DiNİMİz denge ister, İfrat ve tefriTİ yasaklar



Yüklə 140,05 Kb.
tarix18.08.2018
ölçüsü140,05 Kb.
#72085



Dinimiz Denge İster, İfrat Ve Tefriti Yasaklar - 13-14-15 Mayıs www.kalpehli.com




بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلّهِ اَلْحَمْدُ


DİNİMİZ DENGE İSTER, İFRAT VE TEFRİTİ YASAKLAR
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ

İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.”1


Dinî anlayış ve yaşantımızda iki tehlikeye dikkat etmek zorundayız. Bu iki tehlikenin birincisi ifrat, diğeri tefrittir. İf­rat bir konuda aşırı gitmek, tefrit ise tembellik ve gevşek­liktir. Bu iki uç nokta arasında dengede durmak önemli, işte dinimizin bizden istediği yani Ehl-i sünnet orta yolunun belirlediği ölçülere göre hareket etmek, itidalli olmaktır..2
Her müslüman, dinî yaşantısında iki tehlikeye karşı uyanık olmak zorunda. Birisi ifrat, diğeri de tefrit. İfrat bir konuda aşırı gitmek, haddini aşmak, taşkınlık yapmak anlamına gelir. Tefrit ise bunun tam tersi olan durumdur. Yani tembellik, gevşeklik, gerekeni ihmal etmek veya hiç önem vermemek tefrittir. Kısaca, belirlenen sınırın ötesine geçmek ifrat, gerisinde kalmak tefrittir.3
Tefrit, vasatın altı, ifrat da vasatın üstüdür, ikisinde de haddi aşma, ileri gitme ya da geri kalma söz konusudur, itidal ise sırât-ı müstakim olan doğru yoldur.4
Her işte ifrat ve tefritten, (aşırılık ve gevşeklikten) uzak kalmak istikametir. Bunun en güzel şekli, Hz. Peygamberin (s.a.v) öğrettiği şekilde dengeli giderek dinî ilme uygun yaşamaktır. İtikatta Ehl-i Sünnet inancı üzere olan, fıkıhta dört hak mezhepten birine uyan ve manevî terbiyesini gerçek tasavvuf ehlinin yolunda alan bir kimse istikamet üzeredir.5
Hâce Ubeydullah hazretleri, "Beni Hûd sûresi yaşlandırdı"6 hadisini şöyle izah etmiştir: "Resûlullah Efendimiz (s.a.v), Hûd sûresinde, ‘Sana emredildiği gibi istikamet üzere ol’7 hitabına muhatap olduğu için böyle buyurmuşlardır. İstikamet çok zor bir iştir. Çünkü o, bütün eylem, durum ve sözde orta yolda istikrarlı olmak demektir. Öyle ki yapılan her iş gerektiği kadar olmalı; haddi aşmamalı, ifrat ve tefritten uzak olmalıdır. Bu kaideye binaen, ‘İş istikamettedir, keramet ve olağanüstü gösterilere itibar edilmez’ denilmiştir.”8
Alimlerimiz istikameti muhafaza etme husunda şu uyarıyı yapmıştır: “Herhangi bir meselede kıl ucu kadar dahi ifrat ve tefride sapmadan istikameti muhafaza etmek, Allah Tealâ'nın yardım ve tevfiki olmadıkça, havl ve kuvveti yalnız O'ndan bilmedikçe gerçekleşmez.”9, 10
İtidal Nedir?
Adalet kelimesi ile aynı kökten gelen itidal, sözlükte, “bir şeyi yerli yerinde yapmak, iki uç arasında orta yolu tutturmak, kıvam ve denge hali” gibi anlamlara geliyor.

Namaz kılarken rükûlar arasında vücudumuzun aldığı şekle göre her azamız yerli yerine oturana kadar beklemeye, kısa veya uzun olmayıp orta boylu olmaya, vücudun sıhhi dengesine... itidal denmesi hep bu sözlük anlamının muhtelif yansımalarıdır.


İtidal, sadece yukarıda örnek olarak zikrettiğimiz durumlara özgü değildir. Hayatın her alanında itidal üzere olmak, her şeyin aşırısından sakınarak orta yolu tutturmak, müminlerin en temel özelliklerinden biri olarak dikkat çekmektedir.
Böyle olduğu içindir ki Efendimiz (s.a.v), “İtidal, teenni, hal ve gidişi iyi olmak peygamberliğin yirmi dört kısmından bir kısımdır”11 buyurmuştur. 12
Yanlış Üzerinde İttifak Etmeyen Topluluk
Allah Tealâ (c.c) şöyle buyuruyor: “İşte böylece sizi, (ifrat ve tefritten uzak) orta yolda giden bir ümmet yaptık ki siz (kıyamet günü) insanlığa şahit olasınız, Resul de size şahit olsun.”13
Ayette geçen "vasat ümmet", "adaletli, en hayırlı ve faziletli" manasındadır. Bu ümmet-i Muhammed, her işinde ifrat ve tefritten uzak, ikisinin ortasında denge üzere ve ölçülü hareket ettiği için, ona vasat ümmet denmiştir. Mesela, harcamada israf ifrat, cimrilik tefrittir; ikisinin ortası cömertliktir. Düşman karşısında, boş yere tehlikeye atılmak ifrat, korkup kaçmak tefrittir; ikisinin ortası yiğitliktir.14
Her ne kadar “vasat” kelimesi dilimizde “ne iyi, ne kötü; orta halli” anlamında kullanılmaktaysa da, burada bir anlam kayması mevcuttur. Zira Kur'an dilinde “vasat” kelimesi “her şeyin en hayırlısı ve efdali ” anlamına gelmektedir.15
Nitekim bir diğer ayette yine biz müminler için “en hayırlı ümmet”16 nitelemesinin kullanılmış olması da bu söylediğimizi en kesin biçimde doğrulamaktadır.17
İslâm, doğru insan fıtratının dini ve yoludur. Müslümanlar dengede yani “vasat”, yani “orta yol”da bir topluluktur. Mukaddes Kitabımız bizi böyle tarif ediyor. İtidal İslâm'ın temel düsturu ve İslâm itidalin dinidir. Çünkü fıtrat dinidir.18
Ehl-i Sünnet ulemasının, icma-ı ümmet'i dinî bir delil saymasının temel esprisi de burada yatmaktadır. Zira yukarıda işaret ettiğimiz Bakara Suresi'nin, 143. ayetinde, Ümmet-i Muhammed'in vasat bir ümmet kılınmakla bütün insanlık üzerine şahit tutulduğu haber verilmiştir. Şüphesiz bu durum, bu ümmetin vasat ümmet oluşundan, yani adalet sıfatına hakkıyla sahip oluşundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Kur'an'da bu şekilde zikredilmiş olan bir ümmetin, batıl ve yanlış bir konuda görüş birliği edebileceğinin düşünülmesi, adalet sıfatını kaybettiğinin söylenmesi ile aynı anlama gelecektir.
Böyle bir iddia, Kur'an'ın haber verdiği duruma ters düşeceğine göre, bu ümmetin, özellikle de “Şüphesiz ki Allah'tan ancak alimler hakkıyla korkar”19 ayeti gereğince bu ümmetin alimlerinin bir konudaki görüş birliğinin herkesi bağlayıcı bir delil olması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar... 20
Ilımlı Olmak mı, İtidal Sahibi Olmak mı?
Yine bu aşamada ikinci bir noktaya değinmemiz gerekiyor: Günümüzde özellikle Batılı çevrelerin, dünyada kurdukları sömürü dengesi için sakınca teşkil etmeyen fikir akımları ve hareketler hakkında kullandığı “ılımlı” kelimesiyle itidal birbirine karıştırılmamalıdır. Yani itidalli müslüman ifadesiyle, ılımlı müslüman ifadesi birbirinden farklıdır.
Ilımlı müslüman, adı müslüman olmakla birlikte, hiçbir haksız uygulamaya ve zulme ses çıkarmayan, her yapılanı onaylayan insan tipini anlatmaktadır.
İtidalli müslüman ise küçük düşürülmeye ve horlanmaya kesinlikle gönlü razı olmayan, İslâm'ın izzet ve mehabetine sahip çıkan, müslümanların menfaatlerini koruyan; ancak bunu yaparken asla ifrat ve terfide kaçmayan kişi demektir. 21
Allah’ın (c.c) Yücelttiğini Sevmek
İfrata veya tefrite düşülen konulardan biri de dinimizin kutsal kabul ettiği varlıkları sevme ve değerlendirme şeklidir.
Her varlık, yüce Allah’a yakınlık derecesi ve O’na bağ­lılığı ölçüsünde şerefli, kıymetli ve kutsaldır. Mesela bir varlığa “Allah’ın peygamberi”, “Allah’ın kitabı”, “Allah’ın dostu", “Allah’ın evi" denildiğinde, bu nisbet o varlığa ayrı bir kıymet ve kutsallık kazandırır. Çünkü o şey, kendi cins­lerinden ayrı ve özel bir yönüyle yüce Allah’a ait demektir.
Allah’ın (c.c) sevdiğini sevmemiz, yücelttiğini yüceltmemiz, kıymet verdiğine hürmet etmemiz gerekir. Bu, O’na olan iman, saygı ve sevgimizin gereği. Aynı za­manda kalpteki imanın ve edebin de bir ölçüsüdür. Bu ha­kikat âyet-i kerimede şöyle ifade ediliyor: "Kim Allah'ın şeâirini (alametlerini) yüceltirse bu, o kimselerin kalplerindeki takvadan dolayıdır"22
Şeâir Allah’ın (c.c) alameti yani O’nu göste­ren, tanıtan, sevdiren şeyler demek. Mesela Safâ ve Merve, kurbanlık hayvanlar vb. Kur’an’da Allah’ın (c.c) şeâiri olarak tanıtılmışlardır.23 Şu hal­de Allah'a (c.c) nisbet edilen bu şeyler kutsaldır. Her birine karşı haline uygun bir hürmet şekli vardır.
Kutsal şeylere karşı iki şekilde kusur işlenmektedir. Birincisi aşırı gitmek, ikincisi de inkâr veya ihmal etmek suretiyle. Hemen şunu hatırlatalım ki dinî konularda aşırılık da gevşeklik de şeytandandır. Şeytanı en çok sevdiren iş, insanın haddi aşmasıdır. Haddi aşmak her konuda olabilir. Ancak kutsal varlıklar ve değerlerde aşırılıklar imanı ilgilen­dirdiğinden, daha çok dikkat etmek gerekir. Çünkü sevgide ölçü kaybedilince, iş sevilene karşı saygısızlığa dönüşür. 24
Hz. Ömer’in (r.a), Kabe'deki kutsal taş Hacerülesved’i ziyaret edip öptükten sonra söylemiş olduğu söz güzel bir ölçü ortaya koyuyor:
“Ey taş! Ben biliyorum ki sen kimseye ne zarar ne de fayda verirsin. Eğer Resûlullah’ın (s.a.v) seni öptüğünü görmeseydim, ben de öpmezdim.”25
Demek ki kutsal şeylerin niçin ve nasıl kutsal olduğunu bilmemiz şart değil. Fakat onların Allah (c.c) katın­da bir değere sahip olduğunu öğrendikten sonra, hürmet etmek gerekiyor.
Kutsal şeylere karşı işlenen kusurların birinci sebebi ce­halettir. Bu, kime karşı nasıl davranacağını bilmemektir. Bu ko­nuda okuduklarını tam anlamadan veya duyduklarını tersine yorumlayarak verilen hükümler idraksizliktir ve sebebi gaflettir.
Kutsal şeylere karşı işlenen kusurların ikinci sebebi ise inat ve taassuptur. Bu, bilerek kutsal değerlere karşı düş­manlık anlamına gelir. 26

İtikatta İtidal
En temel özelliği itidal olan müslümanlar, Sahabe döneminden hemen sonra yabancı din ve kültürlerle yoğun bir ilişki sürecine girilmesinin yanı sıra, birtakım siyasi mülahazalarla bazı ayrışmalar yaşadı. Kelâm ve Fırak kitaplarında ayrıntılarıyla açıklanmış olan bu fırkalaşma süreci içerisinde, Efendimiz'in (s.a.v) tavsiye ettiği ve Sahabe'nin (Allah hepsinden razı olsun) fiilen yaşadığı itidal durumunu sadece Ehl-i Sünnet muhafaza etti. Bunun dışındaki gruplar, kimi ifrada, kimi de terfide düşmek suretiyle Nebevî çizgiden şu veya bu oranda sapmalar gösterdi.
Mesela Haricîler ve Mu'tezile, büyük günah işleyen müminlerin iman dairesinden çıktığını söylerken ifrada, Mürcie de günahın ve amelsizliğin kişiye hiçbir zarar vermeyeceğini söyleyerek tefride düştü. Ehl-i Sünnet ise Allah Tealâ'nın bağışlamaması durumunda amelsizliğin ve günahların kişiye zarar vereceğini ve ahirette azap görmesine sebep olacağını söyleyerek itidali muhafaza etti. Ehl-i Sünnet'e göre bir kimse kendisini iman dairesine sokan hususlardan birisini inkâr etmedikçe mümin sıfatını kaybetmez ve dinden çıkmaz. Bununla birlikte bu kişi eğer günahkâr bir kimse ise, Allah Tealâ'nın kendisini bağışlamaması halinde günahları oranında cehennemde azap görür ve azabı bittikten sonra içinde ebedi olarak kalmak üzere cennete gider. 27
Allah (c.c) Yaratırsa Kul Yapar
Öte yandan Cebriye, kulun işlediği her türlü fiilin tamamen Allah Tealâ'nın kudreti ile meydana geldiğini söylemiştir. Bu fırkaya göre kul, rüzgârın önündeki bir kuru yaprak gibi çaresiz, etkisiz ve tam anlamıyla edilgendir. Kendisi hiçbir şey yapmayı dileyemez ve hiçbir şeye karar veremez. Tefridi temsil eden bu inanışın tam karşısında yer ala Mu'tezile ise, kulun işlediği hiçbir fiilde ilâhi takdire yer olmadığını söylemiştir. Bu görüşe göre kul kendi fiillerinin yaratıcısıdır.
İtidali temsil ve muhafaza eden Ehl-i Sünnet ise bu konuda şuna inanır: Kul herhangi bir şey yapmaya niyet eder, karar verir ve bunu fiiliyata geçirmeye teşebbüs eder. Bu güç kulda mevcuttur. Ancak niyet edip teşebbüse geçtiği fiilin meydana gelebilmesi için onu Allah Tealâ'nın da dilemesi gerekir. O dilemedikçe hiç kimse hiçbir şey yapamaz. İşte Allah Tealâ'nın dilemesi ile kulun niyet ve teşebbüsü bir araya geldiğinde, Allah Tealâ o işi yaratır, kul da işler. İnsan ne Cebriye'nin dediği gibi çaresiz ve mecbur, ne de Mu'tezile'nin dediği gibi kendi fiillerinin yaratıcısıdır. Kul da elbette irade sahibidir. Ancak onun iradesi cüz'î, Allah Tealâ'nın iradesi ise küllîdir.
Bütün bunları söylerken bir noktanın önemle altını çizmemiz gerekiyor: Ehl-i Sünnet hiçbir zaman “madem ki şu veya bu fırka ifrat veya tefride saptı; o halde ben de orta yolu benimseyeyim” düşüncesiyle hareket etmiş değildir. Hadise şudur: Kur'an ve Sünnet neyi nasıl öngörmüşse, Ehl-i Sünnet ona öylece inanma tavrını muhafaza etmiştir. Kur'an ve Sünnet'te yer alan emir, yasak ve hükümlere sarılmak bizatihi itidal demek olduğundan, Ehl-i Sünnet'in itidali temsil edişi, bu hüküm, emir ve yasaklara hakkıyla riayet edişi anlamına gelmektedir. 28
Sahabeye Bakışımız
Kutsal değerlere ve şeylere karşı aşırılıklar için akla gelen ilk örnek sahâbe-i kirâm konusudur.
Bazı kimseler, sahâbe-i kirâmı sevmede ve değerlen­dirmede ölçüyü aşmaktadırlar. Sahabenin değeri ve fazile­ti, Resulullah Efendimiz’le (s.a.v) olan gönül bağından ve onunla paylaştıkları dinî hayattan kaynaklan­maktadır. Onlar, Allah Teâlâ’nın kendilerinden razı olduğu bir topluluktur. Ama onlar da kendi aralarında farklı dere­celere sahiptir. Bir bütün olarak bakıldığında onları sevmek dinimizin bir emridir.
Sahabiler içinde Ehl-i beyt’in ayrı bir yeri vardır. Ehl-i beyt, Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) aile fert­leri ve neslidir. Bunlar içinde ilim ve iman âbidesi Hz. Ali (r.a) bazı sevenleri tarafından peygamberlerden bile üstün görülmüş, hatta ilâh ilan edilmiştir. Bu bir aşırılıktır. Yine onu sevdiğini söyleyen bir grup da, “Halifelik Hz. Ali’nin (r.a) hakkı idi, ilk halifeler ona zulmettiler, hakkını gasbettiler, büyük hata yapıp küfre girdiler" diyerek haddi aşmıştır. Bütün bunların aksine, Hz. Ali’ye (r.a) Sıffîn olayında “Kur'an'la amel etmeyip hakemi kabul etti" diye kâfir diyenler ve öldürülmesini vâcip görenler de çıkmıştır. Bu da bir aşırılıktır. Her iki grup da Ehl-i sünnet’in dışındadır.
Şu gerçeği unutmamalıyız ki Hz. Ali (r.a) bir peygamber değildi. O, son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v) amcasının oğlu, ona çocuk yaşta ilk iman eden bahtiyar sahabilerden biri, onun sevgili damadı, vahiy kâtibi, yardımcısı ve dostudur. Dolayısıyla onu sev­mek her mümin için dinî bir vazifedir.
Sahabeyi peygamberler gibi mâsum görmek ve onları insanüstü bir konuma çıkarmak nasıl hatalı ise, "Onlar da bizim gibi bir insandır; onların sözü ve işi bizleri bağlamaz" demek de aynı şekilde hatalıdır. Çünkü sahâbe-i kirâmın din hakkındaki söz ve davranışları bizim için bir örnek ve delildir. 29
Hz. Ali'ye sevgi beslemek de Ehl-i sünnet olmanın şartlarındandır. Ona sevgi beslemeyen Ehl-i sünnet'ten olamaz ve Haricî adını alır. Hz. Ali'ye sevgi besleme konusunda ifrat tarafını seçip bu konuda haddi aşarak Peygamberimiz'in (s.a.v) ashabına dil uzatan ve sahabe, tabiîn ve selef-i sâlihinin yolundan ayrılan kimse de Râfizî ismini alır.
Ehl-i sünnet bu konuda Râfizî ve Hâricî çevrelerin takip ettiği ifrat ve tefrit arasından orta yolu takip etmiştir. Kuşkusuz hak olan orta yoldur. İfrat ve tefrit yerilmiştir. Nitekim Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali'den yaptığı bir nakilde
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) onun hakkında şöyle dediğini rivayet eder: "Sende İsa (a.s) ile bir benzerlik görüyorum. Yahudiler ona o derece düşmanlık beslediler ki, işi annesine iftira etmeye kadar vardırdılar. Hıristiyanlar ona o derece sevgi beslediler ki, onu hak etmediği bir yere koydular.”30
Yani hıristiyanlar onun Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hz. Ali'nin kendisi de şöyle der: "İki fırka benim hakkımda fitneye düşmüştür. Bunlar, bana karşı besledikleri sevgide aşırıya giderek beni hak etmediğim makamda görenler, bir de bana düşmanlık besleyenler ve düşmanlıklar sebebiyle hakkımda iftira atanlardır."
Yukarıda geçen hadis-i şerifte Hâricîler'in hali yahudilerin haline, Râfizîler'in hali de hıristiyanların haline benzetilmiştir.31
Her iki grup da hakkı temsil eden orta yoldan ayrılarak ifrat ve tefrit derecesine sapmıştır. Çünkü Hz. Ali'yi (r.a) sevmek, hiçbir zaman Râfizîlik değildir; asıl Râfizîlik, Hz. Ali'yi (r.a) severken üç halifeye ve diğer sahabilere düşmanlık yapmaktır.
Bu hususta İmam Şâfiî (rh.a)şöyle demiştir: "Eğer Muhammed'in (s.a.v) Ehl-i beytini sevmek Râfizîlik kabul ediliyorsa, bütün âlem, insanlar ve cinler şahit olsun ki ben de Râfizîyim."32, 33
Şiiler Hz . Ali (r.a)'ı diğer sahabilerin hepsinden üstün görmek ve hilafetin ona vahiyle tevdi edildiğini, ilk üç halifenin bu hakkı gasbettiğini, onlara biat eden sahabilerin de bu gasba ortaklık ettiğini söyleyerek ifrada düşerken, Nasıbîler Hz. Ali (r.a) düşmanlığıyla onların tam karşısında yer aldı. Ehl-i Sünnet ise bu konuda da itidalden ayrılmayarak Hz. Ali'yi (r.a) layık olduğu mevkide gördü. Ona hürmette kusur etmemek, bununla birlikte hilafetin ona vahiyle verilmiş bir hak olduğunu anlatan uydurma rivayetlere bel bağlayarak diğer sahabîlerin kadrini küçültmemek Ehl-i Sünnet'in temel tavrı oldu. 34


Ehl-i Beyt'i Sevmekte Ölçü
Ehl-i beyt'i niçin ve nasıl sevmemiz gerektiğini Hz. Peygamber’in (s.a.v) sünnetinden ve İslâm âlimlerinin değerlendirmelerinden öğreniyoruz. İlâhî emirlerin anlaşılması ve doğru uygulanması için esas olan ölçü de budur. Ölçü bu olduğu takdirde ifrat ve tefritten uzak, sağlıklı ve tutarlı bir neticeye ulaşmak her zaman mümkündür.
İnsanlar Ehl-i beyt'i sevme hususunda, zaman zaman iki aşırı uçta (ifrat ve tefrit) birtakım yanlış değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Kimileri Ehl-i beyt'e muhabbet ve bağlılık adına birçok sahabeye düşmanlık ve iftira edecek kadar hata ve çıkmaza düşerken, kimileri de Ehl-i beyt'e gösterilmesi gereken ilgiyi göstermedikleri gibi, bazen de o pak nesle iftira ve onlardan nefret edecek kadar ileri gitmişlerdir.
Her zaman olduğu gibi bu önemli meselede de en doğru ve orta yolu Kur'an ve Sünnet'in gösterdiği yoldan ayrılmayan Ehl-i sünnet ve'l-cemaat anlayışında görmekteyiz.
Elbette her müslümanın Resûlullah'ı (s.a.v), ashabını, zevceleri olan anneleri, evlatları, kayınpeder ve damatlarını sevmesi gerekir. Bunlardan bazıları sevilmezse Resûlullah'ı (s.a.v) sevmek hakkıyla gerçekleşmiş olmaz. Hıristiyanların Hz. İsa'yı (a.s) seviyoruz diyerek Hz. Muhammed'i (s.a.v) inkâr etmeleri nasıl yanlış ise, Hz. Ali'yi (r.a) seviyoruz diyerek sahabeye kin beslemek de öylece yanlıştır.
O halde Ehl-i beyt sevgisi ile sahabe sevgisi iç dünyamızda aynı oranda olmalıdır. Ehl-i beyt'i de sahabileri de Allah için, Resûlullah (s.a.v) için sevmeliyiz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), "Kim Allah'ı severse Kur'an'ı sever, kim Kur'an'ı severse beni sever, kim beni severse ashabımı ve akrabalarımı sever"35 buyurarak bu sevginin ölçüsünü açık ve öz bir şekilde ifade etmişlerdir. Yani bu sevgi Allah (c.c) ve Resûlü'nün (s.a.v) sevgisi ve dolayısıyla rızasının bir neticesi olmalıdır.36
Ehl-i sünnet mensuplarını, Hz. Ali'yi sevmemekle suçlayan ve Hz. Ali'yi sevenlerin sadece Râfizîler olduğunu iddia edenler ne kadar cahil, ne kadar bağnaz kimselerdir! Hz. Ali'ye sadece sevgi beslemek Râfizîlik değildir; bilakis Râfizîlik Hz. Ali dışındaki üç halifeye karşı tavır almaktır. Sahabeye tavır almak dinen yerilmiştir.
İmam Şafiî söyle der: "Muhammed'in ailesini sevmek eğer Râfizîlikse insanlar ve cinler şahit olsun, ben Râfizîyim."
Yani Peygamberimiz'in Ehl-i beyt'ine sevgi beslemek iddia edildiği gibi Râfizîlik değildir. Eğer buna Râfizîlik deniyorsa bu yerilen türden bir Râfizîlik değildir. Râfizîliğin yerilmesinin sebebi Hz. Ali'ye ve Ehl-i beyt'in diğer mensuplarına sevgi beslenmesi değil, sahâbe-i kirâma karşı tavır almalarıdır.
Bu bakımdan Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Ehl-i beyt'ini sevenler Ehl-i sünnet'tendir. Onlar gerçek anlamda Ehl-i beyt taraftarlarıdır. Bugün Ehl-i beyt'i sevdiğini iddia eden ve kendilerini onların taraftarları kabul eden Şîa, eğer sevgilerini Ehl-i beyt'le sınırlandırmayıp diğer sahabeye cephe almamış ve aralarındaki tartışmaları iyiye yorup bütün sahabeye hürmet etmiş olsaydı, onlar da Ehl-i sünnet kabul edilir ve Hâricî veya Râfizî gruplarından ayrılmış olurlardı.
Kısacası Ehl-i beyt'i sevmemek Hâricîlik, sahabeye cephe almak da Râfizîlik'tir. Buna karşılık bütün sahabeye karşı hürmet duymakla beraber Ehl-i beyt'i sevmek de Sünnîlik'tir. Sonuç olarak Sünniliğin temeli sahabe sevgisi üzerine kuruludur. Aklını kullanabilen insaf sahibi bir kimse sahâbe-i kiramı sevmek yerine onlara nefret duymayı tercih etmez. Bilakis Peygamberimiz'e (s.a.v.) olan sevgisi nedeniyle onların hepsini sever.
Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Onları seven beni sevdiği için sever, onlardan nefret eden de, benden nefret ettiği için nefret eder."37

Amelde İtidal
Efendimiz'in (s.a.v), ümmetine her konuda olduğu gibi amel ve ibadetlerde de itidali emir/tavsiye ettiğine dair kaynaklarımızda pek çok rivayet mevcuttur. Örnek olarak birkaçını zikredelim:
Enes b. Mâlik'in (r.a) rivayet ettiğine göre bir grup sahabi, Efendimiz'in (s.a.v) hane-i saadetlerine gelerek O'nun ibadet tarzının nasıl olduğunu sordular. Konu kendilerine açıklanınca, “Rasul-i Ekrem (s.a.v), geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış birisidir. Bu sebeple gece ibadetini az yapıyor olmalıdır. Oysa bizim durumumuz O'nunla kıyaslanamaz” diye düşündüler.
İçlerinden birisi, hayatı boyunca her gece namaz kılmaya, bir diğeri bütün hayatını oruçlu geçirmeye, bir diğeri de nikâhlı hanımına asla yaklaşmamaya karar verdi. Bilahare bu durumdan haberdar olan Efendimiz (s.a.v) onları yanına çağırarak şöyle buyurdu: “Sizler şöyle şöyle söylemişsiniz. Hâlbuki Allah'a yemin olsun, Allah'tan en çok korkanınız ve O'nun yasaklarından en çok sakınanınız benim. Böyle olduğu halde ben bazen (nafile) oruç tutar, bazen tutmam. Gece namazı kıldığım da olur, uyuduğum da. Kadınlarla (eşlerimle) beraber de olurum. (Benim sünnetim budur.) Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir”38 buyurdu.
Bu sahabiler, Fetih suresi 2. ayette de zikrolunduğu gibi Efendimiz'in (s.a.v) geçmiş ve gelecek bütün günahlarının bağışlanmış olması dolayısıyla O'nun fazla ibadet etmesine gerek olmadığını, kendilerinin ise ancak çokça ibadet ederek bağışlanmaya erebileceklerini düşünerek böyle bir karar almışlardı. Ancak Efendimiz (s.a.v) durumdan haberdar olur olmaz hemen müdahale etmiş ve iyi niyetle de olsa itidalden ayrılmak anlamına gelen bu tavrın doğru olmadığını belirtmiştir. 39
Hangisi Muteber?
Abdullah b. Amr b. As (r.a) anlatıyor: Rasul-i Ekrem'e (s.a.v) benim, “Vallahi yaşadığım sürece gündüzleri oruç tutup geceleri namaz kılacağım” dediğim haber verilmiş. Beni çağırtarak, “Böyle böyle söylemişsin, doğru mu?” diye sordu. “Evet böyle söyledim ey Allah'ın Rasulü ” dedim. “İyi ama sen buna güç yetiremezsin. Bazen oruç tut, bazen tutma. Gece namazına bazen kalk, bazen de uyu. Ayda üç gün (nafile oruç) tut. Zira Allah Tealâ hayırlı işleri on misli sevap vererek kabul eder. Bu üç gün aynen yıl orucu yerine geçer” buyurdu. Ben, “Söylediğinizden daha fazlasına güç yetirebilirim” dedim. “Öyleyse bir gün oruç tut, iki gün ara ver” buyurdu. Ben tekrar “Daha fazlasına güç yetirebilirim” dedim. “Öyleyse bir gün tut, bir gün ara ver. Bu, Davud aleyhisselamın orucudur. Bu en kıymetli oruçtur” buyurdu. Ben yine “Daha fazlasına güç yetirebilirim” deyince, “Bundan efdali yoktur” buyurdu.40
Burada Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz'in, zaman içinde bıkkınlık verecek ve ağır gelecek amelleri yapmayı nezretmiş olmayı doğru bulmadığı dikkat çekiyor. Muteber olan, az da olsa devamlı yapılan ameldir.
Hz. Aişe (r.a) validemiz anlatıyor: “Rasulullah (s.a.v), ruhsat ifade eden bir amelde bulunmuştu. Bazılarının bundan kaçındığını işitince bir hutbe irad etti. Adeti olduğu üzere Allah Tealâ'ya hamd ve senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu: “Allah için söyleyin. Bazıları benim yaptığım şeyi beğenmeyip kaçınıyormuş, doğru mudur bu? Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'ı onlardan çok daha iyi biliyorum. Allah'tan duyduğum korku da onların duyduğundan çok daha fazladır.”41, 42
Abartarak Hedefe Varamazsınız”

Yine Hz. Aişe (r.a) validemiz anlatıyor: “Rasulullah'ın (s.a.v) bir hasırı vardı. Geceleri onu perde yapıp arkasında namaz kılar, gündüzleri de yere yayıp üzerinde otururdu. Halk Rasulullah'ın (s.a.v) yanına gelip aynen O'nun gibi namaz kılmaya başladı. Derken sayıları gittikçe arttı. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) onlara yönelerek şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz usanmadıkça Allah sevap yazmaktan usanmaz. (Bilesiniz ki) Allah'a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olandır” buyurdu.


Bu hadisin ravisi kendi gözlemi olarak diyor ki: Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz'in ailesi bir iş yapınca onu sabit kılar (bir daha terk etmez, devamlı yapar)dı.43
Bütün bu rivayetler bize şunu anlatıyor: Güzeli ve mükemmeli aramanın sonu yoktur. En iyisini yapacağım diye hareket eden bir kimsenin, zaman içinde bir kısım vesveselere boğulması, bıkkınlık hissine kapılması veya takatten düşmesi çok görülen bir durumdur. İşte bu gibi olumsuzluklara meydan vermemek için Efendimiz (s.a.v) devamlı surette itidali tavsiye buyurmuş ve en efdal davranışın itidale riayet olduğunun altını çizmiştir. Ahmed b. Hanbel'in naklettiği bir rivayette “Sizler (mükemmeli yapmak için) mübalağa(lı davranış) ile hedefe ulaşamazsınız. Dini en iyi tatbik şekliniz, kolaylık tarafını tutmanızdır” buyurulmuş olması, amel ve ibadette ölçünün kolaylık ve itidalden ayrılmamak olduğunu tenbih etmektedir.
Nitekim Efendimiz (s.a.v) bir gün mescide girdiğinde iki direk arasına gerilmiş bir ip gördü. Bunun ne olduğunu sorunca, “Bu, Zeyneb’in (r.a) ipidir. Namaz kılarken uykusu gelince buna takılıyor (ip onun düşmesini önlüyor)” dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Hayır (böyle şey olmaz)! İpi derhal çözün. Şevkiniz varken namaz kılın, uykunuz gelince de yatın.”44
Buradaki “Şevkiniz varken namaz kılın” ifadesi, namaza kendimizi verebildiğimiz süreyi aşmamaya dikkat etmemiz konusunda Nebevî bir uyarıdır. Zira uyku, hastalık, yorgunluk... gibi hallerde zaten kişi kendisini namaza tam anlamıyla veremez ve böyle bir durumdayken namaza devam etmekle kendisine bir anlamda işkence etmiş olur. Oysa farz namazlarda olduğu gibi nafile namazlarda da aslolan, kendimizi namaza verebilmemizdir.
Bu noktaya dikkat çeken rivayetlerden birisinde Efendimiz'in (s.a.v) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Her şeyin bir şevki ve her şevkin bittiği bir zaman vardır. (Yapacağı iş konusunda bu şevki) duyan kişi, işini yaparken itidalli hareket eder ve bu itidali devam ettirirse, muvaffak olacağını ümit ederim...”45 46
Dünya İşlerinde İtidal
İbadetler konusunda itidal, yukarıda örneklerini gördüğümüz tarzda ısrarla emir ve tavsiye buyurulduğuna göre, dünya işleri hakkında da aynı tavrın geçerli olması gerektiğini anlamak kolaydır. Öncelikle “Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma!”47 ayetini hatırlayalım. Dünyalık konusunda sorumluluk taşıdığımız kimselere (eşimiz, çocuklarımız, akraba ve arkadaşlarımız ve nihayet diğer müminlere) karşı görevlerimizi yerine getirmemize engel olacak umursamazlık, cimrilik veya savurganlık gibi tavırların müslümana yakışır şeyler olmadığı malumdur.
Burada konumuz açısından önemli olan nokta şudur: Bu türlü sorumluluklarımızı yerine getirirken, başkalarının hakkını zedeleyecek derecede büsbütün saçıp savurmak da, tamamen kısmak da yanlıştır.
Bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v), Medine'ye hicretten hemen sonra Muhacirler'den her birini, Ensar'dan bir kişiyle kardeş kılmıştı. Bu çerçevede Selman-ı Farisî (r.a) ile Ebu'd-Derda (r.a) kardeş kılınmıştı. Bir defasında Selman (r.a), Ebu'd-Derda’nın (r.a) ziyaretine gitmişti. Ebu'd-Derda’nın (r.a) eşinin kıyafetinin perişanlığı dikkatini çekmişti. Kadına niçin bu kıyafet içinde bulunduğunu sorunca, “Kardeşin Ebu'd-Derda'nın dünya ile ilgisi kalmadı” cevabını aldı. Bir süre sonra Ebu'd-Derda (r.a), yemek getirdi. Selman (r.a) onu da yemeğe çağırınca oruçlu olduğunu söyledi. Ancak Selman (r.a), “Sen yemezsen ben de yemem” diyerek ısrar edince birlikte yemek yediler. Akşam olunca Ebu'd-Derda (r.a) gece namazı kılmak için Selman'dan (r.a) izin istedi. Ancak o izin vermeyip, “uyu” dedi. Birlikte uyudular. Bir süre sonra Ebu'd-Derda namaza kalkmak istedi. Ancak Selman (r.a) tekrar “uyu” dedi. Gecenin sonuna doğru Selman (r.a) “Şimdi kalk” dedi. Kalkıp birlikte namaz kıldılar. Sonra Selman (r.a) ona şöyle nasihat etti: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehl u ıyalinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.”
Ertesi gün Ebu'd-Derda, o geceki durumu Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz'e anlattı. Efendimiz (s.a.v), “Selman doğru söylemiş” buyurdu.48
Bu olay bize, dünya-ahiret dengesinin nasıl kurulacağı konusunda son derece önemli ipuçları vermektedir. Sorumluluğumuz altında bulunan insanların hak-hukuklarını gözetmeyi ihmal etmenin aynı zamanda kul hukukuna tecavüz olduğunu ve Yüce Rabbimiz'in de kul hukukuna ilişkin günahları bağışlamayacağını hatırdan çıkarmamalı. 49
Dünya-Ahiret Dengesi
Dünyadan nasibimizi unutmamak ve başkalarına muhtaç olmamak için elbette çalışacağız ve kazanacağız. Ancak burada önemli olan, aldatıcı dünya sevgisinin kalbimize yerleşip orayı büsbütün işgal etmesine mani olmayı başarabilmektir. Dünya-ahiret dengesinin muhafazasında itidalden ayrılmamanın önemi de işte burada kendisini göstermektedir.
Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz'in Hanzala isimli bir kâtibi vardı. Bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a) ile karşılaştılar. Hz. Ebu Bekir (r.a) ona “Nasılsın?” diye sordu. “Hanzala münafık oldu” karşılığını alınca şaşırdı ve “Sübhanallah! Sen neler söylüyorsun böyle?” dedi. Hanzala (r.a) böyle söylemesinin sebebini açıkladı: “Rasulullah'ın (s.a.v) huzurunda olduğumuz anlarda bize cennet ve cehennem anlatılır. Onları sanki gözlerimizle görmüş gibi oluruz. Ancak oradan ayrılıp çoluk-çocuğumuza, bağ-bahçemize dönünce bu ruh hali bizden gidiyor.” Hz. Ebu Bekir “Vallahi ben de aynı şeyi hissediyorum” deyince, birlikte Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz'e gidip durumu açtılar. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:
Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, benim yanımdaki hali dışarıda da devam ettirip koruyabilseniz, melekler sizinle yataklarınızda, yollarda musafaha ederdi. Fakat ey Hanzala , bazen öyle, bazen böyle olmasında şaşılacak bir şey yoktur (bu durum münafıklık değildir).”50
Efendimiz (s.a.v)'in Hanzala'ya (r.a) verdiği cevap bize şunu öğretiyor: Herkes her zaman Allah Tealâ'nın huzurunda olduğu hissini aynı yoğunlukla taşıyamaz. Bazen bu his yerini dünya meşguliyetlerine yoğunlaşmaya bırakır ve bu durum son derece normaldir. Ali el-Kârî'nin bu hadisi açıklarken söylediği gibi, kişi bazen huzur, bazn de fütur halinde olmakla münafık olmaz. Huzur halinde iken Rabbimiz'in hukukunu eda eder, fütur anlarında ise dünya işlerimizi görürüz. Bu durum, zaman içinde ibadetlerden gelebilecek bıkkınlık ve usanma hissine kapılmayı engellemek için başka şeylerle meşgul olmaya tanınan bir ruhsatı ifade eder aynı zamanda.
Giyim kuşamdan yeme-içmeye, başkalarıyla münasebetlerimizden dünya geçimliğimizin temin ve muhafazasına kadar hayatın her alanında müslümanca tavrın ancak itidale riayet ile ortaya konabileceğini unutmamalı ve yine hatırdan çıkarmamalı ki, her şeyin aşırısından, ifrat ve tefridinden sakınmak en efdal tutumdur. 51

Sevgi ve Nefrette İtidal
Hz. Peygamber (s.a.v), gerek sevgide gerek nefrette itidal sahibi olmamızı tavsiye ederek şöyle buyurmaktadır: “Dostuna muhabbette aşırıya kaçma; umulur ki bir gün gelir de düşmanın olur. Düşmanına nefrette de aşırıya kaçma; umulur ki bir gün gelir dostun olur."52
Hz. Ömer'in hizmetçisi Eslem anlatıyor: Bir gün Hz. Ömer (r.a), "Dostuna muhabbetin aşk ve sevda derecesine varmasın. Düşmanına buğzun da helâkine sebep olacak mertebeye çıkmasın" dedi. Kendisine,
"Bu nasıl olur?" diye sordum. Ömer (r.a) şöyle dedi:
"Bir kimseyi sevdiğinde, küçük çocuğun bir şeyi sevdiği gibi fazla ileri gitme. Kızdığın kişiye de, onun telef ve helâk olmasını isteyecek kadar kızma."53
Sa'dî-i Şîrâzî (k.s) ne güzel demiş:
"Dostluğa yer bırakacak kadar savaş. Savaşa yer bırakacak kadar dost ol."

"Kavga etmek istediğin zaman öyle biriyle kavga et ki ne ona ihtiyacın ne de ondan korkun olsun."54, 55


İşi Edebine Uygun Yapmak
İmam-ı Gazâlî (k.s) İhyâ adlı eserinde şu hadiseyi nakleder:
Velilerden Abdullah b. Muhammed (k.s), bir akşam mescidden çıkmış evine gidiyordu. Yolda Kureyşli bir genci gördü. Genç içki içmiş, sarhoş olmuş, yolda bir kadına sarkıntılık yapmıştı. Genç kadının elbisesini çekince, kadın etraftan yardım istemiş, insanlar gelip genci dövmeye başlamışlardı. Hazret, genci tanıdı ve insanlara,
“Bunu bana bırakın, bu benim yeğenimdir" dedi. Gence bakarak,
"Yanıma gel" diye seslendi. Genç utanarak geldi. Onu bağrına bastı ve,
"Beni takip et" dedi. Eve varınca, çocuklarından birine,
"Bu genci gece bekle, kendine gelip ayılınca benim yanıma getir. Beni görmeden gitmesin" dedi.
Oğlu, gencin başında bekledi, ayılınca, durumu kendisine anlattı. Genç utandı ve ağlamaya başladı. Sonra Abdullah b. Muhammed'e (k.s) gittiler. Hazret gence,
"Bu hale düşmekten, kendin ve şerefin için utanmıyor musun? Allah'tan kork, bu işten elini çek" dedi. Genç boynunu büktü, sonra başını kaldırarak,
"Allah için söz veriyorum, bir daha sarhoşluk verecek hiçbir içki içmeyeceğim, ben tövbe ettim" dedi. Hazret gence, bana yaklaş dedi, gencin başını öptü ve,
"Yavrum, güzel ettin" dedi. Bu genç daha sonra bu âlimin talebesi oldu, yanından hiç ayrılmadı, kendisinden hadis ilmi aldı. Bu onun sevgi ve yumuşaklığının bereketine olmuştu. Bu zat şöyle demiştir:
"İnsanlar, iyiliği emrediyorlar, kötülükten menediyorlar, fakat bu işi Allah için, edebine uygun yapmadıklarından iyilikleri kötülük gibi oluyor, fayda vermiyor. Siz bütün işlerinizde yumuşak davranın, bu sayede istediğinize ulaşırsınız."56, 57
Hürmette İtidal
Çok aşırı sevgide bir nevi körlük ve bir çeşit sağırlık vardır. İnsan aşırı sevdiği kimsede kusur görmez, görmek istemez, onun hakkında anlatılan kusuru dinlemez olur. Fakat her zaman haddini bilmelidir.
Mümin, yüce Allah'a rabbi olarak ibadet eder. Onun peygamberlerine ise yüce Allah'a giden yolda rehberi olarak itaat eder. Allah dostlarına yapılan hürmet ve itaat da Allah içindir.
Bütün âlemlere rahmet kılınan, beşeriyetin efendisi, Allah'ın habibi, peygamberlerin sultanı Hz. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) bu konuda zat-ı âlîsi için dahi önümüze şu ölçüleri koymuştur:
"Hıristiyanların İsa b. Meryem'i batıl yere methettikleri (ve ilah derecesine yükselttikleri) gibi beni yükseltmeye kalkmayın. Ben ancak bir kulum. Bana: 'Allah'ın kulu ve Rasulü' deyin."58
"Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit şeylere sevketmesin. Ben, Abdullah'ın oğlu Muhammed ve Allah'ın Rasulüyüm. Vallahi, sizin beni Allah'ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.”59
Bu konu çok nazik olduğu için Efendimiz (s.a.v), peygamberler adına bile haddi aşan konuşma ve anlayışlardan sakındırarak, şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın peygamberleri arasında ona buna üstünlük vermeye kalkmayın."60
"Peygamberler arasında seçme yapmayın"61
Bize düşen iş, Allah Teâlâ'nın emrettiği şekilde bütün peygamberlere iman etmek ve her birinde ortaya çıkan faziletlerden nasiplenmektir. Bütün peygamberlerin asıl derecesini ve ilahî yakınlık seviyesini ancak Allah Teâlâ bilir. Diğer kulların durumu da aynıdır.
Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır'ın (rh.a) belirttiği gibi, sevgi ve hürmette ölçü şudur: "Allah'ın sevdiği kulları sevmek ve onlara uymak şirk ve günah değil, ilahî emirdir ve bu, Allah sevgisine delildir. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Hıristiyanlar'ın Hz. İsa (a.s.) hakkında yaptıkları gibi, onları mabud derecesine çıkaracak bir ibadet şeklini almamalıdır. Bunun en güzel şeklini kelime-i şehadette buluruz; bir müslüman: 'Ben şehadet ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.v) O'nun kulu ve Rasulüdür' derken, Allah'tan başka bütün mabudların hepsini reddedip atar, bu temiz kalp ile Hz. Muhammed'in Allah Teâlâ'ya kulluğunu ve O'ndan gelen bir peygamber olduğunu tasdik eder. Sonra O'nu da Allah (c.c) için sever. İman bu sevgi ile tamam olur. Velileri sevmek de bu sevginin içine girer, aynı edebi ister."62
Hak yolcusuna düşen vazife, başındaki imamı, önündeki mürşidi aşırı derecede överek oyalanmak, lafta kalan sevgisiyle avunmak değil; onda bulunan ilahî ahlak ile ahlaklanmaktır. Çünkü Rasulullah (s.a.v) "Ameli kendisini geri bırakanı, nesebi ileri geçiremez?'63 buyurmuştur.
Asıl mesele; Allah için ameldir. Zahirdeki hürmetler, şekilde kalan rağbetler, dildeki sevgiler hiçbir zaman makbul değildir. Şu hâdisedeki ibretli uyarıya dikkat edelim.
İmam Zührî (r.a) naklediyor: Ensar'dan güvenilecek birisi bana şunları anlattı: Rasulullah (s.a.v) abdest aldığında veya tükürdüğünde, Ashabtan bazıları, Rasulullah'ın (s.a.v) abdest suyunu ve tükrüğünü kapıp, (bereketlenmek ve Efendimizi yüceltmek için) yüzlerine ve vücudlarına sürüyorlardı. Bir defasında. Rasulullah (s.a.v):
- Niçin böyle yapıyorsunuz? diye sorduğunda; onlar:
- Bereketlenmek ve sevap kazanmak için! diye cevap verdiler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v):
- Kim Allah ve Rasulünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine), konuştuğunda doğru söylesin, emanete hıyanet ve komşusuna eziyet etmesin64 buyurdu.
Demek ki, müridin mürşidine olan sevgisi, zâhirde kalan eğilip bükülmeler, el öpüp yerlere serilmelerle değil, kalpteki samimiyet, hâldeki istikamet, sözünde sadakat ve insanlara Allah için hizmetle ispat edilebilir.
Şeyh Ebü'l-Abbas el-Mürsî (rah.) demiştir ki:"Mürid, şeyhi ile övünen kimse değildir. Asıl mürid; mürşidinin kendisiyle övündüğü kimsedir"65
Bir şeyhin, Allah Teâlâ gibi her şeyi bildiğini, müridlerinin rızıklarını taksim ettiğini söylemek küfürdür. Şeyhin bütün âlemi elinde tuttuğunu, istediği gibi tasarrufta bulunduğunu iddia etmek haramdır. Mürşidi adına keşif ve keramet uydurmak; bununla onu kalplerde yücelteceğini sanmak, koyu bir cehalettir. İlmi, edebi, takvayı, taatı, hizmet ve cihadı hiç önemsemeyip; gördüğü rüyalar ve hülyalar ile şeyhini tanıtmaya, tasavvufu anlatmaya çalışmak; temiz tasavvuf yoluna bir ihanettir. Görünen hâllerden ve yaşanan fiillerden bir şey anlamayıp perde arkasında hikmetler aramak; feraset değil, gaflettir. Bir kuluna Allah Teâlâ'nın verdiği isim, sıfat ve yetkilerden daha güzel ne olabilir?
Peygamberlerin ve salihlerin kullandıkları eşyalar ve bıraktıkları hâtıralar ile bereketlenmek niyeti ile onları saklamak ve özel ihtimam göstermek de -ölçüleri korunmak şartıyla- caizdir.
Bütün bunlarda temel ölçü şudur: Allah Teâlâ ve Rasulü bir şeye ne kadar kıymet verdi ise, ona o derece kıymet verilmelidir.66
Veliler Konusundaki Cehalet
Evliyaullahın yeri konusunda ifrata düşenler yani aşırı gidenler, ne yazık ki her devirde olmuştur. Bunlar, sevdiği velinin peygamberden yüksek bir makamda olduğunu dü­şünürler. Daha aşırı giden bazı gruplar ise bazı insanların -hâşâ- Allah gibi bir güç ve kuvvete sahip olduğuna inanırlar. O kişinin âlemi idare ettiğini, her şeyi bildiğini, işittiğini, gör­düğünü, yeme içmeye ihtiyacı kalmadığını zannederler. Veliyi ziyaret ile hac vazifesinin yerine geldiğini, onu sev­menin namaz, ona malını bağışlamanın zekât olduğunu, velinin ayağını öpmenin secde yerine geçtiğini düşünenler de mevcuttur. Bütün bunlar, insanı yıkıma götüren bir ce­haletin sonucudur. Bunlar Allah'a ait yetkileri ve özellikleri kulda görmektir, yani şirktir.
Aslında kendisinde bu vasıfların olduğunu söyleyen hiçbir veli yoktur. Söyleyen kişi zaten veli olamaz. Bu tip insanlar veli değil, olsa olsa ya hain ya da delidir.
Veliler konusunda tefrit halinde olanlar, yani veliyi hep­ten inkâra düşenler de vardır. Bunlar, Hz. Peygamber'den (s.a.v) sonra herkese Kur'an ve aklın yet­tiğini düşünürler. Bununla da yetinmeyerek takva ve ede­biyle hak yoldaki insanlara örnek olan, feyiz veren, irşad hizmeti gören velileri küçümserler. Onlara gidenleri vazge­çirmek isterler. Allah dostlarına karşı böyle bir anlayış ve davranış da haram ve fitnedir.
Şu unutulmamalı ki veli hangi makama yükselirse yük­selsin kulluk vasfından çıkmaz. O, Allah'ın (c.c) sa­dece sevgili bir kuludur. O, bu velilik makamını, kendi ba­şına değil, velilerin imamı Hz. Muhammed'e (s.a.v) basiret ve nur üzere, ihlâsla tâbi olarak elde etmiştir.
Yüce Allah, halkı irşadla görevli velilere manevi des­tek, nur, feyiz, kalplere tasarruf imkânı, cezbe, güzel ahlâk, istikamet gibi özel imkânlar ve nimetler vermiştir. Bütün bunlar iman ve takvanın sonucu ihsan edilen İlâhî ikramlar­dır. Velilerde bazen rastlanan ve keramet ismi verilen hari­ka haller de bu ihsanlardan biridir. 67
İmam-ı Rabbani (k.s) mektubatında şöyle buyuruyor: “Hz. Şeyh Abdülkadir'in müritlerinden bir cemaat, onu sevme konusunda aşırıya giderek işi ifrat noktasına vardırmıştır. Bunların durumu Hz. Ali'yi (r.a) sevme konusunda aşırılığa giderek yoldan sapanların haline benzer. Bunların sözlerinden şeyhi, geçmiş ve gelecek bütün velilerden üstün tuttukları anlaşılmaktadır. Peygamberlerin dışında hiç kimsenin ondan onun üstün olduğunu kabul etmezler. İşte bu, sevgideki aşırılıktan ve ölçüyü kaçırmaktan kaynaklanmaktadır.”68
Bedîüzzaman Said Nursi (rh.a) hazretleri tarikattaki ifratlar konusunda şöyle buyuruyor: “İfrat ile tarikat taassubu taşıyanların bir kısmı, tarikatın âdabını ve evradını sünnet-i seniyyeye tercih etmekle sünnete muhalefet edip sünneti terkederler fakat virdlerini bırakmazlar. Böylelikle şeriat âdabına lâkaytlık yapmakla vartaya düşerler. Çok sözlerde ispat edildiği gibi ve imam Gazâlî, imâm-ı Rabbânî (k.s) gibi tarikat ehli âlimler derler ki: "Bir tek sünnet-i seniyyeye uymak noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdap ve nâfileden daha fazladır! Bir farz, bin sünnetten üstün olduğu gibi, bir sünnet-i seniyye dahi bin tasavvuf âdabından üstündür!"69
Türbelerdeki Tahribat
Vefat eden velilerin kabirlerini ziyaret konusunda da birtakım aşırılıklar var. Önce şunu belirtelim ki hiçbir türbe içindeki sandukası veya mimari yapısı ile kutsal değildir. Orası, ancak içinde yatan kimseden dolayı bir ibret ve zi­yaret yeridir.
Türbede yatan zattan bir şey istenmez. Ancak, türbe­de yatan salih kul vesile edilerek her şey Allah'tan (c.c) istenebilir. Bir kimse, duasında bir velinin adını anabilir, onun hatırına Allah'tan (c.c) bir şey isteyebilir. Yüce Mevlâ’dan bir şey isterken bir veliyi vesile etmek elbette şart değildir, fakat edebince yapılırsa faydalıdır.
Türbelere bez asmak, para atmak, kurban adamak, şifa niyetiyle türbenin tozunu toprağını yutmak cehalet ve büyük hatadır. Türbeye el yüz sürmek, sandukayı öpmek ise mekruhtur. Aynı şekilde, herhangi bir kabri hiç önemse­meden çiğneyip geçmek de mekruhtur.
Bir peygamberin veya velinin türbesi ancak Allah rızası için ziyaret edilir. İçindeki kimseye selâm verilir. Türbenin yanında Kur’an okunur. Dua yapılır. Sessizce istiğfar ve zi­kir çekilir. Fakat türbe Kâbe gibi tavaf edilmez.
İşin başı ve sonu edeptir. Edebi çiğnenen her iş veya ibadet mutlaka kınanır. Sevgide ve bağlılıkta itidalli olmak, haddi aşmamak esastır. 70
Rabbimiz bizleri ifrat ve tefritten uzak duran mutedil kullarından eylesin. Dosdoğru yol olan sırat-ı müstakim üzere, Kur’an ve Sünnet çizgisinde bir hayat yaşamayı hepimize nasip etsin. Amin…
وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ


1 Bakara 2/143.

2 Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.269.

3 Kutsala Karşı İşlenen Cinayetler, Muhammed Emin Gül, Semerkand Dergisi, Mart 2001.

4 Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.2, sf.153.

5 Kalp Alemi, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.1, sf.14.

6 Tirmizî, nr. 3297; Hâkim, el-Müstedrek, 2/343; Ebû Nuaym, el-Hilye, 4/35; Taberânî, el-Kebîr, nr. 5804.

7 Hûd 11/112.

8 Reşehat-ı Aynü'l-Hayat, Mevlânâ Fahreddin Ali b. Hüseyin Vâiz-i Kaşifi, Semerkand.

9 Âlûsî , Rûhu'l - Ma'ânî , 12/152

10 Dosdoğru Yol, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Mart 2005.

11 Ebu Davud.

12 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

13 Bakara 2/143.

14 Bahrü'l-Medîd fî Tefsîri'l-Kur'âriî'l-Mecîd, İbn Acîbe el-Hasenî, Semerkand Yayınları, sf.460.

15 Lisânu'l-Arab, 7/428.

16 Al-i İmran, 110.

17 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

18 Dosdoğru Yol, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Mart 2005.

19 Fâtır, 28.

20 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

21 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

22 Hac 22/32.

23 Bakara 2/158; Hac 22/136.

24 Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.269.

25 Buhârî, Hac, 50; Ebû Davud, Menâsik, 46; Nesâî, Menâsik, 148.

26 Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.270.

27 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

28 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

29 Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.271.

30 Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 8488; Buhârî, et-Târîhu'l-Kebîr, 3/281; Ahmed, el-Müsned, 1/160; Fezâilü's-Sahâbe, nr. 1087, 1221, 1223. Hadisin tam tahriri için hadisler bölümündeki 203. hadise bakınız.

31 Mektubat-ı Rabbani, İmam-ı Rabbani (k.s.a), Semerkand Yayınları, C.2 , sf.567.

32 Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, 9/595.

33 Tirmizî, nr. 3862; Ahmed, el-Müsned, 4/87; 5/54, 57; Fezâilus-Sahâbe, nr. 1, 2, 3. Hadisin tam tahrici için hadisler bölümündeki 141. hadise bakmız.

34 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

35 Tirmizî, Menâkıb, 31.

36 Kurtuluş Gemisi Ehl-İ Beyt, S. Mübarek Erol, Semerkand Yayınları, sf.47.

37 Tirmizî, nr. 3862; Ahmed, el-Müsned, 4/87; 5/54, 57; Fezâilus-Sahâbe, nr. 1, 2, 3. Hadisin tam tahrici için hadisler bölümündeki 141. hadise bakmız.

38 Buharî, Müslim, Nesaî.

39 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

40 Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî.

41 Buharî, Müslim.

42 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

43 Buharî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî.

44 Buharî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî

45 Tirmizî.

46 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

47 Kasas, 77.

48 Buharî, Tirmizî.

49 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

50 Müslim, Tirmizî.

51 Maddi Ve Manevi Hayatımızda Denge: İtidal, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Eylül 2003.

52 Tirmizi, Birr, 60.

53 Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 1322; Ebû Tâllb el-Mekkî, Kûtü'l-Kulûb, 2/215.

54 Şeyh Sa'dî, Gülistan, s. 18 (trc. s. 24).

55 Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.2, sf.185.

56 Gazâlî. Ihyâü Ulûml'd-DIn, 2/411 (Beyrut 2000).

57 Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.2, sf.185.

58 Buhârî, Enbiya, 48; Ahmed, Müsned, 1/23; Darimî, Rikak, 68.

59 Ahmed, Müsned, 3/241; Ibn Kesîr, el-Bidaye, 6/47.

60 Müslim, Fedail, 159. (32. Bab).

61 Müslim, Fedail, 163. (32. Bab).

62 Hamdi Yazır, Hakk Dini Kur an Dili, 1/574 vd

63 Ebû Davud, İlim, 1; Tirmizî, Kur'an. 10; İbn Mâce. Mukaddime, 17.

64 Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl. 8/228; Heysemî, Mecmau'z -Zevâid, 8/271; Kurtûbî, el-Cami\ 4/61. Seyyid Muhammed b Alevî, Mefahim Yecibu en-Tusahhah, 100-102.

65 Şaranî, el-Envaru'l -Kudsiyye, 1/200.

66 Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.595.

67 Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.273.

68 Mektubat-ı Rabbani, İmam-ı Rabbani (k.s.a), Semerkand Yayınları, C.3, sf.328.

69 Risale-i Nurda Tasavvuf, Mehmet Ildırar, Semerkand Yayınları, sf.76.

70 Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.275.


Yüklə 140,05 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə