şakalaşarak kahvaltı yapmaya başladık. Bir ara kafamı kaldırıp, pencereden dışarı baktığımda bir subayın bahçe kapısından içeri girdiğini gördüm. Eşim,

“Yine ne oldu acaba ? Bir türlü huzur bulamayacak mıyız biz ?” diye söylenmeye başladı.

Hepimiz korku ve kaygı içerisinde askerin gelmesini bekledik. Subay bize gülerek yaklaşıyordu. Bu da bizim endişemizi biraz azaltmıştı. Kapıyı ben açtım ve subay,

“Günaydın öğretmenim,” diyerek elime sarılıyordu. O, benim elimi öpmeye çalışırken ben onu kucaklıyor ve alnından öpüyordum. Çünkü bu asker, Veli adında benim eski öğrencilerimden biriydi.

Öğrencimin gelmesi geceki olayı bize bir an için unutturmuştu. Ortada samimi bir hava esiyordu. Ancak hiç ummadık bir anda subay,

“Geçmiş olsun öğretmenim,” dedi. Veli’nin bu sözü karşısında şaşırmıştık. Eşim dayanamayarak,

“Hayrola Veli, neden geçmiş olsun dedin ?”

“Boşuna saklamayın öğretmenim. Gece başınızdan geçen olayı biliyorum.”

“Bu nasıl olur ? Ne çabuk uydun ?”

“Ben bu gece nöbetçi subaydım. Buraya göreve gelen bana bilgi verdi ve aynen şöyle dedi, ‘Komutanım, bir ev kurşunlanmış. Herif ve avrat öğretmenmiş. İki kızı da öğrenciymiş. Anlaşılan bunların hepiciği komunistmiş.’ ‘’

“Görüyorsun ya Veli bu toplumda öğretmen komünist, öğrenci komünist ve düşünebilen herkes komünist. Peki ya, kurşunlanan evin bizim ev olduğunu nasıl anladın ?”

“Bize bilgi veren askerden adresi sordum. Bahsedilen öğretmenin siz olmamasını dileyerek yola çıktım ve buraya geldim. Sizi görünce de çok üzüldüm.”

Öğrencimi öğleye kadar misafir edip, birlikte öğle yemeyi de yedikten sonra onu kışlasına yolcu ettik.

Bu olaydan sonra günlerce düşündüm. Bu insanlar benden ne istiyordu ? Suçum bu kadar mı büyüktü de yıllardır peşimi bırakmıyorlardı ? Halbuki ben susuz toprağa düşmüş, suyu ve ışığı arayan bir tohumdum sadece. Suyu ve ışığı bulup, filizlenmek, sonra da dallanıp, budaklanmak istiyordum. Uzun ve yorucu bir uğraştan sonra küçücük ama çok güçlü bir ışık yakalamıştım. Onunla hem etrafıma, hem de ışık arayanlara ışık vermeye çalışıyordum. Suçum bu muydu ?

Düşünüyor, düşünüyordum. Kafamı karmakarışık eden sorulara cevap arıyordum. Fakat kendi kendime bulduğum cevaplara ‘ bu kesindir, doğrudur ’ demeye dilim varmasa da doğrulayan biri çıkıyordu ortaya.

Bir Pazartesi günüydü. Okulun ikinci katında ders yapıyordum. Benim çalıştığım okulla Eğitim Enstitüsü yan yanaydı. Bu okulun tören alanı da ders işlediğim binanın batı yanıydı. Hatta bina duvarının dibine bile sıra olunabiliyordu.

Bütün öğrenciler okula gelmiş, tören alanı tıka basa dolmuştu. Ben de sınıfın penceresinden onları izliyordum. Türk gençliğine yakışır bir şekilde İstiklal Marşı söylediler ve sırayla dersliklere girmeye başladılar. İşte tam bu sırada öğrencilerin arkasında duran polis kılıklı iki kişi havaya doğru ateş etmeye başladı. Silah sesiyle öğrenciler büyük bir paniğe kapıldılar. Can havliyle kaçacak yer arıyorlardı. Panikten birbirlerini ezerek, çiğneyerek kaçıyorlardı. Geride kalan bazı ezilmişler dışında okulun tören alanı boşalmış, sınıflarda ders yapacak öğrenci kalmamıştı.

Okul yönetimi ise Türk gençliğini toparlayamıyor, bir araya getirip, okutamıyordu. Çil yavrusu gibi dağılan, param parça olan Atatürk gençliği ise perde arkasından korkunç bir şekilde yönlendirilip, birbirine kırdırılarak, onların aydınlanması engelleniyordu.

Vatandaş okumamalı ve okutulmamalıydı. Okursa uyanır,uyanırsa kazıklanmazdı. Vatandaş okumamalıydı. Okursa aydınlanır ve çevresini aydınlatırdı. Karanlık güçler aydına yaklaşamaz, istediği gibi kullanıp, soyamazdı.

İşte ! Cevap buradaydı. Ben okuyup, öğretmen olduğum için yıllarca acı çekiyormuşum. Hem ben, hem de çocuklarım okuduğu için ‘Böyük Gomonost’ oluyormuşuz. O yüzden hedef tahtası olarak gösteriliyormuşuz.

Atatürk’ün kurduğu bu yüce Cumhuriyet’te garip oyunlar olageliyordu. Hele de onun bu vatanı emanet ettiği Türk gençliğine çok büyük komplolar kuruluyor, okuması engellenip, birbirlerine vurduruyorlardı. Ve O, ta ötelerden, “İktidara sahip olanlar gaflet ve delalet ve hatta ihanet içinde bulunabilirler. Ey Türk genci, işte o zaman senin görevin başlar. Bu ihaneti ortadan kaldıracak güç senin asil kanında vardır” diyordu ya, karanlık güçler Atatürk gençliğini bir araya getirmemek ve hatta onları yok etmek için en korkunç Bizans entrikalarını sergiliyorlardı.

Şans eseri bu gençlerden biri makinist olmuştu. Şehirlerarası tren çalıştırıyordu. Bu, teyzemin oğlu Mustafa Kızıltepe’ydi. Onu evlendirip, istasyonun yakınında bir de ev kiraladık. Evlerimiz çok yakındı. Bir akşam tazecik gelin ağlayarak perişan bir halde geldi;

“Eşimi, Mustafa’mı öldürdüler ! Koşun !” diye feryat ediyordu. Can dayanmaz, dayanılmaz bir feryattı bu. Tüm çevre, kadın-erkek istasyona koştuk. Teyzemin oğlu kanlar içinde yerde yatıyordu. Her yanı delik, deşikti. O kadar çok şiş dürtmüşlerdi ki, bakmaya yüreğim dayanmadı. O anı, o acıyı ömrümce unutamam.

İstasyondaki kalabalık,

“Olur mu böyle olur mu ? Kardeş kardeşi vurur mu ?” diye haykırıyordu. Ama ne var ki, kapkara bir amaç, bir dünyayı yıkıyor, öbür dünyayı da eşsiz ve kocasız bırakıyordu.

Gökyüzünü kara bulutlar tümden sarmıştı. Her gün şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, fidan gibi gençleri yakıyordu. Fakat bu gençleri, bu halkı yıldırımlardan koruyacak paratonerimiz yoktu. Bu yüzden işimize gücümüze korkuyla gidiyor, evimize korkuyla geliyorduk. Kara haber duymadığımız, olaysız geçirdiğimiz bir gün geçmiyordu.

Bir sabah okulun ihata duvarının köşesinde gizlenen birkaç öğretmen gördük. Onlar bizi yanlarına çağırıyorlardı. Eşimle birlikte oraya doğru koştuk. Cengiz bey,

“Az önce Tomris öğretmeni vurdular. Etraf çok karışık. Burada biraz bekleyelim,” diyordu.

Bu haber eşimi de beni de derinden sarsmıştı. Eşim bir kenara çökmüş, ağlıyordu. Tomris hanım eşimin hem öğrencilik yıllarından beri, hem de çalıştığımız okuldan çok samimi arkadaşıydı.

Yıldırımlar tepemize tepemize düşüyordu. Yediden yetmişe herkes korkuyordu. Okula gidip, gelirken yaşamla ölüm arasında çok ince bir çizgide yürüyorduk. İşte tam bu sırada Anadolu’dan yükselen bir ses herkese umut veriyordu; “Çok kısa bir zamanda bu olaylar bitecek ve kardeş kardeşi vurmayacak,”diyordu. Bu ses dalga dalga dağılıyordu Türkiye’ye.

Bu ses Atatürk’ün ordusunun, Türk askerinin sesiydi. Ve kısa bir zaman sonra verdiği sözü yerine getirip, o kara bulutları oluştuğu yere geri gönderiyordu. Artık kardeş, kardeşi vurmuyordu. Gençlik okuluna ve işçi işine gidebiliyordu.

Yüce ordunun sayesinde artık düze çıkmıştık. Görevimize korkusuzca gidip, gelebiliyorduk. Bu yüzden de bütün enerjimi çocuklarıma ve öğrencilerime verebilmiştim. Bu işler beni mutlu ediyor ve ben böyle devam edeceğini sanıyordum. Ama yanılmışım. Zira kara düşünce, kapkara satırlar arasından benim için çizdikleri kırmızı çizgiyi bulup, yine önüme seriyordu. Ve bana sürgün kararı çıkarttırıyordu.

Ne yapmalı, nasıl yapmalıydım ? Her türden bir çıkış yolu arıyordum. Ama bulamıyordum. Tek bir çıkış kapısı vardı. O da emekli olmak. Bunun dışında başka çare bulamıyordum. Eşim öğretmendi. Çocuklarım üniversitede okuyorlardı. Bu durum bana başka çıkış yolu bırakmıyordu. Sonunda kesin kararımı verdim. Emekliye ayrılacaktım.

Ben yıllarca diyordum ki; “Bazı zamanlar kara bulutlar arasından pamuk gibi beyaz bulutlar çıkar. Acaba ben de böyle bulutların oluşmasına yardımcı olabilir miyim ?” Fakat olmadı. Beceremedim. Zira her taşın ardında bir engel vardı.

Yirmibeş yıl görev yapmıştım. Bu süre emekli olmama yetiyordu. Hiç vakit geçirmeden evrakımı hazırladım ve Emekli Sandığı’na başvurdum. Genel Müdürlük’te Cengiz Çürük adında bir arkadaşım vardı. Yetkili biriydi. İşlemlerimin hızlanmasına yardımcı oldu. Ve hayallerime ulaşamadan emekli olmak zorunda kaldım.

Öğretmenlik hayatımın bitmesine çok üzülmüştüm. Boşlukta yüzüyor gibiydim. Birkaç melül mahzun dolaştım. Mustafa Arif Arık bir dörtlüğünde,

“Kara çadır kurmuş sekiz köşeli

İçi renk renk kilimlerle döşeli

Gönlüm Türkmen güzeline düşeli

Eğlemez bu dağlar doruklar beni” der ya, tıpkı öyle. Öğrencilerimin hayali beni deli ediyordu. Her yer bana dar gelir olmuştu.

Günün birinde sıkıntı dağıtmak için yine evden çıkmıştım. Yolda kardeşime rastladım.

“Hayrola abi ? Neden böyle dalgın dalgın geziyorsun ?” dedi.

“Ahmet, biliyorsun emekli oldum. Kendimi bulduğum bu boşluğun içinde şaşkın ördek gibi yüzüp, duruyorum,” dedim.

“Abi, kendini bu kadar bırakmana hiç gerek yok. Bugüne bugün okumuş adamsın. Bu vatan için hep bir şeyler yapmaya istediğini de biliyorum. Neden kafana uygun bir partiye üye olup, orada devam etmeyi düşünmüyorsun ? Hem yeni bir çevre de edinirsin.”

“Güzel bir yol gösteriyorsun Ahmet. Fakat ben kula kulluk yapamam. Bu benim karakterime uymaz.”

“Olsun. Ben yine de bir düşün bu konuyu derim,” dedi.

Kardeşimden ayrıldıktan sonra bir süre dolaştım. Bu arada da onun önerisini enine boyuna düşünmeye başladım. Makul bir teklifti. Zira kaybedecek bir şeyim yoktu. Bu fikir aklıma iyice yattıktan sonra parti başkanlıklarını gezmeye koyuldum. Her birine bir-iki gün uğrayarak parti programlarını inceledim. Sonunda da DSP’ye üye olmaya karar verdim. Zira DSP’nin programı halk çıkarına daha uygun görünüyordu. Yönetim tabandan tavana olacaktı. Ne ezilen ne de ezen olacaktı. Özelleştirme değil, özerkleştirme olacaktı. Ekonominin üç ayağı olacaktı: Devlet sektörü, halk sektörü ve özel sektör. Bunlar birbirleriyle, Güzellikte, kalitede ve üretimde halka dönük rekabet içinde olacaklardı. Eğitimde de yenilik gözüküyordu. Din, sanat ve bilim için de güzel şeyler düşünülmüştü. Vatandaşa diline ve dinine göre din eğitimi verilecekti. Gezici hastaneler kurulacak, vatandaş evinde veya köyünde sağlık hizmeti görebilecekti.

Tüm bunlar halk için önemsediğim, özlediğim konulardı. Bu sebeplerden ötürü DSP’ye üye oldum. Ayrıca içimde daha güzel umutlar da oluşuyordu. Şöyle ki; öğrencilerle aşamadığım engelleri, dağıtamadığım kara bulutları halkla aşmak için savaşmaya karar vererek, parti üyesi oluyordum.

Parti üyesi oluşumun üzerinden kısa bir zaman geçmişti. Hemen il saymanı, ardından da il sekreteri oldum. Çünkü bu partiye herkes üye olamıyormuş. Zira, SHP’liler solda başka bir partinin oluşmasını kesinlikle istemiyorlarmış. Bu nedenle vatandaş korkuyor ve bu partiye açıktan üye olamıyormuş. Ama benim için durum değişmiyordu. Zaten hayatım boyunca savaşıyordum.

Evet ben, savaştan korkmuyordum. Fakat partinin durumu yürekler acısıydı. Partinin vasıtası yoktu. İşlerin ucundan tutacak bir elemanı, daha da kötüsü, telefon, elektrik ve su parası ödeyecek, hele de kira parası verecek bir kuruş parası yoktu. Kısacası parti ‘sefilleri’ oynuyordu. Ne garip ki parti bu haldeyken sorumlu bir yere getirilmiştim. Hocalarım; “Vazife namustur, yapmamak ta namussuzluktur,” derlerdi. Bu düstur üzerine çalışmaya başladım. Bir elimde bağış makbuzu, öbür elimde üye kayıt defteri, gece gündüz çalışıyordum. Her sabah erken kalkıyor, düşük model arabama benzin koyup, göreve çıkıyordum. Bu arada en çok, arabası olan bir üye kaydetmek istiyordum. Ama uzun bir zaman böyle bir üye bulamadım.

Çok zor da olsa her ilçede bir yönetim oluşturup, kiralanan yerin parasını hemen ödüyordum. Kira parası genel olarak emekli maaşımdan ödeniyordu. İl binasının kirası ise çok fazlaydı. Onu da emekli ikramiyemden karşılıyordum. Üyeler bu iş için pek para vermiyorlar, “Başka partiler kira parasını merkezden alıyorlar,” diye itiraz ediyorlardı. Tüm bu zorluklara rağmen çok yol almıştım. Netice olarak, tüm ilçe ve beldeleri örgütledim.

Benim bu faaliyetlerim karşısında SHP’li kardeşlerim huzursuz oluyordu. Ve bu huzursuzluk büyük bir ilçede saldırıya dönüştü. Hem de cadde ortasında. Sağolsunlar, halkın yardımıyla ucuz kurtuldum. Başka bir ilçede ise, evinde misafir kaldığım bayan, adamların elinden beni adeta çekip, aldı. Bayan kardeşim Ayşe Kara’ya ömrüm boyunca müteşekkir kalacağım.

DSP, ilk seçimde vekil çıkaramadı. İkinci seçimde ise 7 (yedi) vekil çıkardı. Ben ikinci seçimde 3. Sıradan vekil adayı idim. Bu arada SHP’de bir şeyler oluyor, DSP gelişiyordu. Fakat hala partinin para sorunu vardı. Zamanında kurumlara parti borcunu ödeyemediğim için evimin elektriği ve telefonu kesiliyor, ya da haciz ihbarı geliyordu. Buna rağmen olanca gücümle çalışıyordum. Aradan epey bir süre geçmiş, parti 3. Defa seçime girmeye hazırlanıyordu. Ben partinin, “Haktan ve halktan yanayız” ya da “Bizim iki gücümüz var:Hak ve halk” yutturmacasına inanarak yine, genel başkan icazetiyle vekilliğe başvurdum ve bu kere 9. Sırada aday gösterildim. Bunun anlam şuydu: Yetişmesi için yıllarca uğraş verdiğim fidan meyve verir olmuş, vurguncular da aç kurt gibi saldırıya geçmişti. Amaç, hazıra konmaktı.

Mesele anlaşılmıştı. Bu benim için bir uyarıydı. Halbuki ben, parti ‘sefilleri’ oynarken hayatımı ortaya koymuş, parti için ekonomik birikimimi pervasızca harcamıştım. Demek ki Sayın Ecevit’in hak anlayışı böyleymiş.

Bir gün parti binasında oturuyordum. Suphi Bey,

“Genel merkezden biri, senin halk arasındaki durumunu sordu. Ben de ilçeleri dolaştım. O yetkiliye de halk arasında çok sevildiğini, büyük bir saygınlığın olduğunu söyledim,” dedi. Ben de,

“Yanlış yapmışsın. Benim kuyumu kazmışsın,” dedim. Daha sonra genel merkezden evime gelen bu düşüncemi doğruluyordu. Zarftan çıkan yazı kargaların bile güleceği komik bir suçlama içeriyordu. Aynen şöyle:

“Sayın Yusuf Karakaş, 24 Aralık 1995 milletvekili seçimlerinin hemen ardından vekillerimize saygı göstermediğiniz, parti bütünlüğünü sarsmaya yönelik etkinliklerde bulunmaya başladığınız veya bu etkinliklere katılmış veya katkıda bulunduğunuz, örgüt çalışmalarını engelleyici eylemlere giriştiğiniz, eski üyelerle yeni üyeler arasında , eski delegelerle yeni delegeler arasında ve parti tabanıyla TBMM grubu arasında ayrılık ve karşıtlık yaratmaya kalkıştığınız, partiye zarar verici iftiralar ve asılsız iddialar yaymaya uğraştığınız,

Bunlarla da kalmayarak, siyasi partiler yasasına ve parti tüzüğüne aykırı kurallar oluşturduğunuz, parti suçu niteliğinde iddia ve iftiralarla dolu bir bülten çıkardığınız veya bu tür davranışlarda bulunanlara katıldığınız veya katkıda bulunduğunuz; böylelikle tüzüğümüzün 84. Maddesinin 1. Fıkrasının 20. Bendinde “ Parti doğrultusuna ve temel ilkelerine aykırı ve parti bütünlüğünü bozmaya veya sarsmaya yönelik çalışmalar ve eylemler yapmak, yahut bu tür çalışmalar veya eylemlere katılmak veya katkıda bulunmak,” diye tanımlanan parti suçunu işlediğiniz tespit edilmiştir.

Genel merkez örgüt kurulumuz 21 Şubat 1997/33 sayılı kararı ile parti tüzüğümüzün 84. Maddesinin 1.ve 2. Fıkraları ile 82 son, 86 son maddesi gereğince ‘üyelikten kesin çıkarılmanız’ istemiyle Merkez Disiplin Kurulumu’za ‘tedbirli olarak’ sevk edilmenize karar verilmiştir. Gereği rica olunur. Saygılarımla,


Rahşan ECEVİT

DSP Genel Başkan Yardımcısı


Sayın Ecevit’in suçlamasını yukarıya aynen çıkardım. Bu suçlamaya gerçekten kargalar bile güler. Siz hem varınızı yoğunuzu ve hatta hayatınızı ortaya koyarak bir ürün elde edeceksiniz, sonra da elde ettiğiniz bu ürünü ateşe verip, yakacaksınız. Bunu deliler bile yapmaz.

Efendim neymiş,eski, delegeler ve yeni delegeler arasına çomak sokuyormuşum. Etme be Rahşan Hanım! Hani, Sayın Ecevit bile vekil değilken Edirne milletvekili olan ve TBMM’de DSP’yi temsil eden Sayın Erdal Kesebir’i niçin kovdunuz ? Onun suçu neydi ? O sadece, “Üye sayısını çoğaltalım,” demişti.

Erdal Beyi kovmanızın arkasında sadece bir tek şey vardı. O da korku...

Sayın Ecevit, bir sürü asılsız iftiralarla bana suç yüklemeniz de bir korkuya dayanmıyor mu ?

Dün, sizi zirveye taşıyan Ahmet İsvan, Kamil Kırıkoğlu, Turan Güneş, v.s, v.s.’leri de partiden kovmanız yine korkuya dayanmıyor muydu ? Vefasızlığın bu kadarına da pes doğrusu !

Cahit Sıtkı Tarancı, “Geç fark ettim taşın sert olduğunu,” der. Ne yazık ki Ecevitlerin vefasızlığını ben de geç fark ediyordum.

Bir gece telefon acı acı çaldı. “Hadi hayırlısı ?” kalkıp, açtım. Telefonun öbür ucunda Fatma abla vardı. Yani Büyük ağanın hanımı. Fatma ablanın sesi çok hüzünlüydü.

“Nasılsın abla ? Sesin çok garip geliyor. Kötü bir durum mu var ?” dedim.

“Hiç sorma oğlum. Abin çok hasta. O bu halinde bile senin gelmeni istemiyor. Ama ben istiyorum. Lütfen beni kırma, gel olur mu ? Benim senden başka candan güvenecek kimsem yok,” diyor ve ağlıyordu.

Bana ne kadar kötülük ederse etsin, ölüm döşeğinde yatan bir insanın ziyaretinden kaçamazdım. O, hastanede yatarken ziyaretimi reddetmişti. Fakat şimdi durum değişikti. O yüzden sabahın erken vakti kalkıp, ziyarete gittim.

Büyük ağa çok hastaydı. Beni görünce içten bir gülümseme dalgalandı yüzünde. Fakat hiçbir şey söylemedi. Belki de özür dileyecekti. Fakat konuşamıyordu ve biraz sonra da uçup, gitti. Ben ise ona ancak “ güle güle, Sevgili Ağam” diyordum.

Sevgili Ağam, benim alnıma uzun bir süre silemediğim bir damga vurup, sonra da uçup, gidiyordu. Eşi Fatma Hanım ise tıpkı bir oğlu gibi bana daha yakın geliyordu. Ve benim de ona öz annemmiş gibi davranmak, bir insanlık görevi olarak üzerime kalıyordu.

Büyük ağanın ölümünden sonra geçmişi uzun uzun yaşayıp, “Kadere bak nereden, nereye?” demekten kendimi alamıyordum. Ağanın evinde yemek yediğim zamanı, onun yüzüme karşı ettiği küfür yüzünden masayı terk ettiğim anı ve Fatma ablanın o andaki bembeyaz Dorik sütunu gibi salonun ortasında kala kalışını damarımdaki kanın donduğunu hissederek bir kez daha yaşadım.

Her neyse, ağa günahıyla-sevabıyla geçip, gitmişti. Fakat eşi Fatma Hanımın rahatça bir ömür sürebileceği bir ev bile bırakmamıştı. O sebeple Fatma abla şehre göçüp, gelmişti. Koca şehirde yapa yalnızdı. Hiç çevresi yoktu. Ben ve eşim de kendi dertlerimizle uğraşmaktan onunla içimizden geldiği gibi ilgilenemedik. Ve o güzel, muhterem insan hiçbir hastalığı olmadığı halde bir bayram günü aramızdan ayrıldı.

“Acaba ?” diyorum, bayram günü aradıklarını mı bulamadı, yoksa umduklarını mı göremedi ? Uçtu gitti. Ruhun şad olsun, kabrinde rahat uyu Fatma abla...

Evet, hayat, politika acımasız, insanlar da vefasızdı. Ancak benim de büyük bir noksanım vardı: Para.

Bilge kişi Nasreddin Hoca, tarihin derinliklerinden şöyle sesleniyor; “Parayı veren, düdüğü çalar,” diyordu.

Başka bir bilge kişi ise paranın yüzüne bakıp, “Sen Allah değilsin ama Allahtan daha iyi şeyler yapıyorsun,” diyordu.

Doğru, benim param yoktu ve hiç de olamaz. Zira ben onu sevemedim. Çünkü onun yokluğu yüzünden yıllarca çile çektim. Böyle olunca da elime geçeni çile çekenlerin üzerine atıyordum. Bu da beni mutlu ediyor. Onların okullarını bitirip, hayata atılmalarını görmek ne güzel bir duygudur.

Memleketimdeki fidan gibi gencecik, gözlerindeki ışıltıyı etrafına yayabilecek insanlardan denize atılan deniz yıldızları misali bir kaçını bile bu topluma kazandırabildiysem, ne mutlu bana.

“Param yokmuş, varsın olmasın,” diyorum. Politika içindeki yaşamıma da Rahşan Hanıma, “Mutlaka beni ihraç edin” diye bir cevap yazarak, veda ediyorum.

Şimdi kafam çok rahat. Kendime yeni bir meşgale buldum. Haftanın belli günlerinde yola çıkıyor,arabamın aldığı kadar öğrenci doldurup, şehirden oldukça uzak olan üniversiteye taşıyorum. O, her biri bir dünya olan gençlerle yaptığımız tatlı sohbetler bir anda, hep de yarım kalarak okul kapısında sona eriyor. Ertesi gün başka öğrenciler, daha sonraki gün başkaları... Böylece de hem öğrencilerden kopmuyor, hem de bir insanlık görevi yapmanın verdiği hazla kendimi mutlu hissediyorum.

Adını ve amacını bilmediğim bu gençleri indirip, boş arabamla eve dönerken geçmişimi hayal ediyorum. İlk etapta, yüzünden tebessümü hiç eksik olmayan Refik Günbay gözümün önüne geliyor ve onunla yol alıyorum. Bu yolun bitiminde de benim ikinci yaratıcım olan o yüce insana satırlar arasında ve sonsuza dek saygılarımı sunuyorum.



“Bu kitabı okuyan herkes görecektir ki, umut her zaman, umutsuzluğu yenecektir.....”







Yüklə 1,27 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   23




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə