Davet Mektubu Genel Bilgiler



Yüklə 0,87 Mb.
səhifə8/13
tarix31.10.2017
ölçüsü0,87 Mb.
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13

Problem Durumu
Babaların arzularına karşın okul öncesi eğitimde babaların katılım oranı çeşitli sebeplerden ötürü annelere nazaran daha azdır. Baba – çocuk ilişkisinin kalitesinin arttırılması, babaların çocuk eğitiminde daha bilinçli ve daha aktif olmasının sağlanmaya çalışılması çocuklarda gözle görülür davranış değişiklikleri meydana getirebilmektedir (Öğüt 1998). Bu bilgiler ışığında bir anne kadar babanın da çocuk yetiştirme konusunda sorumluluk alabileceği düşüncesinin etkilerini günümüzün sosyal yaşantısında gözlemlemekteyiz. Bugün sadece onlarla oynamaktan hoşlanmayan, çocuklarını puset içinde boynuna takarak gezdirmekten, banyolarını yaptırmaya kadar çeşitli istek ve ihtiyaçlarının yerine getirmekten ve onların sorumluluklarını üstlenmekten gurur duyan babaların sayısının azımsanmayacak kadar çok olduğu görülmektedir.
Kuramsal Çerçeve

Baba - çocuk ilişkisini ve bu ilişkinin sonuçlarını inceleyen sistematik araştırma sayısındaki azlığın başlıca nedeni, çocuğun gelişimini etkileme konusunda babalardan çok annelerin önemli olduğu düşüncesidir. Bu “geleneksel ücra baba kavramı” konusunda iki teorisyen, Sigmund Freud ve John Bowlby özellikle öne çıkar (Parke, 1981). Freud bebek ile anne arasındaki ilişkinin, onun ilerideki kişiliğini ve sosyal ilişkilerini şekillendirmede büyük önem taşıdığına inanırdı. Babaların ise çocukluğun sonraki döneminde önemli olduğunu düşünürdü. Bağlanmanın önemini vurgulayan Bowlby, bebeğin bağlanmasındaki ilk ve en önemli unsurun anne olduğunu öne sürmüştür (Parke, 1981). Babalara ise sadece anneyi destekleyebilecekleri ikincil bir önem atfedilmiştir. Ancak (Evans, 1997) çocuğun bakımıyla ilgilenmek babayı, çocuğun gelişimini ve anneyi olumlu etkileyebilir; özellikle de ev dışında çalışan annelerin yaşadığı stresi azaltabilir. Lamb ve ark. (1987)’a göre baba katılımı üç önemli unsurdan oluşmaktadır. Bunlardan birincisi olan etkileşim çocukla birebir geçirilen zamanı, çocukla paylaşılan etkinlikleri (çocuğa bakım üstlenmek, banyo yaptırmak gibi); ikincisi olan ulaşılabilir olma, babanın çocukla birebir iletişiminden ziyade çocukla iletişime geçmesi için fiziksel ve psikolojik açıdan ulaşılabilir olmasını ve sonuncusu olan sorumluluk ise, babanın, çocuğunun bakımından ve iyi olmasından sorumlu olmasını, yani belli görevlerde yer almasını (veli toplantılarına katılması, okul sonrası etkinliklerin düzenlenmesinde yardımcı olması, doktora götürmesi) içermektedir (Cabrera vd den akt. Duran, 2010).




Yöntem

Baba Destek Programı; babaya destek vererek çocuğun çok yönlü gelişimine katkıda bulunmayı hedefleyen bir yetişkin eğitim programıdır. Programın amacı babalara destek vererek demokratik bir aile ortamının yaratılması ve bu sayede çocukların var olan kapasitelerini en üst düzeyde gerçekleştirmelerini sağlamaktır. Katılımcı ve yüz yüze eğitim tekniklerinin kullanıldığı program, babaların çocukla iletişimini sağlıklı kurmasını ve çocukların gelişimlerini desteklemeleri için babalarda davranış değişikliği oluşturmayı hedeflemektedir. Araştırmanın modeli ön test-son test kontrol gruplu deneysel desen olarak belirlenmiştir. Bu modelde araştırmanın bağımsız değişkeni Baba Katılımı Eğitim Programı (BAKEP), bağımlı değişkeni ise babaların katılımı ve okul öncesi çocukların sosyal becerileri olarak belirlenmiştir. BAKEP grubunun belirlenmesi için Isparta il merkezinde bulunan bağımsız anaokullarında öğrenim gören 4-6 yaş grubu öğrencilerin babalarına Baba Katılım Ölçeği ve Kişisel Bilgi Formu okul müdürlükleri tarafından Isparta Milli Eğitim Müdürlüğünden alınan izin doğrultusunda dağıtılmıştır. Dağıtılan Kişisel Bilgi Formunda Baba Katılımı Eğitim Programına babaların katılmak isteyip istemedikleri de sorulmuş, eğitime katılmak isteyen babalarla telefonda görüşülerek yer ve zaman konusunda mutabakat sağlanmıştır. Eğitime katılmak isteyen 19 baba ile deney grubu oluşturulmuştur. Ancak iki baba eğitime gelmeyerek 17 baba ile eğitim tamamlanmıştır. Eğitim programı uygulanmayan 25 baba ise kontrol grubuna dâhil edilmiş olup, kontrol grubunda olan babalara hiçbir işlem yapılmamıştır. Araştırmada, veri toplama aracı olarak aşağıda tanıtılmış olan Baba Katılımı Ölçeği, Sosyal Becerileri Değerlendirme Ölçeği ve Kişisel Bilgi kullanılmıştır. Araştırmaya konu olan baba katılımı eğitim programı 1’i sertifika programı olmak üzere 8 haftadan oluşmaktadır. Başlangıçta her bir oturumun süresi 45 dakika olarak planlanmışken eğitim anında bu süre de davranışsal yaklaşım baz alındığı için uzamalar söz konusu olmuştur.


Bulgular ve Sonuçlar

Uygulanan baba katılımı eğitim programının sonucunda, ön test ve son test puanları karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre deney grubunda baba katılımının etkileşim, sorumluluk, ulaşılabilir olma alt boyutları ile sosyal beceri ölçeğinin çekingenlik ve uyum alt boyutlarında anlamlı fark ortaya konurken iletişim alt boyutu açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır.


Öneriler

Baba katılımı ile ilgili yapılacak çalışmalarda uzun süreli boylamsal çalışmaların yapılması daha sağlıklı sonuçların alınmasına sebep olabilir. Eğitim süresi içerisinde eğitimcinin, çocukların eğitimi ile ilgili öğretmenler ile ilişkisinin sürdürülmesi ve iş birliğinin devam ettirilmesi, eğitimin verimliliğini arttırıcı bir etmen olarak görülebilir. Eğitimcinin konuya hâkim olması, güler yüzlü olması ve yetişkin eğitimi alması katılımcıların etkin katılımlarının sağlanması beklendiğinden, araştırmanın sonuçları açısından önemlidir.


Anahtar Kelimeler: Baba katılım programı, okul öncesi dönem, baba katılımı, sosyal beceri

IRKSAL/ETNİK AZINLIKLARLA ÜÇ BOYUTLU PSİKOLOJİK DANIŞMA MODELİ’NİN GÖÇMEN ÇOCUK VE ERGENLERLE ÇALIŞMA SÜRECİNDE KULLANIMI
Hilal DÖNER1

Problem durumu

Farklı biçimlerde göç hareketlerinin yaşandığı Türkiye'de göçmen çocuk ve ergenlerin eğitimi güncel bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Araştırmacılar okulların göçmen çocuklar açısından hem çeşitli riskler (ayrımcılık, dışlanma vb.), hem de çeşitli olumlu olanaklar (okula aidiyet, sosyal destek ve akran desteği gibi) barındırdığını belirtmektedirler (Gagne, Shapka ve Law, 2012; Vedder ve Geel, 2012). Dolayısıyla, okul psikolojik danışmanlarının gerçekleştireceği okul temelli uygulama ve müdahaleler göçmen çocukların ruh sağlığı açısından okul ortamındaki risklerin azaltılması ve koruyucu faktörlerin desteklenmesi açısından önem kazanmaktadır. Ancak okul psikolojik danışmanlarının göçmen çocuk ve ergenlerle çalışma sürecinde faydalanabileceği uygulama modellerinin eksikliği önemli bir engel oluşturmaktadır.


Kuramsal Çerçeve ve Yöntem

Bu bildiride Atkinson ve meslektaşları (Atkinson, Thompson ve Grant, 1993) tarafından geliştirilen “Irksal/Etnik Azınlıklarla Üç Boyutlu Psikolojik Danışma Modeli (A Three-Dimensional Model for Counseling with Racial/Ethnic Minorities)” tanıtılacak ve modelin okul psikolojik danışmanları tarafından göçmen çocuk ve ergenler ile çalışma sürecinde kullanımına ilişkin olanaklar tartışılacaktır. Bahsi geçen model sorunun kökeni, yardım sürecinin amaçları ve kültüre uyum olmak üzere üç farklı boyutta bir değerlendirme yapılarak, uygun psikolojik danışma rolünün seçilmesini ve uygulamanın seçilen rol temelinde yapılmasını amaçlayan bir modeldir. Sorunların kökeni doğrultusunda psikolojik danışmanın değişen rollerine yapılan vurgu, danışanın kültürel bağlamına ve kültürel uyum düzeyine gösterilen özen göz önüne alındığında modelin okullarda kullanımının faydalı olabileceği öngörülmektedir.


Sonuçlar ve Öneriler

Göçmen çocuk ve ergenlerin eğitimi konusunun ve dolayısıyla okul psikolojik danışmanlarının bu süreçteki rolünün önemini koruyacağı göz önüne alındığında; okul temelli uygulamalara yön verebilecek modeller ile ilgili yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu bağlamda, bildiride tanıtılacak model bu ihtiyacı giderme noktasında bir adım olup; farklı çalışma modellerinin ülkemiz koşullarına uygun şekilde uyarlanması ya da koşullara uygun kapsamlı modeller geliştirme ihtiyacı alanda çalışanlar ve uygulamacılar tarafından göz önüne alınmalıdır.



Anahtar Kelimeler: Göç, Göçmen Çocuk ve Ergenlerle Çalışma, Okul Psikolojik Danışmanlığı

SALDIRGAN DAVRANIŞLARLA BAŞ ETMEYE YÖNELİK UYGULANAN PSİKOEĞİTİM PROGRAMINA İLİŞKİN ERGEN VE EBEVEYN GÖRÜŞLERİNİN İNCELENMESİ1
Suat KILIÇARSLAN2

Meral ATICI3



Problem Durumu

Ülkemizde son yıllarda aile içinde ve okullarda saldırganlık ve şiddet içeren davranışlarda artış görülmektedir (Kabasakal, 2013). Çocukluk ve ergenlik dönemindeki davranış sorunları; genetik, biyolojik ve sosyal faktörlerin yanı sıra aile içindeki olumsuz iletişim örüntüleri ile de ilişkilendirilmektedir. Bu süreçte özellikle anne-baba ve ergen arasındaki iletişim örüntüleri sağlıklı bir biçimde düzenlenerek ve ergenlere davranışlarını kontrol edebilmelerine yönelik bazı beceriler kazandırılarak bu kısır döngünün kırılması söz konusu olabilmektedir (Özmen, 2004; Baltacı, 2011).

Bu bağlamda ergenlere yönelik okul temelli önleme programlarının ve saldırgan davranışlara sahip çocukları olan ebeveynlerin aile içi etkileşim becerilerinin geliştirilmesine yönelik psikoeğitim destek programlarının çok önemli olduğu düşünülmektedir. Özellikle, bu tür psiko-sosyal destek programları ergenlik döneminde saldırgan davranışları artmış çocukları olan ebeveynlerin yaşamış oldukları yetersizlik ve çaresizlik duyguları ve stres ile baş etmede, aile içi etkileşim becerilerini artırmada, öğrencilerin sağlıklı gelişimlerine katkıda bulunmada ve ebeveynlerin anne-baba-ergen arasında yaşanan sorunlarla daha kolay başa çıkabilmelerinde yardımcı olabilmektedir. Ülkemizde ergen bireylerde görülen şiddet ve saldırganlık içeren davranışları önleme ve müdahaleye yönelik program ve araştırmaların sayıca az olduğu, anne-baba ve ergenlerin bütüncül bir bakış açısı ile birlikte ele alındığı araştırmaların ise olmadığı ve aile süreçlerini birlikte ele alan araştırmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Araştırmanın Amacı

Bu araştırmanın amacı, ergenlerde görülen saldırganlıkla baş etmek için ergen ve ebeveynlere uygulanan psiko-eğitim programlarının etkilerine ilişkin katılımcı görüşlerin incelenmesidir.



Yöntem

Araştırmada uygulanan programların etkilerini incelemek amacıyla psikoeğitim gruplarına katılan ebeveyn ve ergenlerle programlar tamamlandıktan sonra program sırasındaki yaşantı ve kazanımlarına ilişkin derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Araştırmanın çalışma grubu, Adana'da bir ortaöğretim kurumunda 2014-2015 eğitim-öğretim yılında öğrenimlerine devam eden, ‘Saldırganlık Ölçeği’ (SÖ) puanları ortalamanın üzerinde olan ve araştırmaya katılmaya gönüllü dokuzuncu, onuncu ve on birinci sınıf öğrencileri ve onların ebeveynlerinden oluşmuştur. On ikinci sınıf öğrencileri mezun olma aşamasında ve üniversite sınav hazırlığı içersinde olmaları nedeniyle araştırmaya dahil edilmemiştir. Böylelikle psikoeğitim deney gruplarına katılan 17 öğrenci ve 17 ebeveyn olmak üzere toplam 34 kişiden nitel veriler elde edilmiştir.


Araştırmaya katılan ebeveyn ve ergenlere sistemik aile terapileri kuramlarına dayalı olarak oluşturulan 'Şiddetsiz karşı koyma ebeveyn koçluğu programı' ve 'Şiddet ve saldırganlıkla baş etme psikoeğitim programı' uygulanmıştır. Programa katılan ergen ve ebeveynlerin görüşleri araştırmacılar tarafından geliştirilen yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla elde edilmiştir. Görüşmeler içerik analizi yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir.
Bulgular

Programların ergen ve ebeveynlere uygulanması sonucunda, katılımcılar programların ergenlerde görülen saldırgan davranışları azalttığı, ana-babalarının ebeveynlik becerilerini ve aile ilişkilerini geliştirdiği ve anne-baba stres düzeylerini anlamlı derecede düşürdüğünü belirtmişlerdir. Yapılan bireysel görüşmelerden elde edilen nitel verilerin analizi sonucunda ergen ve ebeveynlerin genel olarak programdan yararlandıkları, süreçte olumlu duygular yaşadıkları, kendilerinin ve diğer aile üyelerinin etkileşim biçimlerine yönelik önemli farkındalıklar elde ettikleri ortaya çıkmıştır. İki programın birlikte yürütülmesinin çok yararlı olduğu, katılımcıların aile ilişkilerinde yakınlaşmalar ve problemlere yaklaşımlarında değişmeler olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca katılımcılar süreçte zaman zaman kendilerini ifade etmekte ve aile içi ilişkilerini düzeltmekte güçlükler yaşadıklarını, babaların programa tam olarak katılmayışının zorlayıcı olduğunu ve sürecin eş ilişkilerine yönelik yeterince katkı sağlamadığı yönünde programların bazı eksik yönleri olduğunu belirtmişlerdir.


Sonuç ve Öneriler

Bu sonuçlardan hareketle başta okullar olmak üzere özellikle ergenlere yönelik hizmet veren tüm kurumlarda, bu programların anne-babalarla işbirliği içerisinde birlikte uygulanması önerilmektedir. Ergenlerde görülen şiddet ve saldırganlık problemlerinin azaltılmasında, yapıcı ve sıcak ilişkilerin kurulduğu aile ortamının oluşturulması ve ebeveynlik becerilerinin geliştirilmesine odaklanan bu tür programların çok faydalı olabileceği düşünülmektedir.


Anahtar kelimeler: Şiddet, saldırganlık, şiddet ve saldırganlıkla baş etme psikoeğitim programı, şiddetsiz karşı koyma ebeveyn programı, aile ilişkileri.

YENİ BİR YAKLAŞIM: DUYGU DÜZENLEME TERAPİSİ

Fatma Zehra ÜNLÜ KAYNAKÇI1



Problem Durumu

Günümüzün karmaşık toplum yaşamında toplum ruh sağlığının korunması ve psikolojik sorunlara erken müdahale gittikçe artan bir önem taşımaktadır. Psikolojik danışma alanında, önleme ve erken müdahale konularında birçok önleyici ve iyileştirici yaklaşımlar bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyılda geliştirilen ve halen yaygın olarak kullanılan geleneksel yaklaşımlar, ruh sağlığını koruma ve psikolojik sorunlara müdahalede halen kullanılmakla birlikte, hızlı toplumsal değişimle birlikte bireylerin deneyimledikleri farklı sorunlara daha iyi yardımcı olmayı veya bunları önlemeyi amaçlayan yeni yaklaşımlar gittikçe popülerlik kazanmaktadır. Son yıllarda bilinçli farkındalık temelli yaklaşımlar da gerek uygulamada gerekse bilimsel araştırmalarda ön plana çıkmaktadır. Bilinçli farkındalık temelli yaklaşımları bilişsel davranışçı yaklaşımla ve duygu bilimi ile entegre eden “Duygu Düzenleme Terapisi” ise bunlar içerisinde en güncel olanlardan birisidir.


Duygu Düzenleme Terapisi, Mennin ve Fresco tarafından 2009’da geliştirilmiştir. Bireysel psikolojik danışma uygulamasına yönelik olan ve genellikle 16-20 oturum süren bu yaklaşım danışanın motivasyon farkındalığını, duygu düzenleme kapasitesini ve yeni bağlamsal öğrenme birikimini artırmayı amaçlamaktadır (Mennin ve Fresco, 2014). Motivasyonel farkındalık kapsamında danışan için neyin önemli olduğu ve onu harekete geçiren motivasyon sistemleri (ödül sitemi ve güvence sistemi) üzerinde durulur. Danışanın motivasyonel farkındalık becerileri kazanmasına yardımcı olunur. Terapi sürecinde duygu düzenleme kapasitesini artırmak için ise gerekli olan bilinçli farkındalık, merkezsizleştirme (decentering) ve bilişsel yeniden değerlendirme olmak üzere üç beceri konusunda danışanın yeterliliklerinin artması hedeflenir. Son olarak, danışanın değerlerine uygun bir yaşam sürmesine yardımcı olmak için kapsamlı ve esnek davranışsal birikiminin artması amaçlanır. Bu hedeflere ulaşmak için Duygu Düzenleme Terapisi, bilinçli farkındalık temelli yaklaşımların, bilişsel davranışçı yaklaşımın ve duygu temelli yaklaşımların kullandığı yöntemleri bütünleştirerek danışanlara sunar. Duygu Düzenleme Terapisi ile ilgili çalışmalar başlangıç aşamasında olmakla birlikte yapılan çalışmalar terapinin genel kaygı bozukluğu ve depresyon üzerinde etikliğini desteklemektedir. Ülkemizde ise bu yaklaşımla ilgili henüz yayınlanmış bir çalışma bulunmamaktadır.
Toplum ruh sağlığını korumada kritik role sahip olan psikolojik danışma ve rehberlik alanı uzmanlarının ve bu alanda eğitim gören öğrencilerin, çağdaş psikolojik danışma yaklaşımları konusunda bilgi sahibi olmaları ve alan uygulamalarında, bilimsel araştırmalarda, yayınlarında bu donanımlarını yansıtabilmeleri önem taşımaktadır. Bu bağlamda, Duygu Düzenleme Terapisi ile ilgili yapılan alan yazın derleme çalışmasıyla bu güncel yaklaşıma dikkat çekilmesi ve psikolojik danışma alanındaki uygulama ve araştırmalar kapsamında ne gibi katkılar sağlayabileceğinin tartışılması önemli görülmektedir.

Araştırmanın Amacı

Bu çalışmanın amacı, Duygu Düzenleme Terapisi ile ilgili alan yazın taraması yapılması ve Duygu Düzenleme Terapisinin katılımcılara hem teorik hem de uygulama anlamında tanıtılması amaçlanmaktadır.


Yöntem

Alan yazın derleme yöntemi kullanılarak Duygu Düzenleme Terapisi ile doğrudan ilgili olan akademik çalışmalar değerlendirilmiştir.


Bulgular

Alan yazın derlemesine göre Duygu Düzenleme Terapisi ile ilgili yapılan çalışmalar kuramsal ve deneysel çalışmalardan oluşmaktadır. Kuramsal çalışmalarda bu yaklaşımın teorik temeli, diğer kuramlarla ilişkisi ve bu yaklaşım kapsamında kullanılan teknikler hakkında bilgiler edinilmiştir. Duygu Düzenleme Terapisi ile ilgili yapılan deneysel çalışmalar incelendiğinde, çalışmaya katılanların 18 yaş üzeri, genel kaygı bozukluğu veya depresyon yaşayan ya da hem genel kaygı bozukluğu hem de depresyon yaşayan kişilerden oluştuğu ve bulguların bu yaklaşımın etkililiğine işaret ettiği görülmüştür.


Sonuç ve Öneriler

Duygu Düzenleme Terapisi ile ilgili var olan alan yazın ağırlıklı olarak klinik örneklem ile yapılmıştır ve bu çalışmaların bulguları bu yaklaşımın etkililiğine işaret etmektedir. Ancak, duygu düzenleme terapisi yaklaşımının önleyici rolünü ortaya koyacak klinik olmayan örneklemle yapılacak çalışmaların artarak devam etmesi de önem taşımaktadır. Gelecekte bu yaklaşımla ilgili yapılacak çalışmaların gerek ulusal gerekse uluslararası alan yazına önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.


Kaynakça

Mennin, D. S., & Fresco, D. M. (2009). Emotion regulation as an integrative framework for understanding and treating psychopathology. Emotion regulation and psychopathology: A transdiagnostic approach to etiology and treatment, 356-379.

Mennin, D. S., & Fresco, D. M. (2014). Emotion regulation therapy. In J. J. Gross (Ed.) Handbook of emotion regulation (pp. 469-490). New York: Guilford Press.

OKUL DANIŞMANLIĞINDA ETİK VE YASAL KONULAR: 2 OLGU SUNUMU

Nurten KARACAN ÖZDEMİR1

Ayşegül ARACI İYİAYDIN2

Problem Durumu

Okul psikolojik danışma uygulamaları sadece öğrencilerle değil aynı zamanda öğretmenler, veliler, okul yönetimi ve diğer ilgili kişilerle çalışmayı da gerektirmektedir. Bu işbirlikleri, etik ve yasal ikilemlerin sıklıkla yaşanabildiği bir alandır. Bu süreçte, yasal çerçevenin içinde kalarak etik ilkeler doğrultusunda profesyonel bir hizmet sunabilmek çoğu zaman zorlayıcı olabilmektedir. Bu çalışmada, madde kullanımı ve kendine zarar verme davranışı ve sosyal medyanın rolüne ilişkin ortaöğretim ve ilköğretim düzeyinden iki farklı vaka paylaşılacak, bu vakaların etik ve yasal konular açısından nasıl yönetildiği aktarılacak ve okul danışmanlığı uygulamalarına yönelik uygulanabilir öneriler sunulacaktır.



Kuramsal Çerçeve

Etik, okul psikolojik danışmanlığında psikolojik danışmanların işbirliğine yönelik çalışmaları açısından yönetilmesi zorlu bir konu olagelmiştir. Öte yandan psikolojik danışmanlar, bütün öğrencilere yönelik hizmet veren bütüncül ve kapsamlı bir psikolojik danışma servisi oluşturabilmeleri için bu işbirliğini sağlayacak liderler olmalıdır (ASCA, 2012). Bu çalışmada aktarılacak vakaların, biri madde kullanımı diğeri kendine zarar verme davranışı ile ilgili olması açısından etik ve yasal konuların önemle dikkate alınması ve uygulanması gereken konuları içerdiği söylenebilir. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından seçilen 60 ildeki 261 okulda (130 resmî, 131 özel) öğrenim gören 26.009 öğrenciye yönelik yapılan çalışmaya göre öğrencilerin %15,6’sı sigara kullanmaya devam eden, %16,5’i son bir ayda en az bir defa alkollü içki kullanan ve %2,9’u son üç ay içinde uyuşturucu/uyarıcı madde kullanan durumundadır (2007, TBMM Araştırma Komisyonu bulguları). 2011 yılında yapılan TUBİM Okul Çocukları Araştırmasında toplam 32 ilde genel ve teknik lise dağılımına göre alınan örneklemde 11.812 kişiye ulaşılmıştır. Araştırmanın sonucunda yaşam boyu madde kullanma sıklığı %1,5, son üç ayda madde kullanma sıklığı ise %0,5 olarak bulunmuştur. Madde kullanım sıklığına ilişkin son yıllarda herhangi bir çalışma yapılmamıştır, ancak güncel verilerin daha yüksek olabileceği öngörülmektedir. Madde kullanımının ergenlerin fiziksel, sosyal, duygusal ve bilişsel gelişimleri üzerindeki olumsuz etkileri ve bu durumun toplumsal boyutu düşünüldüğünde, ergenler arasında madde kullanımının ülkemiz için ciddi bir problem olduğu düşünülmektedir. Ergenlik döneminde görülebilen bir diğer problem ise genellikle uyum güçlükleri ve başa çıkma becerilerinin zayıflığı nedeniyle ortaya çıkan kendine zarar verme davranışıdır (Akdemir ve ark., 2013). Kendine zarar verme davranışının özellikleri; ölüm isteği taşımaması, tekrarlayıcı olması, bilinçli ve amaçlı olması ve kendi bedenine yönelik bir hasarı içermesi olarak ifade edilebilir. Çoğu zaman ilk girişimin 13 ve 15 yaşları arasında görüldüğü (Akt. Oktan, 2014) ve bu davranışı intihar girişiminin izleyebildiği belirtilmiştir (Alataş, Bulut, Berkol, Alataş, 2014). Bu bağlamda okullar, özellikle rehberlik servisi uzmanları, etik ve yasal çerçeve içinde kalarak hem önleyici hem de müdahale edici bir rol üstlenmekle yükümlüdür.



Yöntem

Bu çalışma olgu sunumuna dayanan nitel bir araştırmadır.



Bulgular

Bu olguların ele alınması; önleme ve müdahale çalışmalarının hangi adımlardan oluşacağı, ilk önce kiminle ya da kimlerle çalışılacağı, ailelerle ve okul yönetimiyle nasıl işbirliklerinin gerçekleştirileceği, değerlendirme ve takibin nasıl yapılacağı aşamalarından oluşmuştur. Bütün bu adımların izlenmesinde ve gerçekleştirilecek işbirliklerinde gizliliğin nasıl ve ne ölçüde korunacağı, bilgi edinmede ve risk gruplarının belirlenmesinde sosyal medyanın rolü, özel hayatın gizliliği ve sınırların korunması, kendine zarar verme ve zorbalık davranışlarında psikolojik danışmanın yetkinlik sınırları, profesyonel kimliği ve sevk konuları etik konular olarak ön plana çıkmıştır.



Sonuç ve Öneriler

Bu vakaların yönetilmesi sürecinde izlenilen adımlar ve gözetilen hassasiyetlere dair Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği, Amerikan Psikolojik Danışma Derneği ve Amerikan Okul Psikolojik Danışmanları Derneği tarafından yayınlanan etik ilkeler doğrultusunda öneriler sunulacaktır.



Anahtar kelimeler: Etik, yasa, okul, psikolojik danışma, ergenlik.

DEPREM TRAVMASINDA EMDR (EYE MOVEMENT DESENSİTİZATİON AND RE-PROCESS)'NİN ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI: OLGU SUNUMU

Gamze MUKBA1

Selami TANRIVERDİ2

Fuat TANHAN3



Problem durumu

Bu çalışma Dr. Francine Shapiro'nun 1987'deki orijinal keşfi olan EMDR yönteminin, Van İli'nde 23 Ekim 2011 tarihinde meydana gelen depremde göçük altında sağ olarak kurtarılan ve depremden 3 yıl sonra Travma Sonrası Stres Bozukluğu belirtileri yaşayan bir bireyde etkililiğini incelemektedir. EMDR ağırlıklı olarak ruhsal travma tedavisinde kullanılan bir tedavi tekniği olduğu için bu olguda çalışılmıştır.


Kuramsal çerçeve

Travma, iyi olma durumunu tehdit eden son derece rahatsız edici olgulara maruz kalma olarak tanımlanabilmektedir (Gabrielli, Gill, SanfordKoester ve Borntrager, 2014). Travma olgusunun insanlar üzerindeki etkileri de “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” kavramını ortaya koymaktadır.


TSSB, savaş gibi olumsuz yaşantılara maruz kalma sonrası, korku, dehşet gibi duygular ya da tehdit ya da fiziksel zarar gelme durumunu geliştiren bir anksiyete bozukluğudur (Collie ve ark., 2006). TSSB, travmatik olguyu kabuslar, tekrar tekrar aklına gelme yoluyla yeniden deneyimleme ve kaygı veren düşüncelerden, anılardan, yerlerden, travma olgusuyla bağlantılı herhangi bir şeyden kaçınma anlamına da gelebilmektedir (Webb, 2004). Ayrıca, olağanüstü travmalarda TSSB'ye neden olabilmektedir. Olağanüstü travma, aynı anda çok fazla insan tarafından maruz kalınan potansiyel olarak yaşamı tehdit eden ve korkutucu kitlesel bir olay sonrası meydana gelen travma anlamına gelmektedir (Webb, 2004).
Olağanüstü travmalar, afetler olarak da bilinmektedir. milyonlarca kişinin yaşadığı coğrafyayı etkileyerek binlerce kişinin kaybına, ağır yaralanmalara yol açabilmesi nedeniyle afetler içinde en etkili olanı depremlerdir (Işık ve ark., 2012). Deprem gibi afetlere hazırlıksız yakalanan bireylerde TSSB gelişebilir ve çeşitli stres tepkileri görülebilmektedir. Bu amaç doğrultusunda travmaya müdahale etmede, uzmanlar tarafından çeşitli psikolojik yaklaşımlar kullanılmaktadır. EMDR, travmaya müdahalede kullanılan psikolojik yaklaşımlar içersinde sık olarak kullanılan teknikler arasında olduğu söylenebilir.
EMDR, güçlendirme tabanlı terapilerden olup, bireylerin anıları ve beraberinde gelen olumsuz inanışları işlemesinde bireylere yardımcı olabilmektedir (Gupta ve ark., 2014; Korn, 2009; Rosen, 2014). Ayrıca, travmatik anılara müdahalede bilinen en iyi uygulamalardan biridir (Greenwald, 2004).
Bu çalışmada sunulan olguda da depremden kaynaklı TSSB'de EMDR tekniğinin uygulanabilirliğini ortaya koyma amaçlanmıştır.

Yüklə 0,87 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə