Discursive practice: Culture and context in the reception of radical social constructionist research Ian Parker



Yüklə 133,59 Kb.
səhifə1/2
tarix26.07.2018
ölçüsü133,59 Kb.
#59637
  1   2

Parker, I. (2004) ‘Söylemsel Pratik: Radikal Sosyal İnşacı Araştırmanın Kabulünde Kültür ve Bağlam’, in S. A. Arconaç (Ed) Doğunun ve Batının Yerelliği : Bireylik Bilgisine Dair (pp. 35-63). Istanbul : ALFA (isbn : 975-297-543-7).
Söylemsel Pratik:

Radikal Sosyal İnşacı Araştırmanın Kabulünde Kültür ve Bağlam
Ian Parker

Psikolojide, söylemsel araştırmada yeni olan araştırmacılar sık sık problemlerle karşılaşır çünkü birçok ‘ söylemsel psikolojiye giriş’ ler söylemi sadece sınırlı bir dilbilimsel ya da sosyolojik görüş açısından tarif eder. Bu bölüm, söylemsel pratiğin bir şekli olarak söylem analizinin kendisine dair genel bir bakış sağlamak üzere, yapısalcı ve post-yapısalcı teorilerden etkilenen söylem analizine semiyolojik ve foucaultcu yaklaşımların katkıları üzerine odaklanmaktadır. Bu yaklaşımlar son zamanlarda, eleştirel psikolojinin gelişimiyle açıkça aynı çizgiye gelmişlerdir. Aynı zamanda söylemsel pratik kavramı ile doğrudan bağlantılıdırlar, bu gelenek içinde tartışmak istediğim, olasılıklar var çünkü niteliksel araştırmada bir noktaya gelmek için bu söylemsel gelenekle baştan sona çalışmak, psikolojideki eleştirel araştırmaya gerçekten karşılık gelebilir. Buradaki tartışma birincil olarak ‘söylem analizi’ hakkında Britanyalı tartışmalara oturtulmuştur ve bu dar görüşlü başlangıç noktası daha sonra eleştirel çalışmanın alındığı ve yeniden yazıldığı özel kültürel bağlamlara yansıma fırsatı olarak kullanılacaktır. Bu bölüm, sırasıyla semiyolojinin söylem analizine ne teklif ettiği, söylemsel pratiğin olası şartları, psikolojide söylem analizini yükseltme olasılığının kültürel şartlarına dair örnekler ve söylemsel pratiğin eleştirel psikolojinin bazı ilgi alanlarıyla ilişkili olabilme yolunu gösteren dört kısımdan ibarettir.



İşaretlerin Hayatı
Psikolojide söylem analisti metinlerin inşa ediliş şeklini, farklı bağlamlarda gördükleri işlevleri ve aralarında işleyen çelişkileri inceler. ‘Söylem’ terimini kullanıyoruz çünkü dil kavramımız basit bir psikolinguistik veya sosyolinguistik kavramdan çok daha geniştir. Sosyolinguistikten yazılı ve sözlü metinlerin semantiğini ve pragmatiklerini – anlamı ve ne yaptığı - inceleyen çalışmalardan bazıları, görünüşte düzgün bir metnin çıkarılıp alınış yollarına ve içindeki farklı tipteki ifadelerin farklı imalarına dikkati çekmekte kullanışlı olmuştu. Ama politik eleştiriye uyarlanmış teorik bir gelenek, yapısalcı ve post-yapısalcı fikirleri (Henriques ve ark. 1984, gibi) yanına alır.
Yapısalcılığın kurucu şahsiyeti, dilbilimci Ferdinand de Saussure (1974), toplumdaki işaretlerin hayatını inceleyen adına ‘semiyoloji’ denilen yeni bir bilim olabileceğini hayal etmişti. Anlamın semiyolojik kalıplarını inceleme bazen bu başlık altında ve bazen de bununla bağlantılı ‘semiyotik’ başlığı (A.B.D. Amerikalı) altında yürütüldü (Hawkes,1977). Psikolojideki söylem analistleri sözlü ve yazılı metinlere odaklanma eğiliminde de olsa, kültürün bir parçası olarak psikolojinin eleştirel bir ‘okuması’, kendimizi birbirimize tanıtmada kullandığımız her tür sembolik materyalin incelenmesini kapsamalıdır (Parker,2002). Bütün bu sembolik materyal düzenlenmiştir, bir insan toplumu ve kimlik duygusunu, kullanıcıları olan bizler için üretilmesini mümkün kılan bu düzenlemenin kendisidir. Genelde semiyoloji özelde söylem analizi, psikolojinin içinde ve dışında öznelliğin -özel söylemsel bağlamlarda olmak ve hissetmek yaşantısının- kuruluş şeklini sorgulamaya götürür.
Söylemin kalıp ve yapılarla düzenlenişi, sembolik materyalin anlamını sabitler ve bu da söylem analistinin bu metinleri, çalışma nesneleri olarak seçkisiz almasını ve nasıl işlediğini göstermesini mümkün kılar. Analizimizi yürütürken belli metinler üzerine odaklanma süreci bizi pragmatik bir şekilde metinlere kültürden soyutlanmış muamelesi etmemize yol açabilir, bunun için üzerinde çalıştığımız anlamların her zaman diğer metinlerle ilişkilerinde üretildiğinin, yani ‘metinler arası’ oluşlarının, farkında olmamız şarttır. Hazır bir metin aldığımızda veya bir metin yaratmak üzere bir materyal seçtiğimizde, işaretler arasındaki bağlantıların izini sürebilir ve okuyucular için etrafı çizilmiş belli pozisyonlar üreten düzenlilikleri tanımlayabiliriz. Ondan sonra dilin ideolojik gücünü anlamın kalıp ve yapılarını göstererek çalışabiliriz. Yani, dünyada ve ilişkilerde gördüğümüz varlıkları ve kendimizde psikolojik olarak gerçek hissettiğimiz şeyleri tarif eden farklı ‘söylemleri’ tanımlayabiliriz.
Saussure bir tarafta bireysel ‘konuşma eylemlerinin’ diğer tarafta da bu konuşma eylemlerinin nasıl üretilebileceğini ve ne anlamda onlara sahip olunabileceğini belirleyen ‘dil sistemi’ arasında önemli bir ayırım yapar. Roland Barthes (1973) bu analizi, dildeki terimlerin sadece ‘kelime anlamı’ anlamı yoluyla doğrudan dilin dışındaki şeylere işaret etmekle kalmayıp yanı sıra ‘ima’ yoluyla çağrışımlar ağını çağıran ve ‘mit’ dediği ideolojik bir ‘ikincil düzen işaret sisteminin’ parçası olarak işleyen terimler olarak bakmaya kadar uzatmıştır. Mit kültürel anlamları doğallaştırır ve sanki dilin sadece dünyaya işaret etmediği yanı sıra şeylerin, değişmeyen ve evrensel olan düzenini de yansıttığı şeklinde görünmesini sağlar. Mit dünyanın olması gerektiği şekli temsil etmede doğrudan bir iddiada bulunmadığından ama kendini muhakkak addedilen referans çerçevesi halinde yavaş yavaş kabul ettirdiğinden mit, ideolojinin etkin çalışma yollarından biridir. Burada psikolojideki niceliksel yaklaşımların ele alamadığı okuma ve açıklama problemleri vardır.
İşaretler ve analiz basamakları

Söylem analizini bir ‘yöntem’ yerine daha doğru bir şekilde dile yönelik bir hassasiyet olarak düşünmek gerektiğinden, söylem analizi alanındaki araştırmacılar genellikle yaklaşımlarını sistematikleştirmeye karşı uyarsalar da (örn. Wetherell ve Potter, 1992; Willig,1999), dilin çelişkilerinin, inşa ve işlevlerinin tanımlanmasında, üstünden geçilmesinin kullanışlı olabileceği basamaklara işaret etmek mümkündür. Parker (1992, 2002) sözgelimi bir dizi ‘basamağın’ ana hatlarını çıkarmıştır, burada bu basamakların yedisinden bahsedilecektir. Araştırmacı, (1) eğer hâlihazırda yazılı değil ise metni yazılı biçime çevirmeye, (2) kültürel ağlara ulaşma yolu olarak anlamın çeşitliliklerine serbest çağrışım yapmaya ve bunları not etmeye, (3) metinde ya da metnin seçilmiş kısmında genellikle isimler halinde işaretlenmiş olan nesneleri sistematik şekilde maddeleştirmeye, (4) metinden belli bir mesafeyi, neye işaret ettiğinden çok çalışma nesnesi gibi muamele ederek korumaya (5) metinde belirlenmiş ‘özneleri’ – karakterler, persona, rol pozisyonları- sistemli şekilde maddeleştirmeye, (6) metinde belirlenmiş öznelerin varsayılan hak ve sorumluluklarını yeniden inşa etmeye, (7) ilişkiler ağını kalıplar halinde haritalandırmaya teşvik edilir. Dildeki bu kalıplar ‘söylemler’dir ve ideoloji, iktidar ve kurumlar ilişkisine yerleştirilebilirler.


Sözgelimi Walkerdine(1991), sınıfta küçük bir erkek çocuğunun kadın öğretmeni bir dizi sözlü cinsel tacize maruz bıraktığı küçük bir transkript parçasını analiz etmiştir. Bu analizin görevlerinden biri, bu karşılaşmayı, erkek ve kız çocuklarının kendilerini nasıl ifade ettiklerini yorumlamak ve bunlara tepki vermek üzere bu öğretmeni eğiten ve hazırlayan belli pedagojik uygulamalara yerleştirmekti. Bu şekilde Walkerdine, birbiriyle rekabet eden değersizleştirilmiş kadın cinselliği ve liberal eğitim teorisine ilişkin söylemlerin, etkileşimde yer alan katılımcıların birbiri ile ilişki kurma tarzını nasıl çerçeve içine aldığını inceleyebilmiştir. Öğrenci öğretmeni bir kadın olarak konumlandırmış dolayısıyla da onu susturmuş ve çocukların serbest ifadelerine değer verme yönünde eğitilmiş kadın da, kendini iyi bir öğretmen olarak konumlandırmış ve bu sebeple çocuğu susturamamıştır. Bu örnek bize, söyleme ilişkin post-yapısalcı yaklaşımların iktidarı ve tarihi anlama şekli hakkında bir şeyler gösterir. İktidarı çalışan psikologlar, tabii ki, genelde buna iktidara ‘uyan’ ya da ‘itaat eden’ diğer kişi üzerinde otoritenin apaçık uygulanması şeklinde incelemek eğiliminde olacaktır. Buna karşın, söylemde iktidar daha karmaşıktır, ‘öznenin pozisyonu’ (Henriques ve ark.1984) ve ‘gensoru’ (Althusser, 1971) kavramları ‘güçlü’ ve ‘güçsüze’ hitap etme ve bunları kuşatma tarzını yakalamada kullanışlı olmaktadır. Bu sınıfta iktidar, kadının kendi baskılanışına katılma ve onu üretme tarzında oynanmıştır.
Bu söylemler kadın-erkek ilişkisindeki daha geniş iktidar sistemleri ve çağdaş eğitimde ‘hakikatin rejimleri’ sebebiyle tabii ki ancak burada işleyebilirdi. Öyleyse söylem analizinde tarih bireysel aktörlerin iplerini oynatan bir şey olarak görülmemeli, burada daha ziyade, bireylerin kendilerini ve diğerlerini anladıkları bir eylem alanı ortaya koyan bir şey olarak görülmelidir. Herhangi bir sosyal şekillenmeyi idare eden söylem kurallarının analizi, yanı sıra, bundan dolayı, insanların bu kurallar tarafından nasıl şekillendirildiğinin ve bu kurallar tarafından kuşatıldıklarında ve ona karşı direndiklerinde kendilerinin bu kuralları yeniden nasıl şekillendirildiklerinin de bir analizi olmalıdır. Yani biz, öznelerin bu kurallara katılımları sırasında yeniden inşa ettikleri iktidar biçimleriyle ve sergileme olasılıkları olan direnme biçimleriyle ilgileniriz. Öyleyse makro-düzey, mikro-düzeyden beslenen, inşa eden ve yayılan bir şeydir.
Walkerdine bir işlem dizisini takip etmemekte ya da analizinde ‘basamaklardan’ geçen bir tarzda çalışmamaktadır, basamakları takip eden söylem analizi örnekleri genellikle bunu saf pedagojik amaçlarla böyle yapmaktadır (örn. Parker, 1994, 1999a). Ancak Walkerdine, sözgelimi metindeki (özel ‘kadın’ ve ‘erkek çocuğu’, ‘öğretmen’ ve ‘çocuk’ karakteri) ‘öznelerini’ söylemde kurulan nesneler olarak tanımlar ve dâhil edildikleri iktidar kalıplarını, hak ve sorumluluklarını belirler. Walkerdine’nin çalışmasındaki kadın öğretmen, kendi pedagojik eğitiminden dolayı, cinsiyetçiliğin merhameti kadar psikolojinin de merhametine kalmıştır. Psikolojinin kendisi sağduyuda bir tür ‘mit’ gibi işler, sağduyunun doğal ve sorgulanamaz olarak meşrulaştırdığı pratikleri, bunları dışlayan ve patolojikleştiren bir yayılım aralığında çalışır (Barthes, 1973). Sağduyu ‘gerçeğin’ ne olduğuna dair basit bir açıklamayla çarpıştırılamaz, çünkü bizim görünürde doğrudan gerçeklik algımız her zaman söylem tarafından çerçevelenmiştir.
Psikoloji ‘gerçekçi’ miş gibi yapar, ama aslında sadece ‘gerçekliğin’ ne olduğuna dair kendi sınırlı görgül duygusu bunu böyle yapar. Öte yandan söylem analisti bu disiplinin ‘gerçeği’ inceleme iddialarına, psikolojik gerçekliklerin psikolojik metinlerde inşa ediliş şekli üzerine odaklanarak meydan okur. Bu metinler disiplinin içinde de olabilir, ‘dışarda’ popüler kültürde de olabilir. ‘Gerçekçi’ bir metnin özel niteliklerini, dünya hakkındaki iddiaların asla keşfedilemeyeceği ve belirlenemeyeceği iddialarıyla sonuçlandırmaksızın, muhakkak addedilen dış dünyayı bir anlamda inşa eden bir şey gibi analiz etmek mümkündür (Parker, 1998, 2002). Sözgelimi film teorisindeki görsel metinlerin bazı analizleri, sanki film dünya üzerine konmuş saydam bir pencereymiş gibi perdede bazı şeyleri tasvir ederek, ideolojinin nasıl çalıştığını göstermekte kullanışlı olmuştur (McCabe, 1974; karş. Durmaz,1999). Psikolojik raporlar zihne saydam bir pencere sağlıyormuş gibi yaptıklarında aynı tip hileyi kullanırlar, eleştirel bir söylem yaklaşımı da bu yazılı formların analizini, bizi çevreleyen görsel metinlerle birleştirir ve raporları daha makul ve sağduyusal kılar.
İşte bu sebeple, psikolojik fenomelerin analizi Batı kültüründeki psikoloji uygulamalarının analizini yüklenmeli ve sonra da bu analiz faaliyet alanını, psikolojinin benliğin kendi faaliyetleri üzerinden düzenlenmiş temsillerini psi-kompleksin bir parçası olarak yeniden ortaya koyma şekline kadar genişletmelidir (Rose, 1985,1996). Dolayısıyla psikolojiye meydan okumada sağduyuya her zaman güvenilir bir kaynak olarak başvurmak akılsızca olur. Zihinsel hayatın maddesi söylemde yatar, ancak bundan sonra alternatif ‘söylemsel psikolojiyi’ ayrıntılarıyla hazırladığımızı söylemek anlamlı olacaktır. Ama eğer söylem analizi sadece başka bir yöntemden daha fazla bir şey haline gelecekse ve de eleştirel psikolojinin gelişimine katkıda bulunacaksa bunun yöntemsel tartışmadan çok teorik tartışılmaya ihtiyacı olacaktır (Parker, 1999b).
Disiplin içinde söylem analizine karşı halen bir hayli direniş vardır, ama söylem analizi bazı ülkelerde lisans derslerinde, akademik dergilerde ve giriş kitaplarında kendini kabul ettirmekte başarılı olmuştur. Hatta bazen Britanya’da araştırmacıların psikolojide niteliksel araştırmadan ne anladıklarını tarif etmektedir. Söylem analizinin yenilerde kazandığı bu mevki aslında karışık bir kutsanmadır, ne teklif ettiğini ve neyin önünü tıkadığını anlamak için bir iki adım öteye, yöntemin ötesine, ‘söylemsel pratiğe’ geçmeye ihtiyacımız vardır.

Söylemsel Pratik

Söylemsel pratik bizi ‘dile dönüş’ den ve ‘söyleme dönüş’ ten alır ve materyal olarak etkin dil kavramlaştırmasına götürür. 1960’ların sonu ve 1970’lerde psikolojide dile dönüş dikkati geleneksel psikolojinin göz ardı ettiği insan faaliyeti cephelerine kaydırdı. Bunu etnojenik yaklaşımların ‘yeni paradigma’ sında görürüz (örn. Harré ve Secord, 1972; Marsch ve ark.1974). Sonra ‘söyleme dönüş’,1980’ler ve 1990’larda, siyaset ve öznellik arasındaki bağları ele almaya çalışan çerçevelerle bağlantı kurmamıza yardım etti. Bunu özellikle post-yapısalcı teorilerin kullanımında görürüz (örn. Henriques ve ark. 1984; Davies,2000).


Aslında, şimdilerde çok kolaylıkla ‘söylem analizi’ diye yeniden çerçeveleyebileceğimiz Walkerdine (1991) örneği, ancak, 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında Britanya’daki ‘pratik’ biçimleri ve bu pratik biçimlerinin ‘tecrübeye’ muhalefeti hakkındaki tartışmalar bağlamında bir anlam ifade eder. Britanya’da Marksist tarzın süregelen reddini gören bu tartışmalar, görgüllüğün, aracısız gözleme doğrudan müracaat eden ve ideolojiye karşı mücadelede hissedilen yaşantıyı anahtar motifler olarak gösteren, yerel biçimlere uyarlanmıştı (Anderson,1980). Sonra ‘özne’ eleştirisini de kapsayan yapısalcı ve post yapısalcı yazılardaki (örn. Adlam ve ark.1977) fikirleri kullanma girişimi vardı. Bu geniş bağlam, Henriques ve arkadaşlarının (1984) ‘söylemsel pratik’ kavramını hâlihazırda yaymalarının ve yine hâlihazırda söylem analizinin psikolojide son yıllarda karşılaştığı hümanizm, liberalizm ve görgüllük ile ilgili problemlerden bazılarını önceden sezmesinin sebebidir. Britanya sosyal psikolojisi içersinde söylem analizindeki yöntemsel gelişmelerin daha geniş kültürel, politik ve ekonomik şartlardan kesinlikle ayrılması, eleştirel araştırmadaki uygulamanın rolünü eski mevkisine yeniden geri koyma sürecini şimdi çok daha acil kılmıştır.
Disiplinin içindeki dile ve söyleme kayışlar bugünün yaygın pozitivist psikolojisinin sahte materyalizmine bir tepki olarak idealizme düşme riskini halen taşımaktadır. Geleneksel psikoloji dilin önemini, sözel davranışın varyasyonlarından başka şekilde, veya anlamı niteliksel temsilin dışında, ya da cisimleşmeyi biyolojik yapı formlarından başka şekilde kavramaya yeterli değildi. Ama şimdi söylemsel uygulamaya dönüş, çok daha yakın dönemdeki eleştirel sosyal psikologların ilgi konusu haline gelen insan doğasının dilbilimsel, anlamlı, cisimleşmiş doğasını kavramamıza izin vermektedir (karş. Nightingale,1999; Willig,2000). Söylem araştırmasında diyalektik anlamda somut pratiğe dönüş, geleneksel psikolojiden çok daha yüksek bir somutluk düzeyinde insan psikolojisinin davranışsal cisimleşmiş doğasını kavrama olarak düşünülebilir.
Bunun nasıl mümkün olduğunu, söylem analizinin geldiği yeri, biraz daha ayrıntılı gözden geçirerek ve söylem analizinin yöntemsel ve teorik arka plan gelişiminin kısa tarihini vererek göstermek istiyorum dolayısıyla Michel Foucault’dan (1980) bir cümle ödünç alarak, söylem analizinde ‘olasılık koşullarını’ anlayabiliriz.

Olasılık Koşulları
Foucault’nun yazıları eleştirel söylemsel araştırma çalışması için çok değerlidir onun, disiplin pratiklerinin analizi ve modern batılı toplumda günah çıkarmanın analizi, kapitalist kültürde ‘psikolojik’ alanı nasıl anlayabileceğimize yol gösterir (1977, 1981). Foucault’nun ‘ideoloji’ teriminden gerçekten şüphelendiğini söylemek gerekir çünkü ideoloji insanları, kendi ürettiği dünyanın ‘yanlış’ resmine karşı oturtulabilecek, altta yatan temel bir ‘hakikat’ esasını bulmak üzere harekete geçirebilir, ama psikolojide foucauldcu söylem analizi artık Marksist edebiyatçı teorisyenlerin ‘ideoloji’ terimiyle mücadele ettikleri yollara genellikle daha sempatik bakmakta ve bunu metin okumasına saklamaya çalışmaktadırlar (Eagleton, 1991; karş. Kendall ve Wickham, 1999). Bundan sonra foucauldcular, bir fenomenin anlam bulduğu yerleri kültürdeki dil düzeninin nasıl sağladığına ve benliğin belirli temsillerinin ve uygulamalarının ‘ortaya çıktığı yüzeylere’ bakacaklardı (Hook, 2001, karş. Mather,2000).
Eğer çalışmamızı foucauldcu gelenekle bu şekilde birleştirirsek, bu yaklaşım çelişkilerin eleştirel bir anlamasına, modern psikolojik öznenin kuruluşuna ve onun bilgi ve iktidar rejimlerindeki yerine dair bir köprü vazifesi görebilir. Böylelikle de araştırmacının popüler psikolojiden bütünüyle kopması ve onu ‘yapısı-sökülebilir’ bir seri uygulamalar olarak görmesi, ‘uygulamadaki yapısökücülük’ sürecinde yapısökümünün Marksist ve foucauldyen projelere, edebiyat teorisi ve felsefe içindeki çoğu yazılarla garanti edilen çok daha liberal şekillerinden daha yakın olması olasıdır (örn. Parker ve ark.1995). Söylem analizinin ortaya çıkışının olasılık koşulları söylem analizinin kendisi kadar karmaşık ve parçalanmıştır. Söylem analizi (çünkü boşluktan birdenbire ortaya çıkmamıştır) kendisini mümkün kılan çoklu somut şartları yansıtır ve bu daha geniş foucauldcu çerçevede bu şartlar üzerine yansımamıza yardımcı olabilir (çünkü teorinin çelişkileri, inşası ve işlevleriyle ilgilenmektedir).
Olasılık koşullarıyla ilgilenmek, akademik kavramların anlam kazandığı söylemsel uygulamaların karşılıklı örülü ağını daha iyi ele geçirmemize yardım edebilir. Bu şartlar, Amerikan (A.B.D) giriş kitaplarında sıklıkla ‘çağın ruhu’nu karakterize etmede ve psikolojik teorinin uygun formlarının gelişiminde kullanılan ‘Zeitgeist’ kavramından daha iyidir çünkü bu kavram bizi fikirlerin ortaya çıkışında kültürel ortamların idealist kavramlaştırmalarına yönlendirir. Foucault’nun (1980) yeni söylemsel uygulamalar için ‘olasılık koşullarının’ analizi, eleştirel psikologlar için kesinlikle daha kullanışlıdır çünkü bu analiz, ‘Zeitgeist’ tariflerindeki homojen kolektif zihniyet kavramlarının görünürde yaptığı gibi kültürü ‘psikolojileştirme’ mektedir. Bu noktada bu önemlidir çünkü söylem analizinin gelişimine dair hikâyeyi anlatma şeklimiz onu anlama, yaptığını anlama, ona ne yaptıracağımızı anlama yolunu çizecektir. Basit bir şekilde fikirler tarihini yeniden sıralamak baştan çıkartıcı olabilir çünkü anında ulaşılabilir gibidir.
Söz gelimi, Oxford’da Rom Harré ile Michael Argyle’ın davranışı açıklamanın uygun yolu hakkında anlaşamadığını söyleyebiliriz (Harré ve Secord, 1972) sonra, Jonathan Potter ve Margaret Wetherell, inşa edildikleri tarz ve hizmet ettikleri işlevler boyunca dildeki varyasyonlara bakmak için dil üzerindeki vurguyu daha ileri götürerek Harré’nin Argyle’la paylaştığı altta yatan tekil anlama dair varsayımlarını eleştirmişlerdir (Potter ve Wetherell, 1987). Erica Burman ve Ian Parker, diğerleriyle birlikte, Fransız tarihçi ve filozof Michel Foucault’nun çalışmasının bu gelişmeleri öngördüğüne inandılar ve söylem analizinin çok daha radikal bir uyarlamasını sağladılar (Burman ve Parker, 1993). 1984’de ilk defa yayınlanan Özneyi Değiştirmek (Henriques ve ark. 1984) adlı kitabın, bu post-yapısalcı fikirleri hâlihazırda psikolojiye taşıdığını hatırlatmak istediler ve dildeki kalıplara ve konuşmada sıra alışlara olduğu kadar tarihe, kurumlara ve iktidara da bakacak foucauldcu bir söylem analizi öne sürdüler.
Bu tür hikâye bazı amaçlar için kullanışlıdır ama teorik gelişmelerin motor gücünü insanların kafalarının içinde gibi çizer ve somut söylemsel ön şartları, insanların sahip oldukları iyi fikirlerin olduğu ve onları bazen başarılı bazen de başarısız biçimde baştan sona tartıştıkları ‘sosyal bağlam’ a indirger. Diğer yandan bir fenomen için ‘olasılık koşullarını’ incelemek, içinde açıklamaların anlam kazanabileceği somut söylemsel ortamların izini sürmek demektir.
Bir olayın olasılık koşulları semantik kaynaklarla, onu düşünülebilir ve anlaşılabilir kılan güç çizgilerinin karşılıklı oyunudur. Düşünebilirlikten kasıt, dilin formlarının bu olaya hâlihazırda bir biçim kazandırdığını ve onu hâlihazırda anlamlara büründürdüğünü dolayısıyla, olayın anlamının ne olduğuna, deliliğe sürüklenmeden ya da tecride uğramadan duyularımızla sahip çıkabiliriz. Delilik, Foucault’nun tartıştığı (1971) üzere, kesinlikle dilden kovulmuş, delilik üzerinde ‘akılla’ birlikte bir söylem gibi iş gören, onu çerçeveleyen, açıklayan, hakkında makul olarak neyin konuşulabileceğini hassaslaştıran düşünce aşırılığının bir örneğidir. Belirli olasılık koşulları, deliliği, başkalarının da aynı kavramları kullanabilmesi, aynı sonuca yaklaşan herhangi bir şeyle birlikte aynı kelimeleri kullanması, ama bu sonuçların belli kurumların içinden ve dışından konuşulma pozisyonuyla yapılması anlamında anlaşılabilir kılar. Aklın farklı biçimleri konuşma hakkını, bir kurumda (söz gelimi bir psikiyatri hastanesindeki) deli doktorlarına ve başka bir tür kurumda (radikal öz-yardım grupları gibi) akıl sağlığı sisteminden kurtulmuş olanlara verir. Sistem içinde sağ kalanlar, delilik hakkında neyin söylenmesinin anlaşılabilir olduğu hakkındaki yaygın tariflere direnmek ve karşıt söylemin düşünülebilir olabileceği karşıt-kurumlar gibi fiziksel bir mekan oluşturmak zorunda kalmışlardır (Parker, ve ark.1995).
Söylem analizinin gelişimi daha az dramatiktir. Olasılık koşullarının iki yönünü tanımlamak mümkündür, birincisi psikoloji disiplininin içinde aşikar olan ‘paradigma kayışları’ ve ikincisi akademik kurumlardaki yaygın ‘temsil krizleridir’. Herhangi bir tür akademik çalışmanın ‘paradigma kayışlarından’ bahsettiğimizde tabii ki, akademik kurumlar etrafında işleyen çoklu belirleyicilere bakmamız gerekir; yeni bir uygulama için ‘olası koşullar’ her zaman politik ve ekonomik krizler tarafından sağa sola çevrilir. Önce paradigma kayışlarını ele alalım.
Paradigma Kayışları
Söylem analizi kısmen psikolojide ortaya çıkmıştır, ‘eski paradigma’nın laboratuar-deneysel yaklaşımları Harré ve Secord(1972) gibi insanlar tarafından hâlihazırda eleştirisi yapılmaktaydı. Potter ve Wetherell’in (1987) çalışması bu eleştiriye bir cevaptı ve bu eleştiri tarafından mümkün kılındı. Bunu anlamak için bireyler arasında geçen fikir savaşına odaklanan hikâyenin ötesine geçmemiz gerekiyor.

‘Dile dönüş’ sonra da ‘söyleme dönüş’ zemininde yatan bu yeni paradigma eleştirisi, tamamlayıcı ve çelişkili olan iki paralel yakadan ibarettir. Birincisi, bilimsel bir yöntemsel eleştiridir, bu eleştiride insanların sadece sanki sessizlik içinde etkileşiyorlarmış gibi incelendiği eski kognitif-davranışsal psikolojiyi, dile dikkat edecek yöntemlerin gelişimiyle kalkındırmanın mümkün olduğu tartışılmaktaydı. Buna bir örnek, küçük sosyal dünyalarda beyanlar toplamak suretiyle rol-kural ilişkisinin yapılandırılmış kalıplarının çalışılması olabilirdi (örn. Marsh ve ark.1974). İkinci yaka hümanist ahlaki-politik eleştiriydi, bu eleştiride ‘yeni bir paradigmanın’ insanoğlunun anlam- yapıcı kapasitelerine ve bunların dildeki ifadelerine saygı duyulacağı tartışılıyordu. Bunun bir örneği de saygı ve kurallara karşı gelme kalıplarının çalışılması olabilirdi (Rosner ve ark. 1976). Bu eleştirinin ikili doğası etnojenik yeni sosyal psikolojinin ‘bilimsel amaçlar için insanlara insanmış gibi muamele edin’ sloganında yakalandı(Harré ve Secord, 1972 s/84).


Karşılığında, Potter ve Wetherell (1987) tarafından savunulan söylem analizi türü, 1970’lerden beri sosyal psikolojinin ‘yeni paradigma’ sından yazarlar için ( örn. Harré,1998) bir cazibe kutbu oldu ve son on yılda psikoloji bölümlerinde niteliksel araştırmanın meşrulaştırılmasına yardım etti. Bu, daha sonra ‘söyleme dönüşü,’ zihinsel makinenin büyük bir kısmının başından beri kamu alanında görüleceği bir ‘ikinci kognitif ihtilal’ in boyunduruğuna sokmanın mümkün olduğu tartışmasına yol açtı (Harré ve Gillett, 1994). Laboratuar deneylemesine alternatif olarak retoriği çalışmaya (Billig, 1987) ve gündelik konuşmalarda insanların ikilemlerle başa çıkma yollarını incelemeye (Billig ve ark.1988) teşvik edilen sosyal psikolojideki bazı eleştirel yazarlar, şimdi çalışmalarını ‘söylemsel’ olarak görecek ve bu araştırmalara dayanarak şimdilerde daha fazla şey bildikleri insan düşüncesinin doğası ile ilgili iddialarda bulunacaklardı (Billig, 1991). Söylem analizinin ortaya konan bu çeşitli açılımları psikolojideki eleştirel açılara da katkıda bulunmuştur. Wetherell ve Potter’ın (1992) ırkçılık analizi sözgelimi, söylem analizci araştırmanın çok daha radikal Foucauldcu biçimleriyle bağlantı kurar.
Ama bu paradigma eleştirisi, daha geniş eleştirilerin daha kapsamlı olasılık koşulları bağlamında ortaya çıkmıştır. Bunu anlamak için, yeni paradigma eleştirilerini daha büyük bir resim içine koymamız gerekir.

Temsil Krizleri

Söylem analizi temsil krizleriyle ilgilenen farklı disiplinlerdeki daha geniş bir hareketin parçasıdır. Bu krizlerin akademik-sembolik cephesi ve somut-kurumsal cephesi vardır. Tıpkı Kıta Avrupa’sı felsefesindeki tartışmaların eski ‘politeknik’ sektörünün içinden doğması gibi Britanya’daki psikolojide söylemsel ve eleştirel çalışmanın da bu sektörde daha hızlı olduğunu fark edebiliriz. Öyleyse, ‘olasılık koşullarından’ konuşmak demek, sınıfsal sınırlarda daha büyük geçirgenliğin olduğu, akademik sınırlarda daha büyük esnekliğin olduğu belirli kurumsal pratiklere ve mekânlara ilişkin dikkati kapsaması ve keza bunun da kültür ve cinsiyet rolleri boyunca kırılan bir şey olduğudur. Bunların üzerinde ve söylem analizinin disiplinler arası ve kazanç sağlayıcı bir pratik olarak ortaya çıkış tarzını biraz sonra düşünebiliriz.


Disiplinler arası oluş, söylemin çok farklı türden karşılıklı kesişen ve üstüste binen çalışmaların açılıp geliştiği anlamındaydı dolayısıyla, şimdi bilim yaptığımız zannedilirken ‘felsefi’ ve ‘edebi’ fikirleri de almak mümkündü. Bunun bir örneği Beryl Curt grubunun disiplinler arası geçiş oyunu (örn. Curt,1994) olacaktır. Bu, söylem çalışmasının kendisi için değil, yüksek eğitimdeki farklı idari makamların farklı şekilde konuşacakları ve konuşulan konu üzerine algılarını inşa edecek bir mekân bulan politik projelerinin bir bölümü olarak ortaya çıktığı anlamında kazanç sağlayıcıydı. Bir örnek de Birmingham Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi’nin (Birmingham Centre for Contemporary Cultural Studies ) (Hall ve ark.1980) çalışması olabilir. Son yıllarda feminist psikoloji disiplinin içinde, söylem analizinin bu disiplinler arası ve kazançlı yönünü en iyi temsil eden bir zemin bulmuştur( örn. Wilkinson ve Kitzinger,1995).
Temsil krizi ‘temsil’den bahsetmekten ‘manidarlık’tan bahsetmeye kayışla işaretlenir (Henriques ve ark.1984). Bu kayış, en azından, psikologların ve diğer sosyal bilimcilerin dünyanın gerçekten temsilini veren tariflerini kabul etmeyi reddedip yerine bu tariflerin, dilin diğer biçimleriyle, dilin ideolojik biçimleriyle bağlantıları şekliyle işaretlediklerini çalışmaktır. Bununla birlikte krizin derinliği, temsilin bu taktiksel reddinin, herhangi bir iafednin dünyayı çok daha yeterli bir şekilde temsil edebileceğine inanmayı reddetme haline çabucak büründüğü şeklinde görülebilir. Bu, eğer temsil etmiyor ise, ideoloji eleştirisi için söylem analizini kullanmak isteyen hem Marksistler hem de birçok feminist için, temsil edici olmasa bile, politik problemler sunan bir pozisyondur (karş. Laclau ve Mouffe,1985). İngiliz Marksizm’inde yaşantı (Anderson,1980) ve görgüllük üzerine yapılan tartışmalar bağlamında psikolojideki yapısalcı ve post-yapısalcı fikirleri alan (örn. Adlam ve ark. 1977; Henriques ve ark.1984) ilk eleştirel projelerin ortaya çıkışını belirlemeye ihtiyacımız olduğu yer burasıdır. Ama bu özel problemi bir an için kenara bırakmak istiyorum, böylelikle söylem analizinin ortaya çıktığı genel kültürel olasılık koşullarına girebilirim.


Yüklə 133,59 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə