Edebiyatimizda balkan acilari hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu Ankara-2009



Yüklə 0,78 Mb.
səhifə1/7
tarix21.10.2017
ölçüsü0,78 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7

EDEBİYATIMIZDA BALKAN ACILARI


Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu

Ankara-2009

Balkanlar'dan göçler deyince çocukluğum gelir aklıma. Mahallemizdeki çocuk arkadaşlarımdan bazılarının ailece çok uzak yolculuğa çıktıkları ve bir daha dönmedikleri gelir aklıma. Balkanlar deyince, yakınlarımın göç yolculuğuna hazırlıkları, yürekleri sızlatıcı ayrılık anları… Gözyaşı dökerek babaannemin söylediği gurbet türküleri gelir aklıma… Acılarla dolu türküler, ağıtlar dinleyerek büyüdük. Sonra bu türküleri, bu ağıtları bizler söylemeye başladık. Türkülerimizde mi hüzün yok, oyunlarımızda mı? Ruhumuza mı işlememiş Balkan acıları?..

Balkanlar'dan Türk göçleri, tarihimizin en üzücü sayfalarını oluşturmaktadır. Balkanlar, Osmanlı Devleti’nin "Rumeli-i Şahane'siydi", diyorlar. Gün geldi felâket Balkanlar'da başladı. İlk toprak parçaları İmparatorluğun Rumeli kanadından koparıldı. Sonra Osmanlı, bu yerlerden atıldı. Olanlar da buradaki Türkler’e ve Müslümanlar’a oldu. Yüz binlercesi acımasızca öldürüldü. Yüz binlercesi kötü hava koşullarına, açlık ve hastalıklara kurban gitti. Hayatta kalabilenler de mekân tuttukları yerlerde Rumeli'nin hasretiyle yandı. Rumeli'de, Balkanlar’da kalanlar ikinci sınıf vatandaş olarak fakirleşmiş, fakirleştirilmiş bir azınlık durumuna düşürüldü. Göç edenler ise, tarihçilerin ifadesiyle, topraklarını kaybetmediler, vatanlarını kaybettiler. Çünkü Rumeli bir vatandı, Rumeli bir Türk yurduydu.

Geride ne kaldı?

-Geride içli Rumeli türküleri, acılarla dolu ağıtlar kaldı. Geride komitacı baskınlarını ve çeteci soygunlarını anlatan tüyler ürpertici hikâyeler, acıklı anılar, anlatılar kaldı. Geride bir sözlü tarih kaldı…

Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun üçte birinin fazlası Balkan kökenlidir, diyor bazı uzmanlar. Bu insanların günahları neydi de yerlerinden yurtlarından sökülüp atıldılar? Balkan Türkünün felâket destanını biliyor muyuz? Balkanlar'da yaşanan insanlık dramı hepimizin bir felâket destanı değil midir? Osmanlı Avrupası hakkında yeterince bilgimiz var mıdır? Bu konuda yazılmış az sayıda eserleri de okuyor muyuz?

Rumeli felâketinin belki de unutulması, unutturulması istendi. Balkanlar’ı dolaşanlar, Balkanlar üzerine yazıp çizenler, Balkan Savaşı arifesine kadar bu coğrafî bölgenin çoğunluğunu oluşturan Türk ve Müslümanlar’a ne oldu, onlara ne yapıldı, sorusunu sormadılar. Yazılanların da çoğunda Balkan gerçekleri saptırılarak, çarpıtılarak verildi. Balkan ve Avrupa sanat eserlerinde de Türkler hep birer olumsuz tip (karakter) olarak gösterildi. Aleyhimize yazılmışları okuduk mu, biliyor muyuz? Bizler ne yaptık? Balkanlar'da yaşanmış acı gerçekleri, birazcık da olsun, gözler önüne serdik mi? Kendimizi anlatabildik mi?

Müthiş Rumeli Muhaceretine, Büyük Bozguna sebep olan Doksanüç Harbi, Millî felâketimizin bir başlangıcı olmuştur. Yaşanan bu ilk büyük göç, bundan sonra yaşanacak büyük göçlerin habercisi gibiydi. 1877/78 Osmanlı-Rus Harbinden bu yana Rumeli Türkü’nun gözyaşı dinmek bilmiyor; ayrılıkların, göçlerin bir türlü sonu gelmiyor… Milletimiz: “Anadolu’nun salgını, İstanbul’un yangını, Rumeli’nin bozgunu” diyerek tarihimizin bu acı sayfalarını, bir deyim hâline getirmiştir.

Bu araştırmada edebiyatımıza yansımış Rumeli'nin bitmeyen sancıları vardır, acı gözyaşları vardır.
SÖZLÜ HALK EDEBİYATIMIZDA BALKAN TÜRKLERİ’NİN GÖÇ KADERİ

Göç olgusu hangi milletin, hangi insan topluluğunun başına gelirse gelsin, büyük bir insanlık dramıdır. Balkan Türkleri’nin hayatında göçün özel bir yeri vardır. Büyük zulüm görmüş, yurtlarını bırakmak zorunda kalmış insanlarımızın Türkiye'ye gelişlerinin acı hikâyesidir. Balkan Türkleri ve Müslümanları için göç, büyük felâket demektir, katliamlardan, zulüm ve baskılardan kurtulabilmek için son bir çare, son bir umut demektir.


Göçler konusunu araştıranlar, bunları içe dönük ve dışa dönük göçler olarak başlıca ikiye ayırmaktadırlar. Osmanlı’nın yükselme yüzyıllarında görülen gelişmeler ve Anadolu'dan Rumeli'ye doğru gerçekleştirilen yerleştirme politikası, sonraları XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki uzun savaşlar ve iç karışıklıklar sonucunda değişmiş ve İmparatorluğun eski gücünü kaybederek genişleme durumundan gerileme durumuna geçmesiyle dışa dönük biçimde olan yerleştirme politikası içe dönük bir görünüş kazanmıştır. Bu şekilde savaş sonu anlaşmalarla birçok toprak kayıplarına uğrayan İmparatorluk özellikle XIX. yüzyılda göç gibi önemli bir problemle karşı karşıya kalmıştır1.

Ortaya çıkan içe dönük bu göçleri bazı araştırmacılar başlıca şu dönemlere ayırmaktadırlar:

1. İlk dönem göçleri - 1877/1878 Osmanlı-Rus Savaşı öncesi yapılan göçler,

2. 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sebep olduğu göçler,

3. 1912/13 Balkan Savaşları’nı izleyen göçler,

4. Cumhuriyet dönemi göçleri.



İçe dönük ilk dönem göçleri, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı öncesi yapılan göçler:
İçe dönük ilk dönem göçleri, Osmanlı Devleti’nin Avrupa kanadını oluşturan topraklarından çekilmeye başlamasıyla ilişkilidir. Viyana Seferinin başarısızlıkla sonuçlanması (1683), Budapeşte'nin Avusturyalıların eline geçmesi (1686), Karlofça Antlaşmasının imzalanması (1699) Osmanlı Devleti’nin aleyhine gelişen önemli tarihî olaylardır. Bu olumsuz tarihî gelişmeler Balkan Türkler’i arasında yankılar uyandırmış ve sözlü halk edebiyatında da derin izler bırakmıştır. M. Fuat Köprülü İkdam gazetesindeki “Yeni Bir İlim: Halkıyat-Folklore” (24 Kânun-i Sâni 1914) adlı yazısında, folklor eserlerinin önemini vurgulayarak, şöyle demişti: “Rumeli’nin son felâketinde düşman eline geçen yerler, ahalisi tabiî yavaş yavaş yok olacaktır ve bizler ileride onların eski Türk memleketi olduğunu ispat için halkıyatın en canlı vesikalarına muhtaç olacağız. Eğer bugün o vesikaları zapt ve kaydedebilirsek hiç olmazsa felâketimizin hatırasını saklayacağız”. Rumeli topraklarının kaybedilmeye başlaması, millî felâketimizin de bir başlangıcı olmuştur. Yaşanan acıların, M. Fuat Köprülü’nün de büyük önem verdiği folklorumuzdaki yankılarını, tarihî olayların kronolojisini takip ederek ele alalım. Budin'in elden gitmesini halkımız şöyle ölümsüzleştirmiştir:

Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu

Bülbülün figanı bağrımı deldi

Gül alıp satmanın zamanı geldi

Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Çeşmelerde abdest alınmaz oldu

Camilerde namaz kılınmaz oldu

Mamur olan yerler hep harab oldu

Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Budin’in içinde uzun çarşısı

Orta yerde Sultan Ahmet Câmisi

Kâ’be sûretine benzer yapısı

Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i
Cebhane tutuştu aklımız şaştı

Selâtin câmiler yandı tutuştu

Hep sabi sübyanlar ateşe düştü

Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i
Kıble tarafından üç top atıldı

Perşembe günüydü güneş tutuldu

Cuma günüydü Budin alındı

Aldı Nemçe bizim nazlı Budun'i2

Osmanlı-Rus savaşlarında da Osmanlı Devleti’nin giderek başarız olması, yüz binlerce Türk’ün felâketine, yer değiştirmesine sebep olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra da Ruslar’ın ele geçirdiği bölgelerden, Kırım gibi yerlerden, burada yaşayan Türkler Osmanlı Devleti’nin sınırları içine göç etmek zorunda kalmışlardır. Kırım Savaşı’ndan (1853/56) Osmanlı Devleti’nin zaferle çıkmış sayılmasına rağmen, bir yarar sağlanamamıştır. Türkler’e, Müslümanlar’a Ruslar tarafından şiddet ve baskı siyaseti devam etmiştir:



Seba(h) seba(h) ben Kırım'a bakarım

Bakarım da kanlı yaşlar dökerim

Hem hasretlik hem gurbetlik‚çekerim
Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin

Din İslâm’dan yok mu gayret alasın
Benim adım Emine'dir Emine

Altın kuşak kuşanırım belime

Şimdi düştüm bir kâfirin eline
Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin

Din İslâm’dan yok mu gayret alasın
Akşam olur teni değer tenime

Seba(h) olur teklif eder dinine

Ölürüm kâfir dönmem senin dinine
Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin

Din İslâm’dan yok mu gayret alasın
Pazar gelir kiliseye götürür

Götürür de en baş putları öptürür

Günü gelir (h)orosunu teptirir
Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin

Din İslâm’dan yok mu gayret alasın3

Kırım Türkleri’nin Dobruca'ya ve Osmanlı Devleti’nin başka bölgelerine göçlerini halk zekâsı şöyle dile getirmiştir:


Gideceğiz buradan davullu düğün gibi

Kalacak gönlümüz şaşırgan (saçılan) koyun gibi

Çepçevresi kamıştan, tepesi daldan

Kimisi candan ayrılmış, kimisi maldan



....................................



Çorbaya katsan tat vermez Dobruca tuzu

Kiminin kalmış anası, kiminin kızı

Geldi davuldayıp (gürültü çıkarıp) vapur limana ulaştı

Bekleyen akraba, soy-sop (zur-şuv) ağlaştı

Biz vapura bindikten sonra köpürdü deniz,

Adımızı unutun, "muhacir deyin/iz/"4
Şu Vapurun Dumanı adlı muhacir türküsünü de okuyalım:

Şu vapurun dumanı budak budak

Gitti Dobruca halkı, kalmadı mutluluk
Gideceğini işitip satıp-savdılar

Ne yapsın garip muhacirler limana yağdılar
İskele bağlı, biz hazır, kâğıdımız gelmiyor

İçimizden kan taşıyor, kimseler bilmiyor
Ateşi bastırıp çıktık biz kapıyı kilitleyip

İskelede duruyoruz, vapur bekleyip
Geldi gürültüyle vapur, limana yanaştı

Akraba, soy-sop toplaşıp, zuv-şuv ağlaştı
Ben vapura binince kunduram kaldı

İpekli mendilimi dalgalar aldı.
Ben vapura binince vapur sallandı

Ne yapacağımı bilmedim başım döndü.
Geldi, kuvvetle vapur bıraktı bizi

Yaşasın Kemal Paşa aldırdı bizi5
Muhacir Destanı veya Gideriz Kırım’dan adlarıyla bilinen türküde de şöyle denmektedir:
Bir hikâye edeyim Kırım hâlini

Kalmadı içinde kızı, gelini

Herkes arzu eder İslâm memleketini

İnayet Mevlâ’dan, gideriz Kırım’dan
Kaygımız çeksin bizi Yaradan

Yol verseler biz gideriz buradan

Çok kimseler hep ağlaşır sonradan

Yaman müşkül oldu hâli Kırım’ın
Kimi yolda giderken (yola gidenden) haber alamaz

Kimi gitmeye para bulamaz

Kimisi ekmeğe akça bulamaz

İnayet Mevlâ’dan, gideriz Kırım’dan
Yaman güne uğradık, kime ağlarız

Şimden sonra biz karalar bağlarız

Yol verseler biz İslâm’ı ararız

Yaman müşkül oldu hâli Kırım’ın
Analar, babalar kuzu gibi ağlaşır

Kıyametten evvel kâfir bizle haşir neşir

Cümle âlem Hak’tan yardım dileşir

İnayet Mevlâ’dan, gideriz Kırım’dan
Çocuklar dahi gider talim yapmaya

Ondan vakit bulur mu namaz kılmaya

Dinimizi ister dinine katmaya

Yaman müşkül oldu hâli Kırım’ın
Kırım adlı kitapta yukarıdaki türkünün altında şu açıklamalar yapılmıştır: ''1870 yıllarında söylenmiş olan bu destan-türkü, Türkiye’ye göç istekleriyle söylenmiştir. Bu sıralarda Kırımlı Türkler’in de Rus ordusunda asker olmaları için Çar’ın verdiği emir, Türkler’e çok ağır gelmiş ve Kırım’a Rus mujiklerinin yerleştirilmeleri siyaseti Türkler’i yaralamıştır"6.

Ruslar, savaşlarda acımasız yöntemler uygulamışlar; zaptettikleri toprakları Müslüman halktan arındırmış, onların yerine Hristiyanları yerleştirmişlerdir. Toplu hâlde göçe zorlanan ilk Müslüman toplumu Kırım Tatarlar’ı olmuştur. Onların başına gelen, yalnız çektikleri açısından değil, ama Tatarlar olayı daha sonraki Rus yayılmasında da bir model oluşturduğu için, çok öğretici bir nitelik taşır.7



1877/78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sebep olduğu göçler:



Osmanlı Devleti, 1877-78 yıllarında meydana gelen Osmanlı-Rus Savaşı’nda büyük bir yenilgi almıştır. Rumî 1293 yılında cereyan etmiş olması nedeniyle, tarihimize Doksanüç Harbi olarak geçen bu savaş, büyük çapta bir Müslüman kıyımına, dehşet verici bir paniğe sebep olmuş, işgal altına giren bölgelerin halkı da göç yollarına düşmüştür. Ruslar, Kırım Savaşı’nda uyguladıkları acımasız yöntemleri bu savaşta da uygulamışlardır. Katliamlarla birlikte Türkler evlerinden, barklarından koparılarak göçe zorlanmışlardır. Sivil halkın malının mülkünün talan edilmesini, yakılıp yıkılmasını, savaş tekniğinin bir aracı olarak kullanmışlardır. Amaçları, Bulgaristan Türkleri’nin geri dönmekle bulabilecekleri hiçbir şeylerinin kalmamasını sağlamak olmuştur. Doksanüç Harbi Rumeli’yi yerinden oynatmış, Rumeli Türkü’nün de günümüze kadar devam etmekte olan faciasının başlangıcı olmuştur. Moskof Muharebesi Rumeli'yi bozguna uğratmış ve Türk halkı bunu Büyük Bozgun olarak adlandırmıştır. Bu savaşta gelişen olaylar, sözlü halk edebiyatına özel bir motif konusu olmuştur. Ruslar’ın Tuna'yı geçmesi, Plevne'nin Osman Paşa tarafından savunması dillere destan olmuştur:
Ruslar Tuna'yı atladı

Karakolları yokladı

Osman Paşa’nın kolundan (da)

Beş bin top birden patladı

Karadeniz Akmam dedi

Ben Tuna'ya bakmam dedi

Yüz bin Kazak gelmiş olsa

Osman Paşa korkmam dedi.

Destanda İstanbul Hükümeti’nin Moskof ile anlaştığı iddia edilmektedir:


Karadeniz dalgalandı

Orta yeri halkalandı

Kör olası Damat Paşa

Moskof ile ne laflaştı8

Destanın bu varyantını İgnácz Kúnos kaleme almıştır. Zamanla daha birkaç varyantı oluşmuştur:


İstanbul'dan gelir kadı

Kalmadı dünyanın tadı

Kalkın arkadaşlar gidelim

Moskof oldu bize kadı
Kılıcımı vurdum taşa

Taş yarıldı baştan başa

Kör olası Mahmut Paşa

Attı ya bizi dağa taşa
İstanbul'un hanımları

Sedeftendir nalınları

Kör olası murtat paşa

Dul bıraktı kadınları9
Efsaneleşen Plevne savunması nesillerin hafızalarında yaşamaya devam etmektedir. Osman Paşa'ya İstanbul'dan imdat gelmez:
Giderim giderim, validem, Balkan tükenmez

Ardıma bakarım, validem, imdadım gelmez.



Osman Paşa’nın askeri, yardımın geleceğine inanmaktadır ve maneviyatını yüksek tutmaktadır. Bir İngiliz subayının anılarından şu satırları okuyalım: "Çünkü Padişah, yardım için söz vermemiş miydi? Hem bu yardım, yalnız erzak ve mühimmat göndermekten ibaret kalmayacaktı... Eğer bir padişahın sözüne inanılmayacak olursa, artık kimin sözüne inanılabilirdi? Sonra, bir millet, yaptığı üç savaşta muzaffer olan ve ismi telgraf hatlarının ulaştığı ve gazetelerin çıktığı her yerde duyulan Pilevne’yi unutabilir miydi? Padişahın ve milletin kahraman Pilevne Ordusu’nu yardımsız, vasıtasız bırakmayacağına inanıyorduk. Fakat heyhat! Padişahın vaat etmiş olduğu yardım gelmiyordu... Ona (Osman Paşa’ya) yardım etmek için tek bir el bile uzanmamıştı..."

Durum giderek kötüleşir ve kuşatmayı yarma kararı alınır: "Her taraftan hastaların iniltileri, can çekişenlerin feryadı geliyordu. Ne tarafa bakarsanız, ya yeni yapılacak büyük boğuşmanın hazırlıklarını, yahut da açılmış olan bu muharebe için hiç alâkaları olmaması gereken zavallıların sefaletini görüyordunuz. Nereye parmaklarınız dokunacak olursa, orada can çekişen, fakat henüz ölmeyen bir milletin alnında toplanan soğuk ecel teri gibi, eriyen karlara değiyordunuz. İşte bencil bir düşüncenin hazin sonu. Şahsî ihtirasını Türk milletinin üstünde tutan adamların da, Mehmetçik’in de feslerinin püskülü gibi bu milletin alın yazısının kara olduğunun farkına varamamıştık."10


İstanbul'dan yardım gelmeyince askerin morali sarsılmaya başlar:

Tuna yeli esmez oldu

Kılıcımız kesmez oldu

Kör olası murtat paşa

Cephanemiz yetmez oldu
Pilevne'den top atıldı

Herkes Moskof'a katıldı

Ağlaşalım din kardaşlar

Urumeli’miz satıldı
Bir atım var arslan postlu

Çift tabancam altın taşlı

Beyim seni öldürecekler

Bu vezirler hep bir sözlü11

Savaş, yenilgiyle sonuçlanır ve Osman Paşa esir düşer:
Pilevne'nin içinde ordu kuruldu

Osman Paşa sol yanından vuruldu

Kırk beş bin askeriyle esir tutuldu
Kanlı Tuna akar gider

Etrafını yıkar gider

Adlı şanlı Osman Paşa

Boyun eğmiş esir gider
Olur mu, beyim olur mu?

Evlât babayı vurur mu?

Padişahın murtatları

Bu dünya size kalır mı?
Plevne'nin düşman eline geçmesi ve Şipka Balkanı’nda (Dağında) da Süleyman Paşa‘nın yenilgisiyle halk büyük kafileler hâlinde göç etmeye başlar. Çok uzaklara varmadan, geceyi geçirmek için dağlarda, ormanlarda konaklamış muhacir kafilelerinin birçoğu, düşman tarafından topçu ateşine tutulur...

Moskof Muharebesi, Filibe bölgesi Türkleri’ne de onulmaz yaralar açmıştır. Bu bölgenin birkaç Bulgar köyünde 1876 tarihinde Bulgar İsyanı olarak tarihe geçen başkaldırmalar patlak verdiği için, bu savaş bir fırsat bilinerek masum Türkler’den vahşice intikam alınmıştır. Sınırlı çapta kalan ve Bulgar halkı tarafından desteklenmeyen bu İsyan, Ruslar’ın yaygaraları sayesinde Avrupa'ya ve dünyaya Bulgar katliamı olarak tanıtılmıştır. Oysa tüm olaylar bir Türk katliamı olarak da gelişmiştir. Türk köyleri yakılmış, Türkler kıyıma uğratılmıştır. Perutsa (Peruştitsa), Bratsig (Bratsigovo) ve Batak adlı Bulgar köylerinde ortaya çıkan olayların cezasını çeken Filibe ve Tatar Pazarcık bölgelerinin Türkleri olmuştur. Filibe'de Rus Viskonsülü görevinde bulunan, bu bölge doğumlu Bulgar Nayden Gerov, Bulgar halkını ayaklanmaya teşvik etmiştir. Ayaklanma günlerinde Batak'ta ölen Bulgarlar’ın sayısını aslından daha çok göstermek için etraf köylerden taze Bulgar ve Türk mezarlarından cesetler çıkartarak Batak'ta köy meydanına taşıttırmış ve Avrupa Komisyonu’nu dâvet edip bu köye götürmüştür. Tüm bu olaylar Filibe bölgesi Türkler’i tarafından ayrıntılarla günümüzde de anlatılmakta ve türküler söylenmektedir:


Ah neler oldu isyan oldu

Kırçma (Kriçim) bize (h)aram oldu

Kırçma bize zindan oldu...
İsyanın elebaşlarından biri olan ve daha sonraları Bulgar Millet Meclisi Başkanı görevine kadar yükselen Zahari Stoyanov, Doksanüç Harbi’nden birkaç yıl sonra yayımladığı "Bulgar İsyanları Üzerine Notlar" adlı eserinde isyan hakkında gerçekleri açıklamış ve sadece Türk köylerini değil, Bulgar köylerini de kendilerinin yaktıklarını, birçok masum Türkü nasıl vahşice öldürdüklerini itiraf etmiştir.

Filibe’nin Pazarcık (Tatar Pazarcık) kasabasına bağlı Otlukköy (Panagürişte), ayaklanmanın merkezlerinden biri olduğundan, buradaki olaylar bütün şiddetiyle çok çabuk gelişir. Z. Stoyanov bu olayları şöyle anlatıtor:

“Sükünetin koruyucuları veya daha doğrusu, Sultan idaresinin temsilcileri, Hükümet Konağı önündeki kanepelere, güneşe karşı uzanmışlar, ayaklarını yukarı kaldırıp rahatça geriniyorlardı. Bay İvan’ın evindeki silâh sesleri dahi onları hâlen ürkütmemişti”.

Ayaklanmanın liderleri P. Volov ve G. Benkovski isyancıları meydanda toplarlar ve burada bulunan 5-6 Türk öldürülür:

“…Öldürülen 5-6 Türk’ün cesetleri yere serilmişti. Cesetler, fırıncı çeteli gibi doğranmış ve biçimsizleştirilmişti. Çünkü her gelen, bıçağını kanlamak için artık çoktan soğumuş cesetlere acımasızca saplıyordu. Birçokları da parmağını kana batırıp yalıyordu. Böyle bir hareketin şarapla ekmek yeme ayini yerine geçeceği anlamı vardı. P. H. S. sadece yalamakla tatmin olmadı ve cesedin üzerine eğilerek yaraların üzerinde birikmiş kandan bir avuç aldı ve şerbet gibi içti”.

Yazar, manzarayı bu biçimde açıklayarak isyancıların son derece iğrenç hareketinin Türkle’re beslenen kinin, nefretin bir ifadesi olduğunu vurguluyor, isyancıları haklı buluyordu.

Her öldürülen Türk, Bulgarlar’da büyük sevinç duyguları yaratıyor:

“Papaz Gruyu, öfkeli öfkeli:



  • Aramızda Hristiyan sevgisi yok ki. Bu köpekler çoktan boyun eğmeliydiler veya Muhammet’lerinin yanına gitmeliydiler”.

Ayaklanmanın lideri G. Benkovski ve yardımcısı Z. Stoyanov, köylüleri zoraki isyana teşvik etmek için Bulgar köylerinden Smolsko, Kamenitsa ve Rakovo’nun yakılmalarını uygun görüyorlardı. Z. Stoyanov şöyle anlatıyor:

“Petriç’ten gitmeden önce sadece Benkovski ve ben Smolsko, Kamenitsa ve Rakovo köylerini gizlice yakarak köylüleri isyana mecbur ettik”.

Bulgar köylüleri, köylerinin Türkler ve Çerkezler tarafından yakıldığını sanarak, bunlara karşı nefretleri de artar. Bunun için köyleri alevler içinde bırakılmış Bulgarlar,isyancı çetelere bir kurtarıcı gözüyle bakmaya, isyancılara yardım etmeye başlarlar:

“Smolsko’dan olanlar, gözyaşlarıyla bize köylerinin nasıl yandığını anlattılar. Onlara göre, köyleri canavar Çerkezler tarafından yakılmıştır. Biz, Smolsko yönünden geldiğimiz ve Çerkezler’den kendimizi kurtarabildiğimiz için alkışlanıyorduk. Smolsko köylülerinin, bizim tarafımızdan köylerinin yakıldığı akıllarından bile geçmiyordu. Kamenitsa’dan olan isyancılar ise bizi görünce sevindiler. Çünkü bizim burada bulunmamızla köylerini daha iyi koruyabileceklerini sanıyorlardı. Zavallılar! Onlar, bizim en korkunç katiller olduğumuzu bilmiyorlardı”.

G. Benkovski, isyancı çetesiyle bir Türk köyü olan Palanka ve onun çevresindeki boşaltılmış köyleri yakar. Daha sonra İstanbul demiryolunun son durağı olan Belovo garına doğru yola çıkarlar. G. Benkovski’nin başkanlığındaki isyancı çetenin Belovo’ya gelmesi, köylüler arasında Türk egemenliğinin sona erdiği izlenimleri yaratır. Bulgar köylülerine, Belovo’da bulunan Türk halkı ve zaptiyelerin birlikte yakalanması emredilir:

“Biraz sonra garda tüfekler patlamaya başladı ve gar çevresinde alevler yükseliverdi. Bu arada zaptiyeler öldürüldü. Bu imansız zaptiyeler, azap içinde yiğitçe ölmeyi bildiler, boyun eğip teslim olmadılar. Yiğitlik onlarda kaldı”.

İsyan bastırıldıktan sonra birçok isyancı Türkler tarafına geçer:

“…Otlukköy ayaklanmasının bastırılmasından sonra isyancıların birçoğu Türklerin tarafına geçmiştir”.

İsyanın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra isyancılar, elebaşlarını suçlarlar, aralarından ise çete başı G. Benkovski’yi öldürmek isterler:

“Akşama doğru çeteciler arasında, halka her türlü yardım ve başarı vaad ederek onları isyana teşvik eden voyvoda Benkovski’yi ve arkadaşlarını, Otlukköylü birkaç isyancının öldürülmesinin istedikleri söylentisi ortaya yayıldı”.

Olayların böyle cereyanından sonra isyancılar artık çarpışmak istemez ve:

“İsyanına da, çarlığına da, voyvodasına da lânet olsun!” derler.

İsyancılar gizlenmek için dağlara çıkar. Voyvoda G. Benkovski, alevler içindeki köyleri işaret ederek:

“Amacıma ulaştım artık! Zalimin (Türk devletinin – H. S. Y.) kalbinde öylesine bir yara açtım ki, bu yara hiçbir zaman kapanmayacak! Rusya’ya gelince – emretsin, yeter!..., dedi ve gidip bir kayın ağıcının altına oturdu”.

Kocabalkan’da sefil bir durumda dolaşan isyancılar, sadece bundan bir hafta önce Sultana küfreder, isyancı elbiseleriyle gurur duyuyorlardı. Hayal kırıklığına tamamen uğramış bu kişileri teselli edecek herhangi bir tatlı söz söyleyecek bulunmamıştı:

“Allahım, o (Benkovski – H. S. Y.), nasıl tavsiyelerde bulunabilirdi ki, nasıl bir umut olabilirdi? Artık yalanlar da bitmişti”.

Çetenin voyvodası G. Benkovski ile gitmek isteyen isyancılar:

“- Voyvoda! Papaz dede! Bizi bu ıssız, güneş görmeyen ve rutubetli yerde bırakıp gitmeyin! Köylerimizi yaktırmak için bizi aldattınız, şimdi de bizden kaçıyorsunuz!... diye arkamızdan ümitsizlik, çaresizlik içinde acı acı bağrıyorlardı”.

Millî karakteri olmayan ve dışarıdan hazırlanan bu ayaklanmanın elebaşlarının ardında Rusya’nın bulunduğunu Bulgar halkı biliyor:

“Üç sığırtmaçtan en yaşlısı, kuzey yönünü parmakla işaret ederek:

“- Sizin bu işinizin arkasında büyük “AYI” Rusya duruyor galiba ve sizlere onun adamları desem yanılmam”…

Bu insan felâketini Zahari Stoyanov, eserinde işte böyle anlatmaktadır12.

1876 Bulgar İsyanında yaşanan acı olayların onulmaz yaralarına bir yıl sonra, 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın büyük felâketi de eklenince, neden Filibe ve Tatar Pazarcık bölgesinden göç edenlerin sayısının çok olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Onlarca Türk köyü, yerleşim yeri olarak ortadan kalkmış, onlarca Türk köyü sakinleri de göç yollarına dökülmüşlerdir. Gurbet yollarına çıkarken de şöyle ayrılık türküleri söylemişlerdir:

Saba(h) namazında dostlarım

uğradım size

yüreğimde olan güçlüğümü

söyleyim size
Gelin dostlar, gelin kardeşler

Ben gidiyorum

Evimden bargımdan

Bir gülümden ayrılıyorum
Saba(h) namazında dostlarım

Uğradım taşa

Buna baş yazgısı derler

Hep gelir başa



Gelin dostlar, gelin kardeşler

Ben gidiyorum

Evimi bargımı

Bir gülümü terk ediyorum13



Ev-bark bırakıp göç yollarına düşen muhacirlerin gözyaşları dinmek bilmemiştir:


Oduncular dağdan odun indirir

Gözümün yaşı çift değirmen kayası döndürür

Bu muharebe çok ocaklar söndürür
Ocakları söndürülmüş, kazanları devrilmiş nice aileler, uzun göç yolculuğunda daha nice çileler çekmişlerdir. Bunların birçoğu yollarda soğuktan, açlıktan ölmüşlerdir. Bir Alman demiryolu memuru, Tatar Pazarcık'ın güneyindeki tepelerde soğuktan donan 400 kişilik göçmen kafilesinin içinde hayatta kalabilmiş küçük bir kız çocuğunu cesetler arasında bulmuş ve kurtarmıştır14.

İstanbul'dan emir üzere göç yollarında bulunanların birçoğu geri döndürülmüşse de, Ruslar ve Bulgarlar tarafından köylerine ve kasabalarına yaklaştırılmayıp katliama uğratılmışlardır. 1878’in sonundaki durumu bir İngiliz diplomatı kendi hükümetine durumu şöyle bildirmiştir: “… Türkler direnmeye kalktıklarında, öldürülmektedirler. Her yerdeki Türk köylülerine ülkeden gitmeye hazırlanmaları söylenmektedir. Terkedilmiş köylerde, camiler yerle bir edilmekte ve ayakta kalabilmiş evler yakın yörelerden gelen Hristiyanlar tarafından işgal olunmaktadır”. Çaresiz kalan bu göçmenler yeniden İstanbul yolunu tutmuşlar, turnalar gibi vatan deyip yine varıp gitmişlerdir:


İki turnam gelir alnı kareli

Birisini avcı vurmuş aman,

Sinesi yareli

Bu yavruya sorun aslı nereli
Vatan deyip çekmiş gider aman

Telli turnalar
İnme turnam, inme burda kış olur

Turnamın bastığı yerler aman,

Kademi güç olur

Böyle kalmaz, elbet sonu (h)oş olur
Vatan deyip çekmiş gider aman

Fakir turnalar
İnme turnam inme sen bu pınara

Avcı tuzak kurmuş aman,

Var yolunu ara

Cümlemizin işini Mevlâm kayıra



Vatan deyip çekmiş gider aman

Telli turnalar15
Turnalar gibi uçup giden göçmenlerden hayatta kalabilenler anavatanda yeniden yuva kurmuşlar, mekân tutmuşlardır.

Daha sonraları gelişen yeni tarihî olaylar da Rumeli'den kitle halinde göçleri hızlandırmıştır.




1912/13 Balkan Savaşları’nı İzleyen Göçler:
Türkler’in üzerindeki etkisi bakımından Balkan Savaşları, Doksanüç Harbi’nde görülenlere çok benzer etkiler yaratmıştır. Her iki savaşta da öldürme, ırza geçme ve soygunlar Türkler’le diğer Müslümanlar’ı evlerinden-barklarından söküp atmış, Osmanlı Devleti’nin elinde kalabilmiş topraklara sürmüştür.

Öte yandan, Doksanüç Harbi ile 1912/13 Balkan Savaşları arasında farklar da vardır. Doksanüç Harbi sadece Rusya'nın güdümünde yapılmıştı: Türkler’i göç etmeye zorlayacak planları bunlar yürürlüğe koymuşlardı. Balkan Savaşları’nda ise, savaşan birkaç devlet vardı. Zafer kazanan her birisi de zaptettiği topraklarda Türkler'in, Müslümanlar’ın varlığının son bulmasını istemekteydi. Ne var ki, bu amaçlarına ulaşabilecek kadar iyi bir örgütleniş içinde bulunmadıkları gibi, amaçları uğuruna birleşerek ortak davranış da sergileyemiyorlardı. Savaşlara katılan her Balkan ülkesi, Türkler’i ve Müslümanlar’ı kendisinin zaptettiği ülkeden ötekinin ülkesine sürüyor, hatta oraya sürülenin oradan da gerisin geriye sürüldüğü de oluyordu. Bunun Müslümanlar üzerindeki etkisi nasıl nitelenirse nitelensin, şurası kesindir ki Doksanüç Harbi’nden daha kötü oldu. İçlerinde kendini gösteren ölüm telefatı, 1878'de görüldüğünden daha yüksekti.

1877'de, Bulgar köylülerinin ve âsilerinin de yardımıyla, Türkler’i kıyımdan geçiren ve kaçmaya zorlayan dehşete düşürücü birlikler, Kazak birlikleriydi. Balkan Savaşı’nda ise, ön saldırıları yapma işlevini, uzun süreden beri Osmanlı Makedonyası’nda çatışmalara girişmiş bulunan milliyetçi çeteler olan komitacılar üstlendi. Bunlar çoğu kez, davasına hizmet ettikleri devletten destek gördüler16.

Justin McCarthy’nin başka bir eserinden de şu satırları okuyalım:

“Bulgarların ve Sırpların Osmanlı Devleti’nden aldıkları yerdeki Müslüman nüfus 1911’de, savaş başlamadan önce çoğunluktaydı…

Balkan’ların nüfus yapısını değiştirmek için 1877-78 Rus-Türk Savaş’ında kullanılan taktik daha da mükemmelleştirildi. Karadağlı, Bulgar, Sırp ve Rum askerler, önlerine çıkan Müslüman köyleri yakıp yıkmaya başladılar. Müslüman köy ve kasaba halkı, işgalcilerin tacizine uğramaya başladılar, vahşice öldürüldüler. Bu taktik işe yaradı; önceki köy ve kasabalarda neler yaşandığını duyan halk, yaşadıkları yerleri terk etmeye başladılar. Kısa zaman içinde Müslüman halk tümüyle kaçmaya başladı. Selânik ve Manastır kentlerine ulaşabilenler, kendilerini emniyete alabildiler. Ancak çoğu onlar kadar şanslı değildi. Savaş bittiğinde katliamdan kurtulabilenlere, geri dönme izni verilmedi. İngiltere’nin Kavala’daki konsolos muavini, savaş bitene kadar yaşanan süreci şöyle anlatıyor: “İşgalci Bulgar ordusunun neler yapıp ettiği, 80 millik bir hat boyunca yerle bir edilmiş köylerde görülebiliyordu.” Millî devletler, bu taktik uygulanarak kuruluyordu.

Balkan devletlerinin Müslüman halkı evlerinden kaçırtmak için buldukları bir diğer yol da “katliam” dı. Balkan orduları, Müslümanları hem zorunlu göçe zorlamışlar, hem de göçler yapılırken bu insanları öldürmek yolunu seçmişlerdi. Özellikle I. Balkan savaşı sırasında çok sayıda Müslüman, hayatını kaybetti. Örneğin Edirne hapishanelerindeki Türk mahkûmlar, Edirne’nin düşman eline geçmesinden sonra açlıktan ölmeye başladılar. Müslümanlar’ın katli Serez, Dedeağaç ve Istrumca gibi şehirlerde artık sıradan işler hâline gelmişti. Katliamlar özellikle “komitacılar” adı verilen Bulgar çeteleri tarafından yapılıyordu. Bunlar yol ve köylerde önlerine çıkan Müslümanları öldürüyorlardı.

En sonunda, sığınmacıların başına en kötü felâket geldi: Bu insanlar, açlık ve hastalıkla karşılaştılar. Sığınmacıların işe yarar eşyaları yağmalanmıştı. Güvenliğin çok az olduğu bir ortamda kendilerini güvende hissedebilecekleri yerlere yürüyorlardı. İnsanlar açlık ve soğuğun dehşetiyle karşı karşıya kaldılar. Yollarda açlık ve soğuğa teslim olarak ölmüş Müslümanlar vardı. Bu felâketlere göğüs gerebilenleri ise ileride yeni felâketler bekliyordu: Osmanlı kontrol bölgelerine ulaşabilen Müslüman halkı, bu sefer de tifüs, tifo ve kolera salgınları bekliyordu.

Sığınmacıların rahat etmesi hakikaten çok zordu. Bu insanları alabildikleri tek uluslararası yardım, nakil işlemleri sırasında oldu. Eski vatanlarından botlarla, trenlerle ve öküz arabaları ile taşındılar. Bu yollarla kurtulabilen insanlar, şanslı gruba dahildi. Makedonya gibi içeride kalan bölgelerden kaçmaya çalışan Müslüman halkın, liman gibi emniyetli varış noktalarına ulaşma ümidi hemen hemen hiç yok gibiydi. Kurtulmayı başaranlar ise köylerinin ya yok edildiğini ya da Sırplar, Rumlar, Bulgarlar ve Karadağlılar tarafından ele geçirildiğini görüyorlardı17”.
Balkan Savaşında Osmanlı ordusunun yenilgisini değerlendiren Enver Paşa da şunları yazmıştır: "Başıboş sürünen bozguna uğramışlar ordusuna Rumeli'nin bağlarından kopup gelen, daha perişan yüz binlerce muhacirin sürüne sürüne, eriye eriye kalan kafilelerini de eklemeliyiz. Evet Rumeli göçüyordu. Rumeli Türkler’i akıp geliyorlardı… Bu yangının alevleri içinde bilinmez geleceklere doğru akıyorlardı".

Canlarını kurtarabilmek için, Rumeli muhacirlerinin kaçmaktan başka çareleri kalmadığını, İngiltere’nin Kavala Konsolosu da, hükümetine şunları bildirmiştir: “Hiçbir abartmaya düşmeden, denebilir ki Kavala ve Drama yörelerinde Bulgar komitacılarının ve yerel Hristiyan halkın elinden çile çekmemiş tek bir Türk köyü bile yoktur. Çoğunda düzinelerle erkek kıyımdan geçirilmiştir; diğerlerinde ırza geçmeler ve talan devam ediyor.”



Balkan Savaşında Selânik ve çevresinde gelişen olaylar nice insanların yer değiştirmesine, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Selânik göçmenlerinden dinlediğimiz bir türküye de burada yer verelim:
Selânik Selânik viran olasın

Taşını toprağını seller alası

Sen de benim gibi yârsız kalasın



Aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver

Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver
Selânik içinde selâ okunur

Selânın edası dostlar cana dokunur

Gümüş kazmayla mezar kazılır
Aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver

Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver
Önceki tarihî devirlerde ortaya çıkan haydutluk, çetecilik ve daha sonraları komitacılık harekâtı, yeni tarihî koşullarda da yeni adlar ve yeni biçimleriyle Türkler’e, Müslümanlar’a yönelik ırza geçme, yol kesme, öldürme gibi eylemler devam etmiştir. Belirli dönemlerde ve özellikle Balkan Savaşları’nı izleyen yıllarda geniş boyutlara ulaşan böylesi olaylar türlü varyantlarıyla destan, efsane, menkıbe, ağıt gibi Türk folklor türlerinde ifadesini bulmuştur. Al duvaklı gelinin başına gelenler şu dizelerde canlandırılmıştır:
Aldılar beni ninem

Aldılar beni

Kına gecemden

Götürdüler beni ninem

Götürdüler beni

Ulu balkana, ulu balkana
Sordilar beni ninem

Sordilar beni

Kimin kızısın

Ben gene dedim ninem

Ben gene dedim

Ali Molla'nın küçük kızi



...............................



Kayin yapraklari ninem

Kayin yapraklari

Düşegim oldi

Kayin kökleri ninem

Kayin kökleri

Yastigim oldi
Komita kepesi (kebesi) ninem

Komita kepesi

Yorganim oldi

Derin endekler ninem

Derin endekler

(H)amamım oldi18
.................................................
Güney Bulgaristan'da da bilinen aynı veya benzer konulu iki türkü vardır:
I.


Tahta pabuçlarım ana

Çamurda kaldı

Beyaz yaşmayım ana

Çalıda kaldı


Sordular bana ana

Kimin kızısın

Ben gene dedim ana

Ali (H)ocanın küçük kızıyım


***
Kayın yaprakları ana

Döşeyim oldu

Kayın kökleri ana

Yastıyım oldu



Komita kebesi ana

Yorganım oldu



***

II.
Altınlı fesimi canım aneciğim

Haydutlar aldı

Akbakırlarım canım aneciğim

Kuyuda kaldı
Bana dediler canım aneciğim

Kimin kızısın

Ben dedim canım aneciğim

Ali Beyin kızıyım
***
Şıllak (parlak) ferecem canım aneciğim

Çalılarda kaldı

Yerdeki çimenler canım aneciğim

Döşeyim oldu
Haydutların çantaları canım aneciğim

Yastığım oldu

Yerdeki kazallar (gazeller) canım aneciğim

Fistanım oldu
Gökteki bulutlar canım aneciğim

Yorganım oldu

Gökteki yıldızlar canım aneciğim

Kandilim oldu


Pazarcık (Tatar Pazarcık) yakınlarında kol gezen Bulgar komitacıları tarafından bir Türk gencinin canına kıyılması olayı Türkleri derinden sarsmış ve bu ölüm Kriçim Türk folklorunda şöyle ifadesini bulmuştur:


Sülman senin kaşın gözün yay mıdır

Teneşirden akan sular kan mıdır

Sülman gibi şu Kırçma'da (Kriçim'de) var mıdır
Kıymayın canıma, ben dünyama doymadım

Eller gibi ben ecelimden ölmedim
Pazarcığ'a vardım ben bubama sormadım

Sol yanımdan kurşum urdu duymadım

Şu genç yaşta ben dünyama doymadım
Kıymayın canıma, ben dünyama doymadım

Eller gibi ben ecelimden ölmedim19

Balkan Savaşı'nda yaşanan olaylardan birini de şu menkıbede buluyoruz:

Balkan muharebesinde Rodop Dağı eteklerindeki Türk köylerinin halkı, canını kurtarabilmek için dağa kaçar. Kırçmalılar da dağın "Karadağ" denilen yüksek kesimine toplanır. Sık ormanlıkta iki kadın yolunu şaşırır. Akşam karanlığı olmuş, Kırçmalıları bir türlü bulamazlar. Karşılarına ak saçlı bir dede çıkıverir. Dede, erenlerdenmiş:

- Ne ararsınız burada kızım? der.

Kadınlar da yollarını şaşırdıklarını, köylüleri bulamadıklarını anlatırlar.

Dede:


-Korkmayın kızım. Ben şimdi size şu duayı öğreteyim, der.
Sırlı sübhanım Allah

Dertlere derman ol Allah

Garip kullarına gam vermişin

Yardımcımız, arkadaşımız sen ol Allah
Duayı okuyarak şu daracık yoldan gidin, doğru Kırçmalılar’ın yanına çıkacaksınız, der ve dede kayboluverir. Kadınlar da duayı okuyarak gider ve köylüleri bulurlar. Kaynak kişilerden daha yaşlı olanlar bu menkıbenin Doksanüç Harbi’yle ilişkili olduğunu söylüyor ve bazı ayrıntılar anlatıyorlar.20

Balkan Savaşları’nı izleyen yıllar Türk’ün ölüm kalım mücadelesi yıllarıydı. Birinci Dünya Savaşı ve bu Savaş biter bitmez ülkenin yabancı devletler tarafından işgali ve Ulusal Kurtuluş Savaşı… Bu Savaşta Türk halkının kendi vatanında mülteci durumuna düşmesi ve Balkanlar’dan gelmiş göçmenlerin durumu… Justin McCarthy şunları yazıyor: “İngilizler, Yunan işgalinin üzerinden 4 ay geçtikten sonra, 1919 Eylül’ünün sonu itibarıyla başkenti İzmir olan Aydın vilâyetinde 177 bin civarında sığınmacının olduğunu tahmin ediyorlardı. Bir yıl sonra bu rakam 500 bine çıkacak ve 1920’lerin sonuna kadar daha da fazla insan sığınmacı konumuna düşecekti. Anadolu’daki sığınmacıların sayısına, Yunan işgaline uğrayan Doğu Trakya’dan gelen insanlar da eklenmelidir. Diğer yandan Osmanlılar, İstanbul’daki sığınmacı sayısının 30 bin olduğunu tahmin ediyorlardı. Bu rakam Balkan Savaşları’ndan kaçıp gelen ve hâlâ İstanbul’da yaşayan 200 bin sığınmacıya dahildi. Velhasıl, Yunan işgali dolayısıyla 1.200.000 sığınmacıdan bahsedilebilirdi.

Birçok Türk sığınmacı, daha önceden sığındıkları bölgelerden tekrar tekrar kaçmak zorunda kalmışlardır. Örneğin İzmir’den içeriye doğru kaçmayı başarabilen Türkler, daha Yunan ordusunun işgal etmediği bölgelere geldiklerinde, arkadan gelen ordunun hızı yüzünden geldikleri yerleri tekrar terk etmek zorunda kalıyorlardı. Oradan oraya savulan bu insanların büyük bir kısmı, Balkanlar’dan sığınmacı olarak Batı Anadolu’ya kaçmışlardı. Şimdi yine kaçıyorlardı. Onlar kardeş Türkler’e ve yönetime ısrarla kendilerini kabul ettirdiler. Fakat bu insanların kendilerini kabul eden insanlardan alabileceği yardım çok azdı. İstanbul’daki İngiliz işgal ordusuna komuta eden General Harrington, sığınmacıların o günlerde sahip oldukları beslenme şartları ile nasıl var olabildiklerini anlayamadığını belirtmişti. Mülteciler iki günde bir içtikleri bir tas çorba ve pek az ekmekle hayat mücadelesi veriyorlardı”21.

Cumhuriyet Dönemi Göçleri:



Osmanlı döneminde yaşanan göç olayları Türkiye'de cumhuriyetin ilânından sonra da devam etmiştir. İlk büyük göç Lozan Barış Antlaşması (1923) sonucunda gerçekleşmiştir. 1923-24 yıllarında Yunanistan'dan mübadil olarak göç edenlerin sayısının yaklaşık 500.000 olduğu belirtilmektedir. 1937-39 yıllarında da Romanya’dan 130.000 ile 150.000 arasında Türk Türkiye’ye gelmiş ve bu göçleri, Bulgaristan'dan belirli yıllarda gerçekleşen kitle hâlindeki göçler izlemiştir: 1950-51 yıllarında 154.000, 1968-78 göçünde 130.000, 1989 göçünde de sadece Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında, sadece üç aydan daha az bir zaman içinde 311.862 Bulgaristan Türkü Türkiye'ye giriş yapmış ve daha sonraki aylarda ve yıllarda da bu göç devam etmiştir.22

Eski Yugoslavya'dan 1950-1958 yılları arasında gelenlerin sayısı 104.372’dir. Romanya'dan ise 1923-1938 döneminde gelenlerin sayısı 113.710’dur. Rumeli'den Türk Göçleri tablosuna baktığımızda Doksanüç Harbi’nden bu yana Türkiye'ye en çok göçmen gönderen ülkenin Bulgaristan olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı da Bulgaristan Türkleri’nin tarihine bir göç tarihi dememiz uygun olacaktır. Bu yüzden olmalıdır ki göçmenlik, Bulgaristan Türkleri’nin sözlü halk edebiyatında özel bir motif olarak gelişmiştir. Tarihî ve toplumsal gerçeklerin bir ifadesi olan bu büyük insanlık dramına mâniler, türküler ve destanlar, efsane ve menkıbeler hasrederek Bulgaristan Türkü, gönlünü avutmuş, karanlık günlerinde kendine teselli bulmuştur. Mânilerden örnekleri okuyalım:


Kara tiren gidiyor

Acı duman seriyor

Kara tirenin içinde

Macırlar gidiyor

*

Yağmur yağdı sel oldu

Dereler taştı doldu

Ben vatanımdan ayrıldım

Zalım Bulgar sebep oldu

*

Dağlarımın tepesi

Yârimin seteresi

Milleti batırdı ya

Macırlık (veya: Türkiye) meselesi

*

Elmayı satan bilir

Tadını tatan bilir

Macırlık ateşten gömlekmiş

Acısını çeken bilir23

Bulgaristan Türkü baba ocağına, konu komşusuna bağlı kalarak yaratmış olduğu türkülerde göç olayına hıçkırıklarla karışık bir duygu katmıştır, gençlerin ayrılışı da ayrı bir acıdır:



Ah bu macırlık bağrıma bastı

Ben ona yanarım

Ben vatanımdan nece ayrıldım

Yârsız kaldım
Yol verin ağlar, yol verin beyler

Yol verin geçeyim

Nazlı yârdan ayrı düştüm

Zehir mi içeyim
Benden size vasiyetler olsun

Macır olmayın

Macır olsaz (olsanız) da

Yârsız kalmayın

Geleceğin belirsizliğinden kaynaklanan bir çaresizlik, bazı türkülere bambaşka bir eda verirken, bu duygu göçmenliğin zorluklarından da gıdalanarak bir nostalji ile örülü olarak dile gelir. Şu ilâhide zorlukların ve göçmenliğin ölümden beter olduğu vurgulanır:


Edirne ovasında

Serpildim kaldım

Arçlıyım tükendi

Evlâdı sattım

O viran babamı

Yolda bıraktım
Edirne ovasında

Naneler biter

Nanenin kokusu

Cihana yeter

Ah, şu macırlık

ölümden beter24

İlâhide 1938 yılı göçünden söz edilmekte. Son dörtlükte Atatürk'ün ölümüne ağlıyor muhacirler:


Atımı bayledim

Bir delik taşa

On iki bin ağlar

Ah, Kemal Paşa

Göçmenliğin üzüntüleri, ayrılık ve özlemi, eş dosttan uzaklara düşmenin ıstırapları başka bir türküde dile getirilmektedir:
İstanbul'un üzümü

Çekemedim sözünü

Ben vatanımdan çıkarken

Yumdum iki gözümü

Binmem tirene binmem
Kara koyun meleme

Yüreğimi dayleme

Anam, bubam, kardeşim

Yavrum deyip ayleme

Binmem tirene binmem
Kara kara karınca

Karıncaya varınca

Ben komşuları özledim

Dillerine varınca

Binmem tirene binmem25

Göç yollarında çekilen sıkıntıları da şu destandan öğrenelim:


Dinleyin amucalar muhacir destanını

Kapdağ’da kılamadık bayram namazını

Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize.

Akmehmet köyünün ardı balkan

Omaç köyünün muhacirleri oldu dillere destan

Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize.
1930'ların ikinci yarısında baskılar artar ve Türkler yine göçe zorlanır. Hattâ, birçok Türk ailesi pasaportsuz olarak Türkiye'ye gönderilir.26 Bu durum aynı destanda da şöyle dile getirilmektedir:
Bir cumartesi bizi Edirne'ye indirdiler

Pasaportu olan çekip de gider

Pasaportsuz olanlar Ankara'dan imdat bekler

Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize

Edirne hudutları taşlık

Kalmadı cebimizde on para harçlık

Ver Allah’ım cümlemize hoşluk

Yok mudur Edirne hudutlarında bize bir boşluk

Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize27


1938 göçünü yansıtan bir ilâhiden de şunları aktaralım:
Bir sabah namazı çıktım odamdan

Vatanı terk edip gittim oradan

Gam için mi yaratmış bizi Yaradan



Gider millet vah ayrılık deyu

Yanar millet ah vatan deyu28

Yukarıda da belirtildiği gibi, 1936’da Türkiye ile Romanya arasında bir göç anlaşması imzalanmış ve Romanya sınırları içerisinde bulunan Kuzey ve Güney Dobruca’dan (1940’ta Güney Dobruca Bulgaristan’a geçmiştir) çok sayıda Türk, Türkiye’ye göç etmiştir.29

Bütün Dobruca’dan 130.000 ile 150.000 dolayında Türk, "Ak Topraklara" (Türkiye’ye) göçmüşlerdir.30

İki ülke arasında imzalanan antlaşma çerçevesinde 1937-1939 yıllarında yaşanan göçler, Dobruca bölgesinde Türkler’in azınlık durumuna düşmelerine sebep olmuştur. Boşalan köy ve kasabalarda Türkler’in sayısı büyük ölçüde azalmış, bazı köylerin adları haritadan silinmiştir.31 Söz konusu yıllarda gerçekleşen göçler sözlü halk edebiyatında derin izler bırakmıştır. 1938’de Güney Dobruca Türkleri’nden göç edenlerle kalanların ayrılışını halk ozanı şu Muhacir Destanı’nda bakın nasıl dile getirmektedir :




Hicret edip gider Allah aşkına

Gidenlere kalan kullar ayledi

N’apsın kalan, macır dönmüş şaşkına

Arkasından akan sular ayledi.
Kiracılar bekler dizgin elinde

Cem olmuş komşular sağında solunda

Mezarlık sokağı hicret yolunda

Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Ana yavrısını bırakıp gider

Kızı arkasından kuş gibi öter

Bu ayrılık bize ölümden beter

Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Varna’dan pindik gideriz amma

Sakın Bulgarya’da eylenip kalma

Malına güvenip kendini salma

Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Gece gündüz ana deyip aylerim

Tesalla verip gönnümü eylerim

Bu gülmedik başla acap neylerim

Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Bu asıra derler yirminci asır

Dinleyin, sözlerimde yoktur kusur

Kalmışık şu beldede biz yesir

Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Tüccarlarda yoktur ne insaf, ne hatır

Merkezde macıra çekerler satır

Burada kalanlar hepsi de fakir

Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Kaçtı macırların beti benizi

Aşıp ta giderler Karadeniz’i

Ayrıldı anadan oğluyla kızı

Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Kalanlar döndüler boyun iyerek

Yas edip te göz yaşını silerek

Bu hasretlik mahşere kaldı diyerek

Dayler taşlar vatan deyip ayledi.32



İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Balkanlar'dan Türkiye'ye göçler devam etmiştir. 1989 yılında Bulgaristan'ın gerçekleştirdiği geniş kapsamlı zorunlu göç, BÜYÜK GÖÇ olarak tarihe geçmiştir. Komünist yöneticiler, ülkedeki Türkler’e soykırım uygulamaya kalkışmışlardır. Türkler’in okulları kapatılmış; silâh zoruyla, asker gücüyle ve ölüm tehdidiyle adları Bulgar adlarıyla değiştirilmiş, giyim-kuşamları yasaklanmış, camiler tahrip edilmiş, mezar taşlarından kaldırımlar yapılmış, cenazeler Bulgar mezarlıklarına gömülmüştür. Türk dilinde eğitim şöyle dursun, evde dahi Türkçe konuşmak yasaklanmıştır. Tepki gösteren Türkler, ölüm kamplarına ve hapishanelere gönderilmiştir. Tırmanışını giderek artıran baskılar BÜYÜK GÖÇ ile son haddine ulaşmıştır. Tüm bu olaylar, sözlü edebiyatta da izler bırakmıştır. Türkçe konuşmanın yasaklanmasına tepki gösterenler hapishanelerde çürümüş, birçokları da kurşuna dizilmiştir:


İçinizden biridim

Karlar gibi eridim

Anadilimiz için

Hapislerde çürüdüm
Gide gide yoruldum

Sular gibi duruldum

Üzülme anneciğim

Türkçe’m için vuruldum33
.................................
Bulgarlaştırma süreci Aralık 1984 tarihinde Kırcaali bölgesinde kanlı olaylarla başlamış ve birçok Türk, tanklar altında kalmış, kurşuna dizilmiştir. Düşman kurşunu, dağlarda ve ormanlarda derin karlar altında gizlenenleri de bulmuştur. Süleyman Yusuf Adalı'nın derlediği türkülerden şunu okuyalım:

Örencik deresi köy oldu bize

Böğürtlen çal(ı)ları ev oldu bize
Atma zalım atma

Kadım yok benim

Düşmana verecek

Adım yok benim
..................................



Örencik deresi dar geldi bana

Bu ecelsiz ölüm zor geldi bana
Atma zalım atma

Kadım yok benim

Düşmana verecek

Adım yok benim


Bulgarlaştırma olayları şu ilâhiye de konu olmuştur:
Dobruca ovası düzlük

Gitti adlarımız çok üzüldük

Buradan (Türkiye'ye) giden kurtudu dedik

İmdat Allah’ım imdat!
.................................................................
Babam adımı koydu ezan ile

Kâfir değiştirdi silâh ile

Annem ağladı gözyaşı ile

İmdat Allah’ım imdat!

..........................................................
Belene Adasına varalım

Beş bin tutukluyu geri alalım

Hepsi genç kız ve oğlan

Onlara nasıl ağlayalım34
.................................................................


Tuna nehrinin ortasında bulunan Belene Adası’na halkımız Ölüm Adası adını vermiştir. Çünkü buraya gönderilenlerden birçoğu bir daha geri dönmemişlerdir. Belene Adası’na hasredilen türkülerin, ağıtların da sayısı az değildir:


Arda'dan Tuna'ya teller germeli

Nasıl nice Belene'ye varmalı

Aslan Memed'imiz yatağa düşmüş

Hâl-i hatırını varıp sormalı
Arda'dan Tuna'ya teller gerilmez

Bir gecede Belene'ye varılmaz

Boşuna tepmeyin yolları anam

Kuş olsan da Belene'ye girilmez35

Belene'de kalanların üzüntüsü nice anaların babaların zamansız ölümüne sebep olmuştur:



Belene dedikleri

Cehennemdir cehennem

Babam, ben görmeden gitti

Şimdi de ölmüş annem
Rodoplar’dan Belene

Uzak mıdır yakın mı?

Allahım, bu ne gördüğüm

Cehenneme akın mı?
Tuna yüce bir ırmak

Arzum hep sana varmak

İsterim de varamam

Dört yanım demir parmak
Ey Belene Belene

Kan kusuyorsun yine

İnsan düşmeye görsün

Senin namert eline
Belene dedikleri

Bir ölüm adası dar

Ben ölsem bile burada

Arkamda gelenim var36



…………………………...
Hasan Rodoplu’dan aldığımız şu dörtlükleri de okuyalım:
Şu Tuna’nın ortasında

Kanlı da Belene

Seksen dörtte mezar oldu

Türk’üm diyene
Nakarat: Ah Belene Belene

Kanlı da Belene

Sürgünlere oldun sen

Zanlı Belene
Şu Tuna’nın ortasında

Kayıklar gezer

Zalım polis, sürgünü

Kurşuna dizer.
Nakarat: Ah Belene Belene

Kanlı da Belene

Sürgünlere oldun sen

Zanlı Belene
Sürgün yèrdi dipçiği

Hep omuzlara

Şehit teni verilirdi

Yem domuzlara
Nakarat: Ah Belene Belene

Kanlı da Belene

Sürgünlere oldun sen

Zanlı Belene
Şu Tuna’nın suları

Akar hem çağlar

Sürgünün anası

Yaz tutar ağlar
Nakarat: Ah Belene Belene

Kanlı da Belene

Sürgünlere oldun sen

Zanlı Belene37


Tüm bu olayları Büyük Göç izledi. Utanç trenleri, kilometrelerce uzayan araba ve kamyon kervanları 1989'un yaz aylarında Bulgaristan Türkü’nü Türkiye'ye getirdi. Göç yollarına düşenlerin de oralarda kalanların da üzüntüsü, o günlerde söylenen türkülerde de ifadesini buluyordu. Ayrılığın acısını, kalpleri sızlatan türküleri de şair ve ses sanatçısı Osman Aziz bakın nasıl kaleme almış:

″Türküler, türküler... Büyük Göç sırasında... Bulgar-Türk sınırından taa Kırcaali’nin Perperek köyüne kadar uzanan o kilometrelerce kuyrukta beklerken, kardeşlerimizin gözyaşıyla, doğup yaşadıkları yerlerden ayrılmanın üzüntüsüyle söylenen türküler...

O adsız şair:


Akar gözyaşım garip

Anam kardeşim garip

Beni koğan kör olsun

Toprağım taşım garip
diye feryat ederken gidenin de kalanın da kalp telleri sızlamıyor muydu?

Kırcaali’de yeni, güzel bir binanın yanından geçerken, uğurlama töreni olduğu, söylenen şu türküden anlaşılıyordu:


Binalar yaptırdım yüceden yüce

İçinde yatmadım üç gün üç gece

Yârim seni gördüm tam yarı gece
Konma bülbül, konma, çeşme başına

Şu gençlikte neler geldi başıma!
Bahçeler yaptırdım gül bulamadım

İçinde ötmeye dil bulamadım!

Böylece sürüp gidiyordu bu eski türkü ve o zorunlu göçe ne de iyi uyuyordu. Yepyeni binalar, evler bırakılmadı mı? Yok pahasına ellerinden alınmadı mı insanlarımızın? Perperek sırtında yolda beklerken türkü söylüyordu iki genç. Biri saz çalıyordu, biri kaval. Az mı bekleniyordu yollarda. Haftalar geçiyordu da sınır geçilmiyordu:
İçimde var gizli yara

Görünmez ki doktor sara

Lokman gibi hekim gelse

Bulunmaz bu derde çare.

Evet, gençlerin biri kaval çalıyordu. Hem de oldukça başarılı. Kaval da dertlidir insanlar gibi. Ama onun vazifesi vardır : Ağır günlerde insan yüreğinin acısını dinlemek, inlese de insan yarasına melhem vurmak, insanın dertlerini susturmak:
Dertli kaval, derdim gibi inle dur

Yüreğimin acısını dinle dur

Yanık sesinle yarama melhem vur

İnle kaval, dertlerimi sen sustur

Başka bir türkü:

Kışlanın önünde al-yeşil fener

Üstümüze ateş düştü ne zaman söner

Ben yanarım, ben ona yanarım

Ben vatanımdan ayrı düştüm

Ben ona yanarım!


Evet, bu bir asker türküsüydü. Üstlerine şimdi de ateş düşmüştü. Hem de askere giderkenkinden daha büyük bir ateş. Yalnız anadan babadan değil, vatandan, sıladan ayrılmanın da ateşi. Evet büyüktür ayrılığın derdi. Ne sevgililer ayrılıyordu birbirinden! Sevgilisiyle gitse, ana baba kalıyordu. Ana babayla gitse, sevgili kalıyordu:
Zülüfleri tutam tutam

Arasına güller takam

O yâr ile ben de gidem
Ve iki genç devam ediyorlardı ayrılık konserine:
Gitme, bu ayrılık uzar da uzar

Kül olur yüreğim, tozar da tozar

Geçmemiş yaralar azar da azar

Evet, çok uzun sürecek, belki de hiç bitmeyecek bir ayrılıktı bu. Onları seve seve, ama yüreğim yana yana dinlerken, yol boylarında haftalarca beklemelerini içime sindirmeye, sığdırmaya çalışırken, benim de içimden türküler geçiyordu. Çünkü benim de yaralıydı kalbim. Gidenin de, kalanın da, herkesin yaralıydı kalpleri...
Ötme bülbül, ötme bülbül

Derdi derde katma bülbül

Benim derdim bana yeter

Sen de bir dert katma bülbül!
Gücenikti insanlar:
Kırma insan kalbini

Yapacak ustası yok!


Evet, bir kıran vardı gönüllerini, kalplerini insanların. Bütün bunların, bu insanlık dışı hareketin bir suçlusu vardı. Bu kadar zaman geçti aradan, suçlu hâlâ cezalandırılmadı.″38
Göç, Balkan Türkleri’nin tarihî bir kaderidir, diyoruz. Balkan Türkü’nün bu kaderi, gerçekten de kaçınılmaz bir alınyazısı mıdır?!...



Yüklə 0,78 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə