ÇAĞlar üSTÜ ÖrnekliK: hz



Yüklə 66,25 Kb.
tarix23.01.2018
ölçüsü66,25 Kb.

SÜNNET'İN KAYNAK DEĞERİNİ

TEMELLENDİRME SORUNU1



Doç. Dr. Mehmet GÖRMEZ

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Giriş

1980'li yıllarda hadis araştırmalarına adım attığım ilk günden itibaren, her hadis araştırmacısı gibi, kendimi ve meslektaşlarımı bir polemik içinde buldum. Mısır'da bulunduğum ilk yılda, elli yıl önce başlayan bu polemiğin, hâlâ hararetini kaybetmediğini müşahede ettim. Bütün hadisçiler, Mısır'lı bir yazar olan Mahmud Ebu Reyye ve emsalinin kuyuya attığı taşı yahut taşları, çıkarmak ile meşgul oldular. Daha sonra, oryantalist hadis çalışmaları, tercümeler yoluyla İslâm dünyasına girince, bu tartışma, çok daha farklı boyutlar kazandı. Bu tarihlerde, bilhassa sünnetin değeri, sünnetin hucciyeti, sünnetin İslâm teşriatındaki yerine dair bir kitap veya bir makale kaleme alarak isbat-ı vücud etme gereği duymayan hadisçi, hemen hemen olmamıştır. En azından hadis ile ilgili bütün tezlerin girişinde, bu polemiğe yer verildiğini görmek mümkündür. Bu konuda otuz kadar, ulusal ve uluslararası kongre veya sempozyum düzenlenmiştir. Bugün, her hadisçinin kütüphanesinde, sayısı oldukça kabarık olan, bir "Sünnet Savunusu Edebiyatı" diyebileceğimiz bir literatür mevcuttur. Maalesef hepsi de birbirinin tekrarıdır. İlk asırlarda da böyle bir edebiyat oluşmuştur. Bilhassa Ehl-i Rey, Ehl-i Hadis, Ehl-i Sünnet, Ehl-i Bid'at, Ehl-i İ'tizal arasındaki tartışmalar böyle bir edebiyatı doğurmuştur. Adeta tarih tekerrür etmiştir. Kaldı ki, ikinci savunu edebiyatı, birinci savunu edebiyatını tekrarlamaktan başka bir şey yapmamıştır.

Oysa bugün, hangi sebeple olursa olsun, vefatının üzerinden on dört asır geçmiş Rasul-i Ekrem'in, sünnetinin değerinin hâlâ tartışma konusu edilmesini, kültür ve medeniyetlerini, büyük oranda bu kaynak üzerine bina eden Müslümanlar için, tabii bir durum olarak görmek mümkün değildir. Gerek tarihte, gerekse günümüzde, zaman zaman Kur'an ve Sünnet'in karşı karşıya getirilmesi, hatta Allah ve Peygamber'in bir hakimiyet yarışına sokulmasının, izah edilebilir hiçbir tarafı yoktur.

Okumalarım sonunda vardığım kanaat odur ki, sünnetin kaynak değerini toptan reddetme modern zamanlara özgü, arızi bir durumdur. Bu arızî durum, marazi bir durumu beraberinde getirmiştir. Zira, İslâm tarihi boyunca, Hz. Peygamber'in örnekliğini ve rehberliğini, vefatından sonra bu örneklik ve rehberliğin ifadesi olan sünnetini ve sünnetin yazılı ve sözlü malzemeleri olan rivayetleri / haberleri / hadisleri, toptan reddeden hiçbir fırka olmamıştır. Ancak, bu örneklik ve rehberliğin mahiyeti, sünnete tabi olmanın anlamı, rivayetlerin bilgi ve amel kaynağı olarak değeri, tartışma konusu olagelmiştir. Bu tartışmaların, her defasında sünnetin kendisi ve kaynak değeri ile ilgili bir tartışma olarak algılanması doğru olmamıştır. Ebu Hanife, Ehl-i Rey ve Ehl-i İtizal hadis münkiri ilan edilirken de bu hata yapılmıştır. Modern zamanlarda da pek çok kimse, bu sebeple suçlanmıştır.

Bu tartışma, zaman zaman dolaylı da olsa "Metin Tenkidi" kavramı üzerinden yürütülmüş ve aynı tıkanma orada da yaşanmıştır.

Konunun Tarihçesi

Sahabe döneminde, sünnetin kaynak değerini temellendirmek diye bir sorun olmamıştır. Bazı sahabilerin, zaman zaman Hz. Peygamber'e yaptığı işi, vahiyle mi yoksa kendi içtihadı doğrultusunda mı hareket ettiğini sormaları, böyle bir temellendirme ihtiyacından kaynaklanmış değildir. Bu ihtiyacın, yani sünnetin kaynak değerini temellendirme ihtiyacının, ne zaman ortaya çıktığını, kesin bir tarih olarak ifade etmek mümkün değildir. Ancak, İslâm bilgi sisteminin kuruluş aşamalarında, tabii dönemden sistematik döneme geçerken, böyle bir ihtiyacın doğmuş olması muhtemel görünüyor.

İlk temellendirmeler, Şâfiî'den önce başlamıştır. Ancak, metodolojik anlamda sünnetin kaynak değerini ilk temellendirme İmam Şâfiî'ye aittir. İmam Şâfiî'den önceki temellendirmeleri de, "er-Risâle" den öğrenmek mümkündür. Şâfiî "er-Risale" de şöyle der:

فلم اعلم اهل العلم مخالفًا في انّ سنن النبيّ من ثلاثة وجوه



"Sünnetin, üç kısma ayrıldığı konusunda, ehl-i ilimden muhalif düşünen kimseyi bilmiyorum" 2

Söz konusu üç kısım şunlardır:



  1. Nass olarak Kitap'ta var olan ve Hz. Peygamber'in de aynı ile ifade ettiği hususlar.

  2. Kitap'ta mücmel olarak bulunan ve Hz. Peygamber'in açıkladığı hususlar.

  3. Kitap'ta nass olarak bulunmayan sünnetler.

Bunlardan, ilk ikisinde ittifak olduğunu, ancak üçüncüsü, yani Kur'an'da nass olarak yer almayan sünnetlerin mahiyeti, üzerinde ihtilaf olduğunu da, yine İmam Şâfiî'den öğreniyoruz. Buna göre Şâfiî'den önce, bu sünnetleri dört ayrı şekilde temellendirenler olmuştur:

  1. Allah, Peygamber'e müstakil sünnetler koymak için izin vermiştir.

  2. Her sünnetin aslı, Kur'an'da vardır.

  3. Allah, ona risalet görevi verdi. Allah'ın belirlemesiyle, o, sünnetleri vazetti.

  4. Sünnetler, kalbine vahiy olarak ilka edildi.

Müteahhir kaynaklarda Şâfiî'den önce hangi alimlerin, bu görüşleri savunduklarına dair bilgiler / rivayetler bulmak mümkündür. Mesela, Beyhâki "el-Esma ve's-Sıfat" adlı eserinde (s.196) Şâfiî'den çok önce, İbn Şihab ez-Zühri (ö.124) nin, sünneti, vahy-i metluv ve vahy-i mervî diye iki şekilde tavsif ettiğini nakleder. Ona göre vahiy iki kısma ayrılır: وحي يتلي : Kur'an-ı Kerim ve وحي يروي : Sünnet.

Ebu İshak el-Fezzâri "Siyer" inde Hasan b. Atiye (ö.126) nin şöyle dediğini nakletmiştir:

كان جبريل ينزل علي رسول الله فيعلمه السنة كما يعلمه القران

"Cebrail, Rasulullah'a geliyor ve ona Kur'an'ı bildirdiği gibi sünneti de bildiriyordu" 3

Dârimi, aynı haberi şöyle nakletmiştir:

ان جبريل ينزل علي النبي بالسنة كما ينزل عليه بالقران

"Cebrail, Nebi (as)'ye Kur'an'ı indirdiği gibi sünneti de indiriyordu" 4

Ebu Davud ise "Merasil" inde her iki rivayeti şöyle birleştirmiştir:

كان جبريل ينزل علي النبي بالقران والسنة تفسر القران

"Cebrail, Nebi (as)'ye Kur'an'ı indiriyordu, sünnet Kur'an'ı tefsir ediyordu" 5

Şâfiî'nin Temellendirmesi

İmam Şâfiî'nin, sünneti nasıl temellendirdiğine geçmeden önce, "er-Risale" ile ilgili bir-iki hususa işaret etmek istiyorum. Her şeyden önce, son yıllarda, İmam Şâfiî ile ilgili yazılıp çizilen eleştirilerde, ifrat ettiğimiz kanaatindeyim. Bilhassa Hamidullah Hocamız, Batı'da, Ortaçağlarda, bir hukuk sisteminin olmadığını, buna karşılık Müslümanların, her zaman bir hukuk sistemine sahip olduğunu söylemiştir. Bu meyanda, Şâfiî'yi de sistem kurucusu olarak nitelendirdikten sonra, Batı'da Şâfiî'ye yönelme başlamıştır. Schacht'ın çalışmasıyla başlayan yazılar devam etmiştir. Son yıllarda bizde de, bu ön kabulden hareketle, sistemin (geleneksel) hatalarını, kurucuda arama çabası başlamıştır. Sünnetin bir kaynağı da, vahiydir dediği için ideolojik,6 Arapça önemlidir, dediği için de, ırkçı olduğunu yazanlar bile çıktı. Kanaatimce Şâfiî'nin "er-Risale" si, sözlerimin başında ifade ettiğim, sünnet savunusu edebiyatına dahil edilemez.

Kanaatime göre Şâfiî, rivayet edildiği gibi kitabına, Abdurrahman b. Mehdi'ye mektuplar halinde yazıp gönderdiği için "er-Risale" diye isim vermemiştir. Eğer, "er-Risale", dikkatlice okunursa, isimden maksadın, "er-Risaletu'l-Muhammediye" olduğu anlaşılacaktır. O, risalet merkezli bir düşünceyi temellendirmeye çalışmıştır. Kitap merkezli veya Hadis merkezli değil, Kitap ve Sünneti içine alan Risâletin iki temel kaynağı vardır. Kitap ve Beyan'ın, büyük kısmı Hz. Peygamber'e aittir ki, buna sünnet denir. Bir kısmı ise, içtihat ve kıyasla ortaya konur.

Şâfiî'nin "er-Risale" sini anlamak için, kendisinden daha önce kaleme alınan başka bir risalenin, hicri 142'de vefat eden Ebu Amr İbnu'l-Mukaffa, nam-ı diğer Dozaye oğlu Rozbih'in "er-Risale fi's-Sahabe" sinin, satır aralarında gezinmek gerekir. İbnu'l-Mukaffa, dini metinlerin yorum yetkisini, sahabe diye isimlendirdiği saray erkanına vermeye çalışırken; Şâfiî, bunu ilmi kurallara bağlamak istemiştir. Bunda, ne derece başarılı olduğu elbette tartışılır.

Az önce İmam Şâfiî'nin, kendisinden önce, Kur'an'da nass olarak yer almayan sünnetlerin, dört farklı şekilde temellendirildiğini, söylediğini nakletmiştik.

İmam Şâfiî, "er-Risale" sinde, bunlardan herhangi birini değil, tamamını temellendirme yoluna gitmiştir.

Şu ifadeler ona aittir: 7

فمن قبل عن رسول الله فبفرض الله قبل

ومن قبل عن رسول الله فعن الله قبل

ما سنّ رسول الله فيما ليس لله فيه حكمٌ فبحكم الله سنه

İmam Şâfiî, daha sonra, Peygamber sünnetinin kaynağının, nasıl Allah'a dayandığını ispat etmek için, Kur'an ayetlerini sıralamaya başlar.


  1. "Allah'a ve Rasüle iman ediniz" diye başlayan ayetlerden, Kitab'a ve Sünnet'e iman ediniz çıkarımında bulunur.

  2. "Allah'a ve Rasüle itaat edin" diyen ayetlerden, Kitap ve Sünnet'e sarılmak;

  3. "Allah'a ve Rasül'e isyan edenler" den, Kitab'a ve Sünnet'e karşı çıkmak;

  4. "İhtilaflı meseleleri Allah'a ve Rasül'e götürmek" ten maksadın, Kitap ve Sünnet'e müracaat etmek olduğu, çıkarımında bulunur.8

Burada, İmam Şâfiî'nin, sünneti temellendirmek için, yer verdiği bütün ayetleri sıralayacak değiliz. Hemen belirtmek gerekir ki, bütün bu ayetlerin, İslâm bilgi sisteminin deliller hiyerarşisini kurmak için, nazil olduğunu söylemek güçtür. Ancak, bunlardan bazılarının bir delil ve hüküm olarak değil de, bir asıl olarak sünnete işaret ettiklerinde, şüphe yoktur.

İmam Şâfiî, sadece bu ayetlerle değil, sünnetin de Kur'an gibi doğrudan vahiy olduğu fikrini de, temellendirmeye çalışır. Bunun için de, Kitap ile birlikte geçen hikmet kelimesinden, sünnetin kastedildiğini söyler.

فسمعت من ارض من اهل العلم بالقران يقول الحكمة سنة رسول الله

Kur'an'ı bilen ilim ehlinin, hikmet, Raulullah'ın sünnetidir, dediğini işittim” 9 ifadesinden, daha önce de bu fikri seslendirenler olmuştur.

Ancak, bu ayetler tek tek ele alındığında, bunun, sadece muhtemel tevillerden biri olduğu anlaşılacaktır. Şâfiî;

فلم يجز ان يقال الحكمة هاهنا الا سنة رسول الله



"Burada hikmete, Rasulullah'ın sünnetinden başka bir şey demek caiz değildir." 10 diyerek diğer yorumların yolunu kapatmak istemiştir.

Öbür taraftan "er-Risale" de, daha sonraları Şâtıbî'nin dillendirdiği, "Sünnet, ilhamını Kur'an'dan alır. Sünnet, Kur'an'ın bir açılımıdır" fikrinin de temellendirildiğini görmek mümkündür. 11

وسنة رسول الله مبيّنة عن الله معني ما اراد

وكل شيئ منها بيان في كتاب الله

ان كل شيئ من السنة انما هو بيان لشرع الله في كتابه

"Rasulullah'ın sünneti, Allah'ın murad ettiği manayı açıklamadır." "Sünnetteki her şey Allah'ın Kitabı'nı beyandır." "Şüphesiz sünnetteki her şey ancak Allah'ın Kitabındaki teşriî beyandır." 12 cümleleri de İmam Şâfiî'ye aittir, ve diğer görüşleri temellendirmeye çalıştığı gibi, bunun da pek temelsiz olmadığını göstermeye çalışmıştır.

Şâfiî'den Sonra

Sünnetin kaynak değerini temellendirmede, Şâfiî'den sonra açıkça ifrata gidildiği görülmektedir. Bunun sebebini, Ehl-i Hadis'in bir harekete dönüşmesinde, Ehl-i Hadis ve Ehl-i Rey ile ilgili tartışmalarda, Mutezile ve Ehl-i Sünnet ihtilafında, aramak gerekir. Ve bu ifrat, çağımızda kaleme alınan sünnet savunusu edebiyatının temel karakteri olmuştur. Bunun da sebebini, sözlerimin başında zikrettiğim, modern zamanlardaki arızî durumda aramak gerekir.

Şâfiî'den sonra sünnet, Kur'an'la temellendirilmek yerine, Kur'an'la mukayese edilerek temellendirilme yoluna gidilmiştir. Artık, Hz. Peygamber'in, her türlü söz ve davranışının, her türlü tasarrufunun, doğrudan Kur'an gibi vahiy olduğu konuşulmaya başlanmıştır. Sağlam bir temele dayanmayan vahy-i metluv ve gayr-i metluv ayrımı, her çevrede hüsn-i kabul görmüştür. Hassan b. Atiyye'nin

نزل جبريل بالسنة كما نزل بالقران



"Cebrail, Kur'an'ı indirdiği gibi sünneti de indirmiştir" 13 sözü, bir kaziye-i muhakeme halinde tekrarlanmıştır. Taberi de dahil Taberi'ye kadar hiç kimse,

وما ينطق عن الهوي ان هو الا وحي يوحي



"O, hevasından konuşmaz. Onun konuştuğu ancak,vahiydir. 14 ayetindeki zamirin merciini, sünnete götürmeyi akletmemiştir.15 Dahası bazıları çıkacak:

القران احوج الي السنة من السنة الي القران

ان السنة قاضية علي الكتاب وليس الكتاب قاضيًا علي السنة

"Kur'an, sünnete, sünnetin Kur'an'a olduğundan daha çok muhtaçtır." yahut "Sünnet, Kitap üzerinde hüküm koyucudur. Kitap, Sünnet üzerinde hüküm koyucu değildir." 16 diyecek ve sünnete aşırı vurgusuyla şöhret bulan Ahmed b. Hanbel,şöyle diyecektir:

ما اجسر علي هذا ان اقوله ولكني اقول ان السنة تفسّر القران



"Ben bunu söylemeye cesaret edemem. Fakat, Sünnetin, Kur'an'ı tefsir ve tebyin ettiğin, söylerim." 17

Sünnetin, tamamının vahiy olmadığını söyleyenler,

انا نحن نزلنا الذكر وانا له لحافظون

"Zikr (Kur'an) i biz indirdik. Onu koruyacak olan da biziz." 18 ayetine dayanarak, Kur'an'ın korunmuşluğunu, sünnetin ise, korunmadığını ileri sürmüşler; buna karşılık diğer görüşün savunucuları:

ان كلام نبيه كله وحي والوحي بلا خلافٍ ذكرٌ والذكر محفوظ بنصّ القران



"Nebi (as)'nin kelamının tamamı vahiydir. Vahy, hilafsız olarak zikr (Kur'an) dir. Zikr ise, Kur'an nassı ile korunmuştur." 19 diyerek karşılık vermişlerdir.

Hz. Peygamber'e, Kur'an dışında vahiy geldiğini ifade eden rivayetler üzerinde yapılan bir araştırma, bu tutumun, bilhassa, Müslümanlar arasında ihtilafa medar olan, kabir azabı, recm vs. gibi hususlara dair rivayetlerde, ravileri rivayet arasında "Cebrail geldi ve bana dedi ki" yahut bana "vahyedildi ki" diye başlayan bir takım ifadeleri, idrac ettiklerini ortaya koymuştur.20

Hatta, sünnetin kaynak değerini temellendirme ile ilgili tartışmada, tarafların hadis uydurmaya, yahut uydurma hadisler istimal etmeye başladıkları görülmüştür.21

Bir taraftan:

ان الحديث سيفشوا عنّي فما اتاكم يوافق القران فهو عنّي وما اتاكم يخالف القران فليس منّي

"Bana isnad edilerek hadis ifşa edilecektir. Size gelen, Kur'an'a uygunsa o, bendendir. Size gelen, Kur'an'a muhalifse o, benden değildir." denilirken; hadisin muhtevasında fazla problem olmadığı halde reddedilirken, diğer taraftan, "Bu, zındıkların uydurmasıdır." denilmesi de manidardır.

Bunun karşısında, en az onun kadar zayıf olma ihtimali olan

الا انّي اوتيت القران ومثله معه

"Dikkat edin. Bana Kur'an ve onunla birlikte bir misli verildi." 22 rivayeti, pek çok muhaddisimiz tarafından sahih kabul edilmiştir.

İmam Şâfiî ile birlikte, sünnetin kaynak değerini temellendirmek için, kullanılan argümanlardan birisi de, bildiğiniz gibi Erike hadisidir. İbn Hibban, bu hadislerin farklı tariklerini sıraladığı bölüme, şu bab başlığını yerleştirmiştir:

ذكر الخبر المعرج بان سنن المصطفي (ص) كلها عن الله لا من تلقاء نفسه

"Mustafa (s.a.s.)’nın Sünnetinin Tümü Allah'tandır, Kendi Nefsinden Değildir Manasındaki Revaç Bulan Haberin Zikri." 23

Hatib Bağdadi ise, bunu, "el-Kifaye" de şöyle bir başlık altında sıralamıştır:

باب ماجاء في التسوية بين حكم كتاب الله تعالي وسنة رسول الله (ص) في وجوب العمل ولزوم التكليف

"Allah'ın Kitabının Hükmü ile Rasulullah'ın Sünnetinin Hükmünün Mükellefiyet ve Amel Bakımından Bağlayıcı Olmaları Hususunda Eşit Kabul Edilmesi Babı." 24

Dârimi, aynı hadis için,

باب السنة قاضية علي كتاب الله

"Sünnetin, Allah'ın Kitabı Üzerine Hüküm Koyucu Olması Babı." 25 başlığını kullanmıştır.

Hadisin metnini, tekrar hatırlatacak olursak:

لا الفينّ احدكم متّكئا علي اريكته ياتيه الامر من امر ممّا امرت به او نهيت عنه فيقول لا ادري ما وجدنا في كتاب الله اتبعناه

"Sizden birinizi döşeğine oturduğu yerde, kendisine benim emrettiğim veya nehyettiğim bir iş geldiğinde, şöyle derken bulacağım :'Allah'ın kitabında bulduğumu bilmiyorum. Allah'ın kitabında olsaydı tabi olurduk.' "

Hadisle ilgili yapılan bir araştırmaya göre, bu hadisin bütün tarikleri toplandığı zaman, İbnu'l-Münkedir'in mürsel bir rivayeti bir yana, hadisin, iki sahabiye dayandığı görülmektedir. Bunlardan birisi, Hz. Abbas'ın kölesi Ebu Râfi (h.40), diğeri ise, Mikdam b. Madikeri el-Kindi'dir. 26

Öte yandan, sadece hadis kaynakları değil, siyer ve meğazi literatürü tarandığında, bu hadisin, Hayber Savaşı sırasında ehli merkeb etlerinin yenilmesinin yasaklanmasından sonra söylendiği anlaşılmaktadır. Oysa, her iki ravimizin, Hayber'e katılmadıkları tespit edilebilmektedir. 27

İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'in eserlerinde, bu olay teferruatı ile anlatılır. Ancak, Erike kısmına bir cümle ile de olsa işaret edilmez.

Hz. Aişe ve İbn Abbas,

قل لا اجد في ما اوحي اليّ محرما علي طاعمٍ يطعمه الا ان يكون ميتةً او دمًا مسفوحًا او لحم خنزيرٍ فانه رجس او فسقًا اهلّ لغير الله به فمن اضطرّ غير باغٍ ولا عادٍ فان ربّك غفورٌ رحيمٌ



"De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti –ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere, kim bunlardan yemek zorunda kalırsa, bilsin ki, Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" 28 ayetine dayanarak ehli merkeb etinin, haram olduğunu kabul etmemeleri de düşündürücüdür. Ahmed b. Hanbel'in naklettiğine göre, on beş kadar sahabi bu kanaattedir.

Gerek vahiyle, gerekse Kur'an'la ve gerekse hadisle yapılan bu temellendirmelerin, sorunlar taşıdığı muhakkaktır. İşin garibi, modern zamanlarda da aynı temellendirmelere başvurulmuş olmasıdır.

Makalemizi, bu temellendirmelerin taşıdığı sorunları sıralayarak bitirmek istiyorum.

1. Sünneti vahiyle, Kur'an'la ve rivayetlerle temellendirme ihtiyacı, sünnetin kendi tabii mecrasında tatbik edildiği zamanlarda, söz konusu olmamıştır. Ancak, İslâm bilgi sistemi kurulurken, edille-i şer'iyye hiyerarşisi oluşturulurken, bu ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi, sünnet, bize iki yolla intikal etmiştir: Nesilden nesile, fiili gelenekle yaşayarak gelenler. (eksik) Bir de kadim rivayet geleneği içinde yaşayanların nisbeten bu tabii süreçten koptukları söylenemez. Binaenaleyh bilebildiğim kadarıyla, İmam Malik'in sünneti temellendirmek diye bir sorunu olmamıştır. Onlar, tabii fiili geleneği esas almışlardır. Merkeze uzak yerlerde ise, nisbeten rivayet ve metin merkezli bir anlayış oluşmuştur. Rivayet dönemi, temellendirme ihtiyacını intac etmiştir.

2. İslâm bilgi sistemi tesis edilirken, ilimlerin teşekkülü ile tabii halden sistematik hale geçilmiştir. Sistematik halin ortaya koyduğu her kuram ve kavramın, kutsal bir referans tarafından tashihi, zorunlu görülmüştür. Varlık, alem ve bilgi tasavvurlarının merkezinde Allah olan Müslümanların, herhangi bir şeyin değerini ve meşruiyetini temellendirirken, ilahi vahye, Kur'an'a ve ilahi vahyin kaynağı ile doğrudan temas halinde olan Rasul-i Ekrem'e müracaat etmeleri kadar tabii bir durum olmasa gerektir. Ancak, bu hususta zaman zaman zorlama yollara baş vurulmuş, eşyanın ve hayatın tabii gereği olan pek çok unsur için de, gerekmediği halde ayet ve hadis aranmıştır. Aslında bu kabil ilmi müessese ve sistemlerin, söz konusu dayanakları olmasa da, doğal, lüzumlu, meşru ve zorunlu oldukları aşikardır.

3. Sünnetin tamamını vahiyle temellendirmek ne kadar ifrat ise, sünnette vahiyden hiçbir unsur yoktur demek, bir o kadar tefrittir.

Aslında mahiyeti itibariyle sünnet, ilahi olanı beşeri kılma ameliyesidir. Başka bir ifade ile sünnet, ilahi olanın bir beşer peygamber vasıtasıyla beşerileştirme projesidir.

Ancak, sünnet, tarih içinde bunun tersi bir işleme, yani beşeri olanı ilahileştirme ameliyesine tabi tutulmuştur. Bu açıdan bakıldığında, ilahi olan adına sünneti toptan reddetmek ile (Ehl-i Kur'an'ın yaptığı gibi), sünnete ait en küçük birimlerin vahiy olduğunu, söylemek arasında pek bir fark yoktur. Zira, sünneti toptan reddedenler; ya ilahi olanın beşerileştirilmesine karşı çıkmakta, ya da söz konusu beşerileştirme yetkisini, Allah'ın belirlediği bir peygambere değil de, ona muhatap olan her ferde vermek istemektedirler.

Ne var ki, bunlardan birincisi, ilahi vahyin bir beşer vasıtasıyla gönderilmesini anlamsız kılmakta, diğeri ise; ya ilahi olanın beşer elinde anlamsızlaşıp buharlaşmasına, ya da hayatın ve insanın aleyhine, katı ilkelere dönüşmesine yol açmaktadır.

Sadece sünneti değil de, sünnete ait en küçük birimleri ilahi vahyin ürünü olarak kabul edenlere gelince, bunlar da birinci açıdan, yani ilahi olanı beşeri kılmaya karşı çıkmak açısından, birinci görüşle birleşiyorlar.

Ancak, bu görüşün, diğerinden farkı, beşeri olanı da ilahileştirerek, dinin beşer boyutunu göz ardı etmesidir. Oysa mahiyet itibariyle sünnetin bir beşere / peygambere dayandığı unutulur, sünneti bize taşıyan rivayetler toptan vahiy ürünü kabul edilirse, hele hele bu rivayetlerin metinleşmesinde insan faktörü göz ardı edilirse, İbn Haldun'un ifadesiyle, kültürün sayısız mukaddesleri olur. Bir kültürün mukaddesleri ne kadar çok olursa, yaşanabilir bir medeniyete dönüşmesi, o kadar zor olur. Bu yolla değer ifade etmeyen nice davranışlar, ahlak içinde yer alır. Teşri ifade etmeyen nice hükümler, şeriat içinde yerini alır. Hatta, iman yapısı ile ilgisi olmayan pek çok şey, dini hüviyete bürünür, akaidden olmayan unsurlar, akaidin içine dahil olur.

Şu da unutulmamalıdır ki, aşırı nassçı davranarak, her şeyin meşruiyetini, bu çerçevede aramak, sünnetin tamamının vahiy olduğunu, ona dayanmayan her türlü bilgi ve uygulamayı, muhdes ve bid'at kabul etmek, insanları aşırı yorumlara, tahrife varan saptırmalara, rivayetler arasına ifadeler idrac etmeye, hatta, bu amaçla hadis uydurmaya teşvik etmiştir.

4. Sünneti temellendirmek için başvurulan Kur'an ayetlerinin, büyük bir kısmının sünnetle ilgisi yoktur.

Sünneti temellendirmek için, Kur'an ayetlerine müracaat edilmesi elbette tabiidir. Ancak, bu amaçla kullanılan pek çok ayetin konuyla ilgisi yoktur. Bir konuda muhkem, açık bir nass yoksa, söz konusu temellendirmeler, sadece yorum yoluyla yapılacaktır. Yorumun, herkes tarafından kabul edilebilir ilkeleri vardır. Bu ilkelere riayet edilmeden yapılan her temellendirme, tarih içinde sorunlara yol açmış, bilakis, temellendirilmek istenen kaynağın meşruiyet sorununu, tartışmalı bir hale getirmiştir.

Ayetlerin pek çoğunda, murâd-ı ilâhinin sünnete delalet ettiği cah-ı sualdir. Ancak, ortada bir hakikat vardır; o da, Müslüman zihni, Müslüman tasavvuru tarihsel düşünmediği için, Hz. Peygamber'in sünneti, yaşayan bir geleneğe dönüşünce, pek çok ayeti sünnete hamletmiştir. Ancak, ayetlerle temellendirilirken, geride bırakılan bilgi boşlukları yanlış istidlaller, zorlama teviller, zihinlerde bir takım şüpheler doğurmuş, modern zamanlara kadar devam eden bir ihtilafı beraberinde getirmiştir. Zaman içinde bu temellerin dayandığı deliller üzerinde ittifak edilmiş olabilir. Hz. Peygamber'e itaat, ittiba, iktida ve itîsa gibi hususlar herkes tarafından kabul edilmiş olabilir. Ancak, söz konusu delillerin medlûlâtı konusunda, ihtilaf devam edegelmiştir. Zira Kur'an, bir asıl olarak sünnetin kaynak değerine işaret etse de, neyin sünnet neyin sünnet olmadığı, sünnet olanların hangisinin bağlayıcı olduğu, bağlayıcı olanların hangisinin yerel, hangisinin evrensel olduğuna dair tartışmalar, hiçbir zaman bitmemiştir. Bizce en büyük hata, bir rivayetin kabulünün de, söz konusu ayetlerin medlûlü arasında yer aldığını savunmak olmuştur. Bize göre sünnet, bir delil ve hüküm olarak değil, bir asıl olarak Kur'an'la temellendirilebilir. Asıldan delilleri, delillerden hükümleri istinbat etmek, müçtehidin işi olmuştur.

5. Sünneti kaynak olması itibariyle, yerden fışkıran bir su gözesine benzetecek olursak, suyun değeri, her defasında gözenin altındaki toprakta aranmıştır. Oysa, söz konusu su, yerinde durmamış, on dört asır akarak nehirlere, okyanuslara dönüşmüştür. Nice bitkilere, ağaçlara ve bahçelere hayat vermiştir. Başka bir ifade ile, sünnetin değeri kendisinde değil, hep dışında aranmıştır. İslâm dininin doğuşundan kısa bir müddet sonra dünyaya yayılmasında, yerleştiği bölgelerde sürekliliğinin sağlanmasında, farklı kültür ve coğrafyalarda yaşayan mensupları arasında ortak bir kültürün oluşmasında, sünnetin rolü nasıl göz ardı edilebilir? Bu sebepledir ki, sünnetin sürekli aktüelleşmesi gereken bir örneklik olduğu ihmal edilmiş, sünnetin getirdiği prensipler aktüellik kazanamamıştır. Sünnetin, hep durağan bir şey olarak algılanıp dinamizm kazanmamasının sebebi de söz konusu yanlış temellendirmelerden kaynaklanmıştır.

Sünnetin değeri, İslâm mesajının kendi tabiatındadır. Onun, sünnet savunusu edebiyatında yer alan pek çok delille temellendirilmeye ihtiyacı yoktur.




1 "Sünnetin Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu", (Kitapta Bölüm), İSAM, İstanbul 2006.

2 Şâfiî, er-Risâle,

3 Fezzârî, Siyer,

4 Dârimi, Sünen, Mukaddime 49.

5 Ebû Dâvud, Merâsil,

6 Nasır, H. Ebu Zeyd, el-İmâmu'ş-Şâfiî ve Te'sîsu İdeolociyyeti'l-Vasatiyye, s.......

7 Şâfiî, er-Risâle

8 Şâfiî, er-Risâle,

9 Şâfiî, er-Risâle,

10 Şâfiî, er-Risâle,

11 Şâfiî, er-Risâle,

12 Şâfiî, er-Risâle,

13


14 Necm, 3-4

15 Taberi,

16


17 İbn Hanbel,

18 Hicr, 9

19 İbn Hazm, el-itkan, I/99

20 Erul,

21


22


23 İbn Hıbban, I, 189.

24 Bağdâdî, el-Kifâye, 23.

25 Dârimi, Sünen,

26 Özafşar,

27 Özafşar,

28 En'am, 145.





Yüklə 66,25 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə