Bir tutam sevgi ariyorum II



Yüklə 1,27 Mb.
səhifə3/23
tarix31.10.2017
ölçüsü1,27 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   23

“Evet senin beş kardeşin daha var. Bunlardan biri kız, diğerleri oğlan.

Babanın hali vakti yerindeydi. Rahatça geçinip gidiyorlardı. Küçük kardeşini doğurduktan sonra annen öldü. Ne yazık ki annenden üç ay sonra da baban öldü.

Kardeşlerin hep küçük küçüktü. En büyük kardeşin mallara ve sizlere bakamamış. O yüzden mallar hep ölmüş. Kardeşlerini de oraya buraya çoban vermiş. Bu haberi duyunca çok üzüldüm. O sebeple bir gün köyünüze gittim. Sen evde yalnız başına oynuyordun. Ninenden seni istedim. “Peki Veli Ağa” dedi. Ben de seni alıp, malının başına getirdim. Sen de hem malına sahip olur, hem de başını kurtarırsın.

Kardeşlerinin en büyüğü şimdi askerde. Geçen gün ondan bir mektup aldım. İzine gelecekmiş. O zaman buraya da uğrayacak. Sen de abini o vakit görürsün.

Veli Ağa anlatırken hem ağlıyor, hem de ona saygı duyuyordum. O andan sonra Veli Ağa’ya olan duygularım tamamen değişti. Meğer adam beni kollamak ve korumak istiyormuş.

Veli Emmim konuşmasını bitirdikten sonra kalkıp elini öptüm. Ve çok çok teşekkür ettim. Ekim mevsimi boyu Veli Emmimle ölesiye çalışıp, ekilecek tarlaları tohumlayıp ve kara sabanla sürdük. İşimiz bitince de Ağa kendi özel işlerine, ben de çobanlığıma döndüm.

Aradan epey bir zaman geçmişti. Havanın çok güzel olduğu bir gün keçileri çok uzaklara, komşu bir köy civarına kadar sürmüştüm. Kulağıma yankı yankı silah sesleri gelmeye başladı. Ben de keçileri o yöne doğru sürdüm. Bir müddet sonra olayın çok yakınına vardım. Boğuk boğuk sesler geliyordu. Oradan bir erkek:

“Yetişin emmiler! Kızımı kaçırıyorlar!” diye bağırıyordu. Bu feryat arasında da “Güm güm” diye tüfek sesleri karışıyordu.

Olay yerine iyice yaklaşıp, durumu seyrettim:

“Kızım, bacım ve komşum” diye dövünen kadınları, oraya buraya silah sıkan erkekleri gördüm. Halkın bu acı durumunu epeyce izledim. Yavaş yavaş ortalık sakinledi. Ve herkes evinin yolunu tuttu.

O kadar insan kaçırılan kızı bir türlü yakalayamamıştı. Olaylar bittikten sonra ben de keçileri toparlayıp evin yolunu tutmuş ve akşama doğru eve gelmiştim.

O akşam evde garip şeyler oluyordu. Kimileri eve giriyor, kimileri evden çıkıyordu. Evin etrafında üzerleri süslü eğerlerle kaplı atlar bağlıydı. Ben ise bu duruma şaşıp, kalmıştım. Bir süre sonra kendime gelip keçileri yerlerine koydum. Ardından da meraklı bakışlarla içeri girdim. İçerde eli silahlı erkekler ve bir köşede süslü bir kadın vardı. Korku ve şaşkınlık içindeydim. Gelin Bacı’m imdadıma yetişti, hemen kolumdan tutup başka bir odaya götürdü. Hem benimle konuşuyor, hem de gözlerinden inci inci yaşlar akıtıyordu. İşte o an:

“Yusuf, duydun mu olanları? Veli Emmin bir kız kaçırmış” diyerek ağlıyordu. Adeta yüreğim parçalanıyordu. Anlamazlıktan gelerek:

“Kızı ne yapacakmış Gelin Bacı?” dedim.

“Benim üstüme bir avrat daha aldı. O bu evde kalacak.” dedi.

Vay be! Demek ki köşedeki süslü kadın Veli emminin ikinci karısı olacaktı.

Evdeki silahlı adamlar o gece Veli Emmi’min evinde kaldılar. Herhalde gece sabaha dek nöbet tuttular. Sabahleyin de erkenden dağılıp, gittiler.

Veli Ağa’nın evine ikinci avrat girince burada hiç huzur kalmadı. İki kadın sık sık kavga ediyordu. O yüzden ev işleri hiç yapılmıyordu. Aralarında “Sen yap, ben yapmam” inadı başlamıştı. Ağa, bu olaylara sık sık tanık oluyor. Fakat bir türlü başa çıkamıyordu. Bazı kere de onları kalın sopalarla dövüyordu. Onların sopa yerken çıkardıkları bağırtılar insanın içini parçalıyordu. Ne var ki dayak faslı bittikten sonra inatlaşma huyları aynen devam ediyordu.

Uzun bir iç savaştan sonra birinci kadın hakimiyeti ele alıyordu. Gara Emine de benim gibi evin ikinci sınıf üyesi oluyordu.

Birinci avrat çok güzel bir kadındı. Sarı saçlı, beyaz tenli, oldukça yakışıklı endamı mutlak bir üstünlüktü. Öbür yandan çevrenin hatırı sayılır bir ailenin kızı oluşu, başka bir faklı tarafıydı.

Gara Emine ise adı gibi gapgaracıktı. Üflesen yıkılacak gibi cılızdı. İçimden ona “Boston Hoyuğu” derdim. Zira o, üzerine çok kara, yırtık ve kirli bir şeyler giyerdi. Bağa ve bahçeye o haliyle girerdi. Günün birinde Gelin Bacı’m beni çağırıp:

“Yusuf, Gara Emine’yi çok yorma” dedi.

“Niçin yorulmayacak?”

“O gunaçı. Yakında gunnayacak.”

Bir müddet sonra Gelin Bacı’mın dediği oldu. Gara Emine bir çocuk doğurdu. Onun çocuğu da tıpkı kendisi gibi kapkara bir kızdı.

Gara Emine doğum sebebiyle bir süre evde kaldı. Doğumdan gelen hastalığı geçti mi, geçmedi mi bilmiyorum. Yine benimle evden uzaktaki işlere başladı. Onun o minicik yavrusu analığının yanında evde kalıyordu. Bakımsızlıktan sadece bir deri bir kemik kalmıştı. O yüzden bebeğe kimileri “Aydaş” , kimileri de “Ceneviz” diyorlardı. Bebek o hale gelmişti ki, yavrucak ağlayamıyordu.

Ben bebeğin o haline bakıyor ve için için ağlıyordum. Bir ara gözlerini açtı, tatlı bir gülücük yaptı, iki minicik elini yukarı kaldırdı ve derince bir nefes aldı. Ondan sonra da hiç kıpırdamadı.

O, artık ölmüştü. Doğar doğmaz dünyanın eziyeti onu bulmuştu. Gara Emine ise bir ozanımızın “Karnın dolu, kucağın boş olsun” dediği gibi kucağı boş kalmıştı.

Gara Emine ve ben evin iki ayrılmaz uşağı olmuştuk. Tarla sürüyor, ekin biçiyor ve harman sürüyorduk.

Yılın birinde ekinler çok güzel olmuş, buğdaylar bereket saçıyordu. Gara Emine’yle, Koca tarladan ilk buğday mahsulünü çıkarmıştık. Veli Ağa, “Yusuf, yani mahsulden hazırlayayım da değirmene götür, öğüt de gel. Taze taze ekmek yiyelim” dedi.

Değirmen çok uzaktaydı. “Karabucak” denen yerde İzzet Hoca’nın bir su değirmeni vardı. Un öğütmek için oraya gitmek zorundaydım.

Veli Emmim “Gece işe gideceksin” deyip, beni erken yatırdı. Ne kadar uyudum bilemiyorum. Gelin Bacı’m uyandırdı. Veli emmim beygiri yüklemiş dışarda bekliyordu. Koltuğumdan tutup, beygirin sırtına, yükün ortasına koydu ve “Dikkatli git, gel Yusuf” dedi.

Değirmen yoluna varana dek beygirle bir süre uğraştım. Çünkü o, nereye gideceğini bilmiyordu. Zira yol gecenin karanlığından doğru dürüst görünmüyordu. Fakat değirmen yoluna sapınca o, nereye gideceğini anladı. Ihlaya tıslaya yükünü ve beni değirmene doğru götürüyordu. Ben ise bazen uyuyor, bazen uyanıp türkü mırıldanıyordum. Sabah namazından az sonra değirmene vardım.

Değirmenin sahibi İzzet Hoca, namazı bitirmiş, Kuran okuyordu. Birazcık onu bekledim. Okuması bitince kalkıp, yükümü çözdü. Beni okşadı ve sevdi. Zira o, benim kimsesiz biri olduğumu biliyordu.

İzzet Hoca, buğdayı sepetliğe koyduktan sonra, kendi pişirdiği değirmen çöreğini getirdi. Çöreği birlikte yerken, şişko karısı Döndü Teyze çıkıp, geldi. Elinde pırıl pırıl parlayan bir çitil ve büyükçe bir sahan ve kaşıklar vardı. Sabahleyin pişirdiği sütten, çitile doldurup, alıp gelmişti.

Şişko Döndü Teyze’nin sayesinde iyi bir kahvaltı yaptık. Kahvaltı bitince de, İzzet Hoca bana bir süre dua okuttu. Biz dua okurken, un da hazırlanmıştı.

Değirmendeki adamlar ve İzzet Hoca, unu beygire yükleyip, beni de yükün ortasına koydular. İzzet Hoca “Güle güle, küçük adam” deyip, beygirimi yola sürdü.

Yol boyu uzun süre dümdüzdü. Fakat Selamlı Köyü’nün aşağı tarafında çok yokuş bir yer vardı. O yerden her zaman korkardım. Düz yolum bitmiş, oraya gelmiştim. Beygir yokuşa tırmanmış, ben de yelesine sıkı sıkı tutunmuştum. Yokuş boyunca dar bir yer vardı. İşte oraya gelmiştik. Hayvan acı bir ses çıkarıp, yere yığıldı. Çünkü un çuvalını çam ağacına çarpmıştı. Zavallı hayvan bir türlü kalkamıyordu. Hemen beygirin sırtından inip, semerini çözdüm. Yük sırtından inince beygirim ayağa kalktı.

Beygirin kurtulup, ayağa kalkması beni çok sevindirdi. Fakat beygiri geri yükleyemeyeceğim için uzun bir süre ağladım. Çünkü elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Çok korkuyordum. Burası iri ağaçlardan oluşan bir çam ormanıydı. Evet çok korkuyordum. Geç kaldığım için Veli Ağa, döve döve öldürürdü. Zira her iki durum da çok berbattı.

Nice zaman sonra bir beygirli geldi, o da değirmenden geliyormuş. Önce beygirimi semerledi. Arkasından da yerde yatan un çuvallarını yükledi.

Bana bu büyük iyiliği yapan adam işini bitirdikten sonra birlikte yola çıktık. Uzun bir süre birlikte yolculuk ettikten sonra, ben eve geldim. O, iyilik sahibi adam ise yoluna devam etti.

Ben eve gelince Veli Emmi’nin avratları, geceden kalkmış, yeni undan hamur yuğurup, bolca yufka ekmek, arkasına da sacda çörek yapmışlar.

O sabah kahvaltı yaparken yeni mahsülden yapılan ekmekten bolca yedim. Karnımı doyurup, davarla birlikte yola çıktım. Ekmek o kadar tatlı olmuştu ki, kumanya olarak verilen ekmekten bile yemiştim. Keçilerle birlikte kırlara çıktığım zaman sarhoş gibiydim. Devamlı uykum geliyordu. O gün akşama dek uyukladım. Üstelik başım ağrıyor, yürürken düşmemek için kendimi zorluyordum.

Bir gün Gara Emine’yle birlikte kıra çıktık. Keçiler karnını doyurup yattıktan sonra, mısır biçmeye başladık. Burada ben;

“Gelin Bacı benim başım ağrıyor” dedim. O da:

“Yusuf, benim de başım ağrıyor, üstelik sarhoş gibiyim”

“Gelin Bacı, neden hastalanıyoruz öyleyse?”

“Yusuf, bu seneki buğdaylar delili. Yeni öğüttüğün un da delili buğdaydan. Biz de o undan ekmek yaptık. O ekmekler ise delili olduğundan bizi de deli tutuyor. Yani zehirleniyoruz.

Gara Emine hem konuşuyor, hem de bütün gücümüzle çalışıyorduk. Nasıl oldu bilmiyorum, ikimiz de uyuyup kalmışız. Uyandığımız zaman ise davar ve sığırlar mısır tarlasını talan etmişti. Gara Emine ise ağlamaya başladı.

“Veli Emmin haberlenirse bizi öldürür. Çünkü mallar tarlayı batırmış.”

“Gelin Bacı, nolacak şimdi. Böyle sık sık dayak mı yiyeceğiz?”

“Yusuf, eğer Medine Gelin Bacı’na, Veli Emmi’ne demezsen sana bir yol söylerim.”

“Vallaha, billaha kimseye demem. Hadi söyle”

“O halde sen burdan köyüne git. Ben nasıl olsa bu adamın evinde dayak yiye yiye öleceğim. Bari sen kurtul.”

“Gelin Bacı, ben nereye giderim ki?”

“Gardaşlarının yanına git. Onlar ölmezse sen de ölmezsin”

“Gelin Bacı, ben köyümü de, nereden gideceğimi de bilmiyorum. Nasıl giderim?” dedim.

Bu konuşmalardan sonra hemen ayağa kalktı. Elimden tutarak tepeye yukarı yürüdü. Birlikte uluyola (çevre köylerin şehre gittiği yol) kadar gittik. Yola varınca Gara Emine gözlerimden öpüp:

“Yusuf, bu yoldan hiç ayrılma. Dosdoğru git. İlk vardığın sizin köydür.” dedi.

Emine Gelin Bacı’mdan ayrılırken onun elini öptüm. O da ağladı. Ben de ağladım. Ve ağlayarak yoluma devam ettim.

Yolum büyük ağaçlı ormanlar arasından geçiyor. Sonra türlü hayvanların yayıldığı bir otlağa çıkıyor, arkasından büyük kayalar arasına giriyordu. Kayalar arasındaki yolculuğum korku içinde geçiyordu. Çok şükür ki kayalar arasındaki yolculuğum çok uzun sürmedi. Tahminen bir saat kadar sonra kayalıklar bitti. Yerini küçük bir ovaya bıraktı.

Ben kayaları yara yara çıkarken ovanın başlangıcında türlü renk kümeleri kaynaşıyor, sağa sola dağılıyordu. Güneşin, kayalardan yansıyan ışıkları ise renk oluşumunu daha ilginç hale getiriyordu. Ben ise hem merak ediyor, hem de o renk kümelerine doğru yaklaşıyordum. Onlara yaklaştıkça ilgim iyice arttı. Bu kümeler ‘köy kadınları’ydı. O uzaklara yansıyan renkler ise kadınların sırtlarındaki giysilerdi.

Merak ederek kadınlara iyice yaklaştım. Onların orta yerinde bir su kuyusu vardı. Her kadının elinde ise uzun bir ip ve ellerinde ikişer tane de su kovası vardı. Bir süre onlara baktım. Sırası gelen o uzun ipini kovasının birine bağlıyor. Onu kuyuya sarkıtıp, su çıkarıyor. Suyu dışardaki kovaya doldurup, kuyuya bir daha sarkıtıp, bir kova daha su çekip, evinin yolunu tutuyordu.

Ben de bu kadınlardan birinin peşine takıldım. Az sonra:

“Bibi, Zöhre Ahmet’in evi nerede?” diye sordum. Kadın da:

“Aman kuzum, sen Zöhre Ahmed’in oğlu musun?”

“Evet bibi”

“Adın ne senin?”

“Yusuf”

“Vah kuzum vah! Babayın evi şu koca çamın yanındaki iki katlı ev. Amma şimdi kimseyi bulamazsın.”



“Teşekkür ederim. Bibi (hala)” dedim.

Kadın ayrı yöne, ben ayrı yöne doğru yürüdük. Boynu bükük umutsuzca yürüyordum. Bu duygular içinde babamın evine geldim. Kapı dışardan kilitliydi. Anlaşılan evde gerçekten kimse yoktu. Evi dolanıp, ağaç merdivenden dama çıktım. Görünür yerde kimsecikler yoktu. Fakat az uzakta, ağaçlar arasından bir ev görünüyordu. Babamın boş damından inip, bir umutla oraya doğru yürüdüm. Çok zaman geçmeden o eve geldim. Evin önünde bir kadın vardı. O da ağılların üstündeki çamaşırları topluyordu. Ona doğru yaklaşıp, yanına dek sokuldum.

“Kolay gelsin bibi” dedim. Kadın yüzünü bana doğru döndü. Onun yüzünü görünce bir hayli korktum. Çok korkunç bir görünüşü vardı. Ayrıca üstü, başı lime limeydi. Kadın beni tepeden tırnağa inceleyip:

“Ne arıyorsun çocuk?” dedi.

“Ben Zöhre Ahmet’in oğluyum. Bizim evde kimse yok. Nerde olduklarını biliyor musun?”

“Ulan sen Yusuf musun?”

“Evet bibi. Benim adım Yusuf.”

“Vay cevuyun dölü vay, vay köpen dölü vay! Vay yetim kuzum vay!”

Kadıncağız durumuma çok acımış olacak ki ağlarcasına ağıt mırıldanıyordu. Biraz sonra

“Caydeşleyin obalaya çoban citti, evde Ali ağanla Çiyli (kirli) Kız vay! Ali ağanı bilemeyom. Emme Çiylikız şincik buyalaydaydı. Mustafa Emmim Çile citmiş olabiliy”

“Peki bibi. Mustafa emmimin evi nerde?”

“Daha şoyda kuşum. Büyük keşme ağacının oyada”

“Sağol bibi. Gidip oraya da bakayım.”

Az sonra o kekeç dilleriyle beni aydınlatan kadının yanında ayrılıp, tarif edilen yere gittim. Orada, arkası torağa dayalı bir dam, önünde de bir çardak vardı. Eve iyice yaklaştım. Çardakta bir kadın, yanında da saçları karma karışık, eli, yüzü kir içinde büyükçe bir kız vardı.

Kızı görünce yüreğim yandı ve vücuduma bir titreme düştü. Bu benim ablam olmalıydı. Babasız, anasız ve çaresiz. Olduğum yere kısa bir süre oturdum. O ara kalbimin sesini dinleyip, için için ağladım. Ne var ki yapacağım bir şey yoktu. Kendimi toparlayarak ayağa kaltım ve:

“Ev sahibi!” diye seslendim.

Sesimi duyan onlar bana dönüp, başı fesli ve çıkrık egiren kadın:

“Gel bakalım yavrum. Ne arıyorsun?”

“Ben Sarı Iraz’ın oğluyum. Anama “Sarı Iraz” derlermiş.

Benim konuşmam biter bitmez oturan kız ayağa fırlayıp:

“Bu benim gardaşım. Yusuf bu Yusuf!” diyerek koşup beni kucakladı.

Bir süre, kucak kucağa kaderimize ağladık. Kanadı kırık kuşlar gibiydik. Bir türlü uçamıyorduk.

Ben, beş veya altı yaşındayken köyümden ayrılmışım. Aradan dört-beş yıl geçmiş. Bu zaman sürecinde ablamla hiç görüşmemiştik. Sevgili ablacığım, bana o kadar candan sarıldı ki hayatımda ilk defa tatlı bir dil ve sıcak bir nefes duyuyordum. Bu arada onun gözyaşları ılık ılık omzuma damlıyordu.

Nice sonra ablamdan ayrılıp, emmimin karısının elini öptüm. O da samimi, sıcak bir yüz gösterdi. Hayatımda ilk defa mutlu oluyordum.

Bu konuşmalardan sonra Elif bibim kalkıp, mutfağa geçti. Ben de ablamla sohbet ettim. Bu arada biraz önce gördüğüm kadını sordum. O kadına “Pasaklı Ayşe ya da Tatıl Ayşe” denirmiş.

Ben ablamla konuşurken akşam olmuş, emmimin karısı, akşam yemeğimizi getirdi. Hep birlikte yemeğimizi yedik.

Yemekten sonra onlar bana, ben de onlara çeşitli sorular sordum. Elif bibim babamı ve onun ölümünden sonrasını kısaca özetlemeye başladı. Ve:

“Vay yetim kuzum vay. Baban köyümüzün muhtarıydı. Herkes onu çok severdi. Bir süre malı, mülkü vardı. Ayrıca iki tane akarsu değirmeni vardı. Kayının öldükten sonra Hacı Yusuf, muhtar oldu. İşte ne yaptıysa o yaptı. Sizler hep küçüktünüz. Elinizden bir şey gelmiyordu. Keyişin dölü bundan faydalandı. Önce babayın tarlalarını sattı, ardından da değirmenleri yaktı. Yerine yenisini yapıp, kendisi sahip çıktı. Atlar, keçiler ve sığırların çoğu bakımsızlıktan öldü, geri kalanını da it, köpek yedi.”

Elif bibim, hem anlatıyor, hem de ağlıyordu. Ben ise onun anlatmasına daha fazla dayanamadım ve ablama:

“Hadi abla, eve gidelim” dedim. O da:

“Peki, hadi gidelim” dedi.

Elif Bibi’me iyi akşamlar dileyip, ablamla birlikte baba evine geldim. Ve bile bile ilk defa babamın evinde yatıyordum.

Köyümde, garip garip dolaşıyor ve dolaştıkça da huzursuz oluyordum. Bir gün yanıma iki çocuk geldi. Onlar da aynı ben çağlardaydı. İkisi de emmilerimin çocuklarıymış. Hasan, Selim emmimin, Memmet de Mustafa emmimin oğluymuş. Onlarla tanıştım. Ve onlarla birlikte üç ay kadar hoşça vakit geçirdim.

Bu süre içinde büyük abim Kirli kızı, yani ablamı kocaya verdi. O gelin olunca evin hiç tadı kalmadı. Abim evden bir çıkıyor, pir çıkıyordu. Nereye gidiyor, nerde kalıyor ve ne zaman gelir, kimse bilmiyordu. Bu yüzden evde yalnız kalmaya korkuyordum. Onun için Mustafa Emmi’min oğlu Mehmet’i çağırdım. Geceleri evde birlikte kalmaya başladık.

Günün birinde çok acıkmıştım. Çünkü evde yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Ben açlıktan kıvranırken, Mehmet pis pis gülüyordu. Onun gülmesi ise beni daha çok kızdırıyordu. Beni iyice kızdırdıktan sonra çekip gitti. O durumda ne yapacağımı şaşırmıştım. Bir yanda açlık, öbür yanda korku. Çaresiz bekliyordum. Nice zaman sonra kapı çalındı. Hemen kapıyı açtım. Mehmet kapıda duruyordu. Hemen içeri girdi. Elinde ise kesilmiş, kocaman bir tavuk vardı. Şaşkınlıkla ona:

“Emmi oğlu, bu nedir?” dedim.

“Seni aç mı bırakacaktım Yusuf”

“Peki, bu tavuğu nereden aldın?”

“Gara Yusufgil’den çaldım.”

Ben, bön bön Mehmet’e bakarken o, aceleyle tavuğu temizliyordu, bana da “Aptal aptal durma. Ateşi yak” diyordu. Ben mecburen emre uyup, ateşi yakarken, Memmet tavuğu temizlemişti. Zira o, tavuğun derisini yüzmüştü. Böylece temizleme işi çok çabuk olmuştu. Az sonra ateş iyice yanıp, çalıntı tavuğu kebap yapıp yedik.

Ne garip? Hayatımda hiç yapmayacağım bir fiili zoraki işliyordum. Bu yüzden o gece hiç uyuyamadım. Gözüme uyku girmedi. Çünkü tavuğun sahibi dul bir kadındı. Kocası ölmüş, beş yetim çocukla baş başa kalmıştı. Böyle bir insanın ve bu kadar yetimin hakkı yenir miydi?

Evet o gece tavuğu yedik. Sonra da Memmet’le and içtik. En kısa zamanda tavuğun parası ödenecekti. Nice zaman sonra Memmet’ten haber aldım. Tavuk parasını ödemişti. Ben de ona borç etmiştim.

Tavuk yediğim gece köydeki son gecem oldu. Zira sabaha dek uyumamış, düşünmüştüm. Bu köyden mutlulukla ayrılmalıydım. Kesin olarak bu karara varmıştım.

Sabah olunca erkenden “Kirli Kızın” yani ablamın evine gittim. “Abla, ben köyden gidiyorum. O yüzden evin anahtarını getirdim. Anahtarları al” dedim.

Ve böylece ablamla vedalaşıp, köyden yine ayrıldım. Artık meçhule doğru yürüyordum.

Köyümden mahsun ve boynu bükük ayrıldım. Yönümü kaderin akışına bırakıp, ağlayarak yürüyordum. Uzunca bir zaman yürüdükten sonra yol, beni Kuyubeli Köyü’ne götürdü. Orada bazı evlere uğrayıp, “Çoban arayan var mı?” diye sordum. Fakat herkes sözleşmiş gibi “Hayır yok” diyordu. Burada aradığımı bulamayıp, o köyü başka köylere bağlayan yol boyu yürümeye devam ettim. Yol, beni yormuş ve de çok acıkmıştım. Üstelik hava da kararmak üzereydi. Az ilerde bir ev göründü. Aklımdan oraya sığınmayı düşünüyordum.

Ben, böyle düşünürken, o evin yolunda bir atlı göründü. O bana doğru geliyordu. Az sonra atlı ile karşılaştık. Atlı:

“Merhaba Yusuf, nereye gidiyorsun?” dedi.


“Merhaba abi” dedim. Şaşkın şaşkın bakarak ve:

“Bu gece kalacak bir yer arıyorum” dedim. O, gülerek eğilip elimden tuttu ve atın terkisine aldı.

Atlı, benim çok yakınımdı. Adı da Mahmut’tu. Babasıyla teyze oğluyduk. Köy muhtarı olduğu için teyzemin oğluna “Ese (İsa) Kahya” derlerdi. Ben Kirik Veli’nin çobanıyken Mahmut abi sık sık yanıma gelirdi.

Şans, şimdi onunla karşılaştırıyordu. Ve o, elimden tutup “Hadi bin terkime” diyordu.

Mahmut Abi’nin terkisinde biraz yol aldık. Akşam namazına az kala onların evine geldik. Dış kapıdan girerken o:

“Baba!” diye bağırmaya başladı. Ese Kahya dışarı çıkmış ve “Ne var oğlum?” diye merakla soruyordu.

Az sonra Mahmut Abim elimden çekerek:

“Bak baba. Sana teyzeyin oğlunu getirdim.” diyordu.

Biraz ilerleyerek kapının önüne geldik. O vakit Mahmut abinin kardeşi İsmail, atın başına geldi. Biz inerken o, atı tutuyordu.

Attan önce ben indim, sonra da Mahmut Abi. Biz eve çıkarken İsmail atı ağıra çekiyordu.

Evin ikinci katına çıktığımızda, Ese Kahya ve Akkız Yenge bizi bekliyordu. Onların ikisi birden bana sarıldı. Kucaklayıp, sevdiler. Sonra da birlikte içeri girdik.

Teyzemin oğlu beni, üç-beş gün alıkoydu. Fakat ben sıkılmaya başladım. Zira başkasının sırtına yük olmak istemiyordum. Üstelik boş durmak beni çok yoruyordu.

Bir sabah teyzemin oğlu ve çevresiyle vedalaşıp oradan ayrıldım. Fakat ayrılışım biraz hüzünlü oldu: Ben Akkız’ın yani yengemin elini öperken o, bana sarılıyor ve ağıt yakarak ağlıyordu. Onun bu hali hepimizi, acıklı bir maziye doğru sürükleyip, götürüyordu.

Hani gelin olan kızlar “Hem ağlar, hem de giderim” derlermiş ya, ben de öyle. Hem ağlıyor, hem de meçhule doğru gidiyordum.

Sonbahar ayları gelmişti. O yüzden hiç olmazsa kışı geçirecek bir yer arıyordum. Kışı geçirmemi sağlayacak tek iş ise koyun, keçi gütmekti. Bu yüzden çoban duracak bir yer arıyordum.

Yola çıkalı hayli zaman olmuş, üstelik de yorulmuştum. Bu yüzden Kedi Hasangil’e uğradım. Kedi Hasan’ın küçük avradı Hasibe, teyzemin kızı oluyordu. O sebeple Kedi Hasanlar’a uğradım. Orada hem dinlendim, hem de karnımı doyurdum. Sonra da Hasibe Hatun’dan müsaade isteyip, yoluma devam ettim.

Yolda iki jandarmaya rastladım. “Kimin oğlusun, nereye gidiyorsun?” gibi çeşitli sorular sordular. Korkudan soruların hiçbirine cevap veremedim. Zira o zamanlar jandarma dayağı çok meşhurdu. İşte o an, o meşhur dayaktan ben de nasibimi alıyordum. Hem de nasıl? Yediğim tokatlar sersemletmiş ve aklım başımdan gitmişti. Vurulan dipcikler de cabasıydı.

Jandarmalar uzaklaştıktan nice zaman sonra ayıktım, aklımı toplayabildim. Zamanın o meşhur jandarma dayağı aklıma geldikçe o anı yaşıyorum, gözlerim yaşarıyor.

Dayaktan sonra umutsuzca yürüyordum. Ormanlığın bitiminde önüme bir köy çıktı. Elli altmış metre ilerde ve tepenin başında köyün ilk evi görünüyor, az ilerimde de omuzu baltalı bir adam o eve doğru yürüyordu. Adamı görür görmez adımlarımı biraz çabuklaştırıp, omzu baltalı emmiye yetiştim ve onu yanlayarak selam verdim. Adam selamımı aldıktan sonra:

“Akşam vakti buralarda ne arıyorsun çocuk?” dedi.

“İş yapacak,çoban duracak bir yer arıyorum” dedim.

“Bazen, insanın işi rast gider, ihtiyaç duyduğu şey ayağına gelirmiş. Şu anda benimki de öyle oldu. Çünkü ben de bir adam arıyordum. Zira çocuklarım hep küçük, işim ise çok. Herhalde seni bize, Allah gönderdi.” dedi.

Baltalı adam konuşmasına devam edecekti. Fakat o anda tepedeki eve geldik. O ev de birlikte geldiğimiz adamınmış.

Eve gelir gelmez adam, karısını çağırıp:

“Gel Fadıma, bak. Bize lazım olan adam ayağımıza geldi.” dedi.

Baltalı adam çağırınca içerden iri yapılı bir kadın ve ardından küçük küçük beş, altı çocuk çıktı. Hepsi de merakla bana bakıyordu. O koca bedenli kadından ince bir ses:

“Hoş geldin çocuk” dedi.

Tavuk cücüğü gibi çocuklar arkadan, kadın da önden içeri doğru yürüdü. En arkadan da baltalı adamla ben, içeri girdik.

Baltalı adam içeri girince ailesini tanıttı. Avradı, Koca Fadıma, beş tane kızı ve en küçük çocuğu Memmet. Köşede biri yatıyordu. Onu sordum.
Adamın Kadı Bibi’siymiş. Aslında kaynanasıymış. Fakat çocukluğundan beri “Bibi” dediği için yine de “Bibi” diyormuş. Kendini adı ise “Halil Ateş”miş. Ama halk arasında “Selamlı Halil” diyorlarmış. Sonra da beni sordu. Ben de kendimi tanıttım.

Ben kendimi tanıtırken, adamın yüzünde bir değişme oldu. Çünkü adam, tüm çevremi tanıyormuş. Fakat geçmişte çok önemli bir şey olmuş. Adamın babasına “Deli Ümmet” derlermiş. Ta otuzlu yıllarda Deli Ümmet ve adamları, (babası) benim dedem Halil Kahya’yı, pusu kurup, öldürmüşler. Bu yüzden adamın yüzünün şekli değişmiş, hatta korkmuş. “Aman aslanım, geçmişteki olayları düşünüp de bana kin tutmayasın” dedi.

“Aman be Halil Emmi. Bana ne, o olaylar ta geçmişte kalmış. Senin günahın ne, benim günahım ne? Sakın aklına öyle bir kötü fikir getirme” dedim.



Yüklə 1,27 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   23




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə