Bir tutam sevgi ariyorum II



Yüklə 1,27 Mb.
səhifə5/23
tarix31.10.2017
ölçüsü1,27 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   23

Annem ve babam gibi mutlu bir aile arasında yemek yiyorduk. Koca Fadıma ile Selamlı Halil geldi. Benim geldiğimi duymuşlar ama nasıl duyduklarını bilmiyorum. Onlar da sofraya oturdu ve hep birlikte yemek yedik.

Yemekten sonra hep birlikte sohbet ettik. Onlara da son üç gün içinde yaşadıklarımı anlattım. Merakla dinlediler. Hepsi de çok sevindi. Yardımcı olması için Allah’a dua ettiler.

Tanrım, bu aileler bana neden bu kadar sıcak davranıyor? Acaba kendi çocuklarına da bu kadar sıcak davranıyorlar mı? Bana çok mu acıyorlar? Yoksa beni cidden çok mu seviyorlar? Her ne ise Tanrım onlardan razı olsun!

Sohbetin bitiminden sonra herkes evine, bizler de yataklarımıza gittik. Çok yorgun oluşumdan ötürü dünyadan habersiz uzunca bir süre uymuşum. Uyandığım vakit güneş bir hayli yükselmişti. Bu yüzden herkes işine gitmiş, evde ise yalnız Ayşe teyzem kalmıştı. O da topallaya topallaya bahçeden geliyordu.

Ayşe Teyze’min iki ayağı da topaldı. Topallık sadece onun ayaklarındaydı. O küçük ayakları içe doğru çarpıktı. Ayşe teyzem o nedenle çörtel çörtel yürüyordu. Buna karşı o kadar güzel bir insandı ki! Sanki Allah’ın yarattığı, yer yüzünün en güzel kadınıydı.

Ayşe teyzem, “Kalktın mı kuzum?” diyerek sakat ayaklarıyla eve doğru geliyordu.

Ben elimi yüzümü yıkarken o da eve geldi. O güzel elleriyle önüme özenle hazırlanmış sütlü çorbayı getirdi. Çünkü benim sütlü mısır çorbasını çok sevdiğimi biliyordu.

Yemekten sonra Ayşe teyzemle helalleştik. Ben onun o mübarek ellerini öptüm. O da bana bol bol dua etti. Allah kısmet ederse , tekrar geleceğime söz vererek yanından ayrıldım.

Selamlı köyünden ayrıldıktan sonra, anamın ve babamın olmadığı köyüme doğru yürüdüm. O kızgın güneşin ve sıcak havanın verdiği zorlukla yol aldım. O bunaltıcı havalarda biraz yürüyor, biraz da dinleniyordum. Üstelik ayaklarım da köye istemeye istemeye yürüyordu. Ayrıca Selamlı Köyü ile bizim köy arası pek de uzak değildi.

Dura-yürüye ikindin vakti köye geldim. Bir umut ışığı düşünerek dosdoğru evimize gittim. Dış kapı kilitliydi. Bunun anlamı “Evde kimse yok” demekti.

Evimiz bir tepenin batı yüzündeydi. Doğusu, kuzeyi ve güneyi ormanlıktı. Bu nedenle de evimizin yanında ulu bir çam ağacı vardı. Fakat evin yakınında tek bir komşu ev yoktu.

Ulu çamın dibinde bir süre oturdum. Esen rüzgarla, çam yapraklarının savaşını dinledim. Çok hoş bir ses veriyordu. Rüzgar, çam ağacına: “Çekil yolumdan, yol ver bana.” çam ağacı da rüzgara: “Üzerime gelme, sana yol vermem” der gibiydiler.

Çam ile rüzgarın çıkardığı sesi bir süre dinledim. Onların savaşırken çıkardıkları ses çok güzeldi. Ama güneş batmak üzereydi. Bu yüzden korkmaya başlayıp ayağa kalktım. Sonra da korka-çekine Mustafa Emmi’min evinin yolunu tuttum. Biraz gittikten sonra amcamın evine vardı. Onun dul karısı Elif Bibim(hala) tandır çöreği yapıyordu. “Kolay gelsin Elif Bibi.” deyip elini öptüm. O da: “Hoş geldin kayın-oğlu. Ama niye geldin ki? Sana kim bakacak burda, bre kuzum?” dedi.

Elif bibimin bu soruları beni eritiyor. Eriyen içim gözlerimden damla damla akıyordu. O, gözlerimden akan damlaları görünce bir tuhaf oldu. Anlaşılan söylediklerine pişman olmuştu. Suskun ve şaşkın, bir süre bana baktı. Sonunda: “Yetim kuzum, yanındaki iskemleye otur da taze taze çörek ye ve karnını doyur. Bu vakitten sonra kimin kapısına gidip de karnını doyuracaksın?” dedi.

Çaresiz olarak emre uydum. Gerçekten gidip de karnımı doyuracak kimsem yoktu. O yüzden iskemleye oturdum ve Elif Bibi’min uzattığı ekmeklerle karnımı doyurdum.

Çörekler piştikçe “Beni al ye” der gibiydi. Onlar mısır unundan yapılıyor ve mis gibi kokuyordu.

Çörekleri yedikçe ve karnım doydukça uykum geliyordu. Yorgunluk da uykuma pekiştiriyordu. O yüzden, bir ara ocağa düşecek gibi oldum. Bu halimi gören Elif bibim ansızın “Ocağa düşüyordun köpeğin oğlu!” diye bağırdı. Bunun üzerine elimde kalan ekmeği sofraya bırakıp, az ötede serili olan minderin oraya vardım. Kendimi minderin üzerine attım. Sadece o anı hatırlıyorum.

Üzüntü, yorgunluk ve karnımın doyması, bu üç etkenin sonucu, sabaha dek ölü gibi uyumuşum. Fakat uyku arasında güzel bir rüya görüyordum: Rüyamda bir peri güzeli beni uyandırmaya çalışıyor, ben uyanmayınca da ayaklarımı gıdıklıyordu. Ama bu gıdıklama işi gittikçe sertleşiyordu. Rüyamdaki bu sert gıdıklanışa dayanamayıp, ayaklarımı geri çektim. Ayaklarımı geri çekmek ise uyanmamı sağladı. Uyandığım vakit ise peri kızı değil, emmimin oğlu Mehmet’i görüyordum. Zira ayaklarımı Mehmet gıdıklıyormuş. Ben gözümü açınca:

“E bre emmoğlu, uykun ne kadar da berkmiş? Bir saatten beri ayağını gıdıklıyorum. Uyanmıyorsun.”

“Yahu emmoğlu, beni niçin uyandırdın? Rüyamda güzel güzel peri kızları görüyordum” dedim.

O benim bu sözüme kahkahalarla güldü ve “Hadi kalk, hadi kalk” diyerek, elimden tutup yataktan çıkardı. Sonra da birlikte kahvaltı yaptık.

Mehmet’le bol bol oynuyorduk. Bu arada bazen de güreş tutuyorduk. Fakat o, her defasında beni yıkıyordu. Birinci kere o benden büyüktü. Bu yetmiyormuş gibi, bir de sıtma hastalığının azizliğine uğramıştım. O yüzden hala zayıf ve çirozdum. Tüm bu etkenlerden ötürü, Mehmet beni eze eze yıkıyordu.

Köyümüzün kuzey-doğusunda yüce bir dağ vardı. Kış boyu yüzü bembeyazdır. Ne var ki, o beyaz yüzündeki sarı sarı, kızıl kızıl dişlerini bir türlü saklayamaz. Bu sebeple o türlü renkli dişleri, sırıtıp durur. Biz bu sırıtık dişli dağa “Hopka Dağı” deriz.

Bu yüce dağ, bahar geldiği zaman köyümüze bol bol su gönderir. O sulak etekleri bol bol meyve doldurur. Babam da buraya birkaç dönüm bağ dikmişmiş. Bazen, Mehmet’le buraya dek gelip eve üzüm götürüyoruz.

Yaşamımız böylece devam ederken, Mehmet:

“Emmoğlu, şu borcunu versene” dedi.

“Ne borcu Mehmet?”

“Ne borcu olacak? Tatıl Ayşe’nin tavuk borcu.”

“Sen ödedin mi o borcu?”

“Hem vallah, hem billah ödedim”

“Yalancı, nasıl ödedin?”

“Yumurta biriktirip, çerçilere sattım. Yumurta paralarıyla da borcumuzu ödedim.”

Mehmet’e inanıp 50 kuruş vererek borcumu ödedim. Çünkü altı ay çalışıp (40) kırk lira para kazanmıştım.

Günün birinde Elif Bibim, harıl harıl çalışıyordu. Bir yandan evin etrafını temizliyor, bir taraftan da bolca yemek yapıyor ve bir yandan da bizlere temiz çamaşır hazırlıyordu. Bu arada da:

“Çocuklar bolca su ısıttım. İkiniz de tertemiz yıkanın. Bugün bayram. Hep birlikte bayrama gidilecek.” dedi.

Üçümüz birden evden çıktık. Onun elinde içi yemek dolu kocaman bir kova, öbür elinde de bir çıkın ekmek vardı. Bu yiyecekleri bayram yerine götürüyorduk. Yolda yorulduğu zaman onları Mehmet’le ikimize taşıtıyordu.

Köyümüzün bir bayram yeri vardır. Büyüklerimiz bayram yerini en uzak eve göre belirlemiş. O yüzden köyün tam orta yerindedir.

Bayram yerimiz çok güzeldir. Büyük büyük doğal ağaçlar, atalarımızın diktiği meyve ağaçları, bayram yerimizi süsler. Alabildiğince hür büyümüş bu ulu ağaçlar sanki her bayram halkı kucaklayıp onlarla bayram yapar gibidir. Bayram yeri iki bölümdür. Kadınlara ulu ağaçların altında bir yer yapılmış, erkeklere de büyüklerimiz tarafından dikilen ağaçların altında bir yer düzenlenmiştir.

Bana göre büyüklerimiz çok mantıklı düşünmüşler. Zira bayram yerine göre, erkekler ön safta, kadınlar da arka safta topluca öğlen namazı kılıyorlardı. Hep birlikte bayram yerine gelince, Elif bibim, beraberce taşıdığımız yiyecekleri alıp, kadınların arasına karıştı.

Büyüklerimiz çok güzel bir kural koymuşlar: Her bayram günü tüm aileler olanaklarına göre yemek hazırlar ve bayram yerine getirir. Burada ise kadınlar bölümüne ayrı sofra, erkekler bölümüne ayrı sofra açılır. Herkes getirdiği yemeği erkek ve kadınlar sofrasına dağıtıyor. Bu işlem bitince hep birlikte oturulup yemek yeniliyor. Bilhassa, kurban bayramı için bu çok önemlidir. Yıl boyu bir defa bile et yemeyenlere, bu bayramda doyasıya et yedirilmiş olur.

Bu bayram da öyle oldu. Sofralar serildi. Yemekler yendi. Sonra da herkes serdiği sofrayı ve kabını topladı. Ardından da kadınlar kendi alanına, erkekler de kendiler için uyarlanan bölümde hep birlikte öğlen namazı kılındı.

Sıra bayramlaşmaya gelmişti. Erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla bayramlaşıyordu.

Bizim emmoğlu Mehmet çok muzip biriydi. Aklına yine bir muziplik gelmiş olmalı ki, elimden tutup sürüklemeye başladı.

“Gel emmoğlu, gel. Sana bir şey söyleyeceğim.” dedi. Kadınlara doğru iyice yaklaşınca da, “Gel seninle, Telli Ayşe’nin elini öpelim” dedi.

“Onunla birlikte yürüyüp, bayanların arasına girdik. Mehmet çok güzel bir kızın yanında durdu. Hemen kızın eline sarıldı. Zorla da olsa onun elini öpmeye çalışıyordu. Kız ise kaptırdığı elini kurtarmaya uğraşıyordu.

Kızcağız bir süre uğraş verdi fakat elini bir türlü kurtaramadı. Bunun üzerine de “Yardım edin, yardım edin! Şu terbiyesize bakın. Elimi tuttu, bir türlü koyvermiyor.” diye bağırıyordu.

Bu feryat üzerine kızın anası ve diğer kadınlar Mehmet’in üzerine saldırdı. Bu durumu gören Mehmet, kızın elini bırakmış, öyle bir kaçıyordu ki, aç kalmış kurt bile tutamazdı. Emmoğlunun o kaçışını halen görür gibi oluyor ve gülüyorum. Mehmet can havliyle kaçarken, kadınlar “Gavurun dölü, köpeğin oğlu” diyerek onu taş yağmuruna tutuyorlardı. Hele de bazılarının attığı taş kurşun gibi vızılıyordu.

Mehmet’i bayram yerinden kovan kadınlar, bana da sataşmak istedi. Fakat, beni ve anamı babamı tanıyanlar araya girip “Yazık, o bir yetim. Üstelik de hiçbir suçu yok.” diyerek, azgın kadınları yatıştırdılar. Ben de onların sayesinde taş yağmuruna tutulmaktan kurtuldum.

O güzel bayram yerinde tüm köylü bayramlaşmış ve evde işi olanlar hemen evlerine dönmüştü. Boş zamanı olanlar ise, bayram gününün tadını çıkarmak için, bayram alanında kalmışlardı.

Benim ise köyden ayrılma günüm yaklaşmıştı. O sebeple önce Hopka’nın eteğine gittim. Arada, babamın bağından biraz üzüm yedim. Sonra da Elif bibime getirmek için biraz üzüm topladım.

Artık bağda işim bitmişti. Bu yüzden doğruca evin yolunu tuttum. Fakat evde, beni bir üzüntünün beklediğini bilmiyordum.

Elif Bibim, bir incir ağacının dibine oturmuş, ağıt yakarak ağlıyordu:

“Oğlum da gitti ellere

Gözyaşım döndü sellere

Başvururum her bir yere

Çıkıver de gel ey oğlum
Seni saldılar Kore’ye

Şehit koymuşlar araya

Başvururum tüm çareye

Yatma orda gel be oğlum


Gavurun Kore dağları

Yutuyor hep yavruları

Bulunmuyor çareleri

Bir çare bul, gel be gülüm


Ah Menderes dedikleri!

Türk kanıdır yedikleri

Hep gavurun südükleri

Kanda yatma kalk gel oğlum


Anan saçını yoluyor

Kanı içine doluyor

Hep Türk genci yokoluyor

Dön Kore’den gel can oğlum”

Elif Bibim uzun bir süre ağladı. O ağlarken ben de göz yaşlarımı tutamadım. Zira ben de onun kadar dertliydim.

Elif Bibi’min göz yaşları bitmiş olmalı ki, elindeki birkaç incirle eve doğru yürüdü.

Evin yan tarafında bir bahçe vardı. Burada, incir, nar, erik ve buna benzer meyve ağaçları vardı. Amcamın oğlu İsmail, evin yanına güzel bir bahçe yapmıştı. O, askere gideli taa Kore’de şehit olalı ağaçlar büyümüş ve meyve verir olmuştu. O güzel Elif Bibim de bu ağaçlardan meyve koparırken, şehit oğlu aklına gelmiş, o yüzden göz yaşı döküyordu.

Rahmetli emmoğlu, Allah sana rahmet eylesin. Acılı anana da sabır versin.

Evet, anamın, babmın ve kardeşlerimin olmadığı köyümde, emmimin karısı Elif Bibim’le ve oğlu Mehmet’le çok sıcak bir zaman geçirdim. Bunun baş sebebi, cebimde paramın oluşu, ayrıca da bir okula gidecek umudumun oluşu. Bu nedenle de köyümde hoşça bir zaman geçirdim. Ama, “Bu ayın sonunda şehre gel, beni bul” diyen adamın istediği vakit gelmişti.

Durumu Elif Bibi’me anlattım. Çamaşırlarımı hazırladı.

Bir perşembe günüydü. Elif Bibim erkenden kaldırıp üstümü giydirdi. Ben de sıcak vakitler ayağımı pişirircesine yakan lastik ayakkabılarımı giydim. Bunun üzerine Elif Bibim elimden tutup, şehre giden birine teslim etti ve “Oğluma göz, kulak ol.” dedi. Sonra da elime, içi yiyecek dolu bir çıkın tutuşturdu.

Cuma günü şehirde pazar kurulurmuş. Köylüler, ürettiklerini satmak için pazara giderler. Fakat pazar yeri çok uzaktır. O yüzden perşembe günü erkenden yola çıkılır. Zira şehirle köy arası 40 km’lik bir yoldur. Ara çok uzak olduğu için, herkesin bir biniti vardı. Ben ise yürüyordum. Hava iyice ısındıktan sonra durum değişti. Şehre giden amcalar beni, sıra ile terkilerine aldılar. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra ikindin vakti şehre geldik. “Keçici Oğlu’nun Hanı” denen bir yere indik.

Hava çok sıcaktı. İnsan durduğu yerde terliyordu. Az sonra akşam oldu. Herkes bir köşeye çekilmiş, evinden getirdiği yiyeceklerle karnını doyuruyordu. Ben de uygun bir yer bulup soframı açtım. Elif Bibi’min koyduğu yiyecekleri çıkardım. Yufka ekmek, pişirilmiş yumurta, kuru soğan ve tuz koymuştu. O yiyeceklerle karnımı iyice doyurdum. Çünkü sabahtan bu yana açtım. Karnımı doyurduktan sonra da küpün yanına gidip, bir tas da su içtim. Böylece sabahtan beri bağırıp çağıran midemi susturdum.

Handa bulunan tüm insanlar karınlarını doyurmuş, küme küme laflıyorlardı. Fakat onların konuşmaları hiç ilgimi çekmedi. Bu yüzden çarşıya çıkmak istedim. Merdivene koşup, birer ikişer atlayarak aşağıya indim. Ama bir türlü dışarıya çıkamıyordum. Atlar bağırıp çağırıyor, birbirlerine tekme atıyorlardı. Bu sebeple, merdivenin basamaklarında bir süre bekledim. Onların sesi kesilip, kütür kütür yemlerini yemeye başlayınca sessizce aralarından geçip dışarı çıktım.

Hanın kapısını çıktığım zaman, karşı köşede bir lüks gördüm. Lüks ışığının yardımıyla, oraya kadar yürüdüm. Oraya geldiğimde ise, hayli uzak bir köşede bir lüksün daha yandığını gördüm. Lüksler uzaktan uzağa ışıklarıyla sevişiyor gibiydiler. Ben de arabozucu gibi onların arasına girip, üç dört tur yürüdüm. Tüm dükkanlar kapalı, çarşıda kimsecikler yoktu. Dükkanlar sadece iki tane lükse teslim edilmiş gibiydi.

Cinlerin cirit attığı çarşıda fazla dolaşamayıp, hana gelip yattım.

Sabahleyin atların kişnemesiyle uyandım. Sahipleri de atların sesini duymuş olacaklar ki, her odadan beyaz donlu bir iki kişi çıkıp atların içine iniyorlardı. Kuru tahtalar benim bütün vücudumu uyuşturmuş, onların açılması için dışarı çıkıp bir köşeye çekilmiş, beyaz donluları seyrediyordum. Epey bir süre, olduğum yerde kaldım. Beyaz donlular önce atlarının yanına iniyor, sonra yattıkları yere çıkıyor, giyinip dışarı fırlıyorlardı.

Ben bulunduğum yerde bir süre kaldım. Uyuşan yerlerim yavaş yavaş canlandı. Bunun üzerine manava inip biraz üzüm aldım. Evden getirdiğim ekmekle yiyerek, karnımı doyurdum. Artık gavil yerine gitmeye hazırdım. Üstüme başıma bir çeki düzen verip, istenen yere gittim.

Sabahın erken saatleriydi. Gavil yerinde, o güler yüzlü adam yoktu. Bunun üzerine cadde boyu defalarca tur attım. Kalbim kuşlar gibi çırpınıyordu. İçimden de “O güler yüzlü ağabey ya gelmezse ne yaparım?” diye düşünüyordum. Umutsuzluğum gittikçe artıyor, umudum azaldıkça da kalbim çarpıyordu. Çarşı cıvıl cıvıl olmuş, herkes benim deli dana gibi dönüşüme bakıyordu.

Bir yanda halkın bakışı, öbür yanda umudumun tükenişi beni tüketiyordu. Buna rağmen son bir tur daha attım. Turun sonuna gelirken de , can simidi olarak beklediğim adamı gördüm. O, köşeden çıkmış “Beni bekle” dediği yere doğru geliyordu. Bunun üzerine derin bir nefes alıp Allah’a şükrettim.

O güler yüzlü, sevecen adam beklenen yere varıp, oturdu. Az sonra da ben, yanına varıp selam verdim. O, yüzünden hiç eksik etmediği güler yüzüyle “Aleykümselam, hoş geldin aslanım.” dedi.

Bana göre o çok yakışıklı adam, yakınına bir sandalye çekti ve benim de oturmamı işaret etti. Ben de istediği yere oturdum. Güler yüzü ve tatlı diliyle biraz sohbet ettik. Fakat adamın yüzü ansızın değişti. Üzgün bir hale girip:

“Bak aslanım, yazdığımız dilekçenin cevabı geldi. Bu sene, öksüz mektebine yerli çocuk almıyorlarmış. Sebebi ise bu okullara göçmen çocukları alacaklarmış. Bu duruma senin kadar ben de üzüldüm.” dedi.

O anda tüm dünyam yıkılmıştı. Beni umut dünyasına daldıran adam, şimdi de çıkarıp boşluğa fırlatırcasına gözüme bakıyordu. Benim ise gözlerimden, biten umudun suları boşalmış, akıyor akıyordu. Bu duruma o güzel adam da duygulanmış olmalı ki, gözleri yaşardı.

Ben oturduğum yerden kalkamadım. Çünkü umudumu yıkan bu depremi vücudum kaldıramıyordu. O güler yüzlü adamın da yüzü gülmüyor ve benimle oturuyordu. Bir müddet sessizce oturduk. Fakat gözyaşı bezlerim çalışıyor ve hala su akıtıyordu.

Hayret. O, güzel adam yine gülümsüyordu. Benim için yeni bir çare mi düşünmüştü. Ben de yeni umuda kapılırken o:

“Hiç üzülme aslanım. Ben seni okutacağım” dedi.

Tanrım sen ne yücesin? O güzel insan bana yeni bir dünya kuruyor.

“O gözyaşlarını sil ve köyüne git. Eylül ayının onunda buraya gel, o zaman okullar açılır. Ben de seni bir okula yazdırırım.” dedi.

Bu yeni ve kesin umutla ayağa kalkıp, o güzel abinin elini öpmeye çalıştım. Ancak o, elini öptürmeyip “Hadi güle güle git aslanım.” dedi.

Ben ayağa kalkıp çarşıya doğru yönelirken, o güzel adam da ayağa kalkmış ve tekrar “Güle güle aslanım, güle güle” diyordu.

Çarşıda aval aval yürüyüp ve sağa sola bakarak o gece kaldığım hana geldim. Handa, pazara hala çıkamamış köylülerim vardı. Onlar pazara çıkarken, ben de peşlerine takıldım. Hep birlikte pazara gittik. Köylüler alış veriş yaptı. Ben de gölge gibi, onlarla birlikte dolaştım. Adamlar işlerini bitirince hep birlikte hana döndük.

Hana geldiğimizde öğlen olmak üzereydi. Adamlar hancıdan büyükçe bir kap istediler. Hancı da içi kalaylı büyük bir tepsi verdi. Kalaycı Mehmet Emmi, pazardan alınan sebzelerden bir salata yapmaya başladı. Bana da 25 kuruş verip:

“Hadi git, ekmek al. Sakın uzağa gitme. Hanın hemen yanında Gani Mahmut’un dükkanı var. Mahmut Emmi’den 5 tane ekmek al getir.” dediler.

Ben hem parayı, hem de büyük bir bez alıp dükkana gittim. Beyaz sakallı dükkancıya parayı uzatıp, 5 tane ekmek istedim. Adam ekmekleri uzattı. Ekmekler kocaman kocamandı. Götürdüğüm çıkına zor sığdırdım. Onların her biri bir kilogrammış.

Ekmekleri alıp hana geldim. Kalaycı Mehmet Emmi de bir tepsi salata hazırlamış, hepimiz tepsinin etrafına sıralanıp, karnımızı iyice doyurduk. (Karnı doyan sofradan kalkıp heybesini hazırlıyor ve doğruca atının yanına iniyordu. Atını hazırlayıp, heybesini ata yerleştirdikten sonra da binek taşına çekiyordu. Burada bir de besmele çekip atına biniyordu.

Adamların, atlarla yol alması güzeldi. Ama benim bu kavurucu sıcakta yol yürümem çok zordu. Bu yüzden, onlar atlarına binip tırısa giderken, ben hanın bir köşesine durup, onları seyrediyordum. Handa en sona kalan Kalaycı Memmet’ti. O da atına almazsa şehirde kalıp, sabah serinliğinde yola çıkacaktım. Neyse ki Kalaycı Memmet beni terkisine aldı.

Kalaycı Memmet, atını hazırlamış ve binek taşına çekmişti. O anda, az ilerde beni gördü. “Hadi terkime bin.” dedi. Önce ata kendisi binip, iyice yerleşti. Sonra da elimden tutup terkisine bindirdi.

Memmet Emmi beni terkisine aldıktan sonra kendi kendine homurdanıyor ve “Hayvan herifler, merhametsizler. Bu çocuğu görmediniz mi, Allah’ın yetimi burada bırakılır mı? Hiçbirinizde din, iman yok mu?” diyordu.

Önce gidenler bir hayli yol almışlardı. Bu yüzden onlara ancak bir su başında yetiştik. Adamlar, atlarını ağaçların koyu gölgesine bağlamış, suyun etrafına oturmuş dinleniyorlardı.

Buz gibi su, koca bir kayanın dibinden çıkıyordu. Önüne ağaçtan bir oluk kurulmuştu. Susayanlar, bağrı yananlar, “Elinizi, yüzünüzü yıkayıp serinleyin” der gibiydi ama onun homurdanmasının esas sebebi ise, önüne koyulan kocaman ağaç tekneydi. O tekne ki içine iki adam yatıp uzanabilirdi. İşte bu mübarek su, teknenin önüne konmasına, hürriyetinin engellenmesine öfkelenip, durmadan bağırıyordu. Öyle gür bağırıyordu ki, onun feryadı taa uzaklardan duyulabiliyordu.

Bu güzel suyun ve ulu ağaçların altında uzunca bir süre kaldık. Herkes kendi hazırlığına göre karnını doyurdu. Ben ve bazıları da çarşı ekmeğini yufka ekmeğe sarıp yiyerek karnımızı doyurduk. Sonra da üzerine buz gibi sudan içtik.

Biz karnımızı doyururken atlar da karınlarını doyurmuştu. O sebeple at sahipleri, atların başından yem torbalarını çıkarıp, su teknesine götürüyorlardı. Onlar da kana kana sularını içince hemen yola çıkıp arkaya bakmamacasına at sürüyorlardı. Bu hareket benden kaçışlarını işaret ediyordu. Ama ben hiç üzülmedim.

Zaman epeyce geçmiş, güneş yakıcı sıcağını azaltmış ve etrafı ormanlarla kaplı yollara gelmiştik. Yol boyu hep gölgeydi. Bu yüzden hemen lastik ayakkabımı çıkardım. Çünkü onlar ayaklarımı ateş gibi yakıp parmaklarımın arasını pişiriyordu. Yollar sıcak olmadığına göre onları elime alıp atlıların çoğundan önce yola çıktım.

Ben, atlardan daha hızlı yol alıyordum. Zira atlar, dolana dolana yol alırken, ben kestirme yerlerden geçiyor ve atlılar yaklaşana kadar dinleniyordum. Ayrıca da atlı ağalara “Size ihtiyacım yok” demek istiyordum.

O hızlı tempo ile atlılardan daha önce köye geldim. Başka kalacak yerim olmadığından yine Elif Bibi’min evine gittim. Evde Mehmet ve Elif Bibim çeşitli sorular sordular. Onların sorularını cevaplarken uyuyakalmışım.

Elif Bibim emmimin ilk karısıdır. Bu kadından iki oğlu, bir de kızı olmuştur. Kızı Fadik (yani Fatma) en büyükleridir. O, kocaya gitmiş. İkincisi ise İsmail’dir. Menderes onu Kore’ye göndermiş. O da Menderes’in kurbanı olmuştur. Üçüncüsü ise Mehmet benim arkadaşımdır.

Emmim, köydeki tüm malı satıp, Çukurova’ya göçmek istemiş. Elif Bibim buna razı olmamış. Bunun üzerine de emmim tüm varlığını karısına ve çocuklarına bırakıp, köyü terk etmiş. Bu sebeple, köydeki koca evde Mehmet’le Elif Bibim kalmıştır.

Zorunlu olarak, köyde Elif Bibi’min yanında bir süre daha kaldım. Bu süre içinde Mehmet’le dağa, taşa gittim. Onun türlü yaramazlıklarını yaşadım. Mehmet’le oynarken Elif Bibi’me de sık sık “On eylül ne zaman gelecek?” diye soruyordum. “Yakın oğlum yakın.” diyerek beni oyalıyordu. Fakat günün birinde beni çağırıp,

“Üç gün sonra 10 Eylül. Ona göre toparlan, hazırlığını yap.

“Olur Elif Bibi.” diye cevap verdim.

Elif Bibi’min bu haberine çok sevindim ve Elif Bibi’me “Bibi, gideceğim yer çok uzak. Yolda acıkırım. O zaman ne yaparım bibi?” diye sordum.

“Sen hiç kayal etme. Ben , sana yiyecek hazırlarım”

“Sağol Elif bibi, teşekkür ederim.” deyip elini öptüm.

Bir pazar günü Elif Bibim beni erkenden uyandırdı. Bir elime dürüm ekmek bir elime de çıkın tutuşturdu. Sabahın alacakaranlığıydı. “Hadi oğlum güle güle” deyip beni yola çıkardı. Hem yol yürüyor, hem de karnımı doyuruyordum. Bir müddet sonra önüme bir pınar çıktı. Burada elimi yüzümü yıkayıp, kana kana bir de su içip yoluma devam ettim. Yol ıssızdı. Büyük ağaçlar arasından geçiyordum. O sebeple de çok korkuyordum. Korka korka epeyce yürümüş ve sonunda bir tepenin üstünde beyaz bir ev görmüştüm. Bu durum ise beni sevindirmişti. Korkuyu kafamdan atarak eve doğru yaklaştım. Zaten yolum evin yakınından geçiyordu. Ansızın önüme iki asker çıktı. Biri elimden tutup, o beyaz eve doğru çekerken öbürü de yüzüme olanca gücüyle tokat atıyor ve gözlerinden sanki ateş çıkıyordu. O beyaz ev karakolmuş. Orada uzunca bir sorguya çekip, bir kere de orda dövdüler. Jandarmaların adam dövme güdüleri doymuş olmalı ki, sırtıma da bir iki tekme vurup dışarı attılar.

Ta o zamandan bu yana nerde bir asker görsem içim kinle dolar. Sonra da pişman olur ve “Mutlaka fakir fukara çocukları, yoksa bu ıssız dağ başlarında askerlik yapmazlardı.” der, kinimi üzüntüye dönderirim.

Karakolda askerlerden yediğim dayağın acısıyla yola çıktım. Yolda hem yürüyor, hem de ağlıyordum. Bu acı ve ızdırapla şehre geldim. Şehre geldiğimde vakit hayli erkendi. Bu sebeple çarşıda bir müddet dolaştım. Akşam olunca da uygun bir yerde karnımı doyurdum.

Artık beklediğim vakit gelmiş ve akşam olmuştu. Korka çekine ve de heyecanla, beni çağıran o güler yüzlü abinin evine doğru yöneldim. Orası pek uzak değildi. O yüzden kısa bir zaman sonra oraya geldim. Evin kapısında bir süre bekleyip heyecanımı yatıştırdım. Ve sonunda titreyen elimi kapının tokmağına uzattım.



Yüklə 1,27 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   23




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə